FÂTIR SÛRESİ

Bu sûre 45 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini, ilk âyette geçen ″Fâtır″ kelimesinden alır. Fâtır, Allah’u Teâlâ’nın sıfatlarındandır, ″İlk olarak yaratan″ anla­mındadır. Ayrıca meleklerin yaratılışı ve vazifelerine dair bilgiler verildiği için ″Melâike Sûresi″ ismi de verilmiştir.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١﴾

1. Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden, ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri Kendi ile Peygamberleri arasında vâsıta kılan Allah’a mahsustur. O, yarattığı varlıklarda dilediği şeyi artırır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekler yarattığını söylemekte ve âyetin devamında da: ″O, yarattığı varlıklarda dilediği şeyi artırır″ diye buyurmaktadır. Bir Hadis-i Şerif’te, Cebrâil Aleyhisselâm’ın altı yüz kanadının olduğu nakledilmiştir.[1] Yaratılışta kanatları en fazla dörder olan meleklerin, daha sonradan Cebrâil Aleyhisselâm da olduğu gibi kanat sayısının altı yüze kadar çıkması durumu, insanların yaratılışta bir kul olarak yaratılması ve ibâdetle çalıştıkları zaman, Allah’ın onlara da ibâdetlerin karşılığı olarak üstün ilimler vereceğini gösterir. İşte insanlar yaratıldıktan sonra bâzıları, îman ederek ibâdetle çok çalıştıkları için Allah bunların derecelerini artırarak yüksek ilimler verir. Sûre-i Kehf, Âyet 66’da, Mûsâ Aleyhisselâm’ın Hızır Aleyhisselâm’a: ″… Sana öğretilen hikmetli ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?...″ diye söylemesi de bu sebeptendir.

Nakledilen bir Hadis-i Kudsi’de şöyle buyrulmuştur:

يَقُولُ اللّٰهُ عَزَّ وَ جَلَّ اِذَا كَانَ الْغَالِبُ عَلى الْعَبْدِ الْاِشْتِغَالُ بِى جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ فِى ذِكْرِى فَاِذَا جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْرِى عَشِقَنِى وَعَشِقْتُهُ فَاِذَا عَشِقَنِى وَعَشِقْتُهُ رَفَعْتُ الْحِجَابَ فِيمَا بَيْنِى وَبَيْنَهُ وَصَيَّرْتُ ذَلِكَ تَغَالُبًا عَلَيْهِ لَايَسْهُو اِذَا سَهَا النَّاسُ اُولَئِكَ كَلَامُهُمْ كَلَامُ الْاَنْبِيَاءِ اُولَئِكَ الْاَبْدَالُ حَقًّا اُولَئِكَ الَّذِينَ اِذَا اَرَدْتُ بِاَهْلِ الْاَرْضِ عُقُوبَةً أَوْ عَذَابًا ذَكَرْتُهُمْ فَصَرِفْتُ ذَلِكَ عَنْهُمْ (حل عن الحسن)

Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Bir kulumun üzerine Benimle meşgul olmak gâlip olursa, onun arzusunu ve lezzetini zikrimde kılarım (zikrimden lezzet alır, yapmaya doymaz). Böyle olduğunda o kulum Bana âşık olur, Ben de ona âşık olurum. Bu halde iken, aramızdaki perdeleri kaldırırım ve bu hâli ona gâlip kılarım. O, insanların yanıldığı zaman yanılmaz. Onların sözleri Peygamberlerin sözüdür. Onlar hakkıyla ebdaldır ki, ne vakit yeryüzüne ukûbet veya azap vermek istersem, onlar yeryüzünde bulunduğu için (onların hatırına) vazgeçerim.″[2]

Allah’u Teâlâ, bu Hadis-i Kudsî’de: Aramızdaki perdeleri kaldırırım ve bu hâli ona gâlip kılarım. O, insanların yanıldığı zaman yanılmaz″ diye buyurarak, sevdiği kullara diğer kullara vermediği üstün meziyet ve ilimler vereceğini bildirmektedir.


[1] Gunyet’üt-Tâlibin, c. 2, s. 8.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 517/4.


﴿ مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿٢﴾

2. Allah’u Teâlâ’nın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti alıkoyup tuta­cak hiçbir kuvvet yoktur. Tuttuğunu da O’ndan başka salıverecek hiçbir kuvvet yoktur. O, her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Muâviye Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

إِنَّ نَبِيَّ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَقُولُ فِي دُبُرِ كُلِّ صَلَاةٍ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ اللّٰهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ وَكَتَبَ إِلَيْهِ إِنَّهُ كَانَ يَنْهَى عَنْ قِيلَ وَقَالَ وَكَثْرَةِ السُّؤَالِ وَإِضَاعَةِ الْمَالِ وَكَانَ يَنْهَى عَنْ عُقُوقِ الْأُمَّهَاتِ وَوَأْدِ الْبَنَاتِ وَمَنْعٍ وَهَاتِ (خ عن معاوية)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, her namazın sonunda şöyle duâ ederdi: ″Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîkeleh, lehü’l-mülkü velehü’l-hamdu ve hüve alâ kulli şey’in kadîr (Allah’tan başka ilah yoktur. O, birdir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Mülk sâdece O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir). Ey Allah’ım! Senin verdiğine mâni olacak yoktur. Vermediğini verebilecek de yoktur. Kimsenin varlığı, Sen dilemedikçe kendisine fayda vermez.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, İ’tisam 3.


﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ﴿٣﴾

3. Ey insanlar! Allah’u Teâlâ’nın size ihsan buyurduğu nîmetini zikredin. Allah’tan başka göklerden ve yerden sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl haktan yüz çeviriyorsunuz?


﴿ وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ ﴿٤﴾

4. Ey Resûlüm! Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki Resullerde yalanlanmıştı. İşlerin hepsi Allah’a döndürülür.


﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ﴿٥﴾ اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّاۜ اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِۜ ﴿٦﴾ اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟ ﴿٧﴾

5-7. Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır. O halde bu dünyâ hayatı sizi aldatmasın. Şeytan da sizi Allah ile (O’nun affına güvendirerek) aldatmasın.* Şüphesiz ki şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman bilin. O, kendi taraftarlarını ancak Cehennem ehlinden olmaya dâvet eder.* Kâfirler için şiddetli bir azap vardır. Îman edip sâlih amellerde bulunanlar için ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Şeytan da sizi Allah ile (O’nun affına güvendirerek) aldatmasın″ diye buyrulmaktadır. Yani şeytan, ″Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir, sizi affeder, istediğiniz kadar zevkinize bakın, sizi günahlarınızdan dolayı azâba çarptırmaz″ der ve Allah’ın affına güvendirerek, sizi gaflete düşürmeye ve hâlinizi düzeltmekten sizi menetmeye çalışır. Onun vesveselerine kapılmayın, demektir.


﴿ اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَنًاۜ فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ ﴿٨﴾

8. Kötü ameli kendisine (şeytan tarafından) güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, sâlih amellerde bulunan kimse gibi midir? Şüphesiz Allah’u Teâlâ, dilediğini dalâlette bırakır ve dilediğine hidâyet eder. Ey Resûlüm! Onların inkârlarından dolayı üzülüp kendini mahvetme! Şüphesiz Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.

İzah: Nakledildiğine göre; bu Âyet-i Kerîme, Hz. Ömer ile Ebû Cehil hakkında nâzil olmuştur.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmuştur:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ اللّٰهُمَّ أَعِزَّ الْإِسْلَامَ بِأَبِي جَهْلِ ابْنِ هِشَامٍ أَوْ بِعُمَرَ قَالَ فَأَصْبَحَ فَغَدَا عُمَرُ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَسْلَمَ (ت عن ابن عباس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah‘ım! İslâm‘ı Ebû Cehil b. Hişam (Ömer b. Hişam) veya Ömer b. el-Hattab ile aziz kıl″ diye duâ etti. Ömer b. el-Hattab sabaha erince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e giderek Müslüman oldu.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, hakkı bildiği halde küfürde inat ettiği için Ömer b. Hişam’a: ″Câhillerin babası″ anlamına gelen ″Ebû Cehil″ ismini takmıştır. Yoksa esas adı Ömer‘dir.


[1] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 47.


﴿ وَاللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ كَذٰلِكَ النُّشُورُ ﴿٩﴾

9. Rüzgârları gönderen Allah’tır. Rüzgârlar, bulutları harekete geçirir. Sonra o bulutları ölü bir beldeye sevk ederiz ve ondan inen yağmurla yeri ölümünden (bitkiler kuruduktan) sonra diriltiriz. İşte ölülerin diriltilmesi de böyledir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Veki’ İbn-i Hudes’in amcası Ebî Rezîn Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّهُ قَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَكُلُّنَا يَرَى رَبَّهُ عَزَّ وَجَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمَا آيَةُ ذَلِكَ فِي خَلْقِهِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَلَيْسَ كُلُّكُمْ يَنْظُرُ إِلَى الْقَمَرِ مُخْلِيًا بِهِ قَالَ بَلَى قَالَ فَاللّٰهُ أَعْظَمُ قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي اللّٰهُ الْمَوْتَى وَمَا آيَةُ ذَلِكَ فِي خَلْقِهِ قَالَ أَمَا مَرَرْتَ بِوَادِي أَهْلِكَ مَحْلًا قَالَ بَلَى قَالَ أَمَا مَرَرْتَ بِهِ يَهْتَزُّ خَضِرًا قَالَ قُلْتُ بَلَى قَالَ ثُمَّ مَرَرْتَ بِهِ مَحْلًا قَالَ بَلَى قَالَ فَكَذَلِكَ يُحْيِي اللّٰهُ الْمَوْتَى وَذَلِكَ آيَتُهُ فِي خَلْقِهِ (حم عن عن وكيع بن حدس عن عمه أبي رزين العقيلي)

Ebû Rezîn el-Ukaylî: ″Yâ Resûlallah! Biz mahşer günü Rabbimizi görecek miyiz? Bunun dünyâdaki örneği nedir?″ diye sordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Hepiniz Ay’ı görürken birbirinize sıkıntı vermezsiniz değil mi?″ dedi. Ebû Rezîn: ″Evet″ dedi. Peygamberimiz de: ″Allah daha büyüktür″ buyurdu. ″Yâ Resûlallah! Allah ölüleri nasıl diriltir? Bunun dünyâdaki örneği nedir?″ diye sordu. Peygamberimiz de: ″Ey Ebû Rezîn! Sen hiç kavminin üzerinde yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi?″ dedi. Ebû Rezîn: ″Evet, geçtim″ dedi. ″Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu mevsimde uğramadın mı?″ dedi. O yine: ″Evet, uğradım″ deyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″İşte bu, Allah’u Teâlâ’nın yeniden yaratmasının delilidir. Allah’u Teâlâ, ölüleri de işte böyle diriltecektir″ buyurdu.[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 15603; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5018.


﴿ مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعًاۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ ﴿١٠﴾

10. Her kim izzet isterse, izzetin tamamı Allah’a mahsustur. Güzel kelâmlar O’na yükselir. Sâlih amel de onu yükseltir. Kötü tuzaklar kuranlara gelince, işte onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların kurdukları tuzaklar mahvolur gider.

İzah: Her kim izzet isterse, Allah’a dönüp O’na yönelsin. Çünkü izzet ve şerefin hepsi O’na aittir. İhlas sâhibi olan kişilerin lisânından dökülen, Allah’ın Esmâ’ul-Hüsnâ’sından olan güzel ve hoş kelimeler O’na yükselir. Bu kimselerin yapmış olduğu sâlih ameller de onları Allah’u Teâlâ’ya gurbiyet derecesine yükseltir. Kişi amelindeki ihlâsı nispetinde Hakk’a yakınlık derecesinde yüksek olur. Cenâb-ı Hakk’a karşı kötü tuzaklar kuran, fakat O’nun Resûlü vâsıtasıyla rezil ettiği müşriklere gelince, yapmış oldukları tuzakların karşılığı olarak âhiret hayatında onlar için çok çetin bir azap vardır. Elbette onların yapmış olduğu tuzaklar da boş ve bâtıl olur, demektir.

Âyet-i Kerîme’de: Güzel kelâmlar O’na yükselir. Sâlih amel de onu yükseltir″ diye tercüme ettiğimiz ifadeyi bâzı müfessirler, ″Pâk söz O’na yükselir. Sâlih ameli de O yükseltir″ diye mânâ vermişler ve şöyle izah etmişlerdir: Pâk söz; tevhide, tesbihe dair söylenilen mübârek kelimeler, okunan Kur’ân-ı Kerîm, yapılan duâlar ve istiğfarlar, Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına yükselir. Güzel emeli de; riyâdan uzak olarak ihlasla yapılan ibâdetleri, O Allah’u Teâlâ yükseltir. Yani onları kabul ederek sahiplerini kat kat mükâfatlara nâil buyurur.[1]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ bu Âyet-i Kerîme’de: ″Güzel kelâmlar″ diye geçen ifadeden maksat, ″Allah’ın zikridir″ diye buyurmuştur.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

إِنَّ مِمَّا تَذْكُرُونَ مِنْ جَلَالِ اللّٰهِ التَّسْبِيحَ وَالتَّهْلِيلَ وَالتَّحْمِيدَ يَنْعَطِفْنَ حَوْلَ الْعَرْشِ لَهُنَّ دَوِيٌّ كَدَوِيِّ النَّحْلِ تُذَكِّرُ بِصَاحِبِهَا أَمَا يُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَوْ لَا يَزَالَ لَهُ مَنْ يُذَكِّرُ بِهِ (ه عَنْ النعمان بن بشير)

Söylediğiniz, ″Subhânallâh, Lâ ilâhe illallâh ve Elhamdulillâh″ sözleri, şüphesiz Allah’ın yüceliğini ifade eden zikirlerinizdendir. Bu zikirler, Arş’ın çevresinde dönüp dolaşır­lar. Bunların, arı uğultu sesi gibi sesleri olur. Bu zikirler, kendilerini söyleyen kimseleri hatırlatırlar. Sizden biriniz, kendisini hatırlatan biri olsun istemez mi?″[2]

كَمَا لَا تَلْتَقِي الشَّفَتَانِ عَلَى قَوْلِ لَا اِلَهَ اِلَّا اللّٰهُ، كَذَلِكَ لَا تَحْجُبُ عَنْ سَمَاءٍ سَمَاءٌ حَتَّى تَنْتَهِي اِلَى الْعَرْشِ لَهَا دَوِيٌّ كَدَوِيِّ النَّحْلِ تَشْفَعُ لِصَاحِبِهَا (الديلمي عن جابر)

″İki dudak devamlı olarak ″Lâ ilâhe illallâh″ deyip de kapanmadığı gibi, göklerde, o zikrin Arş’a varmasına mâni olamaz, devamlı olarak açık olur ve o kelime, arı sesi gibi bir uğultu ile Arş’ta nihâyet bulur ve sahibine şefaat eder.″[3]

كُلُّ مَجْلِسٍ يُذْكَرُ اسْمَ اللّٰهِ تَعَالَى فِيهِ تَحُفُّ بِهِ الْمَلَائِكَةُ حَتَّى أَنَّ الْمَلَائِكَةَ يَقُولُونَ زِيدُوا زَادَكُمُ اللّٰهُ وَالذِّكْرُ يَصْعَدُ بَيْنَهُمْ وَهُمْ نَاشِرُوا اَجْنِحَتَهُمْ. (أبو الشيخ عن ابى هريرة)

″Her zikrullah edilen mecliste, melekler o meclisi dört tarafından sararlar. Bunlar zikre başlayınca, hattâ o zaman melekler muhakkak şu sözleri söylerler: ″Ey Mü’minler! Siz bu zikrinizi artırınız ki, Allah’u Teâlâ da sizin aşkınızı ve muhabbetinizi artırsın. Artık o mecliste zikrin şiddeti yükselince, hemen melekler kanatlarını açıp havalandıklarında, zikir de aralarında onlarla birlikte yukarı çıkar.″[4]

Zikrin efdal olanı hakkında da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَفْضَلُ الذِّكْرِ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Zikrin efdâli Lâ ilâhe illallâh, duânın efdali de Elhamdulillâh’tır.″[5]


[1] Bakınız: Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm Meâli Âlîsi ve Tefsîri, c. 6, s. 2890-2891.

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Edeb 56.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 344/2.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 342/10.

[5] Sünen-i Tirmizî, Daavât 8.


﴿ وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجًاۜ وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِه۪ٓ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ ﴿١١﴾

11. Allah’u Teâlâ sizi topraktan, sonra nutfe’den (sperm’den) yarattı. Sonra sizi erkek ve dişi yaptı. Allah’ın ilmi olmadıkça hiçbir dişi hâmile olmaz ve doğurmaz. Bir kimsenin ömrünün uzatılması da, kısaltılması da mutlaka bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır. Şüphesiz ki bu, Allah’a göre çok kolaydır.

İzah: Bir kimsenin yaptığı duâ, verdiği sadaka gibi sâlih ameller sebebiyle Allah’u Teâlâ, Levh-i Mahfuz’da yazdığı takdiri dilerse değiştirir veya sâbit kılar.

Bu hususta Cenâb-ı Hakk Teâlâ Sûre-i Ra’d, Âyet 39’da şöyle buyurmaktadır:

Allah’u Teâlâ, dilediği hükmü siler ve dilediğini sâbit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.″

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ صَدَقَةَ الْمُسْلِمِ تَزِيدُ فِي الْعُمُرِ، وَتَمْنَعُ مِيتَةَ السُّوءِ، وَيُذْهِبُ اللّٰهُ بِهَا الْكِبْرَ وَالْفَخْرَ (طب عن كثير بن عبد اللّٰه المزنيّ)

″Müslüman bir kimsenin verdiği sadaka, ömrünü artırır ve kötü sondan muhafaza eder ve Allah’u Teâlâ ondan kibir ve gururu giderir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ أَوْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ (خ عن انس وعن ابى هريرة)

″Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını arzu ederse, sıla-i rahim yapsın.″[2]

Yine kötü ameller sebebiyle Levh-i Mahfuz’daki yazının değişebile-ceğine dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

مَا ظَهَرَ الْغُلُولُ فِي قَوْمٍ قَطُّ إِلَّا أُلْقِيَ فِي قُلُوبِهِمْ الرُّعْبُ وَلَا فَشَا الزِّنَا فِي قَوْمٍ قَطُّ إِلَّا كَثُرَ فِيهِمْ الْمَوْتُ وَلَا نَقَصَ قَوْمٌ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلَّا قُطِعَ عَنْهُمْ الرِّزْقُ وَلَا حَكَمَ قَوْمٌ بِغَيْرِ الْحَقِّ إِلَّا فَشَا فِيهِمْ الدَّمُ وَلَا خَتَرَ قَوْمٌ بِالْعَهْدِ إِلَّا سَلَّطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ الْعَدُوَّ (موطأ عن ابن عباس)

″Bir kavimde devlet malından hırsızlık zuhur ederse, Allah’u Teâlâ o kavmin kalplerine korku koyar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa, orada ölümler artar. Bir kavim ölçü ve tartıyı noksan ederse, Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin mahkemelerinde haksız yere hüküm verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönerse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.″[3]

Kader konusunda geniş bilgi için Sûre-i Enfal, Âyet 51 ve izahına bakınız.


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 13508; Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 355.

[2] Sahih-i Buhârî, Buyû 13, Edeb 12.

[3] İmam Mâlik, Muvatta, Cihat 13.


﴿ وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ ف۪يهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿١٢﴾

12. Biri tatlı, susuzluğu giderici ve içimi kolay, diğeri tuzlu ve acı olan iki deniz eşit değildir. Halbuki her birinden taze et (balık) yersiniz ve takındığınız ziyneti (inci, mercan) çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan nasibinizi aramanız ve şükretmeniz için gemilerin orada suyu yararak gittiğini görürsünüz.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen tatlı su, büyük nehirler ve göllerdir. Tuzlu su da, denizlerdir. Böyle olduğu halde ikisinden de kulların istifâde ettiği nîmetler vardır.

İbn-i Cüreyc Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te:

كُلُّ شَيْءٍ فِي الْبَحْرِ مَذْبُوحٌقُلْتُ لِعَطَاءٍ صَيْدُ الْأَنْهَارِ وَقِلَاتِ السَّيْلِ أَصَيْدُ بَحْرٍ هُوَ قَالَ نَعَمْ ثُمَّ تَلَا {هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا} (خ عن ابن جريج)

″Denizde yaşayan her hayvan boğazlanmıştır (helâldir) diye geçmektedir… İbn-i Cureyc dedi ki:

- Ben Atâ İbn-i Ebî Rebâh’a:Nehirlerde ve sel birikintilerindeki av da, deniz avı mıdır?″ diye sordum. O da: ″Evet″ dedi ve sonra, ″Biri tatlı, susuzluğu giderici ve içimi kolay, diğeri tuzlu ve acı olan iki deniz eşit değildir. Halbuki her birinden taze et (balık) yersiniz…″ diye geçen Sûre-i Fatır, Âyet 12’yi okudu.[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Sayd 12.


﴿ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ ﴿١٣﴾ اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَب۪يرٍ۟ ﴿١٤﴾

13-14. Allah’u Teâlâ, geceyi gündüze girdirir, gündüzü de geceye girdirir. Güneşi ve ayı sizin hizmetinize vermiştir. Bunların her biri (belli bir yörüngede) belli bir vakte kadar hareketine devam eder. Bunları yapan, Rabbiniz olan Allah’tır. Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da ibâdet ettiğiniz şeyler, hurma çekirdeğinin üzerindeki zar kadar bir şeye bile mâlik değillerdir.* Onları çağırsanız, sözünüzü işitmezler. Faraza işitseler bile, cevap veremezler. Mahşer günü de kendilerini Allah’a ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, her şeyden haberdar olan Allah’u Teâlâ gibi haber vermez.


﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ ﴿١٥﴾ اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۚ ﴿١٦﴾ وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَز۪يزٍ ﴿١٧﴾

15-17. Ey insanlar! Siz, Allah’a muhtaçsınız. Allah’u Teâlâ ise hiçbir şeye muhtaç değildir, hamde lâyıktır.* Eğer dilerse, sizi helâk eder ve yerinize başkalarını getirir.* Bu, Allah’a göre zor bir şey değildir.


﴿ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ ﴿١٨﴾

18. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Eğer yükü ağır olan kimse, bir başkasını günahını yüklenmeye çağırsa, akra­bası da olsa yükünü taşımayı kabul etmez. Ey Resûlüm! Sen ancak görmedikleri halde Rablerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Her kim (kötülüklerden) arınırsa, ancak kendi nefsi için arınmış olur. Nihâyet dönüş Allah’adır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere kişinin nefsini kötülüklerden arındırması kendi menfaatinedir. Bu husus Sûre-i A’lâ, Âyet 14-15’te de şöyle geçmektedir:

″Şüphesiz ki nefsini (kötülüklerden) arındıran felâha ermiştir* ve o, Rabbinin ismini zikreder, namazı da kılar.″


﴿ وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ ﴿١٩﴾ وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُۙ ﴿٢٠﴾ وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُۚ ﴿٢١﴾ وَمَا يَسْتَوِي الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ ﴿٢٢﴾ اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ ﴿٢٣﴾ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۜ وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ ﴿٢٤﴾

19-24. Kör ile gören (Mü’min ile kâfir) bir olmaz.* Zulumât ile nûr (bâtıl ile hak) bir olmaz.* Gölge ile sıcak (Cennet ile Cehennem) bir olmaz.* Diriler ile ölüler de (kalbi diri ile kalbi ölü olan da) bir olmaz. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, dilediğine hidâyetini işittirir. Ey Resûlüm! Sen kabirdekilere (küfürde ısrar edenlere) işittiremezsin.* Sen ancak bir uyarıcısın.* Ey Habîbim! Şüphesiz Biz seni, müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı bulunmuş olmasın.

İzah: Allah’u Teâlâ bu âyetlerde; ehl-i îman ile ehl-i küfür arasındaki farkları, mecâzi ifadeler kullanarak temsil ile anlatmaktadır. Küfürde ısrar eden kâfirler, aynı kör ve kabirdeki ölü gibidirler. Bunların bütün hakikatlere gözleri, kulakları ve kalpleri kapalıdır; ne söylesen bunlar yola gelmezler, demektir. Fakat Mü’minler böyle değildir. Onların kalpleri diridir; hakkı kabul ederler.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَثَلُ الَّذِي يَذْكُرُ رَبَّهُ وَالَّذِي لَا يَذْكُرُ رَبَّهُ مَثَلُ الْحَيِّ وَالْمَيِّتِ (خ عن ابى موسى)

″Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin misâli, diri ile ölü gibidir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Daavât 66.


﴿ وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ ﴿٢٥﴾ ثُمَّ اَخَذْتُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟ ﴿٢٦﴾

25-26. Ey Resûlüm! Onlar seni yalanlıyorsa, onlardan öncekiler de kendilerine açık mûcizeler, suhuf ve nurlu kitap ile gelen Resullerini yalanlamışlardı.* Sonra, o kâfirleri azâbımla yakaladım. Benim onları cezâlandır­mam nasıl oldu bir görseydin!

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Suhuf″, sayfalar demektir. Allah’u Teâlâ bâzı Peygamberlere kitap olarak değil de sayfalar şeklinde hükümler indirmiştir. Nakledildiğine göre; Âdem Aleyhisselâm’a on, Şit Aleyhis-selâm’a elli, İdris Aleyhisselâm’a otuz, İbrâhim Aleyhisselâm’a da on sahife verilmiştir. Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ″Nurlu kitap″ da, Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Ey Habîbim! O müşriklerin seni yalanlamalarına bakma, senden evvelki mûcizeler ve kendilerine indirilen emirler ile gelen Peygamberler de yalanlanmıştı, demektir.


﴿ اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَاۜ وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ ﴿٢٧﴾ وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ ﴿٢٨﴾

27-28. Görmez misin mi ki, Allah’u Teâlâ semâdan su indirdi. Biz onunla muhtelif renkte meyveler yetiştirdik. Dağlarda da beyaz, kırmızı, renkleri muhtelif ve siyah katmanlar yarattık.* İnsanlardan, yürür hayvanlarından ve koyun, keçi, deve ve sığırlardan da renkleri muhtelif olanlar vardır. Allah’u Teâlâ’dan ancak âlim olan kulları korkar. Şüphesiz Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, çok bağışlayandır.

İzah: Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de; siyah, beyaz ve kırmızı katmanlardan bahsetmektedir. Bunlar, yeryüzündeki katmanlar ve toprak renkleridir. Aynı zamanda Allah’u Teâlâ insanın; siyah, beyaz ve kırmızı gibi renklerden yaratıldığını da beyan etmektedir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى خَلَقَ آدَمَ مِنْ قَبْضَةٍ قَبَضَهَا مِنْ جَمِيعِ الْأَرْضِ فَجَاءَ بَنُو آدَمَ عَلَى قَدْرِ الْأَرْضِ فَجَاءَ مِنْهُمْ الْأَحْمَرُ وَالْأَبْيَضُ وَالْأَسْوَدُ وَبَيْنَ ذَلِكَ وَالسَّهْلُ وَالْحَزْنُ وَالْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ (د ت عن ابى موسى)

″Allah’u Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç topraktan yarattı. Bu sebeple Âdemoğulları, yeryüzünün renkleri ve tabiatları kadar değişik şekiller aldılar. Onlardan kimi siyah, kimi beyaz, kimi kızıl, bâzısı da bunların karışımı bir renktedir ve bunlardan bâzısı yumuşak, bâzısı sert, kimi çirkin, kimi de güzeldir.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: Allah’u Teâlâ’dan ancak âlim olan kulları korkar″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta da Ebû Umâme Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e biri âbid, diğeri âlim iki adam zikredildi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

فَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِي عَلَى أَدْنَاكُمْ ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ اللّٰهَ وَمَلَائِكَتَهُ وَأَهْلَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرَضِينَ حَتَّى النَّمْلَةَ فِي جُحْرِهَا وَحَتَّى الْحُوتَ لَيُصَلُّونَ عَلَى مُعَلِّمِ النَّاسِ الْخَيْرَ (ت عن أبي امامة)

″Âlim olanın, âbid olana üstün­lüğü, benim sizden en alt mertebede olanınıza göre üstünlüğüm gibidir.″ Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne devamla buyurdu ki: ″Şüphesiz Allah’u Teâlâ ile melekleri, semâdakiler, yeryüzünde bulunanlar, hattâ yuvalarında karıncalar ve balıklar, insanlara hayrı öğretenlere duâ ederler.″[2]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللّٰهُ لَهُ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ وَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ لَتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا رِضًا لِطَالِبِ الْعِلْمِ وَإِنَّ طَالِبَ الْعِلْمِ يَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ حَتَّى الْحِيتَانِ فِي الْمَاءِ وَإِنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ إِنَّ الْعُلَمَاءَ هُمْ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا إِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ (د ت ه عن ابى الدرداء)

″Her kim bir yola ilim aramak için giderse, Allah’u Teâlâ onun için Cennete giden bir yolu kolaylaştırır ve şüphesiz melekler ilim talep edenin rızâsını istedikleri ve ondan râzı oldukları için kanatlarını indirirler. Yine şüphesiz göktekiler ve yerdekiler ve hattâ sudaki balıklar bile ilim talep eden kişi için Allah’u Teâlâ’dan bağışlanma dilerler. Gerçekte âlimin, âbid olana üstünlüğü, gökteki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki âlimler, Peygamberlerin mîrasçılarıdır. Şüphesiz ki Peygamberler, ne altın ne de gümüş mîras bırakırlar. Peygamberler, mîras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu sebeple her kim Peygamberlerin mîrası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.″[3]

İşte bu âlimler ve özellikleri hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَى خُلَفَائِى قِيلَ وَمَا خُلَفَائِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالَى قَالَ الَّذِينَ يُحْيُونَ سُنَّتِى وَيُعَلِّمُونَهَا النَّاسَ (ابى نصر و ابن عساكر عن الحسن)

″Allah‘ın rahmeti benim halifelerime olsun.″ ″Yâ Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir?″ dediler. Buyurdu ki: ″Sünnetimi ihyâ eden ve insanlara da öğretendir.″[4]

Bir kimse ne kadar âlimse, Allah’u Teâlâ’ya olan korkusu da o derece artar. Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″İçinizde Allah’tan en çok korkanınız benim″ diye buyurmuştur.

Bu hususta Enes Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in hanımlarının hâne-i saâdetlerine bir grup erkek gelerek Resûlü Ekrem‘in ibâdetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca, ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kim, biz kimiz? Allah’u Teâlâ onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği halde bu kadar çok ibâdet yapıyor″ dediler. İçlerinden biri: ″Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım″ dedi. İkincisi: ″Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim″ dedi. Üçüncüsü de: ″Kadınları ebediyyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim″ dedi. Bu durumu öğrenen Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onların yanına gelerek şöyle buyurdu:

أَنْتُمْ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا أَمَا وَاللّٰهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ لِلّٰهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ لَكِنِّي أَصُومُ وَأُفْطِرُ وَأُصَلِّي وَأَرْقُدُ وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي (خ م ن عن انس بن مالك)

″Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah’a yemin olsun ki, Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bâzen oruç tutar, bâzen yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. Benim sünnetim budur, kim sünnetimi beğenmezse benden değildir″[5]

Yine bu konu da Hz. Aişe Radiyallâhu anhâ‘dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bir şey yaptı ve onun yapılmasına ruhsat verdi. Fakat bir grup Müslüman, onu işlemekten uzak durdu. Onların bu halleri Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e ulaştı. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’u Teâlâ’ya hamd ettikten sonra şöyle buyurdu:

مَا بَالُ أَقْوَامٍ يَتَنَزَّهُونَ عَنْ الشَّيْءِ أَصْنَعُهُ فَوَاللّٰهِ إِنِّي لَأَعْلَمُهُمْ بِاللّٰهِ وَأَشَدُّهُمْ لَهُ خَشْيَةً (خ م عن عائشة)

″Allah için söyleyin; bâzıları benim yaptığım şeyi beğenmeyip, kaçınıyorlarmış, doğru mudur bu? Vallâhi! Ben, Allah’u Teâlâ’yı onlardan çok daha iyi biliyorum. Allah’tan duyduğum korku da onların duyduklarından çok daha fazladır.″[6]

İşte âlim, ilminden dolayı Allah’a karşı en çok sorumlu olan kişidir. Bu sebeple en fazla ibâdeti onlar yapar ve Allah’tan da en fazla onlar korkar.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 17; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 3; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 278/4.

[2] Sünen-i Tirmizî, İlim 19.

[3] Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 17; Sünen-i Ebû Dâvud, İlim 1; Sünen-i Tirmizî, İlim 19.

[4] Muhtar’ül-Ehâdîsîn-Nebeviyye, Hadis No: 250; Râmûz’ul Ehâdîs, s. 291/1.

[5] Sahih-i Buhârî, Nikah 1; Sahih-i Müslim, Nikah 1 (5 Sünen-i Nesâî, Nikah 4.

[6] Sahih-i Buhârî, İ’tisam 5, Edeb 72; Sahih-i Müslim, Fedâil 35 (127).


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ ﴿٢٩﴾ لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ ﴿٣٠﴾

29-30. Şüphesiz, Allah’ın kitabını okumakta devam edenler, namaz kılanlar ve kendilerine ihsan ettiğimiz şeylerden gizli ve âşikâre olarak infak edenler, hiç kesintiye uğramayacak bir ticaret umarlar.* Böylece Allah’u Teâlâ, onların mükâfatını eksiksiz verir ve lütfuyla da artırır. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, az amele karşılık çok mükâfat verendir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen gizli ve âşikâre olarak infak etmenin mükâfatı hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُنْفِقُ مِنْ مَالِهِ زَوْجَيْنِ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ إِلَّا دَعَتْهُ حَجَبَةُ الْجَنَّةِ هَلُمَّ هَلُمَّ. (خط عن أنس)

″Malından gizli ve âşikâre olarak Allah yolunda infakta bulunan hiçbir Müslüman yoktur ki, Cennet onu; ″Haydi gel, haydi gel″ diye çağırmasın.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 387/9.


﴿ وَالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِه۪ لَخَب۪يرٌ بَص۪يرٌ ﴿٣١﴾ ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ ﴿٣٢﴾

31-32. Ey Resûlüm! Sana kitaptan vahyettiğimiz, kendinden önceki kitapları tasdik eden hak bir kitaptır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, elbette kullarının bütün hallerinden haberdardır, her şeyi görendir.* Sonra Biz, kitabı (Kur’ân’ı) kullarımızdan seçtiklerimize mîras kıldık. Onlardan bir kısmı (gereğince amelde bulunmayarak) nefsine zulmeder. Bir kısmı mûtedildir (gereğince amel eder). Bir kısmı da Allah’ın izniyle hayır ve hasenâtta ileri geçer. Bu ileri geçme, Allah’u Teâlâ’nın büyük bir lütfudur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti üç kısımdır. Amelde noksan ederek nefsine zulmedenler, gereğince amel edenler, bir de ibâdette ileri geçenlerdir.

Birincisi: Gereğince amelde bulunmayarak nefsine zulmedenlerdir. Bunlar, Ehl-i Sünnet itikâdı üzere olan, fakat ibâdette noksanı olup Cehennemi hak ettiği halde, Allah’ın rahmeti ile Cennete girenlerdir.

Bu hususta Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ {ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ} قَالَ هَؤُلَاءِ كُلُّهُمْ بِمَنْزِلَةٍ وَاحِدَةٍ وَكُلُّهُمْ فِي الْجَنَّةِ (ت عن ابى سعيد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Sûre-i Fatır, Âyet 32’yi okumuş ve ″Bunların hepsi bir menzilde ve hepsi de Cennettedir″ diye buyurmuştur.[1]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

قَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ {ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللّٰهِ} فَأَمَّا الَّذِينَ سَبَقُوا بِالْخَيْرَاتِ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ بِغَيْرِ حِسَابٍ وَأَمَّا الَّذِينَ اقْتَصَدُوا فَأُولَئِكَ يُحَاسَبُونَ حِسَابًا يَسِيرًا وَأَمَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ يُحْبَسُونَ فِي طُولِ الْمَحْشَرِ ثُمَّ هُمْ الَّذِينَ تَلَافَاهُمْ اللّٰهُ بِرَحْمَتِهِ فَهُمْ الَّذِينَ يَقُولُونَ {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ إِلَى قَوْلِهِ لُغُوبٌ} (حم عن ابى الدرداء)

Allah’u Teâlâ Sûre-i Fatır, Âyet 32’de buyurdu ki: Ey Resûlüm! Sonra Biz, Kur’ân’ı kullarımızdan seçtiklerimize mîras kıldık. Onlardan bir kısmı (gereğince amelde bulunmayarak) nefsine zulmeder. Bir kısmı mûtedildir (gereğince amel eder). Bir kısmı da Allah’ın izniyle hayır ve hasenâtta ileri geçer…″ İşte hayır ve hasenâtta ileri geçenler hesaba çekilmeden Cennete gireceklerdir. Gereğince amel edenler, kolay bir hesaba çekileceklerdir. Gereğince amelde noksan ederek nefsine zulmedenler ise, mahşer boyunca bekletilecekler sonra da Allah onlara rahmetiyle yönelecek ve Sûre-i Fatır, Âyet 34-35’te geçtiği üzere: Onlar, Cennete girince derler ki: ″Bizden hüznü yok eden Allah’a hamd olsun! Şüphesiz ki Rabbimiz çok bağışlayandır, az amele karşılık çok mükâfat verendir.* O Allah ki, bizi lütfuyla bâki yurt olan Cennete girdirdi. Orada bizim için yorgunluk da yoktur, bezginlik de yoktur.″[2]

Hz. Ömer de Sûre-i Fatır, Âyet 32’yi okuduktan sonra, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

سَابِقنَا سَابِق وَمُقْتَصِدنَا نَاجٍ وَظَالِمنَا مَغْفُور لَهُ (ق في البعث عن عمر)

″Bizim ileri geçenimiz, zâten ileri geç­miş olacaktır. Bizim gereğince amel edenlerimiz kurtulacaktır, gereğince amelde noksan ederek nefsine zulmedenlerin de günah­ları bağışlanmış olacaktır.″[3]

İkincisi: Gereğince amel edenlerdir. Bunlar, şeriatın emir ve nehiylerini tutup gerektiği gibi amel edenlerdir. Bunların da hesabı kolay olur ve bu hesaptan sonra Cennete giderler.

Üçüncüsü: Hayır ve hasenâtta ileri geçenlerdir. Bunlar da şeriatın emirlerini yaptıktan sonra, fazladan namaz, zikrullah, tesbih, infak ve diğer nâfile ibâdetlerle gece gündüz devam edip, bu hususta ileri geçenlerdir. İşte bunlar için, ayrıca büyük fazl ve ihsan vardır. Bunlar hiç hesaba uğramadan doğrudan Cennete girerler.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَعَدَنِي رَبِّي أَنْ يُدْخِلَ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِي سَبْعِينَ أَلْفًا لَا حِسَابَ عَلَيْهِمْ وَلَا عَذَابَ مَعَ كُلِّ أَلْفٍ سَبْعُونَ أَلْفًا وَثَلَاثُ حَثَيَاتٍ مِنْ حَثَيَاتِ رَبِّي (ت ه عن ابا امامة)

″Rabbim, bana ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesap ve azap görmeden Cennete sokacağını vaad etti. Aynı zamanda her binle birlikte yetmiş bin ve Rabbimin tutamlarından üç tutam (hesap edilemeyecek kadar) vaad etti.″[4]

Yine hayır ve hasenâtta ileri geçenler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سِيرُوا سَبَقَ الْمُفَرِّدُونَ قَالُوا وَمَا الْمُفَرِّدُونَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتُ (م عن ابى هريرة)

″Durmayın çalışın, çalışanlar ileri geçtiler ve ilerlediler.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Bu ileri geçenler kimlerdir?″ Buyurdu ki: ″Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlardır.″[5]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 36; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11321.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20734.

[3] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 4563, 4562, 2925.

[4] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 11; Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 34.

[5] Sahih-i Müslim, Zikir 1 (4).


﴿ جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۚ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ ﴿٣٣﴾ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ ﴿٣٤﴾ اَلَّذ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ ﴿٣٥﴾

33-35. Onların mükâfatları Adn Cennetleridir. Oraya girerler ve orada altın ve incilerle bezenmiş bilezikler takınırlar. Onların orada elbiseleri de ipektir.* Onlar, Cennete girince derler ki: ″Bizden hüznü yok eden Allah’a hamd olsun! Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, az amele karşılık çok mükâfat verendir.* O Allah ki, bizi lütfuyla bâki yurt olan Cennete girdirdi. Orada bizim için yorgunluk da yoktur, bezginlik de yoktur.″

İzah: Adn Cennetleri hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

جَنَّتَانِ مِنْ فِضَّةٍ آنِيَتُهُمَا وَمَا فِيهِمَا وَجَنَّتَانِ مِنْ ذَهَبٍ آنِيَتُهُمَا وَمَا فِيهِمَا وَمَا بَيْنَ الْقَوْمِ وَبَيْنَ أَنْ يَنْظُرُوا إِلَى رَبِّهِمْ إِلَّا رِدَاءُ الْكِبْرِ عَلَى وَجْهِهِ فِي جَنَّةِ عَدْنٍ (خ م ه عن عبد اللّٰه بن قيس الاشعرى)

″İki Cennet vardır ki, bunların kapları ve içlerinde bulunan şeyler hep gümüş­tendir. Diğer iki Cennet daha vardır ki, bunların kapları ve içlerinde bulunan şeyler de altındandır.Adn Cenneti’nde bulunan topluluk ile de Allah’ın Cemâli arasında ancak bir Ridây-ı Kibriyâ vardır.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tevhid 24, Tefsir-i Rahmân 1; Sahih-i Müslim, Îman 80 (296 Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 35.


﴿ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَاۜ كَذٰلِكَ نَجْز۪ي كُلَّ كَفُورٍۚ ﴿٣٦﴾ وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَاۚ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُۜ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟ ﴿٣٧﴾

36-37. Kâfirlere ise, Cehennem ateşi vardır. Onların ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler. Azapları da hafifletilmez. Kâfirleri işte böyle cezâlandırırız.* Onlar orada feryat ederek, ″Ey Rabbimiz! Bizi çıkar da evvelki amellerimizden başka sâlih amelde bulunalım″ derler. Onlara Allah tarafından şöyle cevap verilir: ″Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. O halde tadın azâbı! Çünkü zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.″

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, kâfirler Cehennem azâbını görünce, ölmeyi murad edeceklerdir.

Buna benzer bir hâdise de Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

يُحْشَرُ الْخَلْقُ كُلُّهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْبَهَائِمُ وَالدَّوَابُّ وَالطَّيْرُ وَكُلُّ شَيْءٍ فَيَبْلُغُ مِنْ عَدْلِ اللّٰهِ أَنْ يَأْخُذَ لِلْجَمَّاءِ مِنَ الْقَرْنَاءِ ثُمَّ يَقُولُ: كُونِي تُرَابًا فَذَلِكَ حِينَ يَقُولُ الْكَافِرُ: يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا (ك عن ابى هربرة)

Allah’u Teâlâ, mahşer gününde hayvanları, kuşları ve bütün yarattıklarını bir araya toplayacaktır. O gün Allah’ın adâleti, öyle bir dereceye ulaşacaktır ki, boynuzsuz hayvanların hakkını boynuzlu olanlardan alacak ve sonra, ″Hepiniz toprak olun″ buyuracak. Bu nedenle kâfir, ″Keşke toprak olsaydım!″[1] diyecektir.[2]


[1] Sûre-i Nebe, Âyet 40.

[2] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 3188.


﴿ اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿٣٨﴾ هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتًاۚ وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَارًا ﴿٣٩﴾

38-39. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, göklerin ve yerin gaybını bilir. Muhakkak ki O, kalplerde olanı hakkıyla bilir.* Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur. Artık kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kâfirlerin inkârı, Rableri katında gazaptan başka bir şey artırmaz. Kâfirlerin inkârı, hüsrandan başka bir şey artırmaz.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الدُّنْيَا حُلْوَةٌ خَضِرَةٌ وَإِنَّ اللّٰهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا فَيَنْظُرُ كَيْفَ تَعْمَلُونَ فَاتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ (م عن ابى سعيد الخدرى)

″Şüphesiz dünyâ tatlıdır, yeşildir. Muhakkak ki Allah, sizleri oraya halifeler kılmıştır. Nasıl ameller işleyeceğinize bakmaktadır. Dünyâdan sakının. Kadınlardan sakı­nın. Zîrâ İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar olmuştur.″[1]

Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i En’âm, Âyet 165 ve Sûre-i Yûnus, Âyet 14 ve izahlarına bakınız.


[1] Sahih-i Müslim, Zikir 26 (99 Sünen-i Tirmizî, Fiten 26.


﴿ قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۚ اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا اِلَّا غُرُورًا ﴿٤٠﴾

40. Ey Resûlüm! Müşriklere de ki: ″Allah’ı bırakıp da ibâdet ettiğiniz ortaklarınızı gördünüz mü? Bunlar, yeryüzünde ne yarattılar? Bana gösterin. Yoksa bunların, göklerin yaratılmasında Allah’a ortaklıkları mı var? Yoksa bunları ortak kıldığımızı anlatan bir kitap gönderdik de, müşrikler onu mu delil ediniyor­lar? Bilakis zâlimler, birbirlerine ancak aldatıcı bâtıl şeyleri vaad ederler.


﴿ اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا ﴿٤١﴾

41. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, yerlerinden ayrılıp gitmemeleri için, gökleri ve yeri tutuyor. Yemin olsun ki, eğer bunlar yerlerinden ayrılacak olur­sa, onları Allah’tan başka kimse tutamaz. Şüphesiz O, Halîm’dir (cezâ vermekte acele etmez), çok bağışlayandır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, şu hâdiseyi anlatmıştır:

وَقَعَ فِي نَفْس مُوسَى هَلْ يَنَام اللّٰه؟ فَأَرْسَلَ اللّٰه إِلَيْهِ مَلَكًا فَأَرَّقَهُ ثَلَاثًا وَأَعْطَاهُ قَارُورَتَيْنِ فِي كُلّ يَد قَارُورَة وَأَمَرَهُ أَنْ يَحْتَفِظ بِهِمَا قَالَ فَجَعَلَ يَنَام وَتَكَاد يَدَاهُ تَلْتَقِيَانِ ثُمَّ يَسْتَيْقِظ فَيَجْلِس إِحْدَاهُمَا عَنْ الْأُخْرَى حَتَّى نَامَ نَوْمة فَاصْطَفَقَتْ يَدَاهُ فَانْكَسَرَتْ الْقَارُورَتَانِ قَالَ ضَرَبَ اللّٰه لَهُ مَثَلًا أَنَّ اللّٰه لَوْ كَانَ يَنَام لَمْ تَسْتَمْسِك السَّمَاء وَالْأَرْض (ع عن ابي هريرة)

″Mûsâ’nın içinden, Allah’u Teâlâ uyur mu, uyumaz mı? diye bir düşünce geçince, Allah’u Teâlâ ona bir melek gönderdi. Melek onu üç gün uykusuz bıraktıktan sonra her eline bir tane olmak üzere iki şişe verdi ve şişeleri olduğu gibi düşürmeden muhafaza etmesini söyledi. Mûsâ uyumaya başladı ve elleri gevşeyince şişeler az daha düşecekti. Şişeler kırılmasın diye onları sıkıca tuttu. Sonunda uykuya dalınca, şişeler düşüp kırıldı. İşte Allah’u Teâlâ bunu, eğer uyusaydı, göklerle yerin ayakta duramayacağını göstermek için örnek vermiştir.″[1]


[1] Ebû Ya’lâ el-Mevsilî, Müsned, Hadis No: 6429; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 29852; Celâleddin es-Suyûti, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 12, s. 285.


﴿ وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُورًاۙ ﴿٤٢﴾ اِسْتِكْبَارًا فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًاۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلًا ﴿٤٣﴾

42-43. Müşrikler, eğer kendilerine bir uyarıcı (Peygamber) gelirse, elbette ki kendileri, herhangi bir ümmetten daha ziyâde itaat edip boyun eğeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah’â yemin etmişlerdi. Fakat onlara bir uyarıcı (Muhammed Aleyhisselâm) gelince, bu onların ancak nefretlerini artırdı.* Yeryüzünde kibirlerini ve kötü tuzakta bulunma-larını artırdı. Kötü tuzak, ancak sâhibini kuşatır. Onlar, öncekilerden Peygamberlerini yalanlayanlara azap eden Allah’ın sünnetinden başka bir şey mi bekliyorlar? Allah’ın sünnetinde aslâ bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın sünnetinde aslâ bir sapma da bulamazsın.


﴿ اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ عَل۪يمًا قَد۪يرًا ﴿٤٤﴾

44. Onlar, yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Halbuki öncekiler, kendilerinden daha kuvvetli idiler. Göklerde ve yerde Allah’u Teâlâ’yı âciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüp­hesiz ki O, her şeyi bilir ve her şeye kâdirdir.


﴿ وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِه۪ بَص۪يرًا ﴿٤٥﴾

45. Eğer Allah’u Teâlâ, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen cezâlandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Lâkin onları belirli bir müddete kadar erteler. Nihâyet ecelleri gelince, onlara amellerine göre karşılığını verir. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, kullarını hakkıyla görendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ (خ عن ابى موسى)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, zâlime mühlet verir. Nihâyet (mühleti dolup) onu yakaladığında aslâ kurtulamaz.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Hûd 5; Sahih-i Müslim, Birr 15 (61).