YÛSUF SÛRESİ

Bu sûre 111 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasından dolayı ″Yûsuf Sûresi″ diye isimlendirilmiştir.

Bu sûre ile ilgili olarak İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Yusuf Sûresi’ni okurken, bir Yahudi bilgini yanına girdi ve ″Yâ Muhammed! Bunu sana kim öğretti?″ diye sordu. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah’u Teâlâ öğretti″ cevabını verdi. Hayrete düşen o Yahudi bilgini diğer Yahudilerin yanına giderek, ″Vallâhi! Muhammed, Tevrat’ta indirildiği şekilde Kur’ân’ı okuyor″ dedi. Sonra da yanına Yahudilerden birkaç kişi alarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna vardılar. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i görünce, vasıflarından onun Peygamber olduğunu anladılar ve onun omuzları arasındaki Peygamberlik mührüne baktılar ve Yusuf Sûresi’ni dinlediler. Öyle bir hayrete düştüler ki, hepsi de Müslüman oldular.[1]


[1] Beyhakî, Delâil’ün-Nübüvve, Hadis No: 2536; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 181.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠ ﴿١﴾ اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٢﴾

1-2. Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık bildiren kitabın âyetleridir.* Şüphesiz Biz onu, mânâsını iyi anlamanız için Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.

İzah: Kur’ân-ı Kerîm hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

حِبُّوا الْعَرَبَ لِثَلَاثٍ لِأَنِّي عَرَبِيٌّ وَالْقُرْآنُ عَرَبِيٌّ وَكَلَامُ أَهْلِ الْجَنَّةِ عَرَبِيٌّ (هب ك عن ابن عباس)

″Şu üç şeyden dolayı Arabı sevin. Çünkü ben Arabım, Kur’ân Arapçadır ve Cennetliklerin dili de Arapçadır.″[1]

Bu sebeple gökten indirilen kitapların en mükemmeli olan Kur’ân-ı Kerîm, dillerin en mükemmeli olan Arapça ile, Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e yeryüzünün en mukaddes toprağı olan Mekke ve Medîne’de ayların en mübâreği olan Ramazan ayında indirilmiştir. Bunun için Kur’ân, her yönden mükemmel olan ilâhi bir kitaptır.


[1] Hâkim,Müstedrek, Hadis No: 7099; Beyhakî,Şuab’ul-İmân, Hadis No: 1415


﴿ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ ﴿٣﴾

3. Ey Resûlüm! Biz sana bu Kur’ân’ı (bu sûreyi) vahyetmekle sana kıssaların en güzelini beyan ediyoruz. Halbuki daha önce elbette sen bundan habersizdin.


﴿ اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ ﴿٤﴾ قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿٥﴾ وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ﴿٦﴾

4-6. Ey Habîbim! Zikret o vakti ki Yusuf, babası Yâkuba dedi ki: ″Babacığım! Muhakkak ben rüyâmda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm, bunların bana secde ettiklerini gördüm.″* Babası da ona dedi ki: ″Oğulcuğum! Bu rüyânı kardeşlerine söyleme. Yoksa, (hasetlerinden) sana bir tuzak kurarlar. Şüphesiz ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.* Rüyânda gördüğün üzere Rabbin seni seçecek ve sana rüyâların tâbirini öğretecek, (Peygamberlik vermek sûretiyle) nîmetini daha önce babaların İbrâhim ve İshâk’a tamamladığı gibi, sana ve Yâkub’un evlatlarına da tamamlayacaktır. Şüphesiz senin Rabbin her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.″

İzah: Yâkub Aleyhisselâm’ın on iki oğlu vardı. En büyüğünün ismi Yahuda, en küçüğünün ismi Bünyamin idi. Bünyamin‘in büyüğü Hz. Yusuf idi. Bünyamin ile Hz. Yusuf bir anneden, diğerleri başka anneden doğmuşlardı. Babası, Hz. Yusuf’u çok severdi. Hz. Yusuf, on iki yaşında iken, Âyet-i Kerîme’de: ″Babacığım! Muhakkak ben rüyâmda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm, bunların bana secde ettiklerini gördüm″ diye geçtiği üzere bir rüyâ görmüş ve bu rüyâsını babasına anlatmıştı. Babası Yâkub Aleyhisselâm da Hz. Yusuf’a: ″Bu rüyân çok güzel, kardeşlerine ve hiç kimseye söyleme. Allah’u Teâlâ sana rüyâ tâbiri ilmi ile birlikte Peygamberlik de verecek. On bir yıldız, on bir kardeşin, ay, annen; güneş, baban (benim). Zaman gelecek hepimiz sana muhtaç olup, huzurunda secde[1] edeceğiz″ dedi.

Rüyâ hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا اقْتَرَبَ الزَّمَانُ لَمْ تَكَدْ رُؤْيَا الْمُؤْمِنِ تَكْذِبُ وَأَصْدَقُهُمْ رُؤْيَا أَصْدَقُهُمْ حَدِيثًا وَرُؤْيَا الْمُسْلِمِ جُزْءٌ مِنْ سِتَّةٍ وَأَرْبَعِينَ جُزْءًا مِنَ النُّبُوَّةِ وَالرُّؤْيَا ثَلَاثٌ فَالرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ بُشْرَى مِنَ اللّٰهِ وَالرُّؤْيَا مِنْ تَحْزِينِ الشَّيْطَانِ وَالرُّؤْيَا مِمَّا يُحَدِّثُ بِهَا الرَّجُلُ نَفْسَهُ فَإِذَا رَأَى أَحَدُكُمْ مَا يَكْرَهُ فَلْيَقُمْ فَلْيَتْفُلْ وَلَا يُحَدِّثْ بِهَا النَّاسَ قَالَ وَأُحِبُّ الْقَيْدَ فِي النَّوْمِ وَأَكْرَهُ الْغُلَّ الْقَيْدُ ثَبَاتٌ فِي الدِّينِ (ت عن ابى هريرة)

″Zaman yaklaşınca (âhir zamanda), Mü’minin rüyâsı yalan çıkmaz. Rüyâsı en doğru olanlar sözü doğru olan sâdıklardır. Mü’minin rüyâsı, Peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür. Rüyâ üç kısımdır. 1. Allah tarafından müjde olan rüyâ. 2. Şeytanın üzüntü vermesinden kaynak-lanan rüyâ. 3. İnsanın önceden kendisini meşgul ettiği şeyden kaynak-lanan rüyâ. Böylece sizden biriniz hoşlanmadığı bir rüyâ görürse hemen kalksın ve soluna tükürsün ve o rüyâyı kimseye anlatmasın.″ Ve ″rüyâda ayaklara vurulan pırangaları severim. Boyunlara vurulan pırangalardan ise hoşlanmam. Ayaklara vurulan pıranga dinde sebattır″ buyurdu.[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

الرُّؤْيَا الْحَسَنَةُ مِنَ اللّٰهِ فَإِذَا رَأَى أَحَدُكُمْ مَا يُحِبُّ فَلَا يُحَدِّثْ بِهِ إِلَّا مَنْ يُحِبُّ وَإِذَا رَأَى مَا يَكْرَهُ فَلْيَتَعَوَّذْ بِاللّٰهِ مِنْ شَرِّهَا وَمِنْ شَرِّ الشَّيْطَانِ وَلْيَتْفِلْ ثَلَاثًا وَلَا يُحَدِّثْ بِهَا أَحَدًا فَإِنَّهَا لَنْ تَضُرَّهُ (خ عن ابى سلمة)

″Güzel rüyâ, Allah tarafındandır. Sizden biriniz sevdiği bir rüyâ görürse onu ancak sevdiği kişilere anlatsın. Sevmediği bir rüyâ görürse onun şerrinden ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınsın. Üç kere (sol tarafına) tükürsün, onu kimseye anlatmasın. Böylece o rüyâ, ona aslâ zarar vermez.″[3]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَصْدَقُ الرُّؤْيَا بِالْأَسْحَارِ (ت عن ابى سعيد)

″Rüyânın en doğrusu, seher vakitlerinde görülen rüyâlardır.″[4]

Görülen rüyânın hayra yorulması çok mühimdir. Bu sebeple rüyânın, hayra yorumlayacak sâlih kimselere anlatılması gerekir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رُؤْيَا الْمُؤْمِنِ جُزْءٌ مِنْ أَرْبَعِينَ جُزْءًا مِنَ النُّبُوَّةِ وَهِيَ عَلَى رِجْلِ طَائِرٍمَا لَمْ يَتَحَدَّثْ بِهَا فَإِذَا تَحَدَّثَ بِهَا سَقَطَتْ قَالَ وَأَحْسَبُهُ قَالَ وَلَا يُحَدِّثُ بِهَا إِلَّا لَبِيبًا أَوْ حَبِيبًا (ت عن ابى رزين العقيلى)

″Mü’minin rüyâsı Peygamberliğin kırkta bir cüzünden bir cüzdür ve kimseye anlatmadıkça o rüyâ, kuşun bacağına bağlıdır (muallaktadır). Ancak anlattığı zaman düşer (yorumlandığı gibi olur).″ Râvi diyor ki: Zannedersem, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Rüyâyı ancak kâmil akıl sahibi kimselere veya bir dosta anlat″ diye buyurdu.[5]


[1] Bu secde hususunda Sûre-i Yusuf, Âyet 100 ve izahına bakınız.

[2] Sünen-i Tirmizî, Rüyâ 1; Sahih-i Buhârî, Tâbir 26.

[3] Sahih-i Buhârî, Tâbir 46.

[4] Sünen-i Tirmizî, Rüyâ 2.

[5] Sünen-i Tirmizî, Rüyâ 5.


﴿ لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ ﴿٧﴾

7. Yemin olsun ki, anlamak isteyenler için Yusuf ile kardeşlerinin kıssasında ibretler vardır.


﴿ اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ ﴿٨﴾ اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْمًا صَالِح۪ينَ ﴿٩﴾

8-9. Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki, Yusuf’un kardeşleri birbirlerine dediler ki: ″Yusuf ile kardeşi (Bünyamin), babamız yanında bizden daha sevgilidir. Halbuki biz, kuvvetli bir topluluğuz. Şüphesiz ki bizim babamız, elbette apaçık bir hatâ içindedir.* Yusuf’u öldürün yahut uzak bir yere atın. Babanızın karşısında sizden başka sevecek kimse kalmaz. Siz de bundan sonra (tevbe edip) sâlihlerden olursunuz.″

İzah: Yusuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri, Yâkub Aleyhisselâm’ın Yusuf Aleyhisselâm’ı çok sevmesini kıskandılar ve bir şekilde rüyâdan da haberdar olunca, Yusuf Aleyhisselâm, babamızın yanında bizden daha sevgilidir, bunu babamızdan izin alıp götürelim; ya öldürelim, yahut uzaklaştırıp bir yere atalım. O zaman babamız bizi sever, dediler. Ve yaptıkları bu işin hatâ olduğunu bildikleri halde, sonradan tevbe ettiklerinde, Allah’u Teâlâ’nın kendilerini bağışlayacağını ve tekrar sâlihlerden olacaklarını düşündüler.

Kardeşlerini bu hatâya götüren sebep ise, şeytanın vesvesesine uymalarıdır. Bu mesele Sûre-i Yûsuf, Âyet 5’te şöyle geçmektedir:

Babası da ona dedi ki: ″Oğulcuğum! Bu rüyânı kardeşlerine söyleme. Yoksa, (hasetlerinden) sana bir tuzak kurarlar. Şüphesiz ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.


﴿ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ﴿١٠﴾

10. Onlardan biri (Yahuda) dedi ki: ″Yusuf’u öldürmeyin ve onu bir kuyunun dibine bırakın. Onu bir yolcu kafilesi bulup alır. Eğer mutlaka bir şey yapacaksanız, böyle yapın.″


﴿ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ ﴿١١﴾ اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿١٢﴾

11-12. Bunlar hep birlikte babaları Yâkub’un yanına geldiler ve dediler ki: ″Ey babamız! Biz, Yusuf’un iyiliğini istediğimiz halde, niçin bize güvenip onu teslim etmiyorsun?* Yusuf’u yarın bizimle beraber gönder. Bol bol yesin ve oynasın. Şüphesiz biz onu koruruz.″


﴿ قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ ﴿١٣﴾

13. Yâkub dedi ki: ″Onu götürmeniz beni mahzun eder (ayrılığına tahammül edemem). Ve siz ondan gâfil iken onu kurdun yemesinden korkarım.″


﴿ قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذًا لَخَاسِرُونَ ﴿١٤﴾

14. Yusuf’un kardeşleri: ″Biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse, şüphesiz biz, elbette hüsrâna uğrayanlardan oluruz″ dediler


﴿ فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٥﴾

15. Kardeşleri onu götürdükleri ve kuyunun dibine bırakmaya azmettikleri vakit, Biz de Yusuf‘a: ″Bir gün gelecek ki, kardeşlerinin bu yaptıklarını (senin Yusuf olduğundan) habersiz oldukları halde, onlara söyleyeceksin″ diye vahyettik.


﴿ وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ ﴿١٦﴾ قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ ﴿١٧﴾ وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ ﴿١٨﴾

16-18. Ve kardeşleri, akşam vakti ağlayarak babalarına geldiler.* Babalarına: ″Ey babamız! Biz yarış yapmak için gittik. Yusuf’u da eşyamızın yanında bıraktık. Onu kurt yemiş. Ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmazsın″ dediler.* Ve Yusuf’un gömleğine yalandan sürmüş oldukları kanı gösterdiler. Babaları Yâkub dedi ki: ″Hayır! Nefsiniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Bu sözlerinize karşı kendine sığınılacak da ancak Allah’tır.″

İzah: Kardeşleri, Yusuf Aleyhisselâm’a hasetlerinden, babalarına yalvararak, ″Yusuf’a sahip oluruz ve sana geri getiririz″ diye söz verdiler. Babaları da: ″Belki başına bir kaza getirirsiniz ve sahip olamazsınız″ diyordu. Yusuf Aleyhisselâm’ın, başına bir şey geleceği kendisine ayan olmuştu. Kardeşleri ısrar ettiler ve neticede Yusuf Aleyhisselâm’ı alıp beraber götürdüler. Kardeşleri, önce Yusuf Aleyhisselâm’ı öldürmeye karar verdiler. Sonra kıyamadılar. İçlerinden en büyük kardeşi Yahuda ve bâzı kardeşleri öldürülmesine râzı olmadı. Kuyuya atmaya karar verdiler ve attılar. Yusuf Aleyhisselâm, kuyuya atıldığında, Allah’u Teâlâ onu muhafaza etti, zarar ve ziyan görmedi.

Kardeşleri, Yusuf Aleyhisselâm’ı kuyuya atarlarken, gömleğini çıkarttılar. Bir tavşan kesip, kanını gömleğe sürdüler. Gömleği babalarına getirdiler. Babalarına: ″Yusuf’u kurt yedi″ diye yemin ettiler. Babaları, gömleği eline aldı, baktı; gömlekte yırtık yoktu. Dedi ki: ″Bu kurt sizden merhametliymiş. Gömleği yırtmadan içindekini yemiş. Gerçekten kurt, Yusuf Aleyhisselâm’ı tutsa, gömleğinin parçalanması lâzımdı.″

Yâkub Aleyhisselâm, çocuklarının yeminlerinden dolayı onun öldüğüne; gömleğin parçalanmadığından dolayı da ölmediğine, başına bir iş getirdiklerine kanaat ediyordu. Ağlamaya başladı.

Yâkub Aleyhisselâm, kurtları çağırdı. Tüm Kenan’ın kurtları geldiler. Kurtlara: ″Yusuf’u yediniz mi? Benim oğluma ne yaptınız?″ diye sordu. Kurtlar da, onu yemediklerine dair yemin ettiler.


﴿ وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿١٩﴾ وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ ﴿٢٠﴾

19-20. Bir kervan geldi, su çekmekle görevli olan adamlarını kuyuya gönderdiler, hemen kovasını kuyuya saldı. (Yusuf, kovanın ipine yapıştı, kuyunun ağzına çıkınca) o adam: ″Müjde! İşte bir oğlan″ dedi. Kardeşleri, haberdar olup geldiler ve Yusuf‘un kim olduğunu, kuyuya nasıl düştüğünü gizlediler ve onu bir ticaret malı edindiler (″Bu bizim kölemizdir, bizden kaçtı″ dediler). Halbuki Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarını biliyordu.* Yusuf‘u istemeyen kardeşleri, birkaç dirhemden ibâret olan çok ucuz bir fiyat ile onu sattılar.

İzah: Kardeşlerinin içinde, Yahuda en merhametlisi idi. Arada gelir, kuyunun dibine ekmek atardı. Kuyunun içinde sudan yüksek bir taş vardı. Yusuf Aleyhisselâm, o taşın üzerinde otururdu ve atılan ekmeği yerdi.

Bir gün bir kervan geldi ve o kuyudan su çekmek için kovalarını kuyuya indirdiler. Yusuf Aleyhisselâm o kovaya tutundu ve onu kuyudan çıkardılar. Yusuf Aleyhisselâm‘ın kardeşleri, bu olaydan haberdar olup geldiler ve ″Biz, onu kölemiz olduğunu söyleyerek, uzak bir yer olan Mısır’a giden bu kervana satarsak, göz önünden uzaklaşmış olur″ dediler ve bu bizim kölemizdir, diyerek çok ucuz bir fiyata sattılar.

Bu şekilde ucuz bir fiyata köle olarak satılmasının hikmeti ise; bir gün, Yusuf Aleyhisselâm aynanın karşısına geçip kendisine uzun uzun baktı ve ″Ben köle olsam, çok yüksek bir pahaya satılırdım″ demişti. İşte bu sözünden dolayı Allah‘u Teâlâ onun kardeşleri tarafından kuyuya atılmasına ve çok ucuz fiyata satılmasına müsaade etti. Allah‘u Teâlâ, büyük konuşanları, başkalarını küçük görenleri sevmez. Bu sebeple onu kuyuya attırdı ve çok ucuz bir fiyata sattırdı.

Yusuf Aleyhisselâm küçük yaşta iken, Yâkub Aleyhisselâm namaz kıldığı esnada, Yusuf Aleyhisselâm önüne gelmişti. Yâkub Aleyhisselâm, secde yerine bakması gerekirken, Yusuf Aleyhisselâm‘a baktı. Bunun üzerine Allah‘u Teâlâ: ″Benden, yani secdeden ayırdığın o gözlerini ve ona sebep olan Yusuf‘u senden ayıracağım″ dedi. Nihâyet öyle oldu. Yusuf Aleyhisselâm kaybolunca Yâkub Aleyhisselâm, ağlaya ağlaya onun hasretinden gözlerini kaybetti.

Aşağıdaki Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, onu satın alan kervancı, Mısır‘a geldi ve ondan da Mısır meliki satın aldı.


﴿ وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٢١﴾

21. Mısır’da Yusuf‘u satın alan kimse, zevcesine: ″Buna iyi bak! Umulur ki bize menfaati dokunur yahut onu kendimize evlat ediniriz″ dedi. İşte Yusuf‘u böylece Mısır’a yerleştirdik ve ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allah’u Teâlâ, emrinde gâliptir. Lâkin insanların çoğu bunu bilmezler.


﴿ وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٢٢﴾

22. Yusuf, kemal yaşına ulaştığı vakit, ona Peygamberlik ve ilim verdik. Muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.


﴿ وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿٢٣﴾

23. Yusuf’un bulunduğu evin kadını (Zeliha), onunla birleşmek istedi ve kapılarını kapattı, ″Haydi gelsene″ dedi. Yusuf ise, ″Allah’a sığınırım! Senin kocan, benim efendimdir. Bana güzel baktı (ben ona ihânet etmem). Şüphesiz ki, zâlimler kurtuluşa eremezler″ dedi.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm, bunların yanında köle iken evlenme çağına geldi. Mısır kralının ailesi Zeliha ona âşık oldu. Çünkü Yusuf Aleyhisselâm aşırı derecede güzeldi. Kocasında erkeklik olmadığı için Zeliha bâkireydi.

Zeliha, Yusuf Aleyhisselâm’a, kendisiyle beraber olması için teklifte bulundu, Yusuf Aleyhisselâm bu teklifi reddetti. Zeliha, Mısır’ın en güzel kızlarını çok açık vaziyette, Yusuf Aleyhisselâm ile beraber odalara kapattı. İlk defa bunlarla birleşirse, sonra benimle birleşir, ümidiyle çok zaman denedi. Zeliha, Yusuf Aleyhisselâm’a, sarayın içindeki yüzme havuzuna bu güzel kızlarla birlikte girmesini emretti. Yusuf Aleyhisselâm, köle olduğu için mecbûren onun emirlerini yerine getiriyordu. Buna rağmen Yusuf Aleyhisselâm bunlara dönüp bakmıyordu. Zeliha yine amacına muvaffak olamadı.

Zeliha, Yusuf Aleyhisselâm’ı sözleri ile kendine çekmek istiyordu. Yusuf Aleyhisselâm da, onu ikaz mahiyetinde ayıktırmaya çalışıyordu. Zeliha: ″Yâ Yusuf! Ne kadar güzel gözlerin var″ dedi. Yusuf Aleyhisselâm: ″Bir zaman gelecek çukuruna karıncalar dolacak, neye yarar?″ dedi. Zeliha: ″Yâ Yusuf! Ne güzel yanakların var″ dedi. Yusuf Aleyhisselâm: ″Bir zaman gelecek kabirde yılanlara, akreplere yem olacak, neye yarar?″ dedi. Bu sefer Zeliha: ″Yâ Yusuf! Ne güzel konuşman, lisânın var″ deyince de Yusuf Aleyhisselâm: ″Bir zaman gelecek, konuşmadan kesilip ruh çıkacak, neye yarar?″ dedi.

Zeliha, Yusuf Aleyhisselâm ile birleşmek için birçok çarelere başvuruyordu. Fakat Yusuf Aleyhisselâm her seferinde kendisini reddediyordu. En son onu bir odaya kapatınca, Yusuf Aleyhisselâm: ″Ben senin dediğini yaparsam, zâlimlerden olmuş ve sahibime ihânet etmiş olurum″ dedi.


﴿ وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ ﴿٢٤﴾

24. Şüphesiz ki o kadın, Yusuf ile birlikte olmayı kastettiği gibi, Yusuf da Rabbinin burhanını (babasını) görmeseydi, kadına kastede-cekti. Biz ondan kötülüğü (efendisine ihâneti) ve zinâyı işte böyle defettik. Şüphesiz o, Bizim ihlaslı kullarımızdandı.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Rabbinin burhanı″ ifadesinden maksat, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre, ″Babası Yâkub Aleyhisselâm’ı görmesidir.″

Zeliha, en son Yusuf Aleyhisselâm’ı gizli bir odaya çağırdı, üzerine kapıyı kapattı. Onu râzı etmişti. Kıyâfetlerini çıkarmışlardı, üzerlerinde sâdece birer gömlek kalmıştı. Zeliha içeride bulunan putun yüzünü örttü. Yusuf Aleyhisselâm: ″Ne yaptın?″ deyince, Zeliha: ″Bu bizim tanrımızdır. Biz, bunun yanında, gözü önünde böyle bir şey yapamayız″ dedi. Yusuf Aleyhisselâm: ″Sen taştan uydurma olan tanrından hayâ ediyorsun da, ben, Rabbimden niçin haya etmeyeyim!″ dedi. Bunun üzerine Yâkub Aleyhisselâm’ın mâneviyatını pencerede gördü. Buna sebep Yusuf Aleyhisselâm’ın: ″Sen taş olan puttan hayâ ediyorsun da, ben, Rabbimden nasıl hayâ etmeyeyim?″ demesi oldu. Allah’u Teâlâ’ya olan saygısı ve korkusu, Allah’u Teâlâ’nın hoşuna gitti. Burhan olarak babasının vâsıtasıyla Yusuf Aleyhisselâm’ı, Zeliha’nın şerrinden kurtardı.

Babası Yâkub Aleyhisselâm; Hz.Yusuf’un bulunduğu odanın penceresine parmaklarıyla vurdu. Yusuf Aleyhisselâm baktı ki, babası kendisine bakıyor. Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yusuf’a: ″Ne yapıyorsun, Yusuf! dışarı çık″ diye çağırdı. Yusuf Aleyhisselâm, kilitli olan demir kapılara eliyle her vurduğunda, kapılar kendiliğinden açılıyordu. Yusuf Aleyhisselâm’ın hızla dışarı doğru kaçtığını gören Zeliha, onu tutabilmek için arkasından koşuyordu. Yetişti ve arkasından gömleğini tuttu. Yusuf Aleyhisselâm’ın gömleği yırtıldı. Maksadı dışarı çıkartmamaktı. Yusuf Aleyhisselâm yine koştu.

Sonuç olarak kul, Allah’u Teâlâ’dan tarafa sözle, hareketle yönelince, Allah’u Teâlâ da, ayıktırmak için vesîle, sebep olarak burhan gösteriyor. İşte âyette geçen burhan, Yusuf Aleyhisselâm’ın babasının mâneviyatını pencerede görmesi ve sesini duymasıdır.

Yâkub Aleyhisselâm, zâhirde Yusuf Aleyhisselâm’ı arıyor, bulamıyordu. Ağlaya ağlaya, gözleri kör olmuştu. Öldü mü, sağ mı bilmiyordu! Mâneviyatı da Zeliha’nın şerrinden, Yusuf Aleyhisselâm’ı kurtarıyor. Bâtınının yaptığından, zâhirinin haberi yoktu.


﴿ وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءًا اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٢٥﴾

25. Yusuf ile kadın, kapıya doğru koştular. Kadın, onun gömleğini arkadan çekip yırttı. Kapının yanında o kadının efendisine (kocasına) rastladılar. Bunun üzerine kadın, ″Senin zevcen hakkında fenâlık yapmak isteyenin cezâsı, zindana atılmak yahut elim bir azap ile cezâlandırılmaktan başka bir şey değildir″ dedi.


﴿ قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٢٦﴾ وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٢٧﴾ فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ ﴿٢٨﴾ يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟ ﴿٢٩﴾

26-29. Yusuf: ″O kadın, benimle birlikte olmak istedi″ dedi. Kadının akrabasından bir şâhit de şöyle şâhitlik etti: ″Yusuf’un gömleği önden yırtılmış ise kadın doğru söylemiştir, Yusuf yalancılardandır.* Eğer gömlek arkadan yırtılmış ise kadın yalan söylemiştir, Yusuf doğru söyleyenlerdendir.″* Kadının kocası, Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce, dedi ki: ″Şüphesiz bu, siz kadınların tuzağıdır. Şüphesiz, sizin tuzağınız çok büyüktür.″* ″Ey Yusuf! Bu hâli gizle, kimseye duyurma! Ey kadın! Sen de günahının bağışlanmasını dile. Şüphesiz sen, günahkârlardan oldun.″

İzah: Önde Yusuf Aleyhisselâm, arkada Zeliha ikisi de dışarı çıktı. Üzerlerinde birer uzun gömlek vardı. Padişah (Zeliha‘nın kocası), kumandanlar, vezirler dışarıda oturuyorlardı. İlk defa Zeliha söze atıldı: ″O benimle birlikte olmak istedi. Bunun cezâsı ölüm değil, zindana atılmaktır″ dedi. Çünkü öldürürler, diye de korkuyordu. Yusuf Aleyhisselâm‘a sordular. Yusuf Aleyhisselâm: ″Benim yerime bu konuşsun″ diye Zeliha‘nın akrabalarından bir kadının kucağında olan kundaktaki bebeği gösterdi. O bebek, Allah’u Teâlâ’nın hikmetiyle konuştu. O bebeğe: ″Hangisi haklıdır?″ diye sordular. Bebek: ″Yusuf‘un eteği arkadan yırtılmışsa, Yusuf haklı; yok eğer önden yırtılmışsa Zeliha haklıdır″ dedi.

Yusuf Aleyhisselâm‘ın gömleği arkadan yırtılmıştı. Böylece Yusuf Aleyhisselâm‘ın haklı olduğunu anladılar.

Padişah ve yanındakiler, Yusuf Aleyhisselâm’a: ″Sen bu olayları söylemekten kaçın, bizim sırrımızı dışarı verme, sonunda duyulursa seni astırırız″ gibi tehditler yaptılar. Yusuf Aleyhisselâm’ın köle olması, Zeliha’nın da Mısır Şâhı’nın karısı olması nedeniyle, haklı olduğu halde, onu haksız gördüler.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا تَرَكْتُ بَعْدِي فِتْنَةً أَضَرَّ عَلَى الرِّجَالِ مِنَ النِّسَاءِ (خ عن اسامة بن زيد)

″Ben, kendimden sonra ümmetimin erkekleri için, kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Nikâh 17; Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 9.


﴿ وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّاۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٣٠﴾

30. Ve şehirdeki birtakım kadınlar: ″Azizin zevcesi, genç kölesiyle birlikte olmayı istemiş, onun sevgisi kalbine işlemiş. Şüphesiz ki, onu apaçık sapıklık içinde görüyoruz″ dediler.


﴿ فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـًٔا وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪ينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ ﴿٣١﴾

31. Azizin zevcesi, kadınların bu sözlerini işitince, onlara haber gönderip çağırdı. Ve onlar için yaslanacakları bir yer ve bıçakla kesilecek bir şeyler hazırladı. Geldiklerinde de herbirine bir bıçak verdi. Onlar kendileri için hazırlanan şeyleri (meyveleri) bıçakla keserlerken, Azizin zevcesi, Yusuf’a: ″Yanlarına çık!″ diye emretti. Yusuf çıktı. Şehrin kadınları onu yüce bir varlık olarak gördüler ve onun güzelliğinden kendi ellerini kestiler de haberleri olmadı. ″Allah’ı tenzih ederiz, bu bir insan değil, ancak kerîm (güzel) bir melektir″ dediler.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm’ın güzelliği hakkında Enes Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mîraca yükselirken üçüncü göğün kapısı açıldığında, orada Yusuf Aleyhisselâm ile görüştüğünü söylemiş ve şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا أَنَا بِيُوسُفَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا هُوَ قَدْ أُعْطِيَ شَطْرَ الْحُسْنِ (م عن انس)

″Yusuf ile karşılaştım. Meğer ona güzelliğin yarısı verilmiş.″[1]

Peygamberler içerisinde Yusuf Aleyhisselâm güzelliği ile ün yapmış ve onun bu yönü darb-ı mesel olmuştur. Âlemlerin kendi yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, yaratılmış olanların da, yaratılacak olanların da eşsiz güzelidir.

Resûlü Ekrem’in mübârek vücudunda bâtıni güzelliklere delâlet eden zâhiri güzellikler, hiçbir şahısta bir araya gelmiş değildir. Hattâ İmam Kurtubî diyor ki: ″Resûlu Ekrem’in güzelliği tamamen açık olarak görülmüş değildir. Bütün güzellikleri tamamen açık olsaydı, Sahâbe-i Kirâm’ın ona bakmaya gücü yetmezdi.″[2]

Bu hususta Peygamberimiz Sallalâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا بَعَثَ اللّٰه نَبِيًّا إِلَّا حَسَن الْوَجْه حَسَن الصَّوْت وَكَانَ نَبِيّكُمْ أَحْسَنهمْ وَجْهًا وَأَحْسَنهمْ صَوْتًا )الترمذي عن أنس(

″Allah’ın gönderdiği bütün Peygamberler güzel yüzlü ve güzel sesli idi. Fakat sizin Peygamberiniz hepsinden daha güzel yüzlü, daha güzel seslidir.″[3]

Hz. Ali Kerremallâhu veche, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in özelliğini anlatırken bir bölümünde şöyle buyurmuştur:

يَقُولُ نَاعِتُهُ لَمْ أَرَ قَبْلَهُ وَلَا بَعْدَهُ مِثْلَهُ (ت عن على)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i anlatmaya çalışan anlatmaktan aciz kalınca, ″Ne ondan önce ne de ondan sonra bir benzerini görmedim″ derdi.[4]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 74 (259).

[2] Tirmizî, Şemâil-i Şerife (Tercüme ve şerh eden, Hüsâm’üd-din en-Nakşibendî), s. 7.

[3] İbn-i Hacer, Fethu’l-Barî, c. 11, s. 216.

[4] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 7.


﴿ قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿٣٢﴾

32. Azizin zevcesi de, ″İşte beni ayıpladığınız kimse budur. Yemin olsun ki, onunla birlikte olmayı ben istedim. O ise kaçındı. Yemin olsun ki, eğer ona emrettiğimi yapmazsa, muhakkak zindana atılacak ve şüphesiz hakir ve zelil olacak″ dedi.


﴿ قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿٣٣﴾ فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿٣٤﴾ ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟ ﴿٣٥﴾

33-35. (O kadınlar, ″Zeliha’nın talebini kabul et″ diye Yusuf’u iknâya çalışınca) Yusuf: ″Yâ Rabbi! Zindan, bana bunların teklif ettiği şeyden daha hoştur. Bunların tuzağını benden defetmezsen, onlara meyleder ve câhillerden olurum″ dedi.* Rabbi Teâlâ da onun duâsını kabul etti ve kadınların tuzağını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve bilendir.* Yusuf’un suçsuz olduğuna dair alâmetleri gördükleri halde, (halkın dedikodusunu kesmek için) onu bir müddet zindana atmayı uygun gördüler.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm ile Zeliha arasındaki olaylar, Mısır halkının eşraf olan kadınları arasında duyulmuştu. Onlar: ″Nasıl olur, Mısır şahının karısı bir köleye gönül verir, bu olacak şey mi?″ diye aleyhinde çok dedikodu yaptılar. Bu, Zeliha‘ya kadar duyuldu. Zeliha da, onların kendisi hakkında yanlış düşündüklerini, kendisinin haklı olduğunu ve Yusuf Aleyhisselâm’ın dayanılamayacak kadar güzel olduğunu onlara göstermek için Yusuf Aleyhisselâm’ı o kadınların bulunduğu odaya çağırdı. Yusuf Aleyhisselâm, Zeliha’nın önceden kendisine söylemesi üzerine gülümseyerek odaya girdi. Mısır kadınları, Yusuf Aleyhisselâm’ı görünce, ondan gözlerini ayıramadılar. Meyveleri ellerine aldılar. Meyveye, bıçağa bakmadan, meyveyi soymaya başladılar. Meyve diye parmaklarını doğruyor ve kan yere akıyordu. Zeliha, bunları görüyordu. Nihâyet Yusuf Aleyhisselâm’ı dışarı çıkardı. Kadınlar parmaklarının acısını, ancak o zaman duydular. Zeliha, kadınlara: ″Benim için, köleye gönül indirdi″ diyordunuz; siz ise bir gülmesine dayanamayıp, meyve yerine parmaklarınızı doğradınız. Halbuki ben her gün görüyorum, siz bir an görünce ne hâle geldiniz!

Kadınlar, kendi kendilerinden geçmiş, baygın vaziyete gelmişlerdi. O kadınlar, Zeliha‘ya: ″Bu insanoğlu değil, o ancak bir melektir″ dediler. Yusuf Aleyhisselâm’a da dediler ki: ″Zeliha ne diyorsa, sen onu yap.″ Yusuf Aleyhisselâm, yine kabul etmedi. Yusuf Aleyhisselâm esas hürriyeti; Zeliha’nın yanında kalıp fuhşiyat yapmakta değil, Allah korkusundan, zindanda yatmada buldu.

Böylece Yusuf Aleyhisselâm’ı zindana attılar. Zeliha, her zaman Yusuf Aleyhisselâm’a haber gönderiyor ve ″Benimle olursa, kendisini hemen zindandan çıkartırım″ diyordu. Yusuf Aleyhisselâm ise, ″Benim için zindanda olmak, onun yanında sarayda olmamdan daha iyidir″ diye buyurdu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde şöyle buyurmuştur:

سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمْ اللّٰهُ فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ الْإِمَامُ الْعَادِلُ وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِي الْمَسَاجِدِ وَرَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللّٰهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ إِنِّي أَخَافُ اللّٰهَ وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ أَخْفَى حَتَّى لَا تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللّٰهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ (خ م عن ابى هريرة)

″Yedi sınıf insan vardır ki, Allah’u Teâlâ onları hiçbir gölgenin bulunmadığı günde gölgelendirir. Bunlar şu kimselerdir: Âdil devlet başkanı. Rabbine ibâdet ederek yetişen genç. Kalbi mescitlere bağlı olan kişi. Allah için birbirini seven ve Allah için bir araya gelip Allah için birbirlerinden ayrılan iki kişi. Asâlet ve güzellik sahibi bir kadın kendisini dâvet ettiği halde, ″Ben, Allah’tan korkarım″ diyerek onu reddeden kişi. Sadaka verirken sağ elinin verdiğini sol eline hissettirmeyecek şekilde gizli olarak sadaka veren kişi. Kimsenin olmadığı yerde Allah’ı zikrederek gözlerinden yaş döken kişi.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikâk 24; Sahih-i Müslim, Zekât 30 (91).


﴿ وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْرًاۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٣٦﴾

36. Yusuf, zindana atılırken, onunla beraber iki genç daha zindana atıldı. O iki gençten biri, ″Ben rüyâmda kendimi şaraplık üzüm sıkıyor gördüm″ dedi. Diğeri de, ″Ben de rüyâmda gördüm ki, başımın üstünde ekmek götürüyorum, kuşlar da o ekmekten yiyordu. Bize bu gördüklerimizin tâbirini bildir. Şüphesiz ki, biz seni muhsinlerden görüyoruz″ dedi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin son kısmıyla ilgili olarak Ebû Seleme b. Sebt’den şöyle nakledilmiştir:

كُنْتُ عِنْدَ الدَّحَّاكِ بْنِ مَزَاحِمَ فَسَأَلَهُ رَجُلٌ عَنْ هَذِهِ الْاٰيَةِ: (إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ) مَا كَانَ اِحْسَانُهُ؟ قَالَ: كَانَ اِذَا رَأَى رَجُلًا مُضَيَّقًا عَلَيْهِ وَسِعَ عَلَيْهِ وَاِذَا رَأَى مَرِيضًا قَامَ عَلَيْهِ وَاِذَا رَأَى مُحْتَاجًا سَأَلَهُ لِقَضَاءِ حَاجَتِهِ (المسند للامام الاعظم ابى حنيفة عن ابى سلمة بن سبط)

ed-Dahhak İbn-i Mezâhim’in yanındaydım. Bir adam ona: ″Şüphesiz biz seni muhsinlerden görüyoruz″ mealindeki âyette geçen ″Yusuf Aleyhisselâm’ın iyilikleri nelerdi?″ diye sordu. Şöyle cevap verdi: ″O, zindanda iken biri ne zaman sıkışsa, ümitsiz kalsa onu teselli eder, ferahlatırdı. Biri hasta olsa hâlini sorar, yardımına koşardı. Biri bir şeye muhtaç olsa, onun bu ihtiyacını gidermeye çalışırdı.″[1]


[1] İmâm-ı Âzam Ebû Hanife, Müsned, Hadis No: 499; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 9255.


﴿ قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ ﴿٣٧﴾ وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ﴿٣٨﴾

37-38. Yusuf, onlara dedi ki: ″Size verilecek bir yemek, daha size gelmeden önce onun nasıl bir yemek olduğunu size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Şüphesiz ben, Allah’a îman etmeyen ve âhiret gününü inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim.* Ve babalarım İbrâhim, İshâk ve Yâkub’un dînine tâbi oldum. Bizim için Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız lâyık değildir. Bu tevhid, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur. Lâkin insanların çoğu şükretmezler.″


﴿ يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ ﴿٣٩﴾

39. ″Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok ilahlar mı hayırlıdır, yoksa bir ve her şeye hâkim olan Allah mı?″


﴿ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٤٠﴾

40. ″Allah’tan başka ibâdet ettiğiniz şeyler, sizin ve babalarınızın isimlendirdiği putlardan başka bir şey değildir. Allah’u Teâlâ, bunlara ibâdet için hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. Sâbit ve doğru olan din budur. Lâkin insanların çoğu bu hakikati bilmezler.″


﴿ يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّٓا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْرًاۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِه۪ۜ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۜ ﴿٤١﴾ وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ۟ ﴿٤٢﴾

41-42. ″Ey zindan arkadaşlarım! Rüyâlarınızın tâbirine gelince, Biriniz efendisine yine şarap sunacak, diğeriniz ise asılacak, sonra kuşlar başından yiyecek. Benden sorduğunuz tâbir budur ve böyle olacaktır.″* Yusuf, kurtulacağını anladığı kişiye: ″Benim zulme uğrayarak hapis yattığımı efendine söyle″ dedi. Fakat şeytan ona, efendisine söylemeyi unutturdu. Yusuf da birçok sene (yedi yıl) daha zindanda kaldı.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm çok güzel rüyâ tâbiri yapardı. Ağır mahkum olan iki kişi, gizliden konuşup Yusuf Aleyhisselâm’a uydurma bir rüyâ söylediler. Birisi: ″Ben rüyâmda başımın üzerinde ekmek götürürken kuşların onu yiyip uçtuğunu gördüm.″ Diğeri de, ″Ben de rüyâmda şarap sıktığımı gördüm″ dedi.

Yusuf Aleyhisselâm başında ekmek götürene: ″Seni asacaklar ve başına kuşlar konup etini, beynini yiyecekler″ diğerine de: ″Sen de kurtulacaksın. Padişah, yanına yine seni şarap sunan hizmetçi olarak alacak. Orada benim suçsuz olduğumu hatırlat″ dedi. Onlar: ″Biz böyle bir rüyâ görmemiştik, yalan söyledik″ dediler. Yusuf Aleyhisselâm: ″Ben tâbirini yaptım, isterseniz yalan söyleyin″ dedi. Rüyânın tâbiri de aynen çıktı. Birisi asıldı, diğeri de padişahın yanında hizmetçi oldu.

Şeytan, o hizmetçiye Yusuf Aleyhisselâm’ın: ″Beni efendine hatırlat″ sözünü padişaha söylemeyi yedi sene unutturdu. Böylece zindanda yedi yıl daha kaldı. Bu da Allah’ın takdiri idi. Allah’u Teâlâ’nın izni olmadan hiçbir şey olmaz. Bu âyette de şeytanın unutturması yine Allah’u Teâlâ’nın izniyledir.

Bu hususta Cenâb-ı Hakk Teâlâ Sûre-i Tevbe, Âyet 51’de şöyle buyurmuştur:

Ey Resûlüm! O münâfıklara de ki: ″Bize ancak Allah’ın yazmış olduğu (takdir ettiği) şey isâbet eder. O, bizim mevlâmızdır (velîmizdir). Mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler.″


﴿ وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَ۬أُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ ﴿٤٣﴾ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ ﴿٤٤﴾

43-44. Mısır meliki: ″Ben rüyâmda yedi zayıf inek, yedi semiz ineği yerken gördüm. Yedi yeşil ve yedi kuru başak da gördüm. Ey kavmimin ileri gelenleri! Eğer rüyâ tâbirini biliyorsanız, rüyâmı bana tâbir edin″ dedi.* Onlar da: ″Bu gördüklerin karışık rüyâlardır. Biz ise böyle karışık rüyâların tâbirini bilmeyiz″ dediler.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm’ın zindandan çıkma zamanı gelince, Allah’u Teâlâ, onun zindandan çıkması için bir sebep yaratıyor ve ülkenin hükümdarı dikkat çekici bir rüyâ görüyor. Rüyâsını önce etrafında bulunan güvendiği kişilere söyleyerek tâbir etmelerini istiyor. Fakat onlar, bu rüyâyı tâbir etmekten âciz kalıyorlar ve şöyle diyorlar:

- Senin bu gördüğün şeyler, birtakım karışık ve aldatıcı rüyâlardır. Biz, böyle şeylerin yorumunu bilmiyoruz.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ ﴿٤٥﴾ يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿٤٦﴾

45-46. Zindandan kurtulmuş olan, aradan bir hayli zaman geçtikten sonra Yusuf’u hatırlayarak, ″Ben size onun tâbirini haber veririm, beni hemen (zindana) gönderin″ dedi.* Zindana gelince, ″Ey sözünde doğru olan Yusuf! Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil ve yedi kuru başak rüyâsını bize tâbir et. Ümit ederim ki, (isâbetli tâbirinle) insanlara dönerim de onlar da senin değerini bilirler" dedi.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm zindanda yatarken, Mısır şahı bir rüyâ gördü. Bunu hiçbir rüyâ tâbircisi yorumlayamadı. O zaman Yusuf Aleyhisselâm ile zindanda yatan padişahın hizmetçisi, yani Yusuf Aleyhisselâm’ın tâbiri sonrası beraat edip kurtulan kişi: ″Ben, Yusuf’la zindanda yattım. O, çok iyi rüyâ tâbiri yapıyor, hiç yanılmıyor, bana izin verin, ondan bunun tâbirini öğrenirim″ dedi. Onların izni üzerine Yusuf Aleyhisselâm’a gelerek rüyâyı anlattı.


﴿ قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ ﴿٤٧﴾ ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ ﴿٤٨﴾ ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟ ﴿٤٩﴾

47-49. Yusuf dedi ki: ″Yedi sene devamlı olarak ekersiniz, her sene biçtiğiniz mahsülü, yiyeceğiniz az bir miktarı hâriç, başaklarıyla bırakın.* Bundan sonra, yedi sene kuraklık olacak. Yedi sene sakladığınız mahsülü, ziraat için ayırdığınız az bir miktarı hâriç, bu kuraklık senelerinde yiyin.* Sonra yağmurlu ve bereketli bir yıl gelecek ve o yılda halk (üzüm ve zeytin gibi) mahsüllerini sıkıp faydalanır.″

İzah: Âyetlerde de geçtiği üzere, Yusuf Aleyhisselâm rüyâyı şöyle yorumlamıştır: ″Bu memlekette yedi sene bolluk olacak. Her sene, iki üç senenin mahsulünü verecek. Yedi seneden sonra, yedi sene kıtlık olacak. Siz, yedi sene buğdayların fazlasını depolayın. Yedi sene kıtlık olduğunda, onları yersiniz ve satarsınız″ dedi.

Ambarda bir yıldan fazla duran buğday bitlenir, böcek düşer ve yenmez hâle gelir. Günümüzde bitlenmemesi için uzun süre depolanan buğdaya ilaç atılır. Evvelce ambar ilacı olmadığı için Yusuf Aleyhisselâm onlara stok yapma usulünü öğretti. ″Yiyeceğiniz kadarını yiyin, geri kalanını; buğdayın başağını dâimâ içe getirip sapı dışarıda kalacak şekilde öyle yığın″ dedi.

Böylece kaç sene kalırsa kalsın, buğday bozulmaz. Buğday sarf edileceği zaman o buğday dövülür, savrulur, tâze buğday olarak kullanılırdı. Aksi takdirde ambarda buğday olarak depolanmış olsa hepsi çürürdü. Yusuf Aleyhisselâm Mısır padişahına stok yapmayı böylece tarif etti.

Ayrıca kuraklık bittikten sonra yedi yıl yağmurlu ve bereketli bir yıl olacak. O zaman meyve sebze bol olur ve halk onların suyunu sıkar, bolluk ve bereket gelir, dedi.


﴿ وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ ﴿٥٠﴾

50. Bu tâbiri duyan Melik: ″Onu bana getirin″ dedi. Melik’in adamı onu zindandan çıkarmak için geldiği vakit, Yusuf ona: ″Ellerini kesen kadınların maksadı ne idi? Git, efendinden sor. Rabbim onların tuzağını bilir″ dedi.


﴿ قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٥١﴾

51. Melik, o kadınlara: ″Yusuf’u baştan çıkarmak istemekteki maksadınız neydi?″ dedi. Kadınlar: ″Hâşâ! Allah için, biz onda bir kötülük görmedik″ dediler. Azizin zevcesi de (Zeliha da) dedi ki: ″Şimdi hak meydana çıktı. Onunla birlikte olmayı ben istedim. O, hakikaten doğru söyleyenlerdendir.″


﴿ ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَٓائِن۪ينَ ﴿٥٢﴾

52. Yusuf dedi ki: ″Bu tahkikat, Azizin, kendisine gıyabında hıyânet etmediğimi ve Allah’u Teâlâ’nın, hâinlerin tuzağını geçersiz kılacağını bilmesi içindir″ dedi.


﴿ وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٥٣﴾

53. Yusuf: ″Ben nefsimi temize çıkarmam. Şüphesiz ki nefis, kötülüğü şiddetle emreder. Ancak Rabbimin esirgediği nefis müstesnâ. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir″ dedi.

İzah: Melik: ″Yusuf’u çağırın, buraya gelsin″ dedi. Yusuf Aleyhis-selâm‘a zindandan çıkması söylenince, buyurdu ki: ″Ben mahkeme olup, beraat etmeden çıkmam.″

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَلَوْ لَبِثْتُ فِي السِّجْنِ مَا لَبِثَيُوسُفُ ثُمَّ أَتَانِي الدَّاعِي لَأَجَبْتُهُ (خ م عن ابى هريرة)

Eğer ben, zindanda Yusufun kaldığı gibi uzun zaman mahpus kalsaydım, onu hapisten çağırmaya gelen kişinin o dâvetine hemen icâbet ederdim.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, ben Yusuf’un yerinde olsa idim, bana ″Zindandan çık″ denilse hemen çıkardım. Padişaha git beni mahkeme yapsın. Mahkeme olmadan, mahkemeyi kazanmadan çıkmam demez, hemen çıkardım. Yusuf Aleyhisselâm bu hususta benden sabırlı imiş, diye buyurmuştur.

Yusuf Aleyhisselâm’ın ısrârı üzerine padişah, mahkeme kurdu. Zeliha’yı ve Mısır’ın eşraf hanımlarını mahkemeye çağırdı. Onlar, mahkeme huzurunda olayı olduğu gibi anlattılar. Zeliha suçlu görüldü ve Yusuf Aleyhisselâm beraat etti.

Yine Âyet-i Kerîme‘de: Şüphesiz ki nefis, kötülüğü şiddetle emreder″ diye tercüme ettiğimiz ″Nefs-i Emmâre″ ifadesi tasavvuf’ta nefsin yedi mertebesinin ilkidir.

Yedi nefis mertebesi ise sıra ile şöyledir: Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziye, Nefs-i Marziye ve Nefs-i Safiyye. Bir Müslüman sebatla, ibâdete çalıştığı sürece bu nefis mertebelerini geçer. Bunların her birini işâret eden âyetler vardır. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Fecr, Âyet 27-30 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 11, 19; Sahih-i Müslim, Îman 69 (238).


﴿ وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ ﴿٥٤﴾ قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ ﴿٥٥﴾

54-55. Melik de: ″Onu bana getirin, kendime tahsis edeyim″ dedi. Getirdikleri vakit, onunla konuşup rüşd ve zekâsını anlayınca, Yusuf’a: ″Sen bugün bizim yanımızda kudret ve makam sahibisin ve her hususta

güvenilir bir kimsesin″ dedi.* Yusuf da ona: ″Beni yerin hazineleri üzerine görevlendir. Çünkü ben, iyi muhafaza eder ve onu güzel tasarruf etmesini bilirim″ dedi.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm’ın Zeliha ile olan hâdisesinde, onun mâsum ve sâdık biri olduğu kesin olarak ortaya çıkınca, Mısır Meliki: ″Sen her hususta güvenilir, vakarlı ve zeki bir kimsesin″ diyerek kendisine hangi görevi isterse, o işin başına yetkili olarak getireceğini söyledi. Yusuf Aleyhisselâm da âyette geçtiği üzere, ″Beni yerin hazineleri üzerine görevlendir″ dedi. Yani, yedi yıl sürecek olan bolluk yıllarında mahsullerin ekilmesini, hasat edilmesini, stoklanmasını ve yedi yıl sürecek olan kıtlık yıllarında ise bu mahsullerin tasarruf etmesini en iyi ben bilirim, dedi.

Bunun üzerine Mısır Meliki, Yusuf Aleyhisselâm’ı yerden çıkan mahsullerden sorumlu, kendisinden sonra en yetkili vezir yaptı. Mısır’da Yusuf Aleyhisselâm bu işin başına geçtikten sonra, yedi yıl süren bereketli yıllarda dâimâ ekin ektirdi. Elde edilen mahsullleri bizzat kendisinin tarif ettiği gibi kıtlık yılları gelinceye kadar stok yaptırdı.


﴿ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٥٦﴾ وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ ﴿٥٧﴾

56-57. Böylece Yusuf’u Mısır’da mevkii sahibi kıldık. Artık Mısır’ın her neresinde isterse orada kalabiliyordu. Biz rahmetimizi (dünyâ ve âhiret) istediğimize veririz ve muhsinlerin mükâfatını zâyi etmeyiz.* Îman edip takvâ üzere olanlar için elbette âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.

İzah: Bir zaman sonra dönemin Mısır Melik’i ölmüş ve yerine Yusuf Aleyhisselâm geçerek padişah olmuştu. Zeliha’nın aşkı ise, hâlâ bitmemişti. Bir gün Yusuf Aleyhisselâm, ibâdethanesinden gelirken; Zeliha, bir sefer olsun yüzünü göreyim, diye dilenci kılığına girmiş, Yusuf Aleyhisselâm’ın geçeceği yerde bekliyordu. Elindeki değneği Yusuf Aleyhisselâm’a uzattı. Zeliha’nın elindeki değnek, aşkından dolayı ısınmıştı, Yusuf Aleyhisselâm’ın elini yaktı. Ve Zeliha’yı tanıdı.

Zeliha senelerce puta duâ eder; kendinin Yusuf’la evlenmesini, bu dileğinin kabul olmasını isterdi. En son, bir gün putlara öfkelendive ″Siz ilah değilsiniz, eğer ilah olsanız, senelerce yaptığım duâmı kabul etmeniz lâzımdı. Ben de, Yusuf’un dînine girdim″ dedi ve belindeki zünnarını[1] kesti. Zünnarı kesince duâsı kabul oldu.

Müslüman olduktan sonra Zeliha’nın ilk duâsı: ″Yâ Rabbi! Bendeki Yusuf’a karşı olan aşkın yarısını Yusuf’a ver″ demek olmuştu. Yusuf Aleyhisselâm, Zeliha’yı saraya çağırdı. Evlenmek için teklif yaptı. Zeliha’nın kocası ölmüştü. Bu sefer de Zeliha reddetti. Aslında Zeliha reddetmemiş, fakat kendini Yusuf Aleyhisselâm’ın zindandan çıkacağı zaman, Mısır halkı önünde mahkeme yaptırması, Zeliha’nın çok ağırına gitmişti. Az da olsa onun intikamını almak istiyordu. Zeliha giderken; Yusuf Aleyhisselâm: ″Daha anlatmadım, dur″ dedi. Zeliha: ″Ben senin peşine çok düştüm. Sen de benim peşime gel″ dedi. Yusuf Aleyhisselâm: ″Ben Peygamberim, bana bu yakışmaz. Son sözümü iyice dinle de ondan sonra git″ dedi. Zeliha kapıyı Yusuf Aleyhisselâm’ın yüzüne çarptı. Dışarı doğru giderken Yusuf Aleyhisselâm kapıyı açıp, Zeliha’yı eteğinden tuttu. Zeliha’nın eteği de yırtılmıştı. Evvelce yapmış olduğu kısâs yerini buldu. Zeliha ile evlendiler ve bu evlilikten çocukları oldu.

Bir kimse Allah korkusundan haram olan bir şeyden sakınırsa, Allah’u Teâlâ ona, onu helâlinden nasip eder veya ondan daha iyisini nasip eder. İşte Yusuf Aleyhisselâm da Allah korkusundan Zeliha ile zinâ yapmadı. Allah’u Teâlâ, Zeliha’yı ona helâl olarak nasip etti.


[1] Zünnar: Kadınların, beline deriden, madenden veya benzeri tip bir kemer sarmasıdır. Bu haramdır. Fakat giydiği elbisenin kendi kumaşından beline sararsa, ona kuşak denir ki, bu helâldir.


﴿ وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ ﴿٥٨﴾

58. Nihâyet (kıtlık seneleri gelince) Yusuf’un kardeşleri (yiyecek satın almak için) geldiler. Onun huzuruna çıkınca, Yusuf onları tanıdı. Fakat kardeşleri onu tanımadı.

İzah: Yedi yıl bolluktan sonra, kıtlık yılları geldi, Mısır’ı ve çevresini kıtlık istilâ etti. Her taraftan gelip, depolanan yiyeceklerden satın almaya başladılar.

Mısır hükümdarının rüyâsında gördüğü gibi yedi yıl bolluk olmuş ve sonra da kıtlık yılları gelmişti. Yusuf Aleyhisselâm, bolluk yıllarında tedbir alarak kıtlık yılları için hububat depo etmişti. Bu sebeple kendi ülkesinin ihtiyaçlarını karşıladığı gibi diğer ülkelerden gelen insanlara da, kişi başına bir deve yükü olmak üzere tahıl satıyordu. Böylece Mısır’ı ve çevresini kuraklık istilâ edince, her taraftan stoklanan hububattan satın almak için Mısır’a gelmeye başladılar. İşte bu gelenler arasında Yusuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri de vardı.

Yedi sene sonra kıtlık başladığında Yâkub Aleyhisselâm’ın memleketinde buğday tükenmişti. Yâkub Aleyhisselâm, oğullarını Mısır’a buğday almaya gönderdi. Yusuf Aleyhisselâm’ın başına gelen hâdise gibi, Bünyamin’in de başına bir iş gelmemesi için, Bünyamin’i onlarla birlikte göndermedi. Kardeşleri Mısır’a geldiler. Yusuf Aleyhisselâm, Kenan’dan geldiklerini öğrenince, onları huzuruna getirtti. ″Kimin oğlusunuz?″ dedi. Onlar: ″Yâkub oğullarıyız″ dediler. Yusuf Aleyhisselâm: ″Babanız ne âlemde, ne yapıyor?″ dedi. Onlar: ″Babamız ağlaya ağlaya gözleri kör oldu″ dediler.


﴿ وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ ﴿٥٩﴾ فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ ﴿٦٠﴾ قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ ﴿٦١﴾

59-61. Yusuf, yüklerini hazırlatınca onlara dedi ki: ″Baba bir olan kardeşinizi (Bünyamin’i) bana getirin. Görüyorsunuz ki, ben ölçeği doğru ölçüyorum ve misafirlerime hayırlıyım.* Eğer onu bana getirmezseniz, size yiyecek yoktur, bana da gelmeyin.″* Kardeşleri de: ″Babasından isteyip getirmeğe çalışacağız, bunu mutlaka yapacağız″ dediler.


﴿ وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَٓا اِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٦٢﴾

62. Yusuf, görevli kişilere: ″Yiyecek satın almak için herbirinin getirdiği bedeli, kendi yüküne koyun. Umulur ki yerlerine döndükleri vakit, görürler de tekrar gelirler″ dedi.


﴿ فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿٦٣﴾

63. Babalarına döndükleri vakit, ″Ey babamız! Kardeşimizi bizimle beraber göndermezsen, bizden yiyecek satışı menedildi. Kardeşimizi bizimle beraber gönder ki, yiyecek satın alalım. Şüphesiz ki biz kardeşimizi koruruz″ dediler.


﴿ قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًاۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿٦٤﴾

64. Yâkub onlara: ″Ben bu oğlumu, daha önce size Yusuf’u emânet ettiğim gibi mi emânet edeyim? Allah’u Teâlâ, muhafaza edenlerin en hayırlısıdır ve merhamet edenlerin en merhametlisidir″ dedi.


﴿ وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ ﴿٦٥﴾ قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ ﴿٦٦﴾

65-66. Yüklerini açtıkları vakit, verdikleri bedelin kendilerine iade edildiğini gördüler ve ″Ey babamız! Melikten daha ne isteriz, işte aldığımız malların bedeli bize iâde olundu. Bununla sermâyemizi çoğaltır ve ailemize yiyecek getiririz. Kardeşimizi korur ve onun vâsıtasıyla bir deve yükü fazladan alırız. Bu getirdiğimiz yiyecek azdır; bize yetmez″ dediler.* Yâkub onlara: ″Etrafınızın düşmanlar tarafından kuşatılması dışında, onu bana geri getireceğinize dair Allah adına sağlam bir söz vermedikçe, onu elbette sizinle göndermeyeceğim″ dedi. Onlar söz verip yemin edince, babaları da: ″Allah’u Teâlâ, bu dedik-lerimize şâhittir″ dedi (Bünyamin’i onlarla gönderdi).

İzah: Yusuf Aleyhisselâm, kardeşlerinden habersiz olarak onların paralarını kendi yüklerinin içine koydurdu. Yusuf Aleyhisselâm, kendisinin onların kardeşi olduğunu anlamamaları için, onlardan babası ve Bünyamin hakkında bilgi aldıktan sonra, ″Babanıza benden çok selâm söyleyin. Diğer kardeşiniz Bünyamin’i de beraberinizde getirin onu bir göreyim″ dedi. Yahuda: ″Onun büyük kardeşini biz gezmeye götürürken kurt yedi, buna babam inanmadı. Siz yalan söylüyorsunuz, dedi. O günden bugüne kadar Bünyamin‘i bize emânet etmiyor″ dedi. Mısır şâhı: ″Bu gelişinizde muhakkak Bünyamin‘i getirin″ dedi. Çünkü Bünyamin, Yusuf Aleyhisselâm‘ın öz kardeşiydi, öbürleri üveydi.

Çocuklar, babalarına gittiler, yükleri açtılar ki paraları içinde duruyordu. ″Mısır şâhı çok iyi adammış. Bize çok hürmet etti. Sana da selâmı var. Paralarımızı da yüklerimizin içine koydu. Tekrar buğday almaya gideceğiz. Mısır şâhı, bu sefer Bünyamin’i istedi. Biz söz verdik, getiririz dedik. Eğer Bünyamin’i götürmezsek, bize buğday verilmeyecek″ dediler. Babası, her ne kadar göndermek istemediyse de, Yahuda kefil oldu ve böylece Bünyamin’i de yanlarına alarak Mısır’a getirdiler.


﴿ وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ ﴿٦٧﴾

67. Sonra Yâkub dedi ki: ″Ey oğullarım! Şehre bir kapıdan girmeyin; farklı kapılardan girin. Biliniz ki ben, bu vasiyetle Allah’ın takdirini sizden kaldıramam. Hüküm ancak Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim ve tevekkül edenler, ancak O’na tevekkül etsinler!″


﴿ وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ ﴿٦٨﴾

68. Yâkub’un oğulları, şehre babalarının emri üzere farklı kapılardan girdiler. Bu sûretle girmeleri, onları Allah’ın takdirinden kurtaramazdı. Lâkin Yâkub, şefkatinden bu vasiyette bulundu. Şüphesiz ki o, kendisine bildirdiğimiz şeyleri bilirdi. Lâkin insanların çoğu bunu bilmezler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Lâkin Yâkub, şefkatinden bu vasiyette bulundu″ diye geçen ifade şöyle izah edilmiştir: Çeşitli kapılardan girmeleri, Yâkub Aleyhisselâm’ın oğullarını, Allah’ın kazasından kurtaracak değildi. Ancak Yâkub Aleyhisselâm’ın içinde, oğullarına karşı bir his bulunuyordu ki, o da çocuklarına nazar değeceği korkusuydu. İşte bu sebeple bu duygularını dile getirmiştir.

Allah’u Teâlâ bir şeyi takdir etmişse, ona alınacak hiçbir tedbir mâni olamaz. Yâkub Aleyhisselâm Allah’u Teâlâ’nın kendisine bildirmesiyle Bünyamin’in de başına bir iş geleceğini biliyordu. Fakat yine de oğullarına tedbir almalarını söylemiştir.

Tedbir ve tevekkül hakkında Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

″Yâ Resûlallah! devemi bağlayıp da mı, yoksa salıverip de mi Allah’a tevekkül edeyim?″ diye soran bir adama, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ (ت عن انس)

Deveni bağla ve sonra tevekkül et.″[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 60; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 336/13.


﴿ وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٦٩﴾

69. Kardeşleri, Yusuf’un huzuruna girdikleri vakit, Yusuf, (öz) kardeşini (Bünyamin’i) yanına aldı ve ona: ″Şüphesiz ben senin kardeşinim. Artık onların yaptıkları şeylerden dolayı mahzun olma!″ dedi.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm, her iki kardeşe bir oda verdi. Bünyamin tek kalmıştı. Yusuf Aleyhisselâm, Bünyamin ile aynı odada kalmak için bunu hususi yapmıştı.

Yusuf Aleyhisselâm da; odada tek kalmış olan Bünyamin’in yanına geldi. Ona kendinin Yusuf olduğunu ve başından geçen hâdiseleri olduğu gibi anlattı:

- Kardeşlerim bana çok sıkıntı verdiler. Ben de onlara sıkıntı vereceğim, seni göndermeyeceğim, dedi ve o gece beraber kalarak hasret giderdiler.

Yâkub Aleyhisselâm’ın on iki oğlu vardı. En büyüğüne Yahuda, en küçüğüne Bünyamin derlerdi. Bünyamin‘in büyüğü Yusuf Aleyhisselâm idi. Bünyamin ile Yusuf Aleyhisselâm bir anneden, diğerleri de başka bir anneden doğmuşlardı.


﴿ فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ﴿٧٠﴾

70. Yusuf, kardeşlerinin yüklerini hazırlatınca, ölçek olarak kullandığı bir kabı, (öz) kardeşinin (Bünyamin’in) yüküne koydurdu. Sonra da bir münâdi: ″Ey kervan ehli! Siz hırsızsınız!″ diye seslendi.


﴿ قَالُٓوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ ﴿٧١﴾ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَٓاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَا۬ بِه۪ زَع۪يمٌ ﴿٧٢﴾ قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ ﴿٧٣﴾

71-73. Yusuf’un kardeşleri onlara dönerek, ″Ne kaybettiniz?″ dediler.* Onlar da, ″Melikin ölçeğini kaybettik. Her kim getirirse, ona bir deve yükü bahşiş var. (Onlara seslenen münâdi de) ben buna kefilim″ dediler.* Onlar da: ″Tallâhi! Bilirsiniz ki, biz buraya fesat çıkarmak için gelmedik. Biz hırsız da değiliz″ dediler.


﴿ قَالُوا فَمَا جَزَٓاؤُ۬هُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ ﴿٧٤﴾ قَالُوا جَزَٓاؤُ۬هُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَٓاؤُ۬هُۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ ﴿٧٥﴾

74-75. Münâdi ile arkadaşları, ″Ölçeğin sizde olmadığı yolundaki sözünüzde yalan çıkarsanız, size göre hırsızın cezâsı nedir?″ dediler.* Onlar da, ″Hırsızın cezâsı, ölçek kimin yükünde bulunursa, onun köle olarak alınmasıdır. Zâlimleri işte böyle cezâlandırırız″ dediler.

İzah: İbrâhim Aleyhisselâm’ın şeriatına göre, hırsızlık yapan kişi, malı çalınana teslim edilirdi. O kişi, dilerse hırsızı belli bir iş yaptırarak bırakırdı, dilerse de onu kölesi yapardı. Yâkub Aleyhisselâm’ın oğulları, İbrâhim Aleyhisselâm’ın şeriatıyla amel ettikleri için, Yusuf Aleyhis-selâm’ın adamlarına bu cevabı vermişlerdi. Yusuf Aleyhisselâm da Allah’u Teâlâ’nın kendisine bunu hatırlatmasıyla, Kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için onlara böyle bir hile yaptı.


﴿ فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ ﴿٧٦﴾

76. Yusuf emretti, ölçeği diğer kardeşlerinin yüklerinden aramaya başlayıp, nihâyet (öz) kardeşinin (Bünyamin’in) yükünden çıkardılar. İşte Yusuf’a bu hileyi öğrettik. Çünkü melikin kânunlarına göre, kardeşini hırsızlıktan dolayı köle olarak alamazdı. Lâkin Allah’ın dilemesiyle onu aldı. Biz dilediğimizi büyük derecelere yükseltiriz. Her âlimin üstünde bir âlim vardır.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm, Bünyamin’in yükünün içine altından veya gümüşten yahut cevherler ile süslenmiş olan kıymetli bir ölçeğini koydurtmuştu. Bunlar kervan ile giderlerken, arkalarından Mısır hükümdarının askerleri geldi.

- Hükümdarın, buğday ölçeği çalınmış, onu arıyoruz, diye hepsini durdurdular. Bu ölçek, Bünyamin’in hayvanının üzerindeki yükün içinde bulundu. O ölçek Bünyamin’in yükünde bulununca, Yusuf Aleyhisselâm: ″Bünyamin, benim kölemdir″ dedi. Kardeşleri, Yusuf Aleyhisselâm’a: ″Biz Yâkub evlatlarıyız, bizde hırsızlık olmaz″ diye ne kadar rica ettilerse de, Yusuf Aleyhisselâm, Bünyamin’i vermedi. Yusuf Aleyhisselâm kardeş-lerinden intikam almak için böyle yapmıştı.

Halbuki Mısır kânunlarına göre böyle bir uygulama yoktu. Allah’u Teâlâ bu âyette melikin kânunlarında böyle bir uygulama yoktur, diye buyurmaktadır. ″Her âlimin üstünde bir âlim vardır″ diye buyrulması da, kardeşlerinin hilelerine karşılık, Allah’u Teâlâ daha büyük bir hile ile karşılık vererek onları rezil ve rüsvay etmesidir.


﴿ قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ ﴿٧٧﴾

77. Yusuf’un kardeşleri: ″Eğer o, hırsızlık yaptıysa, kardeşi Yusuf da daha önce hırsızlık yapmıştı″ dediler. Yusuf, bu sözleri hazmetti. Onlara bir şey söylemedi. Kendi kendine: ″Siz daha şerlisiniz. Allah’u Teâlâ, söylediğiniz şeyleri daha iyi bilir″ dedi.

İzah: Yusuf Aleyhisselâm’ı küçükken halası istemiş. Babası vermeyince, halası kuşağını içten Yusuf Aleyhisselâm’ın beline bağlayıp, ″Benim kuşağımı Yusuf çaldı″ diye yanına almıştı. Kardeşleri de: ″Bunun büyük kardeşi Yusuf, o da zamanla böyle bir hırsızlık yapmıştı″ dediler.


﴿ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَهُٓ اَبًا شَيْخًا كَب۪يرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٧٨﴾

78. Yusuf’un kardeşleri: ″Ey Aziz! Bunun babası büyük bir şeyhtir. Onun yerine bizden birini al. Şüphesiz ki, biz seni muhsinlerden görüyoruz″ dediler.

İzah: Şeyh″ ifadesi; kendisine saygı duyulan, kemal sahibi veya yaşlı olan Mü’minler için kullanılan bir ifadedir.


﴿ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓۙ اِنَّٓا اِذًا لَظَالِمُونَ۟ ﴿٧٩﴾

79. Yusuf dedi ki: ″Allah’a sığınırız! Biz eşyamızı kimin yanında bulduysak, ancak onu alırız. Onun yerine başka birini alırsak, şüphesiz zâlimlerden oluruz.″


﴿ فَلَمَّا اسْتَيْـَٔسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۜ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُٓوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ ل۪ٓي اَب۪ٓي اَوْ يَحْكُمَ اللّٰهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿٨٠﴾ اِرْجِعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَٓا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ ﴿٨١﴾ وَسْـَٔلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ٓي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۜ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ ﴿٨٢﴾

80-82. Yusuf’un kardeşleri, ondan (Bünyamin’in bırakılmasından) ümitlerini kesince, aralarında gizlice istişâre etmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri (Yahuda): ″Bilmiyor musunuz ki, babamız sizden (Bünyamin’i koruyacağınıza dair) sağlam ahid aldı. Ondan evvel de Yusuf’un muhafazasında kusur ettiniz. Babam bana izin vermedikçe yahut hükmedenlerin hayırlısı olan Allah’u Teâlâ hükmetmedikçe, buradan ayrılmam!″ dedi.* Babanızın yanına dönün ve ona şöyle deyin: ″Ey babamız! Oğlun hırsızlık yaptı, biz ancak bildiğimize şahitlik ettik. Biz gaybı bilemezdik.* Eğer inanmazsan, bizim bulunduğumuz şehir ahâlisinden ve beraber geldiğimiz kervan ehlinden soruştur. Şüphesiz ki biz doğru söylüyoruz.″

İzah: En büyük kardeşleri olan Yahuda; bunu bırakın yerine ben köle olayım, dediyse de Yusuf Aleyhisselâm kabul etmedi. Bunun üzerine Yahuda yemin ederek, ″Ben, Bünyamin’i almadan dönmeyeceğim. Durumu babama söyleyin″ dedi ve Mısır sarayına geri göndü. Yahuda da bir aşk, bir cezbe, öyle bir hâl zuhur etti ki: ″Ey Mısır şâhı! Kardeşimi ver, yoksa bu sarayı başına yıkarım″ diyordu. Gerçekten de saray sallanmaya başladı. Bunun üzerine Yusuf Aleyhisselâm, oğluna: ″Şu bağıran adamın sırtını okşa ve salavat getir″ dedi. O da okşayıp, salavat getirince, Yahuda buz gibi oldu. Hiçbir hâl kalmadı. Yahuda: ″Ben, Allah’ın birliğine yemin ederim ki, bu sarayda Yâkub evlatlarından biri var. O olmasa, bendeki bu hâli kimse gideremezdi″ dedi.

Nihâyet kardeşleri, Yâkub Aleyhisselâm’a geldiler ve dediler ki:

- Bünyamin, Mısır şâhının ölçeğini çaldığı için, onu köle olarak aldı. Yahuda da: ″Bunu bırakın yerine ben köle olayım, dediyse de kabul etmedi″ dediler. O zaman Yâkub Aleyhisselâm, oğullarını tekrar Mısır’a gönderip bir de mektup yazdı. Mektup da: ″Ey Mısır Şahı! Oğlum Bünyamin’i bırak. Zâten daha evvel büyük kardeşini kaybettim. Bedduâ edersem, ebedî şâd olamazsın. Biz de hırsızlık olmaz″ diye yazdı. Mektubu getirip Yusuf Aleyhisselâm’a verdiler. Yusuf Aleyhisselâm üç sefer mektubu öpüp başına koydu, hürmet ve tâzimle açtı. Okuduktan sonra yanındakilere; kendisinin Yusuf olduğunu, kardeşini yanında alıkoymak için ölçek çalma hâdisesini bilerek yaptığını söyledi.


﴿ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿٨٣﴾

83. (Onlar, durumu babalarına aktarınca) Yâkub dedi ki: ″Hayır! Nefsiniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah’u Teâlâ, onların hepsini bana getirir. Şüphesiz O, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


﴿ وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ ﴿٨٤﴾

84. Ve Yâkub, yüzünü onlardan çevirdi, ″Vah Yusuf!″ dedi ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Artık o, acısını içine atıyordu.

İzah: Yakub Aleyhisselâm’ın üzüntüsü hakkında Abdullah b. Ebû Câfer Hazretlerinden şu hâdise nakledilmiştir:

Yusuf Aleyhisselâm hapisteyken yanına Cebrâil Aleyhisselâm gelince, ″Ey Cebrâil! Babamın hüznü hangi dereceye vardı?″ diye sordu. Cebrâil Aleyhisselâm:

- İlk çocuğu ölen yetmiş kadının üzüntüsü kadar, cevabını verince, Yusuf Aleyhisselâm: ″Buna karşılık kendisine ne kadar ecir verildi?″ diye sordu. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm: ″Yüz şehit sevabı verildi″ cevabını verdi.[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül Mensûr, c. 8, s. 303-304.


﴿ قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ ﴿٨٥﴾

85. Oğulları: ″Allah’a yemin olsun ki sen, bir hastalığa tutuluncaya yahut helâk oluncaya kadar, Yusuf’u yâd etmekten vazgeçmeyeceksin″ dediler.


﴿ قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٨٦﴾ يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ ﴿٨٧﴾

86-87. Yâkub onlara dedi ki: ″Ben derdimi ve hüznümü, ancak Allah’a arz ederim. Ben, Allah’u Teâlâ’dan sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim!* Ey oğullarım! Gidin, Yusuf ve kardeşinin ahvâlini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah’ın rahmetinden, ancak kâfirler topluluğu ümidini keser.″

İzah: Âyet-i Kerîme‘nin,Ben derdimi ve hüznümü, ancak Allah’a arz ederim″ diye geçen kısmıyla ilgili olarak, Müslim b. Yâsir Radiyallâhu anhu’dan merfû olarak bildirildiğine göre, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

قَالَ: مَنْ بَثَّ لَمْ يَصْبِرْ. ثُمَّ قَرَأَ {إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّٰهِ} (عبد الرزاق وابن جرير، عن مسلم بن يسار)

″Kim, (bir belâ karşısında) şikâyette bulunursa, sabretmemiş demektir″ buyurdu ve sonra, ″Ben derdimi ve hüznümü, ancak Allah’u Teâlâ’ya arz ederim″ âyetini okudu.[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 307.


﴿ فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ ﴿٨٨﴾

88. Babalarının emri üzerine Mısır’a dönen kardeşleri, Mısır’a dönüp Yusuf’un yanına girince, ″Ey Aziz! Bizi ve ailemizi açlık istilâ etti ve sana az bir bedel ile geldik. Bize ihtiyacımızı tam olarak ver ve (kardeşimizi de) bize tasadduk et. Allah’u Teâlâ, tasadduk edenlerin mükâfatını verir″ dediler.


﴿ قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ ﴿٨٩﴾

89. Yusuf onlara dedi ki: ″Siz câhillerden olduğunuz vakit, Yusuf’a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz?″


﴿ قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٩٠﴾

90. Kardeşleri: ″Hakikaten sen Yusuf musun?″ dediler. Yusuf: ″Evet, ben Yusuf’um, bu da kardeşimdir. Allah’u Teâlâ, bizi lütuf ve nîmetiyle birleştirdi. Her kim Allah’tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, muhsinlerin mükâfatını zâyi etmez″ dedi.


﴿ قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ ﴿٩١﴾

91. Kardeşleri, Yusuf’a: ″Allah’a yemin olsun ki, muhakkak Allah’u Teâlâ seni (sûreten ve ahlâken) bize üstün kıldı. Şüphesiz biz, (sana yaptığımız şeylerde) suçlu idik″ dediler.


﴿ قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿٩٢﴾ اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يرًاۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟ ﴿٩٣﴾

92-93. Yusuf onlara dedi ki: ″Bugün size azarlama yoktur. Allah’u Teâlâ sizi bağışlar. O, merhametlilerin en merhametlisidir.* Şu gömleği götürün, babamın yüzüne koyun. Babamın görmez olan gözleri açılır. Ve ailenizin hepsini alıp bana gelin.″

İzah:Bugün size azarlama yoktur…″ diye devam eden Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا فَتَحَ مَكَّةَ طَافَ بِالْبَيْتِ وَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ أَتَى الْكَعْبَةَ فَأَخَذَ بِعِضَادَتَيِ الْبَابِ فَقَالَ: مَاذَا تَقُولُونَ وَمَاذَا تَظُنُّونَ قَالُوا: نَقُولُ ابْنُ أَخٍ، وَابْنُ عَمٍّ حَلِيمٌ رَحِيمٌ فَقَالَ: أَقُولُ كَمَا قَالَ يُوسُفُ {لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ} فَخَرَجُوا كَأَنَّمَا نُشِرُوا مِنَ الْقُبُورِ فَدَخَلُوا فِي الْإِسْلَامِ. (البيهقي في الدلائل، عن أبي هريرة)

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’yi fethettiği zaman, Kâbe’yi tavaf edip iki rek’at namaz kıldıktan sonra Kâbe’nin yanına gidip, kapının iki yanındaki dilmelerden tutarak halka: ″Ne dersiniz ve size ne yapacağımı zannedersiniz?″ diye sordu. Halk: ″Sen, yumuşak ve merhametli bir yeğen ve amcaoğlusun!″ karşılığını verince, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Size Hz. Yusuf’un söylediği gibi söylerim, ″Bugün size azarlama yoktur. Allah’u Teâlâ sizi bağışlar. O, merhametlilerin en merhametlisidir″ buyurdu. Bunun üzerine halk, sanki kabirlerinden çıkarılmış gibi oldular ve İslâm’a girdiler.[1]

Yine Âyet-i Kerîme‘de geçtiği üzere Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yusuf’un hem babası, hem de bir Peygamber olmasına rağmen, Hz. Yusuf‘un gönderdiği gömleği gözlerine sürmesi neticesinde, kör olan gözleri bir anda iyileşip eski hâlini almıştır. Allah’u Teâlâ dileseydi, bir sebep olmadan da Yâkub Aleyhisselâm‘ın gözlerini açardı.

İşte Yâkub Aleyhisselâm‘ın görmeyen gözleri, oğlu Hz. Yusuf‘un gömleği vesîlesiyle şifâya kavuşmuştur. Vesîle hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Mâide, Âyet 35 ve izahına bakınız.


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 317.


﴿ وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ ﴿٩٤﴾ قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ ﴿٩٥﴾

94-95. Kervan, Mısır’dan ayrılınca (Kenan diyârında evinde olduğu halde), babaları Yâkub: ″Bana bunadı demezseniz, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum″ dedi.* Orada bulunanlar da: ″Tallâhi! Sen hâlâ eski şaşkınlığındasın″ dediler.


﴿ فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٩٦﴾

96. Yusuf’un gömleğini taşıyan müjdeci, gelip gömleği Yâkub’un yüzüne koyunca, gözleri açılıverdi. Yâkub dedi ki: ″Ben, Allah’ın bildirmesiyle sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim, demedim mi?″

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ bu müjdecinin, Yâkub Aleyhisselâm’ın oğullarından Vahuza olduğunu ve bunun, kardeşlerine: Yusuf’un kanlara bulaştırılmış gömleğini babama ben götürmüştüm, şimdi onun müjdeleyici gömleğini de babama ben götüreceğim, dediğini rivâyet etmektedir.


﴿ قَالُوا يَٓا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَٓا اِنَّا كُنَّا خَاطِـ۪ٔينَ ﴿٩٧﴾قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ﴿٩٨﴾

97-98. Yakub‘un oğulları: ″Ey babamız! Allah’tan günahlarımızın affını dile. Şüphesiz biz, hatâ ettik″ dediler.* Yâkub da: ″Yakında Rabbimden, sizin için günahlarınızın affını dileyeceğim. O, çok bağışlayandır ve çok merhametlidir″ dedi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Yâkub Aleyhisselâm’ın, ″Yakında Rabbimden, sizin için günahlarınızın affını dileyeceğim″ diye söyle-mesinin sebebine dair Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

- Yâkub Aleyhisselâm, Allah’u Teâlâ’dan, oğullarının affını hemen dilememiş, seher vaktine bırakmıştır. Çünkü o vakit, duâların daha çok kabul edileceği bir andır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الْآخِرُ فَيَقُولُ مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ (د عن ابى هريرة)

″Her gece, gecenin son üçte biri kaldığında, Allah’u Teâlâ dünyâ semasına iner ve şöyle buyurur: ″Yok mu bir isteyen, istediğini vereyim, yok mu bir duâ eden kabul edeyim, yok mu istiğfar eden bağışlayayım.″[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 21.


﴿ فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۜ ﴿٩٩﴾

99. Yâkub ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına vardıklarında, Yusuf, babası ile annesini kucakladı ve ″İnşâallah! Emin olarak Mısır’a girin″ dedi.

İzah: İmam Taberi der ki: Yusuf Aleyhisselâm, babasını ve ailesini şehrin dışında karşılamış ve anne ve babasını kucakladıktan sonra ″Allah’ın izniyle Mısır’a, kapılarından güven içinde girin″ demiştir.


﴿ وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿١٠٠﴾

100. Ve Yusuf, babası ile annesini köşküne çıkardı. (Kardeşleriyle beraber) hepsi Yusuf’a secde ettiler. Yusuf şöyle dedi: ″Babacığım! İşte bu evvelce gördüğüm rüyânın tâbiridir. Rabbim rüyâmı hak olarak çıkardı. Muhakkak ki, bana ihsanda bulundu. Şöyle ki; şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, Rabbim sizi çölden getirerek benimle burada buluşturdu. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lütfeder. O, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.″

İzah: Yusuf Aleyhisselâm ile birlikte Yâkub Aleyhisselâm, oğulları ve aileleri Mısır’a emin olarak girdiler, nihâyet sarayda Yusuf Aleyhisselâm’a ait olan yüksek makama geldiklerinde, saray erkanı ile birlikte hepsi birden Yusuf Aleyhisselâm’a secde ettiler. Böylece Yusuf Aleyhisselâm daha evvel Sûre-i Yûsuf, Âyet 4-5’te geçtiği üzere; gördüğü rüyâda on bir yıldız, ay ve güneş bana secde ediyorlar… diye söylediği rüyâsı ortaya çıkmış oldu. Bu yere kapanmaları Allah’a yapılan secde gibi ibâdet maksadıyla değil, o zamanın geleneklerinden olan ve krallara karşı yapılan bir saygının göstergesiydi. Bu secdeden maksat, bir eğilmekten bir tevazu göster-mekden ibaretti, buna secde denilmiştir. Böyle bir hareket, eski ümmetlere câiz bulunmuşdu. İslâm şeriatında bu kaldırılmıştır. Öyle secde gibi sayılacak hareketler insanlara karşı yapılamaz. Bu husus Abdullah İbn-i Ebî Evfâ Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

لَمَّا قَدِمَ مُعَاذٌ مِنَ الشَّامِ سَجَدَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ مَا هَذَا يَا مُعَاذُ قَالَ أَتَيْتُ الشَّامَ فَوَافَقْتُهُمْ يَسْجُدُونَ لِأَسَاقِفَتِهِمْ وَبَطَارِقَتِهِمْ فَوَدِدْتُ فِي نَفْسِي أَنْ نَفْعَلَ ذَلِكَ بِكَ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَا تَفْعَلُوا فَإِنِّي لَوْ كُنْتُ آمِرًا أَحَدًا أَنْ يَسْجُدَ لِغَيْرِ اللّٰهِ لَأَمَرْتُ الْمَرْأَةَ أَنْ تَسْجُدَ لِزَوْجِهَا ... (ه عن عبد اللّٰه بن ابى اوفى)

Muaz Radiyallâhu anhu, Şam’dan dönünce Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e secde etti. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ona: ″Ey Muaz! Bu da ne?″ diye sordu. Muaz Radiyallâhu anhu: ″Ben, Şam’a gittim orada Şamlıların, Piskoposlarına ve Patriklerine secde ettiklerini gördüm. Ben de içimden sana böyle yapmamızı arzuladım″ diye cevap verince, buyurdu ki: ″Sakın böyle bir şey yapmayın. Şâyet ben, herhangi bir kimsenin, Allah’tan başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, kadının, kocasına secde etmesini emrederdim.″[1]

Böylece Yâkub Aleyhisselâm, Yusuf Aleyhisselâm ve kardeşleri birbirlerine sarıldılar. Mısır sarayında huzurlu bir şekilde yaşadılar.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Nikah 4.


﴿ رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ ﴿١٠١﴾

101. Sonra şöyle duâ etti: ″Yâ Rabbi! Muhakkak ki, bana Mısır’ın mülkünü verdin ve bana rüyâ tâbirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyâda da, âhirette de benim velîm Sensin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihlerin arasına kat.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, Yusuf Aleyhisselâm’ın yaptığı duâ gibi, müezzinler de namaz tesbihatında, duâ edilmeden önce genellikle:

اَللّٰهُمَّ احْشُرْنَا فِى زُمْرَةِ الصَّالِحِينَ.

″Allah’ım! Bizi sâlih kimselerle haşret″ anlamına gelen: ″Allâhum-mahşurnâ fi zümretis-sâlihin″ duâsını okurlar.


﴿ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ اَجْمَعُٓوا اَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ ﴿١٠٢﴾

102. Yusuf’un bu kıssası, gayb haberlerindendir. Ey Habîbim! Sana vahyediyoruz. Kardeşleri, Yusuf’u kuyuya atmak için azmettikleri ve hakkında hile kurdukları zaman yanlarında değildin.


﴿ وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٠٣﴾

103. Ey Resûlüm! Ne kadar şiddetli arzulasan da, yine insanların çoğu îman etmezler.


﴿ وَمَا تَسْـَٔلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ۟ ﴿١٠٤﴾

104. Ey Resûlüm! Halbuki sen, bu tebliğ karşılığında onlardan bir ücret istemiyorsun. O (Kur’ân), âlemler için nasihattan başka bir şey değildir.

İzah: Peygamberler, Allah tarafından gönderilen emirleri insanlara tebliğ etmekle görevlidirler. Bu sebeple, tebliğ görevlerini yaparlarken, insanlardan herhangi bir dünyevî menfaat beklemezler. Peygamberlerin vârisleri olan âlimler de aynı şekilde dîne yaptıkları hizmet karşılığında hiçbir dünyevî menfaat beklemezler. Yaptıkları hizmeti sâdece Allah için yaparlar. Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i Yûnus, Âyet 72’nin izahına bakınız.


﴿ وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ ﴿١٠٥﴾ وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ ﴿١٠٦﴾

105-106. Göklerde ve yerde Allah’ın varlığına delil olan nice alâmetler görürler de, yine tefekkürden yüz çevirirler.* Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah’a îman ederler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah’a îman ederler″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat, kafirlerin çoğu Allah’a inanırlar, aynı zamanda da putları Allah’a ortak koşarlar. Onlar, kendilerini Allah’ın yarattığını ve rızıklandırdığını söylerler. Bununla beraber Allah’u Teâlâ’nın dışındaki varlıkları ilahlık mertebesine yükseltirler ve kâfir olurlar, demektir.


﴿ اَفَاَمِنُٓوا اَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ اَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٠٧﴾

107. Onlar, Allah’ın azâbından bir felâketin gelip kendilerini kuşatmasından yahut kendileri habersiz oldukları halde, kıyâmetin ansızın kopmasından emin mi oldular?

İzah: Kıyâmetin ansızın kopacağına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا فَإِذَا طَلَعَتْ فَرَآهَا النَّاسُ آمَنُوا أَجْمَعُونَ فَذَلِكَ حِينَ {لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا} وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ نَشَرَ الرَّجُلَانِ ثَوْبَهُمَا بَيْنَهُمَا فَلَا يَتَبَايَعَانِهِ وَلَا يَطْوِيَانِهِ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ انْصَرَفَ الرَّجُلُ بِلَبَنِ لِقْحَتِهِ فَلَا يَطْعَمُهُ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَهُوَ يَلِيطُ حَوْضَهُ فَلَا يَسْقِي فِيهِ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ رَفَعَ أَحَدُكُمْ أُكْلَتَهُ إِلَى فِيهِ فَلَا يَطْعَمُهَا (خ عن ابى هريرة)

″Güneş batıdan doğmadıkça kıyâmet kopmaz. Güneş batıdan doğup da insanlar onu gördüklerinde, hepsi îman ederler. İşte o zaman, ″Rabbinin bâzı alâmetlerinin geldiği gün, daha önce îman etmemiş veya îmanıyla bir hayır kazanmamış olan bir kişiye, o zaman ki îmanı fayda vermeyecektir ″[1] diye buyrulan zamandır. İki kişi elbiselerini aralarında açmışlar henüz satamamışlar ve dürememişlerken kıyâmet kopacaktır. Kişi, devesinin sütünü sağıp ayrılmışken onu içemeden kıyâmet kopacaktır. Kişi, yiyeceğini ağzına almış fakat henüz yutamamışken kıyâmet kopacaktır.″[2]


[1] Sûre-i En’âm, Âyet 158.

[2] Sahih-i Buhârî, Rikâk 39.


﴿ قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿١٠٨﴾

108. Ey Resûlüm! De ki: ″İşte benim yolum budur. Ben ve bana tâbi olanlar, basîret üzere olduğumuz halde Allah’a dâvet ederiz. Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim.″


﴿ وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰىۜ اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿١٠٩﴾

109. Ey Habîbim! Biz, senden evvel de şehirler ahalisinden, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri Peygamber olarak gönderdik. Kâfirler, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin âkıbetinin ne olduğunu görmüyorlar mı? Allah’tan korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’den net bir şekilde anlaşılan; Allah’u Teâlâ, gönderdiği bütün Peygamberleri göçebe olmayan, yani yerleşik belde ve şehirler ahâlisinden, sâdece erkeklerden göndermiştir. Kadından bir Peygamber gelmemiştir. Kadından Peygamber geldiğini gösteren ne bir Âyet-i Kerîme, ne de Hadis-i Şerif vardır. Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 37’de Hz. Meryem’e Cennetten meyve geldiği geçmektedir. Kadından Peygamber olmadığı için Hz. Meryem, evliyâullahtır. Bu sebeple ona Cennetten meyve gelmesi, bir mûcize değil, kerâmettir.


﴿ حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ ﴿١١٠﴾

110. (Kâfirler, azâbın gecikmesine aldanmasınlar!) Peygamberler (yardımdan) ümitsizliğe düşüp, (insanlar karşısında) yalancı durumuna düşeceklerini sandıkları sırada, nihâyet yardımımız geldi ve dilediğimiz kurtuldu. Mücrimler topluluğundan ise, azâbımız aslâ geri çevrilmez.

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ bu Âyet-i Kerîme hakkında: ″Onlar, Allah’ın vaad ettiği yardımın, zaferin gerçekleşmeyeceğini zannettiler. Çünkü onlar da insandı″ deyip, bunu desteklemek için de:

- Ey Mü’minler! Yoksa siz, önceki ümmetlere isâbet edenler size de gelmedikçe, Cennete gireceğinizi mi zannedersiniz? Onları, türlü türlü belâlar yıldırmıştı. Hattâ peygamberleri ve O’nunla beraber imân edenler: ″Allah’ın yardımı ne zaman?″ dediler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı muhakkak yakındır, mealindeki Sûre-i Bakara, Âyet 214’ü okumuştur.


﴿ لَقَدْ كَانَ ف۪ي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۜ مَا كَانَ حَد۪يثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿١١١﴾

111. Şüphesiz, Peygamberlerin ve önceki ümmetlerin kıssalarında hâlis akıl sahipleri için bir ibret vardır. Bu Kur’ân, uydurma olan bir söz değildir. Lâkin ondan evvel nâzil olan kitapları tasdik eden, her şeyi genişçe açıklayan ve îman eden bir topluluğa hidâyet ve rahmet kaynağı olan bir kitaptır.

İzah: Kur’ân-ı Kerîm’in önceki kitapları da içerdiğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰه أَعْطَانِي السَّبْع الطِّوَال مَكَان التَّوْرَاة وَأَعْطَانِي الْمِئِينَ مَكَان الْإِنْجِيل وَأَعْطَانِي الطَّوَاسِين مَكَان الزَّبُور وَفَضَّلَنِي بِالْحَوَامِيمِ وَالْمُفَصَّل مَا قَرَأَهُنَّ نَبِيّ قَبْلِي (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن البراء بن عازب(

″Allah’u Teâlâ es-Seb’ut-Tivâli (yedi uzun sûreyi)[1] Tevrat’ın yerine, el-Miûn’u (âyet sayısı yüzden fazla olan sûreleri) İncil’in yerine, et-Tavâsin’i (Tâ, Sîn ile başlayan sûreleri)[2] Zebur’un yeri­ne vermiş ve beni Havâmim (Hâ, Mîm ile başlayan sûreler)[3] ve el-Mufassal (kısa) sûreler ile üstün kılmıştır. Ben­den önce bunları hiçbir Peygamber okumuş değildir.″[4]


[1] Bu yedi sûre: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve arası Besmele ile ayrılmadığı için ikisi bir sûre görülen Enfâl ile Tevbe Sûreleri’nden oluşmaktadır.

[2] Şuarâ ve Kasas, Tâ, Sîn, Mîm diye Neml de Tâ, Sîn diye başlamaktadır.

[3] Hâ, Mîm ile başlayan sûreler: Mü’min, Fussilet, Şûra, Zuhruf, Duhân, Câsiye ve Ahkâf Sûreleri’dir.

[4] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 13, s. 87; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 7929.