MÜ’MİN SÛRESİ

Bu sûre 85 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Âl-i Firavun’un arasında olan Mü’min bir zâtın, Firavun’u ikaza çalışması ve Mü’minlerin üstün özelliklerinden bahsedildiği için, ″Mü’min Sûresi″ diye isimlendirilmiştir. Yine bu sûrenin 3. âyetinde, Allah’u Teâlâ’nın ″Gâfir″ yani ″Günahları bağışlayan″ olduğu beyan edildiği için ″Gâfir Sûresi″ diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca bu sûre ile bunu tâkip eden altı sûre de ″Hâ, Mîm″ harfleriyle başladıkları için ″Hâmîm″ ismi de verilmiştir.

Bu sûre hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْحَوَامِيم دِيبَاج الْقُرْآن (أبو الشيخ في الثواب عن انس)

″Hâmîm’ler, Kur’ân-ı Kerîm’in dîbâcıdır (ziynetidir).″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰه أَعْطَانِي السَّبْع الطِّوَال مَكَان التَّوْرَاة وَأَعْطَانِي الْمِئِينَ مَكَان الْإِنْجِيل وَأَعْطَانِي الطَّوَاسِين مَكَان الزَّبُور وَفَضَّلَنِي بِالْحَوَامِيمِ وَالْمُفَصَّل مَا قَرَأَهُنَّ نَبِيّ قَبْلِي (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن البراء بن عازب)

″Allah’u Teâlâ es-Seb’ut-Tivâli (yedi uzun sûreyi)[2] Tevrat’ın yerine, el-Miûn’u (âyet sayısı yüzden fazla olan sureleri) İncil’in yerine, et-Tavâsin’i (Tâ, Sîn ile başlayan sûreleri)[3] Zebur’un yeri­ne vermiş ve beni Havâmim (Hâ, Mîm ile başlayan sûreler)[4] ve el-Mufassal (kısa) sûreler ile üstün kılmıştır. Ben­den önce bunları hiçbir Peygamber okumuş değildir.″[5]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2621.

[2] Bu yedi sûre: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve arası Besmele ile ayrılmadığı için ikisi bir sûre görülen Enfâl ile Tevbe Sûreleri’nden oluşmaktadır.

[3] Şuarâ ve Kasas; Tâ,Sîn,Mîm diye, Neml de Tâ, Sîn diye başlamaktadır.

[4] Hâ, Mîm ile başlayan sûreler: Mü’min, Fussilet, Şûra, Zuhruf, Duhan, Câsiye ve Ahkaf Sûreleri’dir.

[5] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 13, s. 87; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, hadis No: 7929.


﴿ حٰمٓ ﴿١﴾ تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۙ ﴿٢﴾ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ ﴿٣﴾

1-3. Hâ, Mîm.* Bu kitap (Kur’ân), her şeye gâlip ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmiştir.* Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azâbı şiddetli olan, lütuf ve kerem sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir ki, O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş ancak O’nadır.

İzah: Bu âyetler hakkında Hz. Ömer Radiyallâhu anhu ile ilgili, şöyle bir hâdise anlatılmıştır:

أَنَّهُ افْتَقَدَ رَجُلًا ذَا بَأْسٍ شَدِيدٍ مِنْأَهْلِالشَّامِفَقِيلَ لَهُ: تَتَابَعَ فِي هَذَا الشَّرَابِ فَقَالَعُمَرُلِكَاتِبِهِ: اكْتُبْ مِنْعُمَرَإِلَى فُلَانٍ سَلَامٌ عَلَيْكَ وَأَنَا أَحْمَدُ اللّٰهَ إِلَيْكَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِحم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُثُمَّ خَتَمَ الْكِتَابَ وَقَالَ لِرَسُولِهِ: لَا تَدْفَعْهُ إِلَيْهِ حَتَّى تَجِدَهُ صَاحِيًا ، ثُمَّ أَمَرَ مَنْ عِنْدَهُ بِالدُّعَاءِ لَهُ بِالتَّوْبَةِ(القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن عمر)

Hz. Ömer, bir gün Şam ehlinden oldukça güçlü bir adamı araştırıp sordu. Ona: ″Bu adam içkiyi artık bırak­maz oldu″ dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, kâtibine şöyle dedi:

- Yaz, Ömer’den filana; selâm sana. Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn. Bismillâhirrahmânirrahîm. ″Hâ, Mîm.* Bu kitap (Kur’ân), her şeye gâlip ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmiştir.* Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azâbı şiddetli olan, lütuf ve kerem sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir ki, O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş ancak O’nadır.″[1] Sonra mektubu mühürleyip, elçisine: ″Bu mektubu, adamı ayık bulacağın vakitte ona ver″ dedi. Sonra yanında bulunanlara, o şahsın tevbe etmesi için duâ etmelerini söyledi.

Mektup bu şahısa ulaşınca, o kişi mektubu okuyup, ″Allah’u Teâlâ, ba­na günahlarımı bağışlayacağını vaad ediyor, cezâsından da sakındırıyor″ de­meye başladı. Bu sözleri tekrar edip durdu. Sonra ağladı, sonra da günahın­dan en güzel bir şekilde el çekti ve güzel bir şekilde tevbe etti. Adamın bu durumu Hz. Ömer’e ulaşınca, şöyle buyurdu: ″Sizden herhangi birinizin ayağının bir defa kaydığını görecek olursanız, işte böyle yapın. Onu doğrultmaya ça­lışın ve Allah’a onun tevbesini kabul etmesi için duâ edin. Onun aley­hine şeytanın yardımcıları olmayın.″[2]


[1] Sûre-i Mü’min, Âyet 1-3.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 15, s. 291.


﴿ مَا يُجَادِلُ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ ﴿٤﴾

4. Allah’ın âyetleri hakkında kâfirlerden başkası mücâdelede bulunmaz. Ey Resûlüm! O kâfirlerin ülke ülke dolaşarak saadet üzere olmaları seni aldatmasın!


﴿ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْاَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْۖ وَهَمَّتْ كُلُّ اُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَاَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ ﴿٥﴾

5. Onlardan önce Nûh kavmi ve bunlardan sonra gelen taifeler de Peygamberlerini yalanlamışlardı. Her ümmet Peygamberlerine eziyete kalkıştılar ve hakkı bâtılla yok etmek için mücâdele ettiler. Ben de onları yakalayıverdim (helâk ettim). Bak, azâbım nasıl oldu?

İzah: Hakkı yok etmek isteyenlerle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَعَانَ بِبَاطِلٍ لِيُدْحِضَ بِبَاطِلِهِ حَقًّا، فَقَدْ بَرِئَ مِنْ ذِمَّةِ اللّٰهِ وَذِمَّةِ رَسُولِهِ (طب عن ابن عباس)

″Bâtıl ile hakkı yok etmek için her kim bâtıla yardımcı olursa, şüphesiz o, Allah’ın ve Resûlünün zimmetinden uzaklaşmıştır.″[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11053.


﴿ وَكَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ اَصْحَابُ النَّارِۢ ﴿٦﴾

6. İşte böylece Rabbinin azap vaadi, kâfirler üzerine hak oldu. Şüphesiz ki onlar, Cehennem ehlidirler.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه۪ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذ۪ينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَب۪يلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ ﴿٧﴾ رَبَّنَا وَاَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّت۪ي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۚ ﴿٨﴾ وَقِهِمُ السَّيِّـَٔاتِۜ وَمَنْ تَقِ السَّيِّـَٔاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟ ﴿٩﴾

7-9. Arş’ı taşıyanlar ve onun etrafında bulunan melekler, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na îman ederler ve Mü’minler için bağışlanma dileyerek şöyle derler: ″Ey Rabbimiz! Senin Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edip yoluna tâbi olanları bağışla ve onları Cehennem azâbından koru.* Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden sâlih olanları da kendilerine vaad ettiğin Adn Cennetlerine dâhil et. Şüphesiz Sen her şeye gâlipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.* Bir de onları kötülüklerden koru. O gün kimi kötülüklerden korur isen, ona şüphesiz ki rahmet etmiş olursun. İşte büyük kurtuluş budur.″

İzah: Meleklerin, Mü’minler için mağfiret dilemesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَلَا أَدُلُّكَ عَلَى مِلَاكِ هَذَا الْاَمْرَ الَّذِى تُصِيبُ بِهِ خَيْرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ! عَلَيْكَ بِمَجَالِسَةِ أَهْلِ الذِّكْرِ وَاِذَا خَلَوْتَ فَحَرَّكَ لِسَانَكَ مَا اسْتَطَعْتَ بِذِكْرِ اللّٰهِ وَأَحَبَّ فِى اللّٰهِ وَأَبْغَضَ فِى اللّٰهِ يَا أَبَا رَزِّينَ! هَلْ شَعَرْتَ أَنَّ الرَّجُلَ اِذَا خَرَجَ مِنْ بَيْتِهِ زَائِرًا أَخَاهُ شَيَّعَهُ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ كُلُّهُمْ يُصَلُّونَ عَلَيْهِ وَيَقُولُونَ: رَبَّنَا وَصَلَ فِيكَ فَصِلْهُ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ أَنْ تُعْمِلَ جَسَدَكَ فِى ذَلِكَ فَافْعَلْ. (هب حل وابن عساكر عن ابى درين وفيه عثمان بن عطا وابو حاتم عن ابى رزين)

″Haberin olsun ki, sana dünyâ ve âhiret saadetini elde edecek bir şeyin başını öğretiyorum. Sana şunları söylerim: Zikrullah meclislerine devam et. Issızda kaldığın zaman gücün yettiği kadar dilini, Allah‘ın zikrine hareket ettir. Sevdiklerini sırf Allah için sev, buğzettiklerine de sırf Allah için buğzet. Ey Ebû Rezzin! Kişi evinden Müslüman kardeşini ziyaret etmek için çıktığı zaman, onu yetmiş bin melek uğurlar ve onun için Allah’u Teâlâ‘dan bağışlanmasını dilerler ve derler ki: ″Ey Rabbimiz! Senin için ziyarette bulundu, Sen de onu yalnız bırakma, mükâfatını ver.″ İşte (Ey Ebû Rezzin!) sen de bunları yapabilirsen yap.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

صَلَاةُ الْجَمِيعِ تَزِيدُ عَلَى صَلَاتِهِ فِي بَيْتِهِ وَصَلَاتِهِ فِي سُوقِهِ خَمْسًا وَعِشْرِينَ دَرَجَةً فَإِنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ وَأَتَى الْمَسْجِدَ لَا يُرِيدُ إِلَّا الصَّلَاةَ لَمْ يَخْطُ خَطْوَةً إِلَّا رَفَعَهُ اللّٰهُ بِهَا دَرَجَةً وَحَطَّ عَنْهُ خَطِيئَةً حَتَّى يَدْخُلَ الْمَسْجِدَ وَإِذَا دَخَلَ الْمَسْجِدَ كَانَ فِي صَلَاةٍ مَا كَانَتْ تَحْبِسُهُ وَتُصَلِّي يَعْنِي عَلَيْهِ الْمَلَائِكَةُ مَا دَامَ فِي مَجْلِسِهِ الَّذِي يُصَلِّي فِيهِ اللّٰهُمَّ اغْفِرْ لَهُ اللّٰهُمَّ ارْحَمْهُ مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ (خ عن ابى هريرة)

Kişinin cemaatle kıldığı namazı, evinde çarşıda, pazarda kıldığı namazından, yirmi beş derece daha üstündür.[2] Zîrâ bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz kılmak maksadıyla mescide gelirse, mescide girinceye kadar attığı her adımla onun derecesi yükselir ve günahı bağışlanır. Mescide girince de namaz için oturduğu müddetçe namazda gibi olur. Namaz kıldığı yerde kaldıkça, kimseye eziyet etmediği ve dünyâya ait konuşmadığı takdirde melekler ona:″Allah’ım! Sen ona rahmet et; Allah’ım! Onu bağışla; Allah’ım! Tövbesini kabul et″ diye duâ ederler.[3]


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 8734; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 166/4.

[2] Bir diğer Hadis-i Şerif’te de ″Yirmi yedi derece daha üstündür″ diye geçmektedir (Sahih-i Buhârî, Ezan 30, 31; Sahih-i Müslim, Mesâcid 42 (249), Sünen-i Nesâî, İmâmet 42.

[3] Sahih-i Buhârî, Ezan 28; Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 49.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْا۪يمَانِ فَتَكْفُرُونَ ﴿١٠﴾ قَالُوا رَبَّنَٓا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ اِلٰى خُرُوجٍ مِنْ سَب۪يلٍ ﴿١١﴾ ذٰلِكُمْ بِاَنَّهُٓ اِذَا دُعِيَ اللّٰهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْۚ وَاِنْ يُشْرَكْ بِه۪ تُؤْمِنُواۜ فَالْحُكْمُ لِلّٰهِ الْعَلِيِّ الْكَب۪يرِ ﴿١٢﴾

10-12. Kâfirlere mahşer gününde: ″Îmana dâvet olunup inkâr ettiğiniz vakit, hakkınızda meydana gelen Allah’ın buğzu, sizin kendi nefsinize olan buğzunuzdan daha büyüktür″ diye nidâ olunur.* Kâfirler de: ″Ey Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. İşte biz, günahlarımızı itiraf ettik. Ateşten kurtulmak için yol yok mudur?″ derler.* Onlara cevap olarak: ″Bu hâliniz, dünyâda yalnız bir Allah’a dâvet edildiğiniz vakit inkâr etmeniz, O’na ortak koşulduğunda ise tasdik etmeniz sebebiyledir. Artık hüküm, çok yüce ve çok büyük olan Allah’a mahsustur″ denir.

İzah: Sûre-i Mü’min, Âyet 11 hakkında İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

فِي قَوْلِهِ: رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ قَالَ هِي مِثْلُ الَّتِي فِي الْبَقَرَةِ كُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ، ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (طب عن ابن مسعود)

″Ey Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin″ diye geçen Âyet-i Kerîme; ″Allah’u Teâlâ‘yı nasıl inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz ölüler idiniz (henüz yok idiniz), sizi O diriltti (size hayat verdi). Sonra (eceliniz geldiğinde) sizi öldürecektir. Sonra tekrar diriltecektir. Sonra da O‘na döndürüleceksiniz″ mealindeki Sûre-i Bakara, Âyet 28’e benzemektedir.[1]

İşte mahşerde onların: Ey Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin″ diye söylemeleri şu anlamdadır:

Birinci ölme ve dirilme; insanoğlu hiç yok iken, Allah’ın onları can vererek yoktan vâr etmesidir. İşte bu şekilde onlar ölü iken dirilmiş oldu. İkinci ölme ve dirilme de; kişinin eceli geldiğinde ölmesi ve kıyâmetten sonra da tekrar diriltilerek Allah’u Teâlâ‘nın huzuruna getirilmesidir. İşte iki defa ölme ve dirilme bu şekilde gerçekleşmiş olur.


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 8949; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 7196.


﴿ هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ رِزْقًاۜ وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُن۪يبُ ﴿١٣﴾

13. Size, hak olduğunun delillerini gösteren ve sizin için gökten rızık indiren O’dur. Bunlardan ancak Allah’a yönelen düşünüp ibret alır.


﴿ فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ﴿١٤﴾ رَف۪يعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِۚ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِۙ ﴿١٥﴾ يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَۚ لَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَيْءٌۜ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ ﴿١٦﴾ اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿١٧﴾

14-17. O halde, Ey Mü’minler! Kâfirler hoşlanmasalar da, siz dîni O’na hâlis kılarak Allah’a ibâdet edin.* Dereceleri yükselten Arş’ın sahibi olan Allah, kavuşma günü olan mahşer gününün dehşetiyle uyarmak için kullarından istediğine emrini ve vahyini indirir.* O gün kabirlerinden çıkarıldıkları gündür. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. Bugün, ″Mülk kimindir?″ diye nidâ olunur. ″Bir ve her şeye hâkim olan Allah’ındır″ cevabı verilir.* Bugün herkes, ne kazandıysa onun karşılığını görür. Bugün, hiç kimseye haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah’u Teâlâ hesapları çabuk görendir.

İzah: Sûre-i Mü’min, Âyet 14 hakkında Abdullah İbn-i Zübeyr Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem namazların akabinde şöyle derdi:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَلَا نَعْبُدُ إِلَّا إِيَّاهُ لَهُ النِّعْمَةُ وَلَهُ الْفَضْلُ وَلَهُ الثَّنَاءُ الْحَسَنُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (م عن ابى الزبير)

″Tek ve ortağı olmayan Allah’tan başka ilah yoktur. Mülk ve hamd, O’nundur. O’nun her şeye gücü yeter. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah’tan başka ilah yoktur. Biz ancak O’na ibâdet ederiz. Nîmet ve lütuf O’nundur. En güzel övgü de O’nundur. Allah’tan başka ilah yoktur. Kâfirler hoş görmeseler de, dinde Allah’a ihlasla ibâdet ederiz.″[1]

Mahşerde kimseye haksızlık edilmeyeceğine dair Hadis-i Kudsi’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا فَلَا تَظَالَمُوا ... يَا عِبَادِي إِنَّمَا هِيَ أَعْمَالُكُمْ أُحْصِيهَا لَكُمْ ثُمَّ أُوَفِّيكُمْ إِيَّاهَا فَمَنْ وَجَدَ خَيْرًا فَلْيَحْمَدْ اللّٰهَ وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلَا يَلُومَنَّ إِلَّا نَفْسَهُ (م عن ابى ذر)

″Ey kullarım, Ben zulmü (haksızlığı) zâtıma haram kıldım ve sizin aranızda da onu haram kıldım. Birbirinize zulmetmeyin... Ey kullarım, işte şunlar amelleriniz, onları sizin için saydım sonra da size onların karşılığını tam olarak verdim. Kim hayır bulursa, Allah’a hamd etsin. Kim de bundan başkasını bulacak olursa, kendinden başkasını ayıplayıp suçlamasın.″[2]


[1] Sahih-i Müslim, Mesâcid 26 (139).

[2] Sahih-i Müslim, Birr 15 (55).


﴿ وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِم۪ينَۜ مَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ حَم۪يمٍ وَلَا شَف۪يعٍ يُطَاعُۜ ﴿١٨﴾

18. Ey Resûlüm! Onları yaklaşmakta olan gün ile uyar. O zaman, yürekleri gırtlağa dayanmış olarak korku ile dolmuş bulunur. Kâfirler için ne yakın bir dost, ne de itaat olunacak bir şefaatçi vardır.

İzah: Ey Resûlüm! Müşrikleri, yaklaşan kıyâmet günüyle uyar. O gün kötü amelleriyle Allah’ın huzuruna çıktıklarında O’nun elim azâbına müstehak olacakları hususunda onları korkut. O gün kalpler, Allah’ın cezâlandırması korkusundan yerlerinden oynayıp gırtlaklara dayanır. Kâfirlerin o günde, üzerlerine inen Allah’ın azâbını geri çevirecek dostları ve kendilerine yardım edecek şefaatçileri olmaz, demektir.


﴿ يَعْلَمُ خَٓائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ ﴿١٩﴾

19. Allah’u Teâlâ, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen hususla ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اللّٰهُمَّ طَهِّرْ قَلْبِي مِنَ النِّفَاقِ وَعَمَلِي مِنَ الرِّيَاءِ وَلِسَانِي مِنَ الْكَذِبِ وَعَيْنِي مِنَ الْخِيَانَةِ فَإِنَّكَ تَعْلَمُ خَائِنَةَ الأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ (الحكيم خط عن أم معبد الخزاعية)

″Allah’ım! Kalbimi nifaktan, amelimi riyâdan, dilimi yalandan, gözümü ihânetten temizle. Sen ki, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilirsin.″[1]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da, Âyet-i Kerîme’de geçen gözlerin hâinliğine misâl vererek; kişi girmiş olduğu evde veya yanlarından geçmiş olduğu insanların içinde, namahrem olan bir kadına bakar, insanlar kendisine baktığında da gözlerini kapatırsa işte hâin bakış budur, demiştir.

Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Kalplerin gizlediğini bilir″ buyruğu da; insanlar, halkın dış görünüşüne bakar ve ona göre muâmele eder. Allah’u Teâlâ ise, insanların kalbinin içine bakar ve ona göre muâmele eder, demektir.

Bu hususta Sultan-ı Enbiyâ Efendimiz şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَادِكُمْ وَلَا إِلَى صُوَرِكُمْ وَاَعْمَالِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ (خ م عن ابو هريرة)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, sizin cesetlerinize, sûretlerinize ve amellerinize bakmaz. Lâkin kalplerinize bakar.″[2]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 3660.

[2] Sahih-i Buhârî, Edeb 63, Nikah 45; Sahih-i Müslim, Birr 10 (33 Riyâz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 1601.


﴿ وَاللّٰهُ يَقْض۪ي بِالْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ۟ ﴿٢٠﴾

20. Allah’u Teâlâ, hak ve adâletle hükmeder. Halbuki müşriklerin, Allah’ı bırakıp da ibâdet ettikleri şeyler hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, her şeyi işiten ve görendir.


﴿ اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ ﴿٢١﴾ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّهُ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٢٢﴾

21-22. Müşrikler yeryüzünde gezip, kendilerinden evvelkilerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından, kendilerinden çok daha güçlüydüler. Allah’u Teâlâ onları günahları sebebiyle helâk etti. Onları Allah’ın azâbından koruyan kimse bulunmadı.* Bu cezâ, onlara apaçık mûcizeler ile gelen Peygamberleri inkâr etmelerinin gereğidir. Bu yüzden Allah’u Teâlâ onları helâk etti. Şüphesiz O, çok kuvvetlidir ve azâbı çok şiddetlidir.


﴿ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ ﴿٢٣﴾ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ ﴿٢٤﴾

23-24. Yemin olsun ki, Mûsâ’yı mûcizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.* Firavun, Hâmân ve Kârun’a gönderdik de onlar: ″Bu bir sihir­bazdır, yalancıdır″ dediler.

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Firavun, onun baş veziri olan Hâmân ve ayrıca Kârun ile olan mücâdelesi ve bunların nasıl helâk olduklarına dair geniş bilgi için Kasas Sûresi’ne bakınız.


﴿ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ﴿٢٥﴾

25. Mûsâ, onlara tarafımızdan mûcizeler ile geldiği vakit, ″Mûsâ ile beraber Allah’a îman edenlerin oğullarını öldürün ve kızlarını da sağ bırakın″ dediler. Kâfirlerin hilesi, elbette boşa çıkmağa mahkûmdur.


﴿ وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُون۪ٓي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ ﴿٢٦﴾ وَقَالَ مُوسٰٓى اِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ۟ ﴿٢٧﴾

26-27. Firavun: ″Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim! O da beni menetmek için Rabbine duâ etsin. Şüphesiz ben, onun, sizin dîninizi değiştirmesinden veya yeryüzünde (memleketinizde) bir fesat çıkarmasından korkarım″ dedi.* Mûsâ da: ″ Şüphesiz ben, hesap gününe îman etmeyen her kibirliden, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığınırım″ dedi.


﴿ وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ا۪يمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ ﴿٢٨﴾ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِر۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللّٰهِ اِنْ جَٓاءَنَاۜ قَالَ فِرْعَوْنُ مَٓا اُر۪يكُمْ اِلَّا مَٓا اَرٰى وَمَٓا اَهْد۪يكُمْ اِلَّا سَب۪يلَ الرَّشَادِ ﴿٢٩﴾

28-29. Âl-i Firavun’dan (Firavun kavminden) olup, îmanını gizleyen bir Mü’min kişi de dedi ki: ″Benim Rabbim yalnız Allah’tır, diyen ve iddiasının doğruluğuna dair Rabbinizden açık mûcizeler getiren bu zâtı öldürmeyi mi kastediyorsunuz? Sözünde yalancı ise, yalanının vebâli kendine aittir. Sözünde doğru ise, vaad ettiği şeylerin hepsiyle olmasa bile, bir kısmıyla musîbete uğrarsınız. Allah’u Teâlâ, haddi aşanlara ve yalancı olanlara hidâyet etmez.* Ey kavmim! Bu gün mülk sizindir, yeryüzünde (Mısır’da) gâlipsiniz. Allah’ın azâbı gelirse, bize kim yardım edebilir?″ Firavun: ″Ben ancak uygun gördüğüm görüşü size bildiririm. Ve size ancak doğru yolu gösteririm″ dedi.

İzah: Âyette geçen Âl-i Firavun’dan Mü’min olan kişi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

الصِّدِّيقُونَ حَبِيب النَّجَّار مُؤْمِن آل يس وَمُؤْمِن آل فِرْعَوْن الَّذِي قَالَ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُول رَبِّي اللّٰه وَالثَّالِث أَبُو بَكْر الصِّدِّيق وَهُوَ أَفْضَلُهُمْ(القرطبى, الجامع لأحكام القرآن)

″Sıddîkler; Yâsîn Sûresi’nde îman eden kişi olduğu belirtilen Habib-i Neccar, benim Rabbim, yalnız Al­lah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz diyen, Âl-i Firavun’dan Mü’min olan kişi ve üçüncüleri de Ebû Bekir es-Sıddîk’tir; bu da onların en faziletlisidir.″[1]

Hz. Ali Kerremallâhu veche’den nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle geçmektedir:

Hz. Esmâ’ya: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e müşriklerin ver­diğini gördüğün en ağır zarar ne idi?″ diye sorulunca, şöyle cevap vermiştir:

كَانَ الْمُشْرِكُونَ قُعُودًا فِي الْمَسْجِد وَيَتَذَاكَرُونَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا يَقُول فِي آلِهَتِهِمْ فَبَيْنَا هُمْ كَذَلِكَ إِذْ دَخَلَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَامُوا إِلَيْهِ بِأَجْمَعِهِمْ وَكَانُوا إِذَا سَأَلُوهُ عَنْ شَيْء صَدَقَهُمْ, فَقَالُوا: أَلَسْت تَقُول كَذَا فِي آلِهَتِنَا قَالَ بَلَى فَتَشَبَّثُوا فِيهِ بِأَجْمَعِهِمْ فَأَتَى الصَّرِيخُ إِلَى أَبِي بَكْر فَقَالَ لَهُ أَدْرِكْ صَاحِبك. فَخَرَجَ مِنْ عِنْدنَا وَإِنَّ لَهُ غَدَائِر فَدَخَلَ الْمَسْجِد وَهُوَ يَقُول وَيْلَكُمْ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُول رَبِّيَ اللّٰه وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبّكُمْ فَلُهُوا عَنْ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَقْبَلُوا عَلَى أَبِي بَكْر فَرَجَعَ إِلَيْنَا أَبُو بَكْر فَجَعَلَ لَا يَمَسّ شَيْئًا مِنْ غَدَائِره إِلَّا جَاءَ مَعَهُ وَهُوَ يَقُول تَبَارَكْت يَا ذَا الْجَلَال وَالْإِكْرَام إِكْرَام إِكْرَام (نوادر الأصول عن اسماء بنت ابى بكر)

Müşrikler, Kâbe’de oturuyorlar ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, onların ilahları olan putları hakkında neler söylediğini kendi aralarında müzakere ediyorlardı. Onlar bu halde iken Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu­lundukları yere girdi. Hep birlikte onun üzerine kalkıp yürüdüler. Ona bir şey sordukları vakit onlara doğru cevap verirdi. Ona: ″Sen bizim ilahlarımız hakkında şunları, şunları söylemiyor musun?″ dediler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Söylüyorum″ dedi. Hep birlikte üzerine atıldılar. Feryad edip, imdat isteyen kişi, Hz. Ebû Be­kir’e gelerek, ″Arkadaşına yetiş″ dedi. Hz. Ebû Bekir yanımızdan çıkıp gitti. O sırada saçının örgüleri de vardı. Kâbe’ye vardı ve onlara: ″Yazıklar olsun sizlere! Benim Rabbim, yalnız Allah’tır, diyen ve iddiasının doğruluğuna dair Rabbinizden mûcizeler getiren bu zâtı öldürmeye mi kastediyorsunuz?″ diyordu. Bu sefer o müşrikler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i bırakıp Hz. Ebû Bekir’in üzerine yürüdüler. Hz. Ebû Bekir, bize geri döndüğünde elini hangi saç örgüsüne atsa, mut­laka elinde kaldığını görüyorduk. Bu arada da o: ″Ey celâl ve ikrâm sahibi! Şâ­nın ne yücedir! Ey ikrâm sahibi, ikrâm sahibi, diyordu.[2]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 15, s. 306.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 15, s. 309.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ ﴿٣٠﴾ مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ ﴿٣١﴾ وَيَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِۙ ﴿٣٢﴾ يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِر۪ينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ ﴿٣٣﴾

30-33. Mü’min olan kimse dedi ki: ″Ey kavmim! Ben size önceki ümmetlerin cezâ günleri gibi bir günün isâbetinden korkarım!* Nûh kavmi, Ad ve Semud ile onlardan sonraki kavimlerin uğradıkları cezâ gibi bir cezâya uğramanızdan korkarım. Allah’u Teâlâ, kullarına zulmetmek istemez.* Ey kavmim! Hakikaten ben, başınıza gelecek çağrışma gününden (mahşer gününden) korkarım.* Hesap yerini arkanızda bırakarak Cehenneme sevk olunduğunuz o gün, sizi Allah’ın azâbından koruyacak kimse yoktur. Allah’u Teâlâ’nın dalâlet üzere bıraktığına hidâyet edecek kimse de yoktur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Allah’ın dalâlet üzere bıraktığı kimseye, hidâyet edecek bir kimse yoktur. Hidâyet ancak Allah’ın elindedir.

Bu hususta Câbir Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ فِي خُطْبَتِهِ يَحْمَدُ اللّٰهَ وَيُثْنِي عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ يَقُولُ مَنْ يَهْدِهِ اللّٰهُ فَلَا مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْهُ فَلَا هَادِيَ لَهُ إِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللّٰهِ وَأَحْسَنَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ ثُمَّ يَقُولُ بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ وَكَانَ إِذَا ذَكَرَ السَّاعَةَ احْمَرَّتْ وَجْنَتَاهُ وَعَلَا صَوْتُهُ وَاشْتَدَّ غَضَبُهُ كَأَنَّهُ نَذِيرُ جَيْشٍ يَقُولُ صَبَّحَكُمْ مَسَّاكُمْ ثُمَّ قَالَ مَنْ تَرَكَ مَالًا فَلِأَهْلِهِ وَمَنْ تَرَكَ دَيْنًا أَوْ ضَيَاعًا فَإِلَيَّ أَوْ عَلَيَّ وَأَنَا أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ (ن عن جابر بن عبد اللّٰه)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hutbesinde Allah’a hamd ettikten ve lâyıkı ile senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: ″Allah’ın hidâyete erdirdiğini kimse dalâlete düşüremez, dalâlet üzere bıraktığını da kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en şerlisi de sonradan ihdas edilenlerdir. Her sonradan ihdas edilen bid’attir. Her bid’at dalâlettir. Dalâlet ehli de Cehennemdedir.″ Daha sonra iki parmağını birleştirerek sözlerine şöyle devam ederdi: ″Kıyâmetle ben şöyle gönderildim.″ Kıyâmetten bahsettiği zaman yanakları kızarır, sesi yükselir, şiddeti artardı. Sanki bir orduya, düşmanınız akşama sabaha size baskın yapacak, diye tehlikeyi haber veren komutan gibi davranır ve sözlerine şöyle devam ederdi: ″Ben her Mü’mine kendi nefsinden daha yakınım. Kim bir mal bırakırsa, bu ailesi içindir. Kim bir borç veya bakıma muhtaç yetimler bırakırsa, bu bana aittir ve benim üzerimedir. Mü’minlerin böyle işlerini görmeğe ben daha lâyığım″ buyururdu.[1]


[1] Sünen-i Nesâî, İydeyn 22.


﴿ وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِمَّا جَٓاءَكُمْ بِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِه۪ رَسُولًاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌۚ ﴿٣٤﴾ اَلَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۜ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ ﴿٣٥﴾

34-35. O Mü’min kul sözlerine şöyle devam etti: ″Yemin olsun ki, daha önce Yusuf da size apaçık mûcizelerle gelmişti. O vakit de onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet Yusuf vefat ettiğinde de, ″Allah’u Teâlâ, bundan sonra aslâ Peygamber göndermez″ demiştiniz. Allah’u Teâlâ, hudûdunu aşanları ve dinde şüphe edenleri işte böyle dalâlette bırakır.* Kendilerine gelmiş bir delil olmadığı halde, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin mücâdelesi, Allah ile Mü’minler katında şiddetli buğza sebep olmuştur. Allah’u Teâlâ, her kibirli ve cabbârın kalbini işte böyle mühürler.″


﴿ وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ ل۪ي صَرْحًا لَعَلّ۪ٓي اَبْلُغُ الْاَسْبَابَۙ ﴿٣٦﴾ اَسْبَابَ السَّمٰوَاتِ فَاَطَّلِعَ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ كَاذِبًاۜ وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَصُدَّ عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا ف۪ي تَبَابٍ۟ ﴿٣٧﴾

36-37. Firavun dedi ki: ″Ey Hâmân! Bana yüksek bir bina yap. Belki onunla yollara ulaşırım;* göklerin yollarına. Böylelikle Mûsâ’nın ilahı hakkında bilgi edinirim. Şüphesiz ben, Mûsâ’yı yalancı zannediyorum.″ Firavun’a kötü ameli işte böyle güzel göründü ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun’un bu hilesi, hüsrândan başka bir şeye yaramadı.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen Hâmân, Firavun’un baş veziridir.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ اَهْدِكُمْ سَب۪يلَ الرَّشَادِۚ ﴿٣٨﴾ يَا قَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌۘ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ ﴿٣٩﴾ مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَاۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ ف۪يهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿٤٠﴾

38-40. Mü’min olan kimse dedi ki: ″Ey kavmim! Bana tâbi olun, size doğru yolu göstereyim.* Ey kavmim! Şüphesiz bu dünyâ hayatı, geçici bir menfaatten ibarettir, âhiret ise ebedî olan bir karargâhtır.* Her kim bir kötülük yaparsa, ancak misliyle cezâlanır. Her kim de erkek olsun, kadın olsun Mü’min olduğu halde sâlih amelde bulunursa, işte onlar Cennete girerler ve orada hesapsız rızıklara nâil olurlar.″


﴿ وَيَا قَوْمِ مَا ل۪ٓي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَن۪ٓي اِلَى النَّارِۜ ﴿٤١﴾ تَدْعُونَن۪ي لِاَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَاُشْرِكَ بِه۪ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۘ وَاَنَا۬ اَدْعُوكُمْ اِلَى الْعَز۪يزِ الْغَفَّارِ ﴿٤٢﴾ لَا جَرَمَ اَنَّمَا تَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ مَرَدَّنَٓا اِلَى اللّٰهِ وَاَنَّ الْمُسْرِف۪ينَ هُمْ اَصْحَابُ النَّارِ ﴿٤٣﴾ فَسَتَذْكُرُونَ مَٓا اَقُولُ لَكُمْۜ وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ ﴿٤٤﴾

41-44. ″Ey kavmim! Bu ne haldir ki, ben sizi kurtuluşa dâvet ediyorum. Siz ise beni ateşe dâvet ediyorsunuz.* Siz beni, Allah’ı inkara ve bilmediğim bir şeyi O’na ortak koşmaya dâvet ediyorsunuz. Ben ise sizi her şeye gâlip, çok bağışlayan Allah’a dâvet ediyorum.* Şüphesiz ki sizin beni dâvet ettiğiniz şeyin, dünyâda da, âhirette de insanları çağıracak hiçbir gücü yoktur. Şüphesiz ki, hepimizin dönüşü Allah’adır. Muhakkak ki haddi aşanlar, işte onlar Cehennem ehlidir.* Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben, işimi Allah’a havâle ediyorum. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, kullarını hakkıyla görendir.

İzah: Sûre-i Mü’min, Âyet 43 ile ilgili olarak Alâ İbn-i Ziyad Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

وَكَانَ الْعَلَاءُ بْنُ زِيَادٍ يُذَكِّرُ النَّارَ فَقَالَ رَجُلٌ لِمَ تُقَنِّطْ النَّاسَ قَالَ وَأَنَا أَقْدِرُ أَنْ أُقَنِّطَ النَّاسَ وَاللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ {يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ} وَيَقُولُ {وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحَابُ النَّارِ} وَلَكِنَّكُمْ تُحِبُّونَ أَنْ تُبَشَّرُوا بِالْجَنَّةِ عَلَى مَسَاوِئِ أَعْمَالِكُمْ وَإِنَّمَا بَعَثَ اللّٰهُ مُحَمَّدًا صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُبَشِّرًا بِالْجَنَّةِ لِمَنْ أَطَاعَهُ وَمُنْذِرًا بِالنَّارِ مَنْ عَصَاهُ (خ عن العلاء بن زياد)

Alâ b. Ziyad, insanlara Cehennemi hatırlatırdı. Bunun üzerine adamın biri: ″İnsanları neden ümitsizliğe sevk ediyorsun?″ diye çıkıştı. Alâ b. Ziyad şöyle karşılık verdi:

- Allah’u Teâlâ, Sûre-i Zümer, Âyet 53’te: Ey Resûlüm! De ki: ″Ey nefisleri üzerine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ günahların hepsini bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″ Ve Sûre-i Mü’min, Âyet 43’te: ″Muhakkak ki haddi aşanlar, işte onlar Cehennem ehlidir″ diye buyururken, ben nasıl olurda insanları ümitsizliğe sevk edebilirim? Oysa siz kötü amellerinize karşılık yine de Cennetle müjdelenmeyi pek seviyorsunuz. Halbuki Allah’u Teâlâ, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem‘i, kendisine itaat edenleri Cennetle müjdeleyici, kendisine isyan edenleri de Cehennemle korkutucu olarak göndermiştir.[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Mü’min 34; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7197.


﴿ فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِۚ ﴿٤٥﴾ اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّاۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ۠ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ ﴿٤٦﴾

45-46. Nihâyet Allah’u Teâlâ, o zâtı, onların hilelerinin kötülüklerinden korudu. Âl-i Firavun’u (Firavun ve adamlarını) da şiddetli azap kuşatıverdi.* Sabah akşam, Cehennem ateşine arz olunurlar. Kıyâmet koptuğu gün de meleklere: ″Âl-i Firavun’u en şiddetli azaba girdirin″ denilir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: Sabah akşam, Cehennem ateşine arz olunurlar″ diye buyrulmaktadır. Bu hususu Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle açıklamıştır:

إِنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا مَاتَ عُرِضَ عَلَيْهِ مَقْعَدُهُ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ إِنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَمِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَإِنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ فَمِنْ أَهْلِ النَّارِ فَيُقَالُ هَذَا مَقْعَدُكَ حَتَّى يَبْعَثَكَ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (خ م ابن عمر)

Sizden bir kimse öldüğü zaman, sabah akşam ona makâmı arzedilir. Cennet ehlinden ise Cennetteki, Cehennem ehlinden ise Cehennemdeki yeri gösterilir ve ″Burası senin yerindir. Allah’u Teâlâ mahşer günü seni oraya gönderecek″ denir.[1]

Mü’minlerin, mahşer günü kabirlerinden ilk kalktıklarında Cennetle müjdeleneceklerine dair Sûre-i Enbiyâ, Âyet 103’te de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Onlar, (dirilme için Sûr’un üflenmesinden oluşan) en büyük korkudan mahzun olmazlar. Melekler de onları, ″Bugün size vaad olunan mükâfat günüdür″ diyerek karşılarlar.


[1] Sahih-i Buhârî, Cenâiz 87; Sahih-i Müslim, Cennet 17 (66).


﴿ وَاِذْ يَتَحَٓاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَص۪يبًا مِنَ النَّارِ ﴿٤٧﴾ قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُلٌّ ف۪يهَٓا اِنَّ اللّٰهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ ﴿٤٨﴾

47-48. Ey Resûlüm! Onların, Cehennem ateşinde birbirleriyle husumetleştikleri vakti zikret. Zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara (önderlerine): ″Biz size tâbi idik. Bu azâbın bir kısmını bizden defetmez misiniz?″ derler.* Büyüklük taslayanlar da: ″Hepimiz azap içindeyiz. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, kulları arasında hükmünü verdi″ derler.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْمًا مِنَ الْعَذَابِ ﴿٤٩﴾ قَالُٓوا اَوَلَمْ تَكُ تَأْت۪يكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ قَالُوا بَلٰىۜ قَالُوا فَادْعُواۚ وَمَا دُعٰٓؤُا الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ۟ ﴿٥٠﴾

49-50. Ateşte olanlar, Cehennemin bekçilerine: ″Rabbinize duâ edin, bir gün bizden azâbı hafifletsin″ derler.* Cehennemin bekçileri de onlara: ″Size Resulleriniz apaçık delillerle gelmedi mi?″ derler. Onlar: ″Evet geldi″ derler. Cehennem bekçileri de: ″O halde siz duâ edin″ derler. Kâfirlerin duâsı ise hep boşunadır.

İzah: Bu âyetler hakkında Ebu’d-Derdâ Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmaktadır:

يُلْقَى عَلَى أَهْلِ النَّارِ الْجُوعُ فَيَعْدِلُ مَا هُمْ فِيهِ مِنْ الْعَذَابِ فَيَسْتَغِيثُونَ فَيُغَاثُونَ بِطَعَامٍ مِنْ ضَرِيعٍ لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ فَيَسْتَغِيثُونَ بِالطَّعَامِ فَيُغَاثُونَ بِطَعَامٍ ذِي غُصَّةٍ فَيَذْكُرُونَ أَنَّهُمْ كَانُوا يُجِيزُونَ الْغَصَصَ فِي الدُّنْيَا بِالشَّرَابِ فَيَسْتَغِيثُونَ بِالشَّرَابِ فَيُرْفَعُ إِلَيْهِمْ الْحَمِيمُ بِكَلَالِيبِ الْحَدِيدِ فَإِذَا دَنَتْ مِنْ وُجُوهِهِمْ شَوَتْ وُجُوهَهُمْ فَإِذَا دَخَلَتْ بُطُونَهُمْ قَطَّعَتْ مَا فِي بُطُونِهِمْ فَيَقُولُونَ ادْعُوا خَزَنَةَ جَهَنَّمَ فَيَقُولُونَ أَلَمْ {تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا بَلَى قَالُوا فَادْعُوا وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ} ... (ت ابى الدرداء)

Cehennemlikler üzerine açlık salınır, öyle ki bu açlıkları, içinde bulundukları azaba denk gelir. Bu açlıktan kur­tarılmak için imdat isterler, bu sefer onlara ne semirten, ne de açlığa kar­şı bir faydası olan darî[1] denilen yiyecek verilir. Onu yerler, fakat on­lara hiçbir faydası olmaz. Yine imdat dilerler, bu sefer onlara boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek verilir. Bu yiyecek, boğazlarına tıkanıp kalır. Dünyâda iken boğazlarına tıkanan lokmaları su ile aşağı doğru indirdikleri­ni hatırlarlar. Bu sefer imdat isteyerek kendilerine içecek bir şeyin verilmesini dilerler. Onlara kaynar su getirilir. Bu kaynar su yüzlerine yaklaştırıldığı zaman, yüzlerini yakıverir. Karın­larına ulaştı mı bağırsaklarını ve karınlarında bulunan ne varsa her şeyi pa­ramparça eder. Bu sefer meleklerden yardım isterler ve ″Rabbinize duâ edin, bir gün bizden azâbı hafifletsin″ derler.* Cehennemin bekçileri de onlara: ″Size Resulleriniz apaçık delillerle gelmedi mi?″ derler. Onlar: ″Evet geldi″ derler. Cehennem bekçileri de: ″O halde siz duâ edin″ derler. Kâfirlerin duâsı ise hep boşunadır. (Sûre-i Mü’min, Âyet 49-50)[2]


[1] Acı ve dikenli kuru ot anlamına gelen ″Darî″ hakkında geniş bilgi için Sûre-i Gâşiye, Âyet 1-7 ve izahına bakınız.

[2] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Cehennem 5.


﴿ اِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْاَشْهَادُۙ ﴿٥١﴾ يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِم۪ينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ ﴿٥٢﴾

51-52. Şüphesiz Biz, Resullerimiz ile Mü’minlere, dünyâ hayatında ve şâhitlerin hazır bulunacağı mahşer gününde elbette yardım ederiz.* O gün zâlimlere mâzeretleri fayda vermez. Lânet onlaradır, yurdun kötüsü (Cehennem) de onlaradır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ, Resullere ve Mü’minlere dünyâda iken de yardım ettiğinden bahsetmektedir. Bu da kâfirlere karşı, Mü’minleri Allah’u Teâlâ’nın koruması ve onlara yardım etmesidir. Meselâ: Nûh Aleyhisselâm‘ın ve ona îman edenlerin tufandan kurtulması, Mûsâ Aleyhisselâm‘ın ve ona îman edenlerin Firavun’dan kurtulması ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in birçok savaşta; düşman orduları kendilerinden kat kat fazla olmasına rağmen, Allah’u Teâlâ’nın melekleri göndererek yardım etmesi ile gâlip gelmesi gibi.[1]

Âyet-i Kerîme‘de Allah’u Teâlâ, mahşerde olacak olan şâhitlerden de bahsetmektedir. Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

يَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الرَّجُلَانِ وَيَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الثَّلَاثَةُ وَأَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ وَأَقَلُّ فَيُقَالُ لَهُ هَلْ بَلَّغْتَ قَوْمَكَ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيُدْعَى قَوْمُهُ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَكُمْ فَيَقُولُونَ لَا فَيُقَالُ مَنْ يَشْهَدُ لَكَ فَيَقُولُ مُحَمَّدٌ وَأُمَّتُهُ فَتُدْعَى أُمَّةُ مُحَمَّدٍ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَ هَذَا فَيَقُولُونَ نَعَمْ فَيَقُولُ وَمَا عِلْمُكُمْ بِذَلِكَ فَيَقُولُونَ أَخْبَرَنَا نَبِيُّنَا بِذَلِكَ أَنَّ الرُّسُلَ قَدْ بَلَّغُوا فَصَدَّقْنَاهُ قَالَ فَذَلِكُمْ قَوْلُهُ تَعَالَى {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} (ه عن ابى سعيد)

Mahşer günü, bir Peygamber beraberinde ümmeti olarak iki adam olduğu halde gelir. Bir başka Peygamber, beraberinde ümmeti olarak üç kişi bulunduğu halde gelir. Bundan fazla ve az ümmetle gelen Peygamberde olur. Sonra o gelen her Peygambere: ″Sen kendi kavmine dîni tebliğ ettin mi?″ diye sorulur. O da, ″Evet″ der. Sonra onun kavmi huzura çağrılarak, ″Peygamberiniz size dîni tebliğ etti mi?″ denilir. Onlar: ″Hayır″ derler. Bunun üzerine onların Peygamberlerine: ″Kavmine, senin dîni tebliğ ettiğine dair şâhidin kimdir?″ denilir. O da, ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmeti″ der. Bunun üzerine Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti çağrılır ve onlara: ″Bu Peygamberler, kavmine dîni tebliğ etti mi?″ diye sorulur. Onlar da, ″Evet″ derler. Sonra Allah’u Teâlâ Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetine: ″Bu Peygamberlerin, kendi kavmine dîni tebliğ ettiğine dair bilginiz nedir?″ der. Onlar da, ″Peygamberlerin, kendi kavimlerine dîni tebliğ ettiklerini bize Peygamberimiz haber verdi, biz de onu tasdik ettik″ derler. İşte bu açıklama Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Bakara, Âyet 143’te: ″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″ diye geçen buyruğunun muhtevâsıdır.[2]

Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ’nın, âhirette Peygamberlere ve Mü’minlere yardım edeceği de anlatılmaktadır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ أَحَدٍ يُدْخِلُهُ عَمَلُهُ الْجَنَّةَ فَقِيلَ وَلَا أَنْتَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ وَلَا أَنَا إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِي رَبِّي بِرَحْمَةٍ (خ م عن ابى هريرة)

″Bir kimse yaptığı ameliyle Cennete giremez.″ ″Sen de mi Yâ Resûlallah?″ denilince, buyurdu ki: ″Evet, ben de Rabbimin rahmetiyle girerim. Ancak Allah beni rahmetine daldırmıştır.″[3]

Ayrıca mahşerde Allah’u Teâlâ’nın, şefaat etmeleri için izin verecekleri Peygamberlerin, evliyâların, şehitlerin ve bunlar gibi zâtların şefaat ederek günahkâr Müslümanları kurtarmaları da yine Allah’u Teâlâ’nın, Mü’minlere rahmetinin bir neticesi olan yardımıdır.

Bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أُتِيَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا بِلَحْمٍ فَرُفِعَ اِلَيْهِ الذِّرَاعُ وَكَانَتْ تُعْجِبُهُ فَنَهَسَ مِنْهَا نَهْسَةً فَقَالَ أَنَا سَيِّدُ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَهَلْ تَدْرُونَ بِمَ ذَاكَ يَجْمَعُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ فِى صَعِيدٍ وَاحِدٍ فَيُسْمِعُهُمْ الدَّاعِى وَيَنْفُذُهُمْ الْبَصَرُ وَتَدْنُو الشَّمْسُ فَيَبْلُغُ النَّاسَ مِنْ الْغَمِّ وَالْكَرْبِ مَا لَا يُطِيقُونَ وَمَا لَا يَحْتَمِلُونَ فَيَقُولُ بَعْضُ النَّاسِ لِبَعْضٍ أَلَا تَرَوْنَ مَا أَنْتُمْ فِيهِ أَلَا تَرَوْنَ مَا قَدْ بَلَغَكُمْ أَلَا تَنْظُرُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَكُمْ اِلَى رَبِّكُمْ ... الى آخر (خ م ت عن ابى هريرة)

Biz, bir dâvette Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budundan bir parça ikram edildi. Etin bu kısmı onun hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve şöyle buyurdu:

- Ben, mahşer günü bütün insanların Efendisiyim! Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? Çünkü Allah’u Teâlâ o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Öyle düz bir alan ki, orada bir çağırıcı seslenince herkese duyurur ve bakan bir kişi mahşer halkının hepsini görür. Güneş onlara öyle bir yaklaşacak ki, sıkıntı ve üzüntüleri insanların tahammül edemeyecekleri ve tâkat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar: ″İçinde bulunduğumuz şu hâli görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz? Rabbinizden, yol gösterecek bir şefaatçi bulmak çaresine niçin bakmazsınız?″ demeye başlarlar. Bunun üzerine mahşer halkının bâzısı bâzısına; ″Haydi Âdem’e gidin″ der. Onlar da Âdem’e gelirler ve ″Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. Meleklerine emretti, onlar da sana secde ettiler. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musîbeti görmüyor musun?″ derler. Âdem de: ″Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Allah’u Teâlâ beni o ağaca yaklaşmaktan menetmişti. Ben, bu yasağa âsi oldum. (Ben size şefaat edemem). Vay Nefsim! Nefsim! Siz benden başka şefaatçiye gidin″ der. Onlar da Nûh’a gelirler ve ″Ey Nûh! Sen yeryüzünde Allah’tan başka şeylere tapan insanlara gönderilen Resûllerin birincisisin. Allah’u Teâlâ, Kur’ân da seni: ″Çok şükreden bir kul″[4] diye isimlendirdi. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musîbeti görmüyor musun?″ derler. Nûh da: ″Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Benim bir duâ hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (bedduâ olarak) kullandım. Vah Nefsim! Nefsim! Şimdi siz İbrâhim’e gidin″ der. Onlar da İbrâhim’e gelirler ve ″Ey İbrâhim! Sen yeryüzündeki insanların içinde, Allah’ın Peygamberi ve Halîlisin. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musîbeti görmüyor musun?″ derler. İbrâhim de: ″Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. ″Ben üç kere yalan söyledim!″ deyip, bu yalanlarını birer birer sayar.[5] Sonra Vay Nefsim! Nefsim! Şimdi siz Mûsâ’ya gidin″ der. Onlar da Mûsâ’ya gelirler ve ″Ey Mûsâ! Sen Allah’ın Peygamberisin. Allah seni, risâletiyle ve seninle konuşmasıyla insanlar üzerine faziletli kıldı. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musîbeti görmüyor musun?″ derler. Mûsâ da: ″Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Ben öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım.[6] Vay Nefsim! Nefsim! Şimdi siz Îsâ’ya gidin″ der. Onlar da Îsâ’ya gelirler ve ″Ey Îsâ! Sen Allah’ın Resûlüsün ve Hz. Meryem’e koyduğu bir kelime (bir mûcize) ve aynı zamanda ondan bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara söz söyledin. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musîbeti görmüyor musun?″ derler. Îsâ da: ″Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Îsâ, şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin, Ah Nefsim! Nefsim! Siz, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gidin″ der. Nihâyet insanlar bana gelirler ve ″Yâ Muhammed! Sen Allah’ın Resûlü ve bütün Peygamberlerin hâtemisin.[7] Allah’u Teâlâ senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti.[8] Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musîbeti görmüyor musun?″ derler. Bunun üzerine ben Arş’ın altına vararak Rabbim için secdeye kapanırım. Sonra Allah bana, kendine yapılacak hamdlerden ve kendisini methedecek en güzel senâları ilham eder ki, benden önce hiçbir Peygambere ilham etmemiştir. Ben bu şekilde hamd ve sena ettikten sonra Allah’u Teâlâ: ″Yâ Muhammed! Başını kaldır ve iste! İstediğin sana verilecek![9] Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!″ der. Ben de başımı kaldırıp, ″Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!″ der ve şefaat ederim. Bunun üzerine: ″Yâ Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları Cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar″ buyrulur. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sonra şöyle buyurdu: ″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe, Mekke ile Hecer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadar geniştir.″[10]


[1] Meleklerin savaşlarda Mü’minlere yardım ettiği, Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 124-125’te geçmetedir:

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 34.

[3] Sahih-i Buhârî, Merdâ 19; Sahih-i Müslim, Sıfat-ı Kıyâmet, Cennet ve Cehennem 17 (72).

[4] Sûre-i İsrâ, Âyet 3.

[5] İbrâhim Aleyhisselâm’ın söylediği bu üç yalanın neler olduğu şu Hadis-i Şerif’te nakledilmektedir: İbrâhim Aleyhisselâm, üç şey hâriç hiçbir şey hakkında yalan söylememiştir. Bunlar: Hasta olmadığı halde, (Sûre-i Saffat, Âyet 89’da geçen) ″Şüphesiz ben hastayım″ sözü, Sâra için, ″Hemşiremdir (kızkardeşimdir)″ demesi ve (Sûre-i Enbiyâ, Âyet 63’te geçen) ″Bilakis bu işi yapan onların büyüğüdür″ demesidir. (Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 22)

[6] Bakınız: Sûre-i Kasas, Âyet 16.

[7] Sûre-i Ahzâb, Âyet 40.

[8] Sûre-i Fetih, Âyet 2.

[9] Sûre-i Duhâ, Âyet 5.

[10] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 3, 8; Sahih-i Müslim, Îman 327 (193, 194). Ayrıca bakınız: Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 11.


﴿ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْهُدٰى وَاَوْرَثْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ الْكِتَابَۙ ﴿٥٣﴾ هُدًى وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ ﴿٥٤﴾

53-54. Yemin olsun ki Biz, Mûsâ‘ya hidâyete sebep olan şeyleri (mûcizeleri ve Tevrat‘ı) verdik ve kitabı (Tevrat’ı) İsrailoğullarına mîras bıraktık.* Tevrat, hâlis akıl sahipleri için bir hidâyet ve öğüttür.


﴿ فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ ﴿٥٥﴾

55. Ey Resûlüm! Sen, (kâfirlerin eziyetlerine) sabret. Şüphesiz ki, Allah’ın vaadi haktır. Günahın için bağışlanma dile ve akşam sabah Rabbini hamd ile tesbih et.

İzah: Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği[1] halde, ona bu âyette günahlarından tevbe istiğfar etmesini ve akşam sabah hamd ile tesbih etmesini emretmektedir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِنَّهُ لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِى وَاِنِّى لَأَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ فِى الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ )م طب عن الاغر المزنى(

″Muhakkak ki, kalbime perde çekilir ve bu nedenle ben günde yüz kere (Estağfirullah el-Azîm, diye) Allah’a istiğfar ederim.″[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا إِلَى اللّٰهِ فَإِنِّي أَتُوبُ فِي الْيَوْمِ إِلَيْهِ مِائَةَ مَرَّةٍ. )م حم عن ابن عمر(

″Ey insanlar! Allah’a tevbe edin. Zîrâ ben de Allah’a, günde yüz kere (Estağfirullah el-Azîm, diye) tevbe istiğfar ediyorum.″[3]

Sevban Radiyallâhu anhu’u da şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا انْصَرَفَ مِنْ صَلَاتِهِ اسْتَغْفَرَ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ ثُمَّ يَقُولُ اللّٰهُمَّ أَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ. (حم م د ه ت ن عن ثوبان)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem namazı kıldırınca, üç kere ″Estağfirullâh″ der ve akabinde: ″Allâhumme ente’s-selâmu ve minke’sselâm. Tebârekte Yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm (Allah’ım! Sen, Selâm’sın. Selâm yalnız Sendedir. Ey Azamet ve kerem sahibi, Sen çok yücesin)″ derdi.[4]

Allah’u Teâlâ, kendisine bütün mahlûkattan daha sevgili olan Habîbine, tevbe istiğfar edip, hamd ile tesbih etmesini emretmiştir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de yukarıdaki hadislerde geçtiği üzere istiğfarı hem yapmış, hem de Mü’minlere yapmalarını söylemiştir. İşte Mü’minlerin namazların sonunda tesbihat yapmaları, özellikle Cuma günleri îman tazeleyerek tevbe istiğfar etmeleri bundan dolayıdır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْإِيمَانَ لَيَخْلَقُ فِي جَوْفِ أَحَدِكُمْ كَمَا يَخْلَقُ الثَّوْبُ فَاسْأَلُوا اللّٰهَ أَنْ يُجَدِّدَ الْإِيمَانَ فِي قُلُوبِكُمْ (طب ك عن ابن عمر)

″Sizin içinizde îman, elbisenin eskidiği gibi eskir. Bu sebeple kalbinizdeki îmanın tâzelenmesi için Allah’a niyaz edin″[5]


[1] Bakınız: Sûre-i Fetih, Âyet 2.

[2] Sahih-i Müslim, Zikir 12 (41 Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 884, 879.

[3] Sahih-i Müslim, Zikir 12 (42 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 17173.

[4] Sünen-i İbn-i Mâce, İkâmet’üs-Salât 32; Sahih-i Müslim, Mesâcid 26 (135 Râmûz’ul-Ehâdîs, 527/14.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, 96/6; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 5.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۙ اِنْ ف۪ي صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغ۪يهِۚ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ﴿٥٦﴾

56. Kendilerine gelmiş bir delil olmadığı halde Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenler var ya, onların kalplerinde kibirden başka bir şey yoktur. Onlar maksatlarına ulaşamazlar. Ey Resûlüm! Sen, Allah‘a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve görendir.

İzah: Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme‘de, îman etmeyenlerin kalplerinde kibirden başka bir şeyin olmadığını beyan ederek, îman etmeye engelin de kibir olduğunu vurgulamıştır. Nitekim İblis de kibrinden dolayı Âdem Aleyhisselâm‘a secde etmeyerek kâfir olmuştur. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَالْكِبْرَ فَإِنَّ إِبْلِيسَ حَمَلَهُ الْكِبْرُ عَلَى أَنْ لا يَسْجُدَ لآدَمَ وَإِيَّاكُمْ وَالْحِرْصَ فَإِنَّ آدَمَ حَمَلَهُ الْحِرْصُ عَلَى أَنْ أَكَلَ مِنَ الشَّجَرَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ ابْنَيْ آدَمَ إِنَّمَا قَتَلَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ حَسَدًا (ابن عساكر عن ابن مسعود)

″Kibirden sakının. Şüphesiz ki kibir, şeytanı Âdem’e secde etmemeye sevk etmiştir. Hırstan da sakının. Zîrâ hırs, Âdem’i mâlum ağaçtan yemeğe sevk etmiştir. Hasetten de sakının. Zîrâ Âdem’in iki oğlundan biri kardeşini ancak haset sebebiyle öldürmüştür. İşte bunlar her hatânın aslıdır.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 173/5.


﴿ لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٥٧﴾

57. Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir. Lâkin insanların çoğu bunu bilmezler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ: Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından ve öldükten sonra tekrar diriltilmelerinden daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler″ diye buyurmuştur. Bu husus benzer şekilde Sûre-i Ahkâf, Âyet 33’te de şöyle geçmektedir:

(Dirilmeyi inkâr edenler) şüphesiz ki, gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah’u Teâlâ’nın, ölüleri diriltmeye kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Evet! Şüphesiz O, her şeye kâdirdir.″


﴿ وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُس۪ٓيءُۜ قَل۪يلًا مَا تَتَذَكَّرُونَ ﴿٥٨﴾ اِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿٥٩﴾

58-59. Kör ile gören ve îman edip sâlih amellerde bulunan ile kötülük yapan bir değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!* Kıyâmet, elbette kopacaktır, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna inanmazlar.

İzah: Âyet-i Kerîme’de zikredilen ″Kör″den maksat, Allah’ın varlığını ve birli­ğini gösteren delillere karşı kalpleri kapalı olan kâfirlerdir. ″Gören″den maksat, Allah’ın delillerine karşı kalpleri açık olan, onları düşünüp onlardan ibret alan Mü’­minlerdir. ″Kötülük yapan″ dan maksat ise, Allah’ın emirlerine muhalefet ederek günahları işleyen kimselerdir. İbâdet eden takvâ ehli bir zât ile günahkâr bir kimse elbette eşit değildir.


﴿ وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟ ﴿٦٠﴾

60. Rabbiniz buyurdu ki: ″Bana duâ edin ki, size icâbet edeyim. Bana ibâdet etmekten kibirlenip yüz çevirenler, hakir ve zelil olarak Cehenneme gireceklerdir.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Nu’man İbn-i Beşîr Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

اَلدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ ثُمَّ قَرَأَ: وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ. (د ت عن النعمان بن بشير)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Duâ ibâdettir″ buyurdu ve sonra, Sûre-i Mü’min, Âyet 60’ı okudu.[1]

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

أُعْطِيَتْ أُمَّتِي ثَلَاثًا لَمْ تُعْطَ إِلَّا لِلْأَنْبِيَاءِ كَانَ اللّٰه تَعَالَى إِذَا بَعَثَ النَّبِيّ قَالَ اُدْعُنِي أَسْتَجِبْ لَك وَقَالَ لِهَذِهِ الْأُمَّة اُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ وَكَانَ اللّٰه إِذَا بَعَثَ النَّبِيّ قَالَ مَا جَعَلَ عَلَيْك فِي الدِّين مِنْ حَرَج وَقَالَ لِهَذِهِ الْأُمَّة وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّين مِنْ حَرَج وَكَانَ اللّٰه إِذَا بَعَثَ النَّبِيّ جَعَلَهُ شَهِيدًا عَلَى قَوْمه وَجَعَلَ هَذِهِ الْأُمَّة شُهَدَاء عَلَى النَّاس (الترمذي الحكيم في نوادر الأصول عن عبادة بن الصامت)

Üm­metime ancak Peygamberlere verilmiş üç şey verilmiştir. Allah’u Teâlâ bir Peygamberi gönderdiği zaman ona, ″Bana duâ et, ben de sana icâbet ede­yim″ diye buyururdu. Bu ümmete de, ″Bana duâ edin ki, size icâbet edeyim″[2] diye buyurmuştur. Bir Peygamber gönderdi mi, ″Senin üzerine din­de herhangi bir zorluk kılmamıştır″ denilirdi. Allah bu ümmete de, ″Dinde size güçlük vermedi″[3] diye buyurmuştur. Allah’u Teâlâ bir Peygamber gönderdi mi, onu kendi kavmine şâhit kılardı. O, bu ümmeti de, bü­tün insanlara karşı şâhit kılmıştır.[4]

اَلدُّعَاءُ سِلَاحُ الْمُؤْمِنِ وعِمَادُ الدِّينِ وَنُورُ السَّمواتِ وَالْاَرْضِ (ع ك عن علي)

″Duâ, Mü’minin silahı, dînin direği, göklerin ve yerin nûrudur.″[5]

اَلدُّعَاءُ جُنْدٌ مِنْ اَجْنَادِ اللّٰهِ تعَالَى مُجَنَّدٌ يَرُدُّ الْقَضَاءَ بَعْدَ اَنْ يُبْرَمُ (كر عن تمير عن ابيه عن جده ابو الشيخ عد عن ابى موسى مرسلا)

″Duâ, Allah’ın ordularından bir ordudur. Kazâ yürürlüğe girdikten sonra dahi onu önler.″[6]

Mûsâ el-Eş’ari Radiyallâhu anhu’u da şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

دَعَا النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثُمَّ رَفَعَ يَدَيْهِ وَرَأَيْتُ بَيَاضَ إِبْطَيْهِ (خ عن موسى الاشعرى)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem duâ ederken ellerini öyle kaldırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını gördüm.[7]

Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا رَفَعَ يَدَيْهِ فِي الدُّعَاءِ لَمْ يَحُطَّهُمَا حَتَّى يَمْسَحَ بِهِمَا وَجْهَهُ (ت عن عمر بن الخطاب)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ellerini duâ ederken kaldırınca, ellerini yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazdı.[8]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir-i Mü’min 1; Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 358; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1750.

[2] Sûre-i Mü’min, Âyet 60.

[3] Sûre-i Hacc, Âyet 78.

[4] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 15, s. 327; Yine şâhitlikle ilgili de Sûre-i Bakara, Âyet 143 ve izahına bakınız.

[5] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 1766; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 3117.

[6] Râmûz’ul Ehâdîs, s. 207/12.

[7] Sahih-i Buhârî, İstiskâ 21, Daavât 23.

[8] Sünen-i Tirmizî, Daavât 11.


﴿ اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ﴿٦١﴾ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ﴿٦٢﴾ كَذٰلِكَ يُؤْفَكُ الَّذ۪ينَ كَانُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ ﴿٦٣﴾

61-63. Size geceyi istirahat edesiniz diye karanlık, gündüzü de (nasibinizi arayasınız diye) aydınlık olarak yaratan Allah’tır. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, insanlara karşı elbette lütuf sahibidir. Lâkin insanların çoğu şükretmezler.* İşte O, Rabbiniz olan Allah’tır. Her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka ilah yoktur. O halde haktan nasıl döndürülüyorsunuz?* Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, işte böyle döndürülürler.


﴿ اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٦٤﴾ هُوَ الْحَيُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٦٥﴾

64-65. Size arzı karargâh ve semâyı çatı kılan, sizi en güzel sûrette tasvîr eden ve size helâl ve temiz rızıklar ihsan eden Allah’tır. İşte Rabbiniz olan Allah O’dur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, çok yücedir.* O Hayy’dır, O’ndan başka ilah yoktur. O halde dîni sâdece O’na hâlis kılarak ve ″Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun″ diyerek O’na duâ edin.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen Hayy″ ifadesi; Allah’u Teâlâ‘nın Esmâ’ül-Hüsnâ‘sındandır. Hayy: Diri olmak yani hayatı ezelî ve ebedîdir, anlamına gelmektedir.

Allah’a olan hamd ile ilgili de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا قُلْتَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَقَدْ شَكَرْتَ اللّٰهَ فَزَادَكَ (ابن جرير في تفسيره عن الحكم بن عمير)

Sen, ″Elhamdulillâhi Rabbilâlemîn (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun)″ dediğinde, Allah’a şükretmiş olursun. O da sana olan nîmetlerini artırır.[1]

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle buyurmuştur:

″Elham­dülillah″ demek, Allah’a şükretmek, O’na boyun eğmek, O’nun nîmetlerini, hidâyetini, bizi yoktan var etmesini kabul ve ikrar etmektir.

Allah’u Teâlâ gökleri, yeri, bütün mahlûkatı, kâinatı yaratıp vücuda getirdiği ve kullarına her türlü nîmetleri ihsan ettiği için hamd yalnız O’na mahsustur.

Bu âyetlerin sonunda: ″O halde dîni sâdece O’na hâlis kılarak ve ″Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun″ diyerek O’na duâ edin″ diye buyrulmaktadır. Bu sebeple duâ yapılırken, Allah’u Teâlâ’ya hamd ile başlanır.


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 6423; 2030.


﴿ قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَٓاءَنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبّ۪ي وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٦٦﴾ هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًاۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُٓوا اَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٦٧﴾ هُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُۚ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟ ﴿٦٨﴾

66-68. Ey Resûlüm! Müşriklere de ki: ″Ben, sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza ibâdet et­mekten nehyedildim. Zîrâ Rabbimden bana apaçık deliller gelmiştir. Ben, âlemlerin Rabbine itaat ve ibâdet etmekle emrolundum.* Sizi ilk olarak topraktan, sonra nutfe’den (sperm’den), sonra alaka’dan (embriyo’dan) yaratan, sonra bebek olarak çıkaran, sonra kemâle ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için yaşatan Allah’tır. Bâzınız yaşlanmadan evvel ölür. Allah’u Teâlâ bunların hepsini, belli bir ecele kadar yaşamanız ve bunlardaki hikmet ve ibretleri akletmeniz için yapar.* Yaşatan ve öldüren O’dur. Bir şeyin olmasını istediği zaman, ona sâdece ″Ol″ der, o da hemen oluverir.


﴿ اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِۜ اَنّٰى يُصْرَفُونَۚ ۛ ﴿٦٩﴾ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَٓا اَرْسَلْنَا بِه۪ رُسُلَنَا۠ ۛ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَۙ ﴿٧٠﴾ اِذِ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُۜ يُسْحَبُونَۙ ﴿٧١﴾ فِي الْحَم۪يمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَۚ ﴿٧٢﴾ ثُمَّ ق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تُشْرِكُونَۙ ﴿٧٣﴾ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُوا مِنْ قَبْلُ شَيْـًٔاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ الْكَافِر۪ينَ ﴿٧٤﴾

69-74. Ey Resûlüm! Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin, tasdikten nasıl yüz çevirdiklerini görmedin mi?* Onlar, Kur’ân’ı ve Resullerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. (Bu yalanlamalarının cezâsını) yakında bileceklerdir.* O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.* Kaynar su içinde, sonra ateş içinde bırakılıp yanacaklardır.* Sonra onlara denilir ki: ″Nerede o ortak koştuklarınız;* Allah’tan başka taptıklarınız?″ Onlar da: ″Bizden uzaklaşıp kayboldular. Bilakis onlara ibâdet etmekle, evvelce hiçbir şeye ibâdet etmemiş olduğumuz meydana çıktı″ derler. Allah’u Teâlâ, kâfirleri işte böyle dalâlet üzere bırakır.


﴿ ذٰلِكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَۚ ﴿٧٥﴾ اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ ﴿٧٦﴾

75-76. O gün kâfirlere: ″Size bu azap, yeryüzünde haksız yere (Allah’a ortak koşarak azgınlıkla) sevinmeniz ve övünmeniz sebebiyledir.* Cehennemin kapılarından, orada ebedî kalıcılar olarak girin. (Hakkı kabulden) kibirlenenlerin yeri ne kötüdür″ denir.


﴿ فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ ﴿٧٧﴾

77. Ey Resûlüm! (Kâfirlerin eziyetlerine) sabret. Şüphesiz, Allah’ın vaadi haktır. Biz onlara vaad ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de, yahut seni vefât ettirsek de sonunda onlar Bize döndürüleceklerdir.


﴿ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ۟ ﴿٧٨﴾

78. Yemin olsun ki, senden evvel de Peygamberler gönderdik. Onların bir kısmını sana haber verip beyan ettik, bir kısmını da beyan etmedik. Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir Peygamber bir mûcize ile gelemez. Allah’ın emri geldiği vakit, onlar arasında hak ile hükmolunur. Bâtıla tutunanlar, işte o zaman hüsrâna uğrarlar.


﴿ اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۘ ﴿٧٩﴾ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً ف۪ي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَۜ ﴿٨٠﴾ وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ۗ فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ ﴿٨١﴾

79-81. Bir kısmına binesiniz ve bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah’tır.* O hayvanlarda sizin için daha birçok menfaatler vardır. Gönüllerinizde arzu ettiğiniz bir ihtiyâca onların üzerinde ulaşırsınız. Karada onların, denizde gemilerin üzerinde taşınırsınız.* Allah’u Teâlâ size varlığının ve kudretinin delillerini gösteriyor. Allah’ın delillerinden hangisini inkâr edersiniz?


﴿ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٨٢﴾

82. Müşrikler, yeryüzünde gezip kendilerinden önce geçmiş milletlerin âkıbeti nasıl olmuş görmüyorlar mı? Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakı­mından kendilerinden çok daha güçlüydüler. Fakat (dünyâ malından) kazandıkları şeyler, onları (Allah’ın azâbından) kurtaramadı.


﴿ فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿٨٣﴾ فَلَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِه۪ مُشْرِك۪ينَ ﴿٨٤﴾ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ا۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَاۜ سُنَّتَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ ف۪ي عِبَادِه۪ۚ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ ﴿٨٥﴾

83-85. Resulleri onlara apaçık delillerle geldiği vakit, sahip oldukları bilgi ile sevinip övündüler (onları alaya aldılar). Sonunda alaya almalarının cezâsı kendilerini kuşatıverdi.* Onlar şiddetli azâbımızı gördükleri vakit, ″Yalnız bir Allah’a îman ettik ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik″ dediler.* Fakat azâbımızı gördükleri vakit, îmanları kendilerine fayda vermedi. Allah’u Teâlâ’nın, gelip geçen kulları hakkındaki sünneti böyledir. İşte kâfirler, o zaman hüsrâna uğrarlar.

İzah: Âyet-i Kerîme’de anlatıldığı üzere, öldükten sonra kâfirler hakikati anlayıp îman ettiklerini söylerler, fakat kabul edilmez. Bu sebeple kişi can boğaza gelmeden önce tevbe edip îmana gelmelidir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ (ت ه عن ابن عمر)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, can boğaza gelmedikçe kulun tevbesini kabul eder.″[1]

Yani can boğaza gelince ve kul ölüm meleğini bizzat müşâhade edince, işte o zaman tevbe yoktur. Bu sebeple Allah’u Teâlâ: ″İşte kâfirler, o zaman hüsrâna uğrarlar″ diye buyurmuştur.


[1] Sünen-i Tirmizî, Daavât 52; Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 30.