RA’D SÛRESİ

Bu sûre 43 âyettir. Bu sûrenin Mekke döneminde mi yoksa Medîne döneminde mi nâzil olduğu hususunda çeşitli rivâyetler vardır. Bâzı âyetlerinin Mekke döneminde, diğer bir kısım âyetlerinin de Medîne döneminde nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. İsmini, 13. âyetinde geçen ve ″Gök gürültüsü″ anlamına gelen ″Ra’d″ kelimesinden almıştır.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓمٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿١﴾

1. Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar, kitabın âyetleridir. Ey Resûlüm! Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân) haktır. Lâkin insanların çoğu îman etmezler.


﴿ اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ ﴿٢﴾

2. Gördüğünüz şekilde gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden, güneşi ve ayı sizin hizmetinize veren ve bunları belirli bir vakte kadar hareket ettiren, her işi idâre eden Allah’tır. Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için, âyetlerini tafsilatlı olarak açıklar.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen Arş’ın büyüklüğü hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ مَا السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرَضُونَ السَّبْعُ عِنْدَ الْكُرْسِيِّ إِلَّا كَحَلْقَةٍ مُلْقَاةٍ بِأَرْضٍ فَلَاةٍ وَإِنَّ فَضْلَ الْعَرْشِ عَلَى الْكُرْسِيِّ كَفَضْلِ الْفَلَاةِ عَلَى تِلْكَ الْحَلْقَةِ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى ذر الغفاري)

″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; yedi kat gök ve yerler, Kürsî’nin yanında çölün ortasına bırakılmış bir halka gibidir. Arş’ın da Kürsî’ye oranla üstünlüğü, o çölün halkaya olan üstünlüğü gibidir.″[1]

Allah’u Teâlâ Sûre-i Mülk, Âyet 5’te: Yemin olsun ki Biz, dünyâ semâsını yıldızlarla süsledik…″ diye buyuruyor. Dünyâ semâsının süsü ay, güneş, yıldızlar olunca bunların hepsi dünyâ semâsında birinci kat göğün altındadır. Her kat gök bu dünyâ semâsından defalarca daha büyüktür. Yedinci kat gökten yukarıda Arş-ı Âlâ vardır. Arş-ı Âlâ’nın da on iki direği vardır.

Rivâyete göre, Cebrâil Aleyhisselâm Arş-ı A’lâ’yı dolanmak istedi. Allah’u Teâlâ müsâde etti. Cebrâil Aleyhisselâm saniyede dünyâyı üç yüz altmış tur yapacak hızla yetmiş bin sene uçtu ve ″Yâ Rabbi! Ben, Arş-ı A’lâ’nın ne kadar yerini gidebildim?″ dedi. Allah’u Teâlâ da: ″Arş-ı A’lâ’nın on iki direği var. Sen bir direkle diğer bir direğin arasını yarı edemedin. Yarı etmene çok uzun zaman var″ buyurdu.

Âyet-i Kerîme’de, Allah’u Teâlâ’nın Arş üzerine istivâ ettiğine dair geçen ifade; Ehl-i Sünnet itikâdına göre müteşâbih olan âyetlerdendir. Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 54’ün izahına bakınız.


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 681.


﴿ وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَارًاۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٣﴾

3. Yeryüzünü yayıp orada sâbit dağlar ve nehirler yaratan ve orada her meyveden (erkek ve dişi şeklinde) çift çift yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, tefekkür eden bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine ve kudretine deliller vardır.

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre, Yeryüzünde var edilen ilk dağ, Ebû Kubeys Dağı’dır. Hz. Âdem ve Hz. Şit’in Ebû Kubeys Dağı’nda medfun olduğu kesin olmamakla birlikte rivâyet edilmiştir.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mûcizelerinden biri olarak Sûre-i Kamer, Âyet 1-3’te de geçtiği üzere ay, ikiye bölünerek bir parçası, bu Ebû Kubeys Dağı’nın üzerine inmiştir. İşte bu sebeple ayın indiği yere bir mescit yapılmış ve o mescide de Şakk’ul-Kamer (ayın ikiye bölünmesi) diye isim verilmişti.


﴿ وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ﴿٤﴾

4. Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, hurmalıklar, çatallı çatalsız hepsi aynı su ile sulanır. Halbuki meyvelerinde bâzısını bâzısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunlarda, aklını kullanan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine ve kudretine deliller vardır.

İzah: Yeryüzünde bitişik ve ayrı kıtalar vardır ki, yaratılış olarak iklimleri, toprakları ve meyveleri farklıdır. Meselâ: Ziraate elverişli olan yerler vardır, olmayan yerler de vardır. Ve yeryüzünde üzüm bağları, ekinler ve hurmalıklar gibi farklı türden bitkiler ve her bitkinin de kendi içinde türleri vardır ki, hepsi su ile sulanır, toprakta gelişip büyür, böyle olduğu halde meyvelerinin renkleri ve tatları farklıdır. Bu hâdiselerde, akını kullanıp düşünenler için Allah’ın birliğine ve kudretine deliller vardır.

Bu Âyet-i Kerîme’de, ″Halbuki meyvelerinde bâzısını bâzısına üstün kılıyoruz″ diye geçen ifade hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلدَّقَلُ وَالْفَارِسِيُّ وَالْحُلْوُ وَالْحَامِضُ (ت عن ابى هريرة(

″Kimisi Fârisî türüdür (cinsi kalitelidir), kimisi bayağıdır (âdi olan bir cinstir), kimisi tatlı, kimisi de ekşidir.″[1]


[1] Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 14.


﴿ وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٥﴾

5. Ey Resûlüm! Eğer (kâfirlerin seni yalanlamasına) şaşıyorsan, işte asıl şaşılacak olan onların: ″Biz toprak olduğumuz vakit, tekrar dirilir miyiz?″ demeleridir. İşte onlar, Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar, mahşer gününde boyunlarına demir halkalar vurulanlardır. İşte onlar, Cehennem ehlidirler ve orada ebedî kalacaklardır.


﴿ وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٦﴾

6. Ey Resûlüm! Kâfirler senden, iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini isterler. Kendilerinden öncekilere isâbet eden azaplar ile uslanmıyorlar mı? Senin Rabbin, zulmetmelerine rağmen, insanlara mağfiret sahibidir (mühlet verir). Şüphesiz ki, Rabbinin azâbı çok şiddetlidir.

İzah: Müşrikler, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanla-mışlar ve ″Eğer senin söylediklerin doğruysa bize vaad ettiğin cezâları derhal getir″ demişlerdir. Hattâ bâzen alaylı bir edâ ile Allah’a bile Sûre-i Enfâl, Âyet 32’de de geçtiği üzere, ″Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin tarafından gelmiş hak bir kitap ise, hemen üzerimize taş yağdır yahut bize elim bir azap gönder″ demişlerdi. Allah’u Teâlâ âyette, müşriklerin ve inkârcıların, azâbı acele istemekle akılsız olduklarını, azâba uğrayan geçmiş ümmet-lerden ibret almaları gerektiğini, azâbı erteleme sebeplerinden birinin de, yaptıklarından vazgeçmeleri için bir lütuf olduğunu beyan etmektedir.

Said İbn-i Müseyyeb Radiyallâhu anhu şöyle demiştir:

″… Senin Rabbin, zulmetmelerine rağmen, insanlara mağfiret sahibidir (mühlet verir). Şüphesiz ki, Rabbinin azâbı çok şiddetlidir″ diye geçen Sûre-i Ra’d, Âyet 6 nâzil olduğunda, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

لَوْلَا عَفْوُ اللّٰهِ وَتَجَاوُزُهُ مَا هَنَّأَ أَحَدًا الْعَيْشَ وَلَوْلَا وَعِيدُهُ وَعِقَابُهُ لَاتَّكَلَ كُلُّ أَحَدٍ (تفسير ابن ابى حاتم عن سعيد بن المسيّب(

″Eğer Allah’ın affı ve günahlardan vazgeçmesi olmasaydı, hiç kimseye hayat tatlı olmazdı. Eğer Allah’ın tehdidi ve cezâlandırması da olmasaydı, o zaman da herkes, kendine ve ameline güvenirdi.″[1]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 12976.


﴿ وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟ ﴿٧﴾

7. O kâfirler: ″Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!″ derler. Ey Habîbim! Sen ancak uyarmakla görevlisin. Ve her kavim için bir hidâyetçi vardır.

İzah: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, çok sayıda mûcize göstermiştir. Buna rağmen küfürde inâdi olanlar, her defasında bir bahane uydurarak yine inkâr etmişlerdir. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Ra’d, Âyet 27’nin izahına bakınız.

Yine bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

″… Ey Habîbim! Sen ancak uyarmakla görevlisin. Ve her kavim için bir hidâyetçi vardır″ diye geçen Sûre-i Ra’d, Âyet 7 nâzil olduğu vakit, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem elini göğsüne koyup buyurdu ki:

أَنَا الْمُنْذِرُ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ وَأَوْمَأَ بِيَدِهِ إِلَى مَنْكِبِ عَلَيٍّ فَقَالَ أَنْتَ الْهَادِي يَا عَلِيُّ بِكَ يَهْتَدِي الْمُهْتَدُونَ مِنْ بَعْدِي (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن ابن عباس)

″Ben uyarıcıyım ve her kavim için bir hidâyetçi vardır.″ Ve Hz. Ali’nin omuzuna dokunarak: ″Yâ Ali! Hidâyetçi sensin. Benden sonra hidâyete erenler, seninle hidâyete ulaşacaktır″ buyurdu.[1]

Bu Hadis-i Şerif’te, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra insanların Hz. Ali Efendimizin sebebiyle hidâyete ereceği söylenmiştir. Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, her yüz yılın başında Allah’u Teâlâ’nın bu ümmete bir müceddid göndereceğini şöyle haber vermiştir:

اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ اَمْرِ دِينِهَا (د طب ك ق عن ابى هريرة)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, bu ümmete her yüz yılın başında bir zât gönderir. Bu kimse, din işlerini yenileyip tazeler (itikâdi ve amelî hususlardaki yanlışlıkları düzeltir).″[2]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَزَالُ أَرْبَعُونَ رَجُلًا مِنْ أُمَّتِى قُلُوبُهُمْ عَلَى قَلْبِ اِبْرَاهِيمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ يَدْفَعُ اللّٰهُ بِهِمْ عَنْ أَهْلِ الْأَرْضِ يُقَالُ لَهُمُ الْاَبْدَالُ اِنَّهُمْ لَمْ يُدْرَكُوهَا بِصَلَوةٍ وَلَا بِصَوْمٍ وَلَا بِصَدَقَةٍ، فَبِمَ أَدْرَكُوهَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ؟ قَالَ بِالسَّخَاءِ وَالنَّصِيحَةِ لِلْمُسْلِمِينَ (حل طب عن بن مسعود)

Ümmetimin içinde kırk kişi hiç eksik olmaz. Kalpleri İbrâhim Aleyhisselâm‘ın kalbi gibidir. Yeryüzünü Allah’u Teâlâ onlarla korur. Onlara, ″Ebdallar″ derler. Onlar o mertebeye namazla, oruçla, zekât ile ermediler. ″Ne ile erdiler Yâ Resûlallah?″ dediler. Şöyle buyurdu: ″Cömertlikle ve Müslümanlara bol nasihatla.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ (د ه حم هب عن ابى الدرداء(

″Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler.″[4] Bu âlimler hakkında da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَى خُلَفَائِى قِيلَ وَمَا خُلَفَائِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالَى قَالَ الَّذِينَ يُحْيُونَ سُنَّتِى وَيُعَلِّمُونَهَا النَّاسَ (ابى نصر و ابن عساكر عن الحسن)

″Allah‘ın rahmeti benim halifelerime olsun.″ ″Yâ Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir?″ dediler. Buyurdu ki: ″Sünnetimi ihyâ eden ve insanlara da öğretendir.″[5]


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 16, s. 357.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 1; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1118.

[3] Ebû Nuaym İsbehânî, Ma’rifet’üs-Sahâbe, Hadis No: 4013.

[4] Sünen-i Ebû Dâvud, İlim 1; Sünen-i Tirmizî, İlim 19.

[5] Muhtâr’ül-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 250; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/1.


﴿ اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ ﴿٨﴾

8. Allah’u Teâlâ, her dişinin neye hâmile olduğunu ve rahimlerin neyi eksiltip, neyi artıracağını bilir. O’nun katında her şey belli bir ölçü iledir.

İzah: Allah’u Teâlâ, her dişinin neye hâmile olduğunu, o dişinin karnındakinin, şeklinin, huyunun, ömrünün, rızkının ve bunun gibi şeylerin nasıl olacağını bilir. Rahimlerin, zamanından evvel doğum yapmak, içlerinde bulunan şeyleri dışarı atmakla neleri eksilttiğini de bilir. Yine Allah’u Teâlâ’nın, rahimlerin neyi artırdığını bilmesi de, rahimlerde gebelik süresinin evrelerinde çocuğun gelişmesini, hâmilelik müddetinin uzamasını ve ikiz veya daha fazla olabileceğini Allah’ın bilmesidir. Her şey, Allah katında bir ölçüye tâbidir.


﴿ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ ﴿٩﴾ سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ ﴿١٠﴾

9-10. Allah’u Teâlâ, gizliyi de açıkta olanı da bilendir. Çok büyüktür, çok yücedir.* Allah’a göre, sizden sözünü gizleyenle açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan arasında hiçbir fark yoktur.

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ: ″Allah’a göre, sizden sözünü gizleyenle açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan arasında hiçbir fark yoktur″ buyruğunu açıklarken şöyle buyurmuştur: Gece gizlenenden kasıt, gece gizlice günah işleyip gündüz insanların içine çıkınca, insanlara kendisini günahsız olarak gösteren riyâkardır.[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 369.


﴿ لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ ﴿١١﴾

11. İnsanı, önünden ve arkasından tâkip edip gözetleyen melekler vardır. O melekler, tâkip ettikleri kimsenin hallerini Allah’ın emri üzere muhafaza ederler. Allah’u Teâlâ bir kavme ihsan buyurduğu nîmeti, o kavim güzel halden kötü hâle geçinceye kadar kaldırmaz. Allah’u Teâlâ, bir kavme azap etmek isterse, artık onu geri çevirecek yoktur. Onlar için O’ndan başka bir yardımcı da yoktur.

İzah: Âyette geçtiği üzere insanları gözetlemekle görevli olan melekler hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَتَعَاقَبُونَ فِيكُمْ مَلَائِكَةٌ بِاللَّيْلِ وَمَلَائِكَةٌ بِالنَّهَارِ وَيَجْتَمِعُونَ فِي صَلَاةِ الْفَجْرِ وَصَلَاةِ الْعَصْرِ ثُمَّ يَعْرُجُ الَّذِينَ بَاتُوا فِيكُمْ فَيَسْأَلُهُمْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِمْ كَيْفَ تَرَكْتُمْ عِبَادِي فَيَقُولُونَ تَرَكْنَاهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ وَأَتَيْنَاهُمْ وَهُمْ يُصَلُّونَ (خ م عن ابى هريرة(

″Sizleri hem gece hem de gündüz tâkip eden melekler vardır. Bunlar, sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelirler. Sonra sizinle beraber geceleyenler yukarı çıkarlar. Rabbiniz daha iyi bildiği halde, onlardan: ″Kullarımı nasıl bıraktınız?″ diye sorar. Onlar da: ″Biz onları namaz kılarken bıraktık. Gittiğimizde de namaz kılıyorlardı″ derler.″[1]

Kinâne el-Adevî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmaktadır:

دَخَلَ عُثْمَان رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ عَلَى النَّبِيّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ! أَخْبِرْنِي عَنْ الْعَبْد كَمْ مَعَهُ مِنْ مَلَك؟ قَالَ : مَلَك عَنْ يَمِينك يَكْتُب الْحَسَنَات وَآخَر عَنْ الشِّمَال يَكْتُب السَّيِّئَات وَاَلَّذِي عَلَى الْيَمِين أَمِير عَلَى الَّذِي عَلَى الشِّمَال فَإِذَا عَمِلْت حَسَنَة كُتِبَتْ عَشْرًا وَإِذَا عَمِلْت سَيِّئَة قَالَ الَّذِي عَلَى الشِّمَال لِلَّذِي عَلَى الْيَمِين أَأَكْتُبُ قَالَ لَا لَعَلَّهُ يَسْتَغْفِر اللّٰه تَعَالَى أَوْ يَتُوب إِلَيْهِ فَإِذَا قَالَ ثَلَاثًا قَالَ نَعَمْ اُكْتُبْ أَرَاحَنَا اللّٰه تَعَالَى مِنْهُ فَبِئْسَ الْقَرِين هُوَ مَا أَقَلّ مُرَاقَبَته لِلّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ وَأَقَلّ اِسْتِحْيَاءَهُ مِنَّا يَقُول اللّٰه تَعَالَى مَا يَلْفِظ مِنْ قَوْل إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيب عَتِيد وَمَلَكَانِ مِنْ بَيْن يَدَيْك وَمِنْ خَلْفك يَقُول اللّٰه تَعَالَى لَهُ مُعَقِّبَات مِنْ بَيْن يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفه يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّٰهِ وَمَلَك قَابِض عَلَى نَاصِيَتك فَإِذَا تَوَاضَعْت لِلَّهِ رَفَعَك وَإِذَا تَجَبَّرْت عَلَى اللّٰهِ قَصَمك وَمَلَكَانِ عَلَى شَفَتَيْك وَلَيْسَ يَحْفَظَانِ عَلَيْك إِلَّا الصَّلَاة عَلَى مُحَمَّد وَآله وَمَلَك قَائِم عَلَى فِيك لَا يَدَعُ أَنْ تَدْخُل الْحَيَّة فِي فِيك وَمَلَكَانِ عَلَى عَيْنَيْك فَهَؤُلَاءِ عَشْرَة أَمْلَاك عَلَى كُلّ آدَمِيّ يَتَدَاوَلُونَ مَلَائِكَة اللَّيْل عَلَى مَلَائِكَة النَّهَار لِأَنَّ مَلَائِكَة اللَّيْل لَيْسُوا بِمَلَائِكَةِ النَّهَار فَهَؤُلَاءِ عِشْرُونَ مَلَكًا عَلَى كُلّ آدَمِيّ وَإِبْلِيس مَعَ اِبْن آدَم بِالنَّهَارِ وَوَلَده بِاللَّيْلِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن عثمان(

Hz. Osman, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna geldi ve ″Yâ Resûlallah! Bana kul ile birlikte kaç meleğin bulun­duğunu haber verir misin?″ diye sorunca, buyurdu ki:

″Sağında bir melek var, iyi amelleri yazar. Solunda bir melek var, bu da kötü amelleri yazar. Sağdaki melek, soldaki meleğin emîridir. Sen bir iyilik işledin mi on olarak yazılır, bir kö­tülük işledin mi sol taraftaki, sağ taraftakine: ″Yazayım mı?″ diye sorar. Öbü­rü: ″Hayır, olur ki Allah’tan bağışlanma diler, yahut O’na tevbe eder, der. Aynı soruyu üç defa tekrarladığı zaman, ″Evet yaz. Ondan yana Allah’u Teâlâ bize ra­hat versin. Bu kişi ne kadar kötü bir arkadaştır. Allah’u Teâlâ’nın kendisini gözetlediğini ne kadar az hatırlıyor ve bizden ne kadar az utanıyor″ der.

Al­lah’u Teâlâ ise Sûre-i Kâf, Âyet 18’de: ″İnsanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, onun yanında, yaptıklarını gözetleyen ve yazmaya hazır bir melek bulunmasın″ diye buyuruyor. İki melek de önünde ve arkanda var. Bunlar hakkında da Allah’u Teâlâ Sûre-i Ra’d, Âyet 11’de: ″İnsanı, önünden ve arkasından tâkip edip gözetleyen melekler vardır…″ diye buyurmaktadır. Bir melek de senin alnını yakalamıştır, Allah rızâsı için alçak gönüllülük gösterecek olursan, se­ni yükseltir. Allah’u Teâlâ’ya karşı büyüklenecek olursan, belini kırar. Dudaklarının üzerinde de iki melek vardır, bunlar senin ancak Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve Ehl-i Beytine getirdiğin Salavât-ı Şerife’leri tespit ederler. Bir melek de ağzın üzerinde di­kilidir. O yılanın ağzına girmesine fırsat vermez. Gözlerinin üzerinde de iki melek vardır.

İşte her bir insan üzerindeki on melek bunlardır. Gece melekleri ile gündüz melekleri yer değiştirir, dururlar. Çünkü geceleyin duran melekler, gündüz duran meleklerle aynı değildir. Her bir insan üzerinde bu şekilde yirmi melek vardır. İblis de, gündüz Âdemoğlu ile birliktedir, onun çocukları ise geceleyin Âdemoğlu ile birlikte bulunurlar.″[2]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَالتَّعَرِّيَ فَإِنَّ مَعَكُمْ مَنْ لَا يُفَارِقُكُمْ إِلَّا عِنْدَ الْغَائِطِ وَحِينَ يُفْضِي الرَّجُلُ إِلَى أَهْلِهِ فَاسْتَحْيُوهُمْ وَأَكْرِمُوهُمْ (ت عن ابن عمر(

″Çıplak durmaktan kaçının. Zîrâ sizden hiç ayrılmayan, sâdece tuvalette ve bir de kişinin ailesiyle cinsî münasebette bulunduğu sırada ayrılan melekler vardır. Onlardan hayâ edin ve onlara saygı gösterin.″[3]


[1] Sahih-i Buhârî, Mevâkît’üs-Salât, 16, Tevhid, 33; Sahih-i Müslim. Mesâcid 37 (210).

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 9, s. 293.

[3] Sünen-i Tirmizî, Edeb 42.


﴿ هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ ﴿١٢﴾

12. O, sizi (yıldırımla) korkutmak ve (yağmurla) ümitlendirmek için şimşeği gösteren ve yağmurlu bulutları meydana getirendir.

İzah: Yıldırım hakkında nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا سَمِعَ الرَّعْدَ وَالصَّوَاعِقَ قَالَ اللّٰهُمَّ لَا تَقْتُلْنَا بِغَضَبِكَ وَلَا تُهْلِكْنَا بِعَذَابِكَ وَعَافِنَا قَبْلَ ذَلِكَ (ت حم عن سالم(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem gök gürlemesini ve yıldırımı işittiği zaman şöyle derdi: ″Ey Allah’ım! Bizi gazabınla öldürme, bizi azâbınla helâk buyurma ve ondan önce bize afiyet ver.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 5503; Sünen-i Tirmizî, Daavât 40.


﴿ وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ ﴿١٣﴾

13. Ra’d (gök gürlemesi), O’nu hamd ile tesbih eder. Melekler de O’nun korkusundan tesbih ederler. Allah’u Teâlâ, yıldırımlar gönderir, onları dilediğine isâbet ettirir. Ve o kâfirler, Allah hakkında mücâdelede bulunurlar. Halbuki O, azâbı şiddetli olandır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Yahudiler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: ″Yâ Ebe’l-Kasım! Ra’d’ın ne olduğunu bize bildir?″ deyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

مَلَكٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُوَكَّلٌ بِالسَّحَابِ مَعَهُ مَخَارِيقُ مِنْ نَارٍ يَسُوقُ بِهَا السَّحَابَ حَيْثُ شَاءَ اللّٰهُ فَقَالُوا فَمَا هَذَا الصَّوْتُ الَّذِي نَسْمَعُ قَالَ زَجْرُهُ بِالسَّحَابِ إِذَا زَجَرَهُ حَتَّى يَنْتَهِيَ إِلَى حَيْثُ أُمِرَ قَالُوا صَدَقْتَ (ت عن ابن عباس(

″Ra’d, meleklerden bulutlarla vazifeli olan bir melektir. Yanında ateşten kırbaçlar vardır; bunlarla bulutları Allah’ın dilediği yere sürer.″ Yahudiler, ″O halde işittiğimiz ses nedir?″ diye sorunca, buyurdu ki: ″Emredildiği yere kadar varması için bulutu sürdüğü zaman onu zorlamasıdır.″ Yahudiler: ″Doğru söyledin″ dediler.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِذَا سَمِعْتُمُ الرَّعْدَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ، فَإِنَّهُ لَا يُصِيبُ ذَاكِرًا (طب عن ابن عباس(

″Gök gürlemesini işittiğiniz zaman, Allah’ı zikredin. Muhakkak ki Allah’ı zikreden birine, o isâbet etmez.″[2]

Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair de şu hâdise nakledilmiştir:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem câhiliye Araplarının azgınlarından birine bir kaç Sahâbe göndererek, onu İslâm’a dâvet etti. Bu azgın kişi onlara şöyle dedi: ″Bana Muhammed’in Rabbinin mâ­hiyetini; gümüşten mi, demirden mi, bakırdan mı olduğu­nu haber verin?″ Yanına gidenler onun söylediği bu sözden dehşete kapıldılar. Bunun üzerine bu azgın kişi: ″Ben, Muhammed’in tanımadığı bir Rabbe mi icâbet edip çağrısını kabul edeyim″ dedi.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem defalarca ona el­çi gönderdiği halde, o yine ona benzeri sözler söylüyordu. Ona gidenlerin, onunla tartıştığı ve İslâm’a çağırdıkları bir sırada aniden bir bulut yükseldi ve bu bulut, tepelerinin üzerinde durdu. Gök gürledi, şimşek çaktı ve bir yıl­dırım düştü. Sâdece o kâfiri yaktı. Yanan o kâfirin yanından kalkanlar, Peygamberimizin yanına gelirken yolda Sahâbeden bâzıları ile karşılaştılar. Karşılatıkları Sahâbîler: ″Sizin adamınız yandı″ dediler. Onlar da: ″Nereden bildiniz?″ diye sordular. Bunun üzerine karşılatıkları Sahâbîler: Allah’u Teâlâ, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e:

″… Ve o kâfirler, Allah hakkında mücâdelede bulunurlar. Halbuki O, azâbı şiddetli olandır″ diye geçen Sûre-i Ra’d, Âyet 13’ü vahyetti, dediler.[3]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 14.

[2] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11208.

[3] Benzer rivâyet için, Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 7028’e bakınız.


﴿ لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ﴿١٤﴾

14. Hak duâ, ancak O’nadır. Müşriklerin, Allah’ı bırakıp da duâ ettikleri putlar, kendilerine hiçbir şekilde karşılık veremezler. Onların durumu, ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimseye benzer. Halbuki o su, hiçbir zaman ona ulaşmaz. İşte kâfirlerin duâsı, böyle boşa gider.


﴿ وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ (سَجْدَه) ﴿١٥﴾

15. Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de, gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde ederler. (Secde âyetidir)

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Mücâhid Hazretleri: ″İsteyerek secde eden Mü’min, istemeyerek secde eden ise kâfirin gölgesidir″ demiştir. İbn-i Zeyd Hazretleri de şöyle demiştir: Bize bildirildiğine göre ″Her şeyin gölgesi Allah’a secde eder deyip,Allah’u Teâlâ’nın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevâzu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir″[1] âyetini okumuş ve o gölgeler Allah’a secde ederler demiştir.[2]


[1] Sûre-i Nahl, Âyet 48.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 397.


﴿ قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ ﴿١٦﴾

16. Ey Resûlüm! Kavmine: ″Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?″ diye sor ve ″Allah’tır″ de. ″O’nu bıraktınız da, kendilerine bile faydası ve zararı olmayan putları mı dost (mâbud) edindiniz?″ de. Yine de ki: ″Kör ile gören (Mü’min ile kâfir) bir olur mu? Veya zulumât ile nûr (bâtıl ile hak) bir olur mu? Yoksa Allah’a ortak koştukları putlar, Allah’ın yarattığı gibi ona benzer şeyler yarattı da bu sebeple mi kendilerine mâbud edindiler?″ Yine de ki: ″Her şeyin tek yaratıcısı Allah’tır. O birdir, her şeye hâkimdir.″


﴿ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ ﴿١٧﴾

17. Allah’u Teâlâ, semâdan yağmur indirdi de dereler kendi miktarınca sel olup akmaya başladı, sel de üste çıkan köpüğü aldı götürdü. Ziynet veya faydalı bir eşya yapmak için ateşte eritilen madenlerin de onun gibi bir köpüğü (cürufu) vardır. Hak ile bâtılın misâli böyledir. Köpükler kurur gider; insanlara faydalı olan ise yerinde kalır. İşte Allah’u Teâlâ, böyle misaller verir.


﴿ لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟ ﴿١٨﴾

18. Rablerinin dâvetine icâbet edenler için mükâfatın en güzeli vardır. Allah’ın dâvetine icâbet etmeyenler ise, yeryüzündeki malların hepsi ve bir misli daha kendilerinin olsa, görecekleri azaptan kurtulmak için fedâ ederlerdi. İşte hesabın kötüsü onlar içindir. Onların varacağı yer Cehennemdir. Orası, ne kötü bir yataktır.


﴿ اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ ﴿١٩﴾

19. Ey Resûlüm! Sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu bilip kabul edenle, kalbi kör olan bir olur mu? Bunu, ancak hâlis akıl sahibi olanlar idrak eder.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ ﴿٢٠﴾

20. O hâlis akıl sahipleri ki, Allah’a verdikleri ahde vefâ ederler ve mîsâkı bozmazlar.

İzah: Mîsâk hakkında Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

أَنَّ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ لَمَّا أَتَى الْحَجَرَ الْأَسْوَدَ وَقَفَ فَقَالَ: أَمَا إنِّي أَعْلَمُ إنَّك حَجَرٌ لَا تَضُرُّ وَلَا تَنْفَعُ، وَلَوْلَا أَنِّي رَأَيْت رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اسْتَلَمَك مَا اسْتَلَمْتُك فَبَلَغَتْ مَقَالَتُهُ عَلِيًّا رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ فَقَالَ: أَمَا إنَّ الْحَجَرَ يَنْفَعُ ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ وَمَا مَنْفَعَتُهُ يَا خَتْنَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: إنَّ اللّٰهَ تَعَالَى لَمَّا أَخَذَ الذُّرِّيَّةَ مِنْ ظَهْرِ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ وَقَرَّرَهُمْ بِقَوْلِهِ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا: بَلَى، أَوْدَعَ إقْرَارَهُمْ الْحَجَرَ فَمَنْ يَسْتَلِمْ الْحَجَرَ فَهُوَ يُجَدِّدُ الْعَهْدَ بِذَلِكَ الْإِقْرَارِ، وَالْحَجَرُ يَشْهَدُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. (ك عن أبي سعيد الخدري)

Hz. Ömer, tavafta Hacer’ül-Esved’e geldiğinde, orada durdu ve dedi ki: ″Ey Taş! Ben biliyorum ki, sen sâdece bir taşsın. Ne bir faydan ne de bir zararın vardır. Eğer Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in seni öpüp, elini yüzünü sürdüğünü görmeseydim, sana elimi yüzümü sürmezdim.″ [1]

Bu sözü Hz. Ali duyunca, ″Yâ Ömer! Öyle söyleme, o taşın faydası var″ dedi. Hz. Ömer: ″Ey Resûlullah’ın amcasının oğlu! Onun faydası nedir?″ deyince, buyurdu ki: ″Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu duydum: Allah’u Teâlâ, bir zaman Âdem evlatlarının arkasından zürriyetlerini çıkarıp, yani ruhlarımızı yaratıp, Onlara: ″Ben sizin Rabbiniz değil miyim?″ diye hitap etti. Bu hitâba, ruhlarımız: ″Evet Rabbimizsin″ demişlerdi. Allah’u Teâlâ, bu şekilde onlardan Ahd-i Mîsâk almıştı. İşte o mîsâktaki ahdi, Hacer’ül-Esved taşının içine koymuştur. Bir kimse Hacer’ül-Esved’i isti’lam ettiğinde[2], o ahdi yenilemiş olur. İşte o taş, mahşer gününde o kimseye şâhitlik yapar.″[3]

Bu söz üzerine Hz. Ömer’in: ″Allah senden râzı olsun Yâ Ali! Ben bunları bilmezdim, diye buyurduğu rivâyet edilmiştir.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Menâsik 27.

[2] İsti’lam: Tavafta Hacer’ül-Esved’in hizâsına gelindiğinde, Hacer’ül-Esved’e elini yüzünü sürüp öpmek, yaklaşamaz ise, uzaktan elini kaldırarak tekbir ile selam vermektir.

[3] Şemseddin Serahsî, el-Mebsut, c. 4, s. 434-435; Envâr’ül-Âşıkîn, s. 36; Hâkim, Müstedrek, Hadis No:1635 (benzeri).


﴿ وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ ﴿٢١﴾

21. O hâlis akıl sahipleri ki, Allah’u Teâlâ’nın ulaştırılmasını emrettiği şeyleri ulaştırırlar ve Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan sakınırlar.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Allah’u Teâlâ‘nın ulaştırılmasını emrettiği şeyler″ diye geçen ifadeden maksat, akrabalık bağı gibi şeylerdir.

Âyet-i Kerîme‘nin metninde geçen ″Ulaştırmak″ diye tercüme ettiğimiz ″Vasl″ kelimesinin, vuslat, kavuşmak anlamı da vardır. En mühim vuslat ise, Allah‘a kavuşmaktır. Allah‘ın dostları olan zâtlar, kulları Hakk’a irşad ederler. Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 181’de şöyle geçmektedir:

Yarattıklarımızın içinde bir taife var ki, halkı hakka irşad ederler ve hak ile adâlette bulunurlar.″

İşte Allah’u Teâlâ‘nın emrettiği vuslat yolunu, akrabalık bağı diyerek, âyetteki mânânın sâdece bir yönünü söylemek ne kadar hazindir. Halbuki asıl vuslat, Enbiyâların ve evliyâların Hakk’a giden yoludur. Bu zâtlar, vuslat yolunda canlarını fedâ etmişlerdir.


﴿ وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ ﴿٢٢﴾ جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ ﴿٢٣﴾ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ ﴿٢٤﴾

22-24. O hâlis akıl sahipleri ki, Rablerinin rızâsı için sabrederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak ederler ve kötülüğe karşılık iyilik ederler. İşte güzel âkıbet onlar içindir.* Adn Cennetleri onlar içindir, oraya girerler. Babalarından, zevcelerinden ve evlatlarından sâlih olanlar kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar*ve sabrettiğinizden dolayı, ″Size selâm olsun. Bu ne güzel âkıbettir!″ derler.

İzah: Nefislerini ıslah edip sabreden, farz ve nâfile namazlara devam eden, rızıklarından gizli ve aşikar dağıtan ve kendilerine kötülük yapılsa dahi onların ıslahı için iyilikle muâmele eden muhsinler için büyük mükâfatlar vardır.

Kendilerine yapılan kötülüğe iyilikle muâmele edenler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَشَدُّكُمْ مَنْ غَلَبَ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ وَأَحْلَمُكُمْ مَنْ عَفَا عِنْدَ الْقُدْرَةِ (ابن أبي الدنبا عن علي(

″Sizin en kuvvetliniz, gazap hâlinde öfkesini yenen, en hâliminiz de intikam alma imkânına sahip iken affedeninizdir.″[1]

Adn Cennetleri hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Tevbe âyet 72 ve izahına bakınız.


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 71/15.


﴿ وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ ﴿٢٥﴾

25. Şunlar ki, Allah’a verdikleri ahd-i mîsâkı sonradan bozarlar ve Allah’ın emrettiği vuslat yolunu keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte lânet onlaradır ve yurdun kötüsü de onlaradır.

İzah: Ahd-i mîsâk: Ervâh-ı Ezel’de ruhlar yaratılınca, Allah’u Teâlâ‘nın onlara: ″Ben sizin Rabbinız değil miyim? sorusuna karşı, onların: Evet! Sen bizim Rabbimizsin″ diyerek ahid vermeleridir.[1]

İşte Allah‘u Teâlâ siz Benim yolumdan, gösterdiğim yoldan, ayrılmayacağınıza söz verir misiniz? deyince, onlar: ″Evet, söz veririz″ dediler. Böylece insanlar dünyâya geldiğinde bir kısmı, İslâm‘a girip, Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak, bu verdikleri ahdi yerine getirdiler. Diğer kısmı da dünyânın gösterişine, güzelliğine, şeytanın iğvâsına ve nefsinin hevâsına aldanıp, o verdikleri ahdi unuttular. Böylece o vermiş oldukları ahdi bozdular.

Bu sebeple her Peygamber, ümmetinden bu Ahd-i Mîsâk‘ı elden tutup tâzelemişlerdir. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de Hudeybiye’de Ashâbından; mallarıyla, canlarıyla kendisinin gösterdiği hak yoldan ayrılmayacaklarına dair ahid almıştır. Bu ahdi yapanlar hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i Fetih, Âyet 10’da şöyle buyurmuştur:

″Ey Resûlüm! Şüphesiz ki sana biat edenler, muhakkak ki Allah’a biat ederler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Her kim ahdini bo­zarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Her kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse, Allah’u Teâlâ ona büyük bir mükâfat verecektir.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında olsak, biz de Hudeybiye‘de olduğu gibi onun elinden tutup, aynı ahdi yapardık.

Bu sebeple Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e yetişemeyenler, Çâr-ı Yâr-ı Güzîn Efendilerimizin elinden tutup biat ettiler. Onlara da yetişemeyenler, onların elinden tutan âlimlerin elinden tutarak biat ettiler. Böylece günümüze kadar elden ele gelmiştir. Hiç kesiklik olmadan elden ele hesap edilirse, geriye doğru en son el, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in elidir.

Yine Âyet-i Kerîme‘de: ″Allah’ın emrettiği vuslat yolunu keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte lânet onlaradır ve yurdun kötüsü de onlaradır″ diye buyrulmaktadır. Yani kendileri Hakk‘a vuslat yoluna gitmedikleri gibi, gidenlere de mâni olup yollarını keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte bu kimselere lânet vardır ve kötü yurt olan Cehennem de onlaradır, demektir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ آذَى الْمُسْلِمِينَ فِي طَرِيقِهِمْ وَجَبَتْ عَلَيْهِ اللَّعْنَةُ. (طب عن حذيفة بن أسيد(

″Her kim Müslümanlara, onların Hakk’a giden yolu hususunda ezâ cefâ ederse, o kimse üzerine lânet vâcip oldu.″[2]


[1] Bakınız: Sûre-i A’râf, Âyet 172.

[2] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 26486; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 2978.


﴿ اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟ ﴿٢٦﴾

26. Allah’u Teâlâ, dilediğinin rızkını geniş ve dilediğinin rızkını da dar eder. Kâfirler, dünyâ hayatı ile ferahlana dursunlar. Halbuki dünyâ hayatı, âhiretteki mükâfata göre, geçici bir menfaatten başka bir şey değildir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak nakledilen bir Hadis-i Şerif’te Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

مَا الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا كَمِثْلِ مَا يَجْعَلُ أَحَدُكُمْ إِصْبَعَهُ هَذِهِ فِي الْيَمِّ فَلْيَنْظُرْ بِمَا يَرْجِعُ وَأَشَارَ بِالسَّبَّابَةِ (حم عن المستورد(

″Âhirete göre dünyâ, sizden birinin şu parmağını denize daldırmasının misâli gibidir. Bir baksın bakalım ne getirecek″ buyurmuş ve şehâdet parmağını işâret etmiştir.[1]

Bu hususta Hasan-ı Basrî Hazretleri de şöyle buyurmuştur:

″Başından sonuna kadar dünyâ, kişinin uyuyup hoşuna giden bir rüyâ gördükten sonra uyanınca hiçbir şeyin olmadığını görmesi gibidir.″[2]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 17322.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 415.


﴿ وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ ﴿٢٧﴾

27. O kâfirler: ″Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ, dilediğini dalâlette bırakır. Kendine yöneleni de hidâyete erdirir.″

İzah: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, çok sayıda mûcize göstermiştir. Buna rağmen küfürde inâdi olanlar, her defasında bir bahane uydurarak yine inkâr etmişlerdir. Bu Âyet-i Kerîme’de de o kâfirlerin: ″Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!″ diye söylemeleri, Sâlih Aleyhisselâm’ın devesi, Mûsâ Aleyhisselâm’ın âsâsı gibi buna benzer bir mûcize daha istemeleridir.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

قَالَتْ قُرَيْشٌ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ أَنْ يَجْعَلَ لَنَا الصَّفَا ذَهَبًا وَنُؤْمِنُ بِكَ قَالَ وَتَفْعَلُونَ قَالُوا نَعَمْ قَالَ فَدَعَا فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلَامَ وَيَقُولُ إِنْ شِئْتَ أَصْبَحَ لَهُمْ الصَّفَا ذَهَبًا فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنْهُمْ عَذَّبْتُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ وَإِنْ شِئْتَ فَتَحْتُ لَهُمْ بَابَ التَّوْبَةِ وَالرَّحْمَةِ قَالَ بَلْ بَابُ التَّوْبَةِ وَالرَّحْمَةِ (حم عن ابن عباس)

Kureyşliler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Rabbine duâ et de bize Safa Tepesi’ni altın yapsın, sana inanalım″ dediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: ″Şâyet bunu yaparsam beni tasdik eder misiniz?″ diye sorunca, onlar: ″Evet″ dediler. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm geldi ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e şöyle dedi: Rabbinin sana selâmı var ve der ki: ″İsterse onlar için Safa Tepesi altın olur, ama içlerinden her kim bundan sonra küfre devam ederse; onu âlemlerden hiç kimseyi azaplandırmadığım bir biçimde azaplandırırım. İstersen de, onlar için tevbe ve rahmet kapılarını açarım.″ Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet, tevbe ve rahmet kapılarını isterim″ dedi.[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2058.


﴿ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ ﴿٢٨﴾

28. Onlar, îman edenlerdir ve kalpleri zikrullah ile mutmain olanlardır. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak zikrullah ile mutmain olur.

İzah: Allah’u Teâlâ bu âyette, zikrullahın kalpleri mutmain ettiğinden bahsetmektedir. İşte buna tasavvufta mutmainne makâmı denir.[1] Tasavvufta yedi nefis mertebesi vardır. Bunlardan dördüncüsü mutmainne makâmıdır. Bu yedi nefis mertebesi, ancak zikrullahı çok yaparak, kademe kademe geçilir. Yani onların, mutmainne makamına yetişmeleri, zikrullahı çok yaptıklarındandır. Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle sükûnet bulur.

Bu hususta çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

سِيرُوا سَبَقَ الْمُفَرِّدُونَ قَالُوا وَمَا الْمُفَرِّدُونَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتُ (م عن ابى هريرة)

″Durmayın çalışın, çalışanlar ileri geçtiler ve ilerlediler.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Bu ileri geçenler kimlerdir?″ Buyurdu ki: ″Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlardır.″[2]

اَعْظَمُ النَّاسِ دَرَجَةً اَلذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا. (هب عن ابى سعيد الخدرى(

″Derecesi en yüksek olanlar, Allah’ı çok zikredenlerdir.″[3]

أَلَا أُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرِ أَعْمَالِكُمْ وَأَزْكَاهَا عِنْدَ مَلِيكِكُمْ وَأَرْفَعِهَا فِى دَرَجَاتِكُمْ وَخَيْرٌ لَكُمْ مِنْ اِنْفَاقِ الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ وَخَيْرٌ لَكُمْ مِنْ أَنْ تَلْقَوْا عَدُوَّكُمْ فَتَضْرِبُوا أَعْنَاقَهُمْ وَيَضْرِبُوا أَعْنَاقَكُمْ قَالُوا بَلَى قَالَ ذِكْرُ اللّٰهِ تَعَالَى (حم ت عن ابى الدرداء(

″Haberiniz olsun! Rabbinizin katında dere­cenizi en yüksek ve sizi en temiz kılan, altın ve gümüş tasadduk etmekten daha hayırlı olan, Allah yolunda savaşa çıkıp da düşmanlarla kıyası­ya savaşmaktan bile daha üstün olan hayırlı amelinizi size bildireyim mi?″ ″Evet″ dediler. Buyurdu ki: ″İşte o, zikrullahtır.″[4]

İşte kalpleri mutmain eden, kişiyi en yüksek derecelere ulaştırarak Allahu Teâlâ’ya yaklaştıran ibâdet zikrullahtır.


[1] Diğer nefis mertebeleri için Sûre-i Fecr, Âyet 28 ve izahına bakınız.

[2] Sahih-i Müslim, Zikir 1 (4).

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 74/13.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20713; Sünen-i Tirmizî, Daavât 5.


﴿ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ ﴿٢٩﴾

29. Îman edip sâlih amellerde bulunanlara hayır, saadet ve güzel âkıbet vardır.


﴿ كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ ﴿٣٠﴾

30. Ey Resûlüm! Böylece seni de, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın diye, kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş bir ümmete Peygamber olarak gönderdik. Onlar ise, Rahmân’ı inkâr ediyorlar. De ki: ″Rahmân, benim Rabbimdir. O‘ndan başka ilah yoktur. O’na tevekkül ettim. Dönüşüm de ancak O’nadır.″

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre; Mekke müşriklerine, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Rahmân’a secde edin″ dediğinde, onlar: ″Rahmân kimdir?″ demişlerdi. İşte bu olay üzerine Sûre-i Ra’d, Âyet 30 nâzil olmuştur.


﴿ وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعًاۜ اَفَلَمْ يَايْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟ ﴿٣١﴾

31. Eğer Kur’ân ile; dağlar yürütülse veya yeryüzü parçalansa yahut ölüler konuşturulsa, yine o kâfirler îman etmezlerdi. Oysa bütün işler Allah’a aittir. Îman edenler bilmezler mi ki, Allah’u Teâlâ dileseydi, insanların hepsine hidâyet ederdi. Kâfirlere, kötü amelleri sebebiyle kıyâmete kadar devamlı olarak belâlar isâbet edecek yahut bu belâlar evlerinin yakınına kadar yaklaşacaktır. Nihâyet Allah’ın vaadi gelecektir. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, vaadinden dönmez.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair şu hâdise nakledilmiştir:

Mekke müşrikleri, bir gün şehrin dışına çıkmış oturuyorlardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de, onların yanına giderek, İslâm’a dâvet etti. Onların içinden Abdullah İbn-i Ümeyye el-Mahzumî’nin: ″Mekke’nin şu iki dağı bizi çok sıkıyor, bunları buradan yürüt de yerlerimiz genişlesin. Bize aralarından nehirler akıt ve parça parça tarlalar aç ki ziraat edelim. Sonra Kusay gibi atalarımızdan bâzılarını dirilt de, senin sözlerinin doğru olup olmadığını bize söylesin″ diye alay mahiyetli konuşması üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.


﴿ وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ ﴿٣٢﴾

32. Ey Habîbim! Yemin olsun ki, senden evvelki Peygamberlerle de alay edildi. Alay eden kâfirlere mühlet verdim, sonra helâk ettim. Benim azâbım nasıl dehşetli olmuştu!


﴿ اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِۜ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ ﴿٣٣﴾

33. Her nefsin (hayır veya şer) ne yaptığını görüp gözeten Allah, hiçbir şeye muktedir olmayan putlar gibi midir? Buna rağmen kâfirler, Allah‘a ortaklar koştular. Ey Resûlüm! De ki: ″O putların isimlerini söyleyin; bakın, ibâdete müstehak halleri var mıdır? Yoksa O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber vereceksiniz? Yoksa anlamsız sözle mi kendinizi avutuyorsunuz? Hayır! Kâfirlere, küfürleri güzel göründü. Onlar, doğru yoldan saptılar. Allah’u Teâlâ‘nın dalâlette bıraktığına hidâyet edecek yoktur.″


﴿ لَهُمْ عَذَابٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّۚ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ ﴿٣٤﴾

34. Onlar için dünyâ hayatında azap vardır. Âhiret azâbı ise elbette daha şiddetlidir. Onları Allah’ın azâbından koruyacak kimse de yoktur.

İzah: Âhiret azâbının şiddeti hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَّ عَذَابَ الْآخِرَةِ أَشَدُّ مِنْ عَذَابِ الدُّنْيَا ... (د عن ابن عباس(

″Şüphesiz ki âhiretteki azap, dünyâdaki azaptan daha şiddetlidir.″[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Talak 26; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 4440.


﴿ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ ﴿٣٥﴾

35. Allah’tan korkanlara vaad olunan Cennet; altlarından nehirler akan, meyveleri ve gölgelikleri dâim olan yerdir. İşte bu Cennet, Allah’tan korkanların âkıbetidir. Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.

İzah: Cennet meyvelerinin özelliğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الرَّجُلَ إِذَا نَزَعَ مِنَ الْجَنَّةِ عَادَتْ مَكَانَهَا أُخْرَى (طب عن ثوبان(

″Muhakkak ki, birisi bir Cennet meyvesini kopardığı zaman, onun yerine hemen bir başkası gelir.″[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1431.


﴿ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ ﴿٣٦﴾

36. Ey Resûlüm! Kendilerine kitap gönderdiğimiz kimseler, sana nâzil olan kitapla sevinirler. Senin aleyhinde ittifak edenlerden bâzıları da, sana nâzil olan kitabın bir kısmını inkâr ederler. Ey Habîbim! De ki: ″Ben ancak Allah’a ibâdet etmekle ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolundum. Ben, insanları O’na dâvet ederim. Dönüşüm de ancak O’nadır.″


﴿ وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّاۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟ ﴿٣٧﴾

37. İşte Biz, hikmetlerle dolu Kur’ân’ı, Arapça olarak indirdik. Yemin olsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra kâfirlerin hevâlarına uyarsan, Allah’a karşı senin ne bir dostun, ne de bir koruyucun bulunur.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah’ın hükmüne aykırı harekette bulunmayacağı muhakkaktır. Bu tür âyetler, Allah’ın hükümlerine muhalefetin ne kadar sorumluluk gerektireceğini bütün ümmete ihtar etmek içindir. Her ne kadar Resûlü Ekrem’e yönelik ise de bunlardan asıl maksat, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinin ilahi hükümlere uymanın önemini anlayabilmeleri içindir.


﴿ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ ﴿٣٨﴾ يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ ﴿٣٩﴾

38-39. Yemin olsun ki, senden evvel de Peygamberler gönderdik ve onlar için zevceler ve zürriyetler verdik. Hiçbir Peygamber için kendinden istenilen bir mûcizeyi, Allah’ın izni olmaksızın getirmek mümkün değildir. Her şeyin vâdesi, bir kitapta kayıtlıdır.* Allah’u Teâlâ, dilediği hükmü siler ve dilediğini sâbit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.

İzah: Müşrikler ve Ehl-i Kitap’tan bâzılarının Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamberliğini inkâr etmek için ortaya attıkları iddialar üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Müşrikler, ″Allah’ın Resûlü bir melek olmalı; biz, bizim gibi bir insana tâbi olur muyuz? Bu da bizim gibi bir insandır″ diyerek inkâra kalkışmışlardı. Hristiyanlar da, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in evlenmesini, çocuklarının olmasını ayıplamışlar ve ″Eğer Peygamber olsaydı, Hz. Yahyâ ve Hz. Îsâ gibi kadınlardan el çekip, bekar yaşaması gerekmez miydi?″ diyerek inkâr etmişlerdi.

Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, hakikatın onların iddia ettiği gibi olmadığını ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den evvel gönderdiği Peygamberlere de zevceler ve zürriyetler verdiğini açıkça beyan etmiştir.

Bu hususta Sa’d b. Hişam Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ عَائِشَةَ قَالَ قُلْتُ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أَسْأَلَكِ عَنْ التَّبَتُّلِ فَمَا تَرَيْنَ فِيهِ قَالَتْ فَلَا تَفْعَلْ أَمَا سَمِعْتَ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةً} فَلَا تَتَبَتَّلْ (ن حم عن سعد بن هشام(

Sa’d b. Hişam, Hz. Âişe’nin yanına vardı ve ona şöyle dedi: ″Ben sana kadınlarla evlenmeksizin bekâr hayatı yaşamayı soracaktım, bu konuda senin görüşün nedir?″ Hz. Âişe şöyle dedi: ″Sakın ha böyle yapma! Allah’u Teâlâ ne buyuruyor duymadın mı? ″Yemin olsun ki, senden evvel de Peygamberler gönderdik ve onlar için zevceler ve zürriyetler verdik…[1] dolayısıyla nefsin bekâr yaşama arzusuna uyma!″[2]

Evlenmenin önemine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِى فَلَيْسَ مِنِّى وَاِنَّ مِنْ سُنَّتِى النِّكَاحَ فَمَنْ أَحَبَّنِى فَلْيَسْتَنَّ بِسُنَّتِى (البيهقى عن انس(

″Her kim benim sünnetime rağbet etmezse, benden değildir. Nikah da benim sünnetimdir. Her kim beni seviyorsa sünnetimi yerine getirsin.″[3]

Bâzıları da Peygamberlerin; mûcizeleri kendiliğinden yaptıklarını düşünüyor ve ″O bir Peygamber olsaydı, kendisinden her ne zaman bir mûcize istenirse, onu hemen yapması gerekmez miydi?″ diyerek inkâr etme yoluna gitmişlerdir. Allah’u Teâlâ bunlara bu âyet ile cevap vermiş ve bir Peygamberin mûcize göstermesinin kendisinin iznine bağlı olduğunu beyan etmiştir.

Bu âyetlerde geçen kitap, Levh-i Mahfuz’dur. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ لَوْحًا مَحْفُوظًا مِنْ دُرَّةٍ بَيْضَاءَ صَفَحَاتُهَا مِنْ يَاقُوتَةٍ حَمْرَاءَ قَلَمُهُ نُورٌ لِلّٰهِ فِيهِ فِي كُلِّ يَوْمٍ سِتُّونَ وَثَلاثُمائَةِ لَحْظَةٍ يَخْلُقُ وَيَرْزُقُ وَيُمِيتُ وَيُحْيِي وَيُعِزُّ وَيُذِلُّ وَيَفْعَلُ مَا يَشَاءُ. (طب عن ابن عباس(

″Allah’u Teâlâ beyaz inciden bir Levh-i Mahfuz yarattı ki, onun sayfaları kırmızı yakuttan olup kalemi de nûrdur. Allah’u Teâlâ için her gün üç yüz altmış lâhza vardır (her gün üç yüz altmış defa nazar eder). Yaratır, rızık verir, öldürür, yaşatır, aziz kılar, zelil eder ve dilediğini yapar.″[4]

Bir kimsenin yaptığı duâ, verdiği sadaka gibi sâlih ameller sebebiyle Allah’u Teâlâ, Levh-i Mahfuz’da yazdığı takdiri dilerse değiştirir veya sâbit kılar.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den nakledilen Hadis-i Şerif’lerden bâzıları şöyledir:

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ أَوْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ (خ عن انس وعن ابى هريرة(

″Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını arzu ederse, sıla-i rahim yapsın.″[5]

إِنَّ الرَّجُلَ لَيُحْرَمُ الرِّزْقَ بِالذَّنْبِ يُصِيبُهُ وَلَا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلَّا الدُّعَاءُ وَلَا يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ إِلَّا الْبِرُّ (حم عن ثوبان(

″Muhakkak kişi işlediği günahla rızıktan mahrum kalır. Kaderi, ancak duâ geri çevirir. Ömür de ancak iyilikle artar.″[6]

بِرُّ الْوَالِدَيْنِ يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ وَالدُّعَاءُ يَرُدُّ الْقَضَاءَ وَالْكَذِبُ يَنْقُصُ الرِّزْقَ (عد والديلمي عن أبي هريرة)

″Anne ve babaya yapılan iyilik ömrü uzatır. Duâ kazâyı önler. Yalan da rızkı eksiltir.″[7]

Bu hususta İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ da şöyle buyurmuştur:

مَنِ اتَّقَى رَبَّهُ وَوَصَلَ رَحِمَهُ نُسِئَ لَهُ فِي عُمُرِهِ وَثَرِيَ مَالُهُ وَأَحَبَّهُ أَهْلُهُ (هب عن ابن عمر)

″Takvâ sahibi olanın, sıla-i rahim yapanın ömrü uzatılır ve malı çoğaltılır, ehli de onu sever.″[8]

Yine kötü ameller sebebiyle Levh-i Mahfuz’daki yazının değişeceğine dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

مَا ظَهَرَ الْغُلُولُ فِي قَوْمٍ قَطُّ إِلَّا أُلْقِيَ فِي قُلُوبِهِمْ الرُّعْبُ وَلَا فَشَا الزِّنَا فِي قَوْمٍ قَطُّ إِلَّا كَثُرَ فِيهِمْ الْمَوْتُ وَلَا نَقَصَ قَوْمٌ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلَّا قُطِعَ عَنْهُمْ الرِّزْقُ وَلَا حَكَمَ قَوْمٌ بِغَيْرِ الْحَقِّ إِلَّا فَشَا فِيهِمْ الدَّمُ وَلَا خَتَرَ قَوْمٌ بِالْعَهْدِ إِلَّا سَلَّطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ الْعَدُوَّ (موطأ عن ابن عباس(

″Bir kavimde devlet malından hırsızlık zuhur ederse, Allah’u Teâlâ o kavmin kalplerine korku koyar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa, orada ölümler artar. Bir kavim ölçü ve tartıyı noksan ederse, Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin mahkemelerinde haksız yere hüküm verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönerse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.″[9]

Kader konusunda geniş bilgi için Sûre-i Enfâl, Âyet 51’in izahına bakınız.


[1] Sûre-i Ra’d, Âyet 38.

[2] Sünen-i Nesâî, Nikah 4.

[3] İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’id-Din, c. 2, Hadis No: 75; Sahih-i Buhârî, Nikah 1.

[4] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12348.

[5] Sahih-i Buhârî, Buyû 13, Edeb 12.

[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 21352; Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 10.

[7] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 45520; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 244/3.

[8] Buhârî, Edeb’ül-Müfred, Hadis No: 58; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 7738.

[9] İmam Mâlik, Muvatta, Cihat 13.


﴿ وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ ﴿٤٠﴾

40. Ey Resûlüm! Onlara vaad ettiğimiz azâbın bir kısmını sana göstersek de veya (onu göstermeden) seni vefât ettirsek de, sana düşen ancak tebliğ etmektir. Onların hesabı Bize aittir.


﴿ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿٤١﴾

41. O kâfirler, görmüyorlar mı ki, Biz yurtlarına varıp o yurdu etrafından (Müslümanların zaferiyle) eksiltiyoruz. Allah’u Teâlâ hükmeder. O’nun hükmünü reddedecek yoktur. O, hesabı çabuk görendir.


﴿ وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعًاۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ ﴿٤٢﴾

42. Muhakkak ki, onlardan öncekiler de (Peygamberlerine) tuzaklar kurdular. Fakat tuzakların hepsi Allah’a aittir. O, her nefsin ne kazandığını bilir. Kâfirler de, güzel âkıbetin kime ait olduğunu yakında bileceklerdir.


﴿ وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًاۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ ﴿٤٣﴾

43. Kâfirler: ″Sen Peygamber değilsin″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah’u Teâlâ ve kitap ilmine sâhip olan yeter.″

İzah: Kâfirlerin, Muhammed Mustafa Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamberliğini yalanlayıp kabul etmemeleri üzerine Allah’u Teâlâ: ″Sana, Benim, îman edenlerin ve hakikat üzere olan Ehl-i Kitap ulemâsının şâhit-liği yeter″ diyerek gerçek Ehl-i Kitap ulemâsının da hakikati gördüğünde îman edeceğini söylemektedir.

Bu hususta Abdullah İbn-i Selâm’ın kardeşinin oğlu, şu hâdiseyi anlatmaktadır:

Hz. Osman’ın öldürülmesi istenince, Abdullah İbn-i Selâm gel­di. Hz. Osman ona: ″Gelişine sebep nedir?″ diye sordu. O da, ″Sana yardımcı ol­maya geldim″ dedi. Bunun üzerine Hz. Osman şöyle dedi: ″O halde insanla­rın karşısına çık ve onların benden uzaklaşmalarını söyle, çünkü senin çıkı­şın benim için içeri girmenden daha hayırlıdır.″ Bunun üzerine Abdullah İbn-i Selâm, insanların karşısına çıkarak şöyle dedi:

أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّهُ كَانَ اسْمِي فِي الْجَاهِلِيَّةِ فُلَانٌ فَسَمَّانِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَبْدَ اللّٰهِ وَنَزَلَ فِيَّ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ نَزَلَتْ فِيَّ {وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} وَنَزَلَتْ فِيَّ {قُلْ كَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ} إِنَّ لِلّٰهِ سَيْفًا مَغْمُودًا عَنْكُمْ وَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ قَدْ جَاوَرَتْكُمْ فِي بَلَدِكُمْ هَذَا الَّذِي نَزَلَ فِيهِ نَبِيُّكُمْ فَاللّٰهَ اللّٰهَ فِي هَذَا الرَّجُلِ أَنْ تَقْتُلُوهُ فَوَاللّٰهَ إِنْ قَتَلْتُمُوهُ لَتَطْرُدُنَّ جِيرَانَكُمْ الْمَلَائِكَةَ وَلَتَسُلُّنَّ سَيْفَ اللّٰهِ الْمَغْمُودَ عَنْكُمْ فَلَا يُغْمَدُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ قَالَ فَقَالُوا اقْتُلُوا الْيَهُودِيَّ وَاقْتُلُوا عُثْمَانَ (ت ابن اخى عبد اللّٰه بن سلام(

Ey insanlar! Şunu bilin ki be­nim câhiliye döneminde adım filan idi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana Abdullah adı­nı verdi. Allah’ın kitabından bâzı âyetler, benim hakkımda inmiş­tir: ″… İsrailoğullarından bir şâhit de ondaki mânâların mislinin Tevrat’ta mevcut olduğuna şâhitlikte bulundu ve hemen îman etti de, siz yine îman etmeye kibirlenmişseniz, sizden zâlim kim olur? Söyleyin. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez[1] diye geçen âyet benim hakkımda nâzil olmuştur. Yine, kâfirler: ″Sen Peygamber değilsin″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah’u Teâlâ ve kitap ilmine sâhip olan yeter″[2] âyeti nâzil oldu.

Allah’u Teâlâ’nın size karşı kınında bir kılıcı vardır. Peygamberin gönderildiği şu memleketinizde melekler size komşu olmuşlardır. Bu adam ve onu öldürmek hususunda Allah’tan korkun. Eğer onu öldürürseniz, komşularınız olan melekler sizden uzaklaştırılacak ve size karşı Allah’ın kılıcı da kınından çıkarılacak ve kıyâmete kadar da kınına sokulmayacaktır. Abdullah İbn-i Selâm’ın kardeşinin çocuğu dedi ki: ″Bu sözü dinleyen o insanlar, o Yahudi’yi de, Osman’ı da öldürün″ dediler.[3]

Yine bu hususta Abdullah İbn-i Selâm Radiyallâhu anhu’dan bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak şu hâdise nakledilmiştir:

İbn-i Selâm, Yahudi hahamlarına: ″Muhakkak ben, babamız İbrâhim ve İsmâil’in mescidini zaman itibariyle yenilemek istedim″ demişti. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’de iken ona gitti. Nihâyet onu Mina’da buldu. İnsanlar etrafında idiler. İnsanlarla birlikte o da kalktı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine baktı ve ″Sen İbn-i Selâm mısın?″ diye sordu. Abdullah İbn-i Selâm şöyle anlatır: ″Evet″ dedim. ″Yaklaş″ buyurdu. Ona yaklaştım. ″Ey İbn-i Selâm! Allah için söyle; Tevrat’ta beni Resûlullah olarak bulmuyor musun?″ diye sordu. Ben de ona: ″Rabbimizi nitele″ dedim. Cebrâil Aleyhisselâm geldi ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda durdu da ona: Ey Resûlüm! De ki: ″O Allah birdir.* Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaç olduğu halde, kendisi hiçbir şeye muhtaç değildir).* O, doğurmadı ve doğurulmamıştır.* Ve hiçbir şey O’na denk değildir″ diye geçen İhlas Sûresi’ni getirdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu bize okudu. Bunun üzerine İbn-i Selâm:

أَشْهَد أَنْ لَا إِلَه إِلَّا اللّٰه وَأَنَّك رَسُول اللّٰه ثُمَّ اِنْصَرَفَ اِبْن سَلَام إِلَى الْمَدِينَة فَكَتَمَ إِسْلَامه فَلَمَّا هَاجَرَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى الْمَدِينَة وَأَنَا فَوْق نَخْلَة لِي أَجُذّهَا فَأَلْقَيْت نَفْسِي فَقَالَتْ أُمِّي لَلَّه أَنْتَ لَوْ كَانَ مُوسَى بْن عِمْرَان مَا كَانَ لَك أَنْ تُلْقِيَ نَفْسك مِنْ رَأْس النَّخْلَة فَقُلْت وَاللّٰه لَأَنَا أَسَرّ بِقُدُومِ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ مُوسَى بْن عِمْرَان إِذْ بُعِثَ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عبد اللّٰه بن سلام(

″Allah’tan başka ilah olmadığına ve senin Allah’ın Resûlü olduğuna şahâdet ederim″ dedi ve İbn-i Selâm dönüp Medîne’ye gitti, Müslüman olduğunu gizledi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye hicret ettiğinde ben bir hurma ağacının üzerindeydim, meyvelerini topluyordum. Kendimi aşağıya attım. Annem dedi ki: ″Allah için söyle, sana ne oluyor? Şâyet İmran oğlu Mûsâ olsaydı, sen kendini hurmanın tepesinden atmazdın.″ Ben şöyle dedim: ″Allah’a yemin ederim ki, İmran oğlu Mûsâ’nın diriltilmiş olması, beni Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gelişinden daha fazla sevindirmezdi.[4]


[1] Sûre-i Ahkâf, Âyet 10.

[2] Sûre-i Ra’d, Âyet 43.

[3] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 47.

[4] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 4, s. 474.