TEVBE SÛRESİ

Bu sûre 129 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. Mü’minlerin tevbekâr olmaları gerektiği beyan edildiği için ″Tevbe Sûresi″ diye isimlendirilmiştir. İçerisinde kâfir ve münâfıkların elim ve acıklı bir azâba uğrayacakları beyan edildiği için ″Azap Sûresi″ ismi de verilmiştir. Yine birinci âyetinde geçen ″Berâat″ ifadesinden dolayı ″Berâat Sûresi″ diye de isimlendirilmiştir. Bu sûrede münâfıkların çok kötü halleri açıklanıp teşhir edildiği için ″Rüsvay eden sûre″ anlamına ge­len ″Fâdıha Sûresi″ ismi de verilmiştir.

Bu sûrenin başında, diğer sûrelerden farklı olarak Besmele-i Şerif bulunmamaktadır.

Bu hususta Hz. Osman Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

″Enfâl Sûresi’nin sonunda ve Tevbe Sûresi’nin başında kâtip bendim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana, aralarına Besmele yaz diye emretmedi. Ben, Enfâl Sûresi’nin devamı mıdır, yoksa değil midir bilmiyorum.″

Ashâb-ı Kirâm’dan bâzıları, Enfâl Sûresi ile Tevbe Sûresi’nin bir tek sûreden ibâret olduğu görüşündedirler. Çünkü bu sûrelerdeki âyetlerin çoğu, cihat ve antlaşma hakkında nâzil olmuştur. Bu itibarla aralarında bir birlik vardır.

Yine bu hususta Hz. Ali Kerremallâhu veche’nin de: ″Tevbe Sûresi, harp hakkında nâzil olmuştur. Besmele ise, emân ve rahmettir. Bu nedenle başına Besmele yazılmamıştır″ diye buyurduğu nakledilmiştir.

İmam Fahreddin er-Râzî Hazretleri, bu sûrenin başına Besmele konulmaması hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından, Tevbe Sûresi’nin başlangıcında Besmele yazdırılmamıştır. Bunun için Sahâbîler Besmeleyi, sûrenin başına koymamış ve tabiîn de onların yolunu izlemiştir. Bu, Kur’ân’ın ilk ve tam şekli ile muhafaza edilerek tahrif edilmeksizin korunması hususunda azami dikkat gösterildiğinin çok güzel bir delilidir.


﴿ بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ ﴿١﴾

1. Ey Mü’minler! Bu, Allah ve Resûlünden, kendisiyle antlaşma yaptığınız (ve bu antlaşmayı bozan) müşriklere bir berâattir (ihtardır).

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Berâat″ ifadesi, geniş bir anlam ifade etmektedir. Bu ifade sözlükte; her hangi bir şeyden ilişkiyi kesmek, ayrılmak gibi anlamlara gelmektedir. Meselâ; mahkemeden beraat etmek gibi. Yani artık mahkemeyle bir işi kalmadı, demektir. Bu bağlamda âyetteki ″Berâat″ ifadesi, müşriklerle yapılan antlaşmanın onlar tarafından bozulması sonucunda aralarındaki antlaşmanın hükmünün kalktığını ifade etmektedir. Ey müşrikler! ″Barış antlaşmasını siz bozdunuz, o halde sonucuna katlanın″ anlamında bir ihtardır.


﴿ فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ ﴿٢﴾

2. (Ey antlaşmayı bozan müşrikler!) Yeryüzünde dört ay emin olarak dolaşın. Bilin ki, her nerede olsanız, Allah’ın azâbından kurtulamazsınız. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, kâfirleri (dünyâda helâk, âhirette de azap ile) zelil eder.

İzah: Önce müşriklerle antlaşma yapılmasına Allah’u Teâlâ müsaade etmişti. Daha sonra kendileriyle antlaşma yapılan bâzı müşrik kabileleri, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile yapmış oldukları antlaşmaya muhalefet edip bozmaya başladılar. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, Resûlüne müşriklerle olan antlaşmayı bozmasını ve kendilerine dört aylık bir süre tanıdıktan sonra savaş açacağını ihtar etmesini emretmiştir.

Verilen bu dört aylık müddet, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya göre, Mekke’nin fethinden bir yıl sonra yani hicretin dokuzuncu yılı Zilhicce’nin onuncu günü olan Kurban Bayramı’nın birinci gününden itibaren Rebiulâhir ayının onuna kadar olan süredir. O sene Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Tebuk Gazvesi’nden döndükten sonra, Hz. Ebû Bekir’i insanlara hac yaptırmak üzere Hac Emîri olarak göndermişti. Hz. Ebû Bekir, Mekke’ye doğru hareket ettikten sonra da, Tevbe Sûresi’nin bununla ilgili âyetleri nâzil olmuş, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kendi devesine Hz. Ali’yi bindirerek bu sûreyi müşriklere okuması için Mekke-i Mükerreme’ye göndermiştir.

Tevriye gününden bir gün önce[1] Hz. Ebû Bekir hac hutbesini okumuş ve haccın nasıl yapılması gerektiğini öğretmiştir. Hz. Ali de Zilhicce’nin onuncu günü olan Kurban Bayramı’nın birinci günü, akabe cemresinin yanında herkese Tevbe Sûresi’nde geçen bu husustaki âyetleri okumuştur.

Bu hususta Zeyd İbn-i Yusey Radiyallâhu anhu dedi ki:

سَأَلْنَا عَلِيًّا بِأَيِّ شَيْءٍ بُعِثْتَ فِي الْحَجَّةِ قَالَ بُعِثْتُ بِأَرْبَعٍ أَنْ لَا يَطُوفَ بِالْبَيْتِ عُرْيَانٌ وَمَنْ كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَهْدٌ فَهُوَ إِلَى مُدَّتِهِ وَمَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ عَهْدٌ فَأَجَلُهُ أَرْبَعَةُ أَشْهُرٍ وَلَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا نَفْسٌ مُؤْمِنَةٌ وَلَا يَجْتَمِعُ الْمُشْرِكُونَ وَالْمُسْلِمُونَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا(ت عن زيد بن يثيع)

″Biz, Hz. Ali’ye, sen hacda neyi tebliğ etmek için gönderildin?″ diye sorduk. O da buyurdu ki: ″Dört şeyi tebliğ etmek için gönderildim. Kimse çıplak olarak Kâbeyi tavaf edemeyecek. Kimin Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile bir antlaşması varsa, o antlaşması sonuna kadar geçerlidir. Kimin de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile antlaşması yoksa onun müddeti dört aydır. Cennete ancak Mü’min olan kişi girer. Bu seneden sonra, artık müşrik­lerle Müslümanlar bir arada olmayacaklardır.″[2]


[1] Arefe gününden iki gün önce.

[2] Sünen-i Tirmizî, Tefsîr’ul-Kur’ân 10.


﴿ وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ﴿٣﴾

3. Ve bu, Allah ve Resûlünden insanlara Hacc-ı Ekber günü, Allah ve Resûlünün (antlaşmayı bozan) müşriklerden uzak olduğuna dair bir ilandır. (Ey müşrikler!) Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Tevbeden yüz çevirirseniz, bilin ki her nerede olsanız, Allah’ın azâbından kurtulamazsınız. Ey Resûlüm! Kâfirleri elim bir azap ile müjdele!

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Hacc-ı Ekber″den maksat, Kurban Bayramı’nın birinci günü olan Zilhicce’nin onuncu günüdür. Bu husus İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَفَ يَوْمَ النَّحْرِ بَيْنَ الْجَمَرَاتِ فِي الْحَجَّةِ الَّتِي حَجَّ فَقَالَ: أَيُّ يَوْمٍ هَذَا؟ قَالُوا: يَوْمُ النَّحْرِ. قَالَ: هَذَا يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ. (د عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Vedâ Haccı’nda cemrelerin arasında durdu ve şöyle buyurdu: ″Bugün hangi gündür?″ Sahâbe: ″Kurban Bayramı’nın birinci günü″ deyince, buyurdu ki: ″Bugün, Hacc-ı Ekber günüdür.″[1]

Bu husus Hz. Ali Kerremallâhu veche’den nakledilen diğer bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle geçmektedir:

سَأَلْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ يَوْمِ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ فَقَالَ يَوْمُ النَّحْرِ (ت عن على)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e Hacc-ı Ekber’in gününü sordum da, ″Kurban Bayramı’nın birinci günü″ diye ce­vap verdi.[2]

Yine farz olan hacca, Hacc-ı Ekber (büyük hac) ve Umre’ye de, Hacc-ı Asgar (küçük hac) denilmiştir. Bu âyet ve hadislerde kastedilenin, farz olan hac olduğu beyan edilmiştir.

Ayrıca hac dönemlerinde Arefe günü Cuma’ya denk geldiğinde, bu hacca da Hacc-ı Ekber denilmiştir. Bunun sebebi ise Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Arefesi Cuma’ya denk gelen haccın diğer haclardan yetmiş derece daha üstün olduğunu beyan etmesidir. Yani Arafat gününün Cuma’ya denk gelmesidir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَفْضَلُ الْأَيَّامِ يَوْمُ عَرَفَةَ وَإِذَا وَافَقَ يَوْمَ جُمُعَةٍ فَهُوَ أَفْضَلُ مِنْ سَبْعِينَ حَجَّةً فِي غَيْرِ يَوْمِ جُمُعَةٍ. أَفْضَلُ الدُّعَاءِ يَوْمَ عَرَفَةَ وَأَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِي: مَا قُلْتُ أَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِي لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ. (رزين عن طلحة بن عبيد اللّٰه بن كريز)

″Günlerin en faziletlisi Arefe Günü’dür. Bugün Cuma’ya rastlarsa, Cuma gü­nü dışında yapılan yetmiş hacdan daha üstündür. En faziletli duâ Arefe günü yapılan duâdır. Benim ve benden önceki Peygamber­lerin söyledikleri en faziletli söz de şudur: ″Lâ ilâ­he illallâhü vahdehû lâ şerîke leh (Bir olan ve hiçbir ortağı olmayan Allah’tan başka ilah yoktur).″[3]

Bu konu el-Misver İbn-i Mahreme Radiyallâhu anhu’dan nakledilen diğer bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle geçmektedir:

أَنّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ يَوْمَ عَرَفَةٍ فَقَالَ:هَذَا يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن محمد بن قيس بن مخرمة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Arefe Günü bir hutbe okudu ve ″Bugün Hacc-ı Ekber günüdür″ buyurdu.[4] Sûre-i Mâide, Âyet 3’ün izahında anlatıldığı üzere, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Vedâ Haccı’nda Arafat’ta okuduğu hutbe Cuma gününe rastlamış idi.[5]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Menâsik 66; Sünen-i Ibn-i Mâce, Menâsik 76.

[2] Sünen-i Tirmizî, Hac 110.

[3] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 3155; Sünen-i Tirmizî, Daavât 65.

[4] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 14, s. 116; İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c 4, s. 108; Aynî, Umdet’ul-Kâri, 15/322; Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 10076.

[5] Bu hususta bakınız: Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Mâide 1; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6916.


﴿ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـًٔا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَدًا فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٤﴾

4. Ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden, antlaşmada hiçbir eksiklik yapmayanlar ve aleyhinizde hiçbir kimseye yardım etmeyenler müs­tesnâ. Bunlarla yaptığınız antlaşmayı müddeti bitinceye kadar yerine geti­rin. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, takvâ sahiplerini sever.

İzah: Yapılan antlaşmaya uyulması gerektiği hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ قَتَلَ مُعَاهِدًا فِي غَيْرِ كُنْهِهِ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ (د عن ابى بكرة)

″Her kim kendisine eman verilerek antlaşma yapılan bir kimseyi vakti dışında öldürürse, Allah’u Teâlâ Cenneti ona haram eder.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

أَلَا مَنْ ظَلَمَ مُعَاهِدًا أَوْ انْتَقَصَهُ أَوْ كَلَّفَهُ فَوْقَ طَاقَتِهِ أَوْ أَخَذَ مِنْهُ شَيْئًا بِغَيْرِ طِيبِ نَفْسٍ فَأَنَا حَجِيجُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (عن عدة من ابناء اصحاب)

″Dikkat edin! Kim antlaşma yapılan bir kimseye zulmeder veya hakkını noksanlaştırır veya tâkatının üstünde bir şeyle emreder yahut onun rızâsı dışında bir şeyini alırsa, mahşer günü aleyhine ben delil olacağım.″[2]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Cihat 165; Sünen-i Nesâî, Kasâme 14.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Haraç 33.


﴿ فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٥﴾

5. Haram aylar (emniyetle gezmeleri için müşriklere müsaade olunan dört ay) tamam olursa, antlaşmalarını bozan müşrikleri her nerede bulursanız öldürün, esir ve muhâsara edin ve etrafa dağılmamaları için yollarını bekleyin. Eğer tevbe ederler (İslâm’ı kabul ederler), namaz kılarlar ve zekât verirlerse, artık kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Süddi, Mücâhid, Amr b. Şuayb, İbn-i Zeyd ve İbn-i İshâk Hazretlerine göre, bu âyette zikredilen haram aylardan maksat, meşhur olan haram aylar değil, Zilhicce’den yirmi gün, Muharrem ayı, Safer ayı, Rebiülevvel ayı ve Rebiülâhir ayı­nın ilk on günüdür. Toplam dört aydır. Bunlar da bu sûrenin ikinci âyetinde zikredilen dört aydır. İşte müşrikler, yapılan antlaşmalarını bozduklarından dolayı, Allah’u Teâlâ bunlara dört ay müsaade vermiştir. Bunlar dört ay olan süre içerisinde ya İslâm’ı kabul edecekler ya da görüldükleri yerde öldürüleceklerdir. Bu aylara, haram aylar denilmesinin sebebi ise, Allah’u Teâlâ’nın bu sû­renin ikinci âyetinde belirttiği dört aylık süre doluncaya kadar, onlara müsaade edilmesidir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلَّا بِحَقِّ الْإِسْلَامِ وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللّٰهِ (خ م عن ابن عمر)

″Onlar -Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh- deyinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar, ben onlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bu şeyleri yaptıkları sürece, kanlarını ve mallarını benden koru­muş olurlar. Ancak İslâm’ın getirdiği haklar müstesnâ. Onların her birinin hesabı Allah’a aittir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Îman 15; Sahih-i Müslim, Îman 8 (34).


﴿ وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟ ﴿٦﴾

6. Ey Resûlüm! (Dört ay olan müddet tamamlandıktan sonra) eğer müşriklerden biri senden güvence isterse, ona güvence ver ki, Allah’ın kelâmını dinlesin. Bu dinlemeden sonra, onu emin olduğu yere gönder. Çünkü onlar, hakkı bilmeyen bir topluluktur.

İzah: Said b. Cübeyr’den nakledildiğine göre, müşriklerden bir kişi Hz. Ali’nin ya­nına gelerek, ″Bizden herhangi bir kimse bu dört ayın bitişinden sonra Muhammed’in yanına gelip de, Allah’ın kelâmını işitmek isterse veya bir ihtiyâcı dolayısıyla gelirse öldürülür mü?″ dedi. Bunun üzerine Hz. Ali Kerremallâhu veche buyurdu ki:

- Hayır! Çünkü Allah’u Teâlâ: ″Ey Resûlüm! Dört ay olan müddet tamamlandıktan sonra, müşriklerden biri senden eman isterse, ona eman ver. Tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin…″ diye buyurmuştur. Doğru olan da budur ve bu Âyet-i Kerîme muhkemdir.


﴿ كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٧﴾ كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ ﴿٨﴾

7-8. (Antlaşmalarını bozan) o müşriklerin antlaşması, Allah yanında ve Resûlü yanında, nasıl itibara lâyık olur? Lâkin Mescid-i Haram civârında antlaşma yaptığınız müşrikler müstesnâ. Onlar antlaşma-larında sebat ederlerse, siz de antlaşmanıza uyun. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, takvâ sahiplerini sever.* Evet, o müşriklerin antlaşması, Allah ve Resûlü yanında nasıl itibara lâyık olur? Halbuki onlar size gâlip gelirlerse, akrabalık bağını da antlaşmalarını da gözetmezler. Onlar sizi sözle râzı etmeye çalışırlar. Halbuki kalpleri antlaşmaya uymaktan sakınır. Onların çoğu (sözünde durmayan) fâsıktırlar.

İzah: İmam Taberî, Âyet-i Kerîme’de Mescid-i Haram civârında antlaşma yapılan müşriklerin, Kinane’den Bekroğulları olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hudeybiye antlaşmasını yaparken bunlar da Kureyşlilerle birlikte antlaşmaya katılmışlar ve bu antlaşmalarını bozmamışlardır. Fakat Kureyşliler, kendileriyle antlaşmalı olan Deyloğullarına, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile antlaşmalı olan Huzaaoğullarına karşı yardım etmişler ve böylece Hudeybiye antlaşmasını bozmuş­lardır.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hudeybiye’de Mekkeli müşriklerle sulh antlaşması yapmıştı. Bu antlaşma maddelerinden birisi de şuydu:

- Kâfir olduğu halde, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in tarafında olan Huzaa kabilesine yapılacak her türlü saldırı, doğrudan Müslümanlara yapılmış kabul edilecek ve sulh antlaşması bozulmuş olacaktı. Sonuçta Mekkeliler, bu kabileye saldırarak yağma ettiler. Birçoklarını öldürdüler. Böylece Hudeybiye’de yapılan antlaşma müşrikler tarafından bozulmuş oldu. Bu şekilde savaşı başlatan taraf müşrikler oldu.

Bu olay hakkında ve Mekke’nin fethi hakkında daha geniş bilgi için Âdiyât Sûresi‘ne ve izahına bakınız.


﴿ اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٩﴾ لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ ﴿١٠﴾

9-10. Onlar, Allah’ın âyetlerini dünyâ menfaati karşılığında değiştirdiler de insanları Allah’ın yolundan çevirdiler. Onların yaptıkları şeyler ne kötüdür.* Onlar, hiç bir Mü’minin akrabalık bağını ve onlarla yaptığı antlaşmayı gözetmezler. İşte onlar, haddi aşan kimselerdir.


﴿ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿١١﴾

11. Eğer onlar tevbe ederler (îman ederler), namaz kılarlar ve zekât verirlerse, artık dinde sizin kardeşleriniz olurlar. Biz âyetleri, bilen bir topluluk için genişçe açıklarız.

İzah: Zekât hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْإِسْلَامِ (طب هب عن ابى الدرداء)

″Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.″[1]

Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

أُمِرْتُمْ بِإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَمَنْ لَمْ يُزَكِّ فَلَا صَلَاةَ لَهُ )ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عبد اللّٰه بن مسعود)

″Siz namaz kılmakla ve zekâtı vermekle emrolundunuz. Kim, zekât vermezse, onun namazı da yoktur.″[2]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1795; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 3159.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 4, s. 111.


﴿ وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ ﴿١٢﴾

12. Eğer onlar, antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dîninize hakaret ederlerse, artık o küfür önderlerini öldürün. Şüphesiz ki, onların yeminleri yoktur (yeminlerine inanmayın). Umulur ki, (küfürlerine) son verirler.


﴿ اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣﴾ قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ ﴿١٤﴾ وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿١٥﴾

13-15. Ey Mü’minler! Yeminlerini bozan, Resûlü Mekke’den çıkarmaya azmeden ve sizinle düşmanlığı ve savaşı ilk başlatan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer Mü’min iseniz, kendisinden korkmanıza Allah’u Teâlâ daha lâyıktır.* Onlarla savaşın ki, Allah’u Teâlâ sizin elinizle onlara azap etsin. Onları rüsvay etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Mü’minler topluluğunun kalplerini ferahlandırsın.* Ve Mü’minlerin kalplerindeki kin ve öfkeyi gidersin. Allah’u Teâlâ, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de: ″Sizinle düşmanlığı ve savaşı ilk başlatan bir toplulukla savaşmaz mısınız?″ diye geçen ifadesiyle, Mekkeli müşrikler, sizinle antlaşması olan Huzaa kabilesine savaş açarak, sizinle savaşı önce onlar başlatmıştır. Öyleyse onlarla savaşın, buyur-muştur.[1] Çünkü Resûlü Kibriyâ’nın Hudeybiye’de Mekkeli müşriklerle yapmış olduğu sulh antlaşmasının bir maddesi şöyleydi:

- Kâfir olduğu halde, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in tarafında olan Huzaa kabilesine yapılacak her türlü saldırı, doğrudan Müslümanlara yapılmış kabul edilecek ve sulh antlaşması bozulmuş olacaktı. Sonuçta Mekkeliler, bu kabileye saldırarak yağma ettiler. Birçoklarını öldürdüler. Böylece Hudeybiye’de yapılan antlaşma müşrikler tarafından bozulmuş oldu. Bu şekilde savaşı başlatan taraf müşrikler oldu. Nihâyet Allah’u Teâlâ‘nın emri üzerine müşriklerle savaşılarak Mekke fethedilmiştir. Bu hususta geniş bilgi için Âdiyât Sûresi‘ne ve izahına bakınız.


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 7, s. 244-245.


﴿ اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟ ﴿١٦﴾

16. Ey Mü’minler! Yoksa Allah’u Teâlâ, sizden cihat edenleri, Allah’tan, Resûlünden ve Mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri açığa çıkarmadan bırakı­lacağınızı mı zannediyorsunuz? Şüphesiz Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan haberdardır.

İzah: Kimin cihadı sâdece Allah için yaptığını, kimin Allah’tan, Resûlünden ve Mü’minlerden başkasını sırdaş edinmediğini Allah bilir ve onlara karşılığını verir. Böylece Allah’u Teâlâ, ihlaslı olan Mü’minleri, diğerlerinden ayırt eder.


﴿ مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ ﴿١٧﴾ اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ ﴿١٨﴾

17-18. Müşriklerin, küfürlerine kendileri de şâhit oldukları halde, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri câiz değildir. Onlar, amelleri bâtıl ve kendileri de Cehennemde ebedî kalacak olan kimselerdir.* Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe îman eden, namazlarını kılan, zekâtlarını veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayan kimseler imar eder. İşte hidâyet üzere oldukları umulanlar bunlardır.

İzah: Kureyşlilerin: ″Biz, Harem’in sâkinleriyiz. Hacılara su veren-leriz. Beytullah’ı imar edenleriz. Hiçbir kimse bizden üstün olamaz″ deme­leri üzerine bu Âyet-i Kerîme inmiş, Allah’u Teâlâ, Beytullah’ı ve diğer mescitleri ancak hakkıy­la îman eden, Allah’ın emirlerini yerine getiren ve Allah’tan korkan Mü’minlerin, gerçek mânâda imar edeceklerini beyan etmiştir.

Allah’ın rızâsına uygun olarak imar edilen mescitler, ancak âyette sayılan sıfatlara sahip olanlar tarafından imar edilenlerdir. Yoksa Allah’ın mescitleri, başka şekillerde zorla veya utandırılarak isteme yoluyla yahut fâsık ve münâfıkların eliyle imar edilirse, bu Allah’ın rızâsına uygun olmaz.

Gönül hoşluğu ile verilmeyen malın haram olduğuna dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:

أَنَّ كُلَّ مُسْلِمٍ أَخٌ لِلْمُسْلِمِ وَأَنَّ الْمُسْلِمِينَ اِخْوَةٌ فَلَا يَحِلُّ لِاِمْرِئِ مِنْ أَخِيهِ اِلَّا مَا أَعْطَاهُ عَنْ طِيبِ نَفْسٍ مِنْهُ فَلَا تَظْلِمُنَّ أَنَفْسَكُمْ (حم)

Ey Müslümanlar! Sözümü iyi dinleyin ve iyi belleyin! Müslüman, Müslümanın kardeşidir, böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Kişiye, kardeşinin malı, kendisi onu gönül hoşluğu ile vermiş olmadıkça helâl olmaz! Kardeşinizin malını onun gönlü olmadan alarak nefislerinize zulmetmeyin.″[1]

İnsanların rızâsı olmadan utandırılarak ellerinden alınan malın gasp edilmiş mal gibi haram olduğu fıkıh kitaplarında işlenmiş ve bu hususta ulemâ arasında icmâ olduğu şöyle beyan edilmiştir:

أَلَا تَرٰى اِلَى حِكَايَةِ الْإِجْمَاعِ عَلَى أَنَّ مَنْ أُخِذَ مِنْهُ شَيْءٌ عَلَى سَبِيلِ الْحَيَاءِ مِنْ غَيْرِ رِضَا مِنْهُ بِذَلِكَ لَا يَمْلِكُهُ الْآخِذُ وَعَلَّلُوهُ بِأَنَّ فِيهِ إكْرَاهًا بِسَيْفِ الْحَيَاءِ فَهُوَ كَالْإِكْرَاهِ بِالسَّيْفِ الْحِسِّيِّ بَلْ كَثِيرُونَ يُقَابِلُونَ هَذَا السَّيْفَ.

″Kendisinin rızâsı olmaksızın utandırılarak kimden bir şey alınırsa, onu alan kişi o malın sahibi değildir, o mal ona helâl olmaz. Bu hükmün sebebi de, burada utandırma yoluyla yapılan bir zorlama olduğundandır. Bu da gerçek kılıçla gasp edilen mal gibidir. Hattâ insanların çoğunun, bu şekilde utandırılarak malları ellerinden alınmaktadır.″[2]

İşte gönül hoşluğu olmadan utandırılarak insanlardan alınan mal ve para kesin olarak haramdır. Dolayısıyla bu şekilde elde edilen mal ve para ile cami ve benzeri hiçbir hayır işi yapılamaz. Ancak insanlar gönül hoşluğu ile kendiliğinden, ″O hayır işinde benim de bir katkım olsun″ diye az veya çok bir yardımda bulunmak isterlerse, bu kişilerin yapacağı hayra mâni olunmaz.

Mescitler yapılırken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından şöyle beyan edilmiştir:

مَا أُمِرْتُ بِتَشْيِيدِ الْمَسَاجِدِ (د عن ابن عباس)

″Benden mescitleri süslemem istenmedi.″[3]

Allah için mescit yaptıranların mükâfatına dair de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ بَنَى مَسْجِدًا يَبْتَغِي بِهِ وَجْهَ اللّٰهِ بَنَى اللّٰهُ لَهُ مِثْلَهُ فِي الْجَنَّةِ (خ عن عثمان بن عفان)

″Kim Allah rızâsı için mescit yaparsa, Allah’u Teâlâ benzerini onun için Cennette inşaa eder.″[4]

Nakledilen bir Hadis-i Kudsî’de de, Allah’ın evi olan mescitleri imar edenlerin faziletine dair Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنِّي لَأَهِمُّ بِأَهْلِ الْأَرْضِ عَذَابًا فَإِذَا نَظَرْتُ إِلَى عُمَّارِ بُيُوتِي وَالْمُتَحَابِّينَ فِيَّ وَإِلَى الْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ صَرَفْتُ عَنْهُمْ (هب عن انس بن مالك)

″Muhakkak ki Ben, yeryüzü ahâlisine azap vermeye niyetlenirim. Ancak evlerimi imar edenleri, Benim için birbirlerini sevenleri ve seherlerde istiğfar edenleri gördüğümde bundan vazgeçerim.″[5]

Ayrıca Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, mescit ve diğer hayırları yapanlara âhirette büyük mükâfatlar verileceğini bildirerek, şöyle buyurmuştur:

إِنَّ مِمَّا يَلْحَقُ الْمُؤْمِنَ مِنْ عَمَلِهِ وَحَسَنَاتِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ عِلْمًا عَلَّمَهُ وَنَشَرَهُ وَوَلَدًا صَالِحًا تَرَكَهُ وَمُصْحَفًا وَرَّثَهُ أَوْ مَسْجِدًا بَنَاهُ أَوْ بَيْتًا لِابْنِ السَّبِيلِ بَنَاهُ أَوْ نَهْرًا أَجْرَاهُ أَوْ صَدَقَةً أَخْرَجَهَا مِنْ مَالِهِ فِي صِحَّتِهِ وَحَيَاتِهِ يَلْحَقُهُ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهِ (ه عن ابى هريرة)

″Bir Mü’min kişiye, öldükten sonra amelinden ve yaptığı iyiliklerinden ulaşacak şeyler: Kendisinden sonraya bıraktığı ilim, geride bıraktığı sâlih evlat, mîras olarak bıraktığı Mushaf-ı Şerif, yaptırdığı mescit, yolcuların barınması için inşaa ettiği misâfirhâne, akıttığı su, sağlığı tam yerinde iken malından çıkarıp verdiği sadakadır. Bunlardan hangisini yapmış ise öldükten sonra da, onun sevabı kendisine ulaşır.″[6]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″İşte hidâyet üzere oldukları umulanlar bunlardır″ diye buyrulmaktadır. Burada Allah tarafından beyan edilen ″Umulanlar″ ifadesi, ihtimal değil ″Kesinlik″ ifade eder. Yani Bunlar, muhakkak ki kurtuluşa erenlerdir″ demektir.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned No: 19774.

[2] el-Fetava’l-Fıkhiyye el-Kübrâ, c. 5, s. 219.

[3] Süne-i Ebû Dâvud, Salât 12.

[4] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 280.

[5] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 2814, 8761.

[6] Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 20.


﴿ اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ ﴿١٩﴾ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ﴿٢٠﴾ يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ ﴿٢١﴾ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿٢٢﴾

19-22. Hacılara su dağıtan ve Mescid-i Haram’ı imar edenle Allah’a ve âhiret gününe îman eden ve Allah yolunda cihatta bulunanı bir mi tutarsınız? Onlar, Allah katında eşit değildirler. Allah’u Teâlâ, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.* Îman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimseler, Allah katında çok büyük dereceye sahiptirler. İşte kurtuluşa nâil olanlar, onlardır.* Rableri onları, kendinden bir rahmet ve rızâ ile ve içinde dâimî nîmetler bulunan Cennetlerle müjdeler.* Onlar, orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki, Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair Abdullah İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Müşrikler, Allah’ın evini tamir eden ve hacılara su dağıtan kimse, Allah’a îman eden ve cihat edenden daha ha­yırlıdır, dediler. Onlar, Harem’in sâkinleri ve bakımını yapmaları sebebiyle bununla iftihar ediyor ve gururlanıyorlardı. Allah’u Teâlâ, onların böbürlenmelerini ve haktan yüz çevirmelerini zikrederek Sûre-i Mü’minûn, Âyet 66-67’de buyurdu ki:

″Muhakkak ki, Benim âyetlerim size okunurdu da siz ondan yüz çevirirdiniz.* Onunla (Kâbe ile) böbürlenir ve geceleri toplanıp, Kur’ân hakkında türlü türlü hezeyan ederdiniz.″

Evet, onlar Harem-i Şerif’e hizmetle övünüyor, geceleri eğleniyor, Kur’ân’ı ve Resûlü Ekrem’i alaya alıyorlardı. Îman ve Allah yolunda cihat etmenin, Beytullah’ı tamir etmekten ve hacılara su vermekten daha hayırlı olduğuna, müşriklerin de Allah’a ortak koşmalarıyla birlikte yaptıkları güzel amellerin, kendilerine fayda vermediğini Allah’u Teâlâ Sûre-i Tevbe, Âyet 19’da beyan etti.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٢٣﴾

23. Ey îman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz, küfrü îmana tercih ederlerse, onları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte zâlim olanlar onlardır.

İzah: Mü’min, din kardeşliğini esas alır. Bu kardeşliği soy kardeşliğinden üs­tün tutar. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Mücâdele, Âyet 22’de de şöyle buyurmuştur:

″Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiçbir topluluğun, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsa bile Allah’a ve Resûlüne düşmanlık ve muhalefet edenlere sevgi beslediğini göremezsin…″


﴿ قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٢٤﴾

24. Ey Resûlüm! De ki: ″Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeş-leriniz, zevceleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, yok olmasından korktuğunuz ticaretiniz, sevdiğiniz meskenleriniz sizin için Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihattan daha fazla sevgili ise artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah’u Teâlâ, (itaatinden ayrılan) fâsıklar topluluğuna hidâyet etmez.″


﴿ لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـًٔا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ ﴿٢٥﴾ ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٦﴾ ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٢٧﴾

25-27. Ey Mü’minler! Muhakkak ki, Allah’u Teâlâ size birçok harpte ve Huneyn Günü de yardım etmişti. O gün, çokluğunuza itimat etmiştiniz. Fa­kat çokluğunuz size bir fayda sağlamamıştı da, o geniş yeryüzü size dar gelmişti. Nihâyet arkanızı dönüp kaçmıştınız.* Bu bozgundan sonra Allah’u Teâlâ, Resûlü ile Mü’minler üzerine kendi tarafından sükûnet indirdi ve (size yardım için) görmediğiniz ordular indirdi. Böylece kâfirleri azâba uğrattı. İşte bu, kâfirlerin cezâsıdır.* Bundan sonra da Allah’u Teâlâ, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Huneyn, Mekke ile Taif arasında bir vâdinin ismidir. Huneyn Savaşı, Mekke’nin fethinden hemen sonra meydana gelmiştir. Mekke’nin fethi üzerine Kureyş kabilelerinin çoğu Müslüman olmuştu. Fakat Arapların en büyük kabilelerinden biri olan Havâzin kabilesi İslâm’ı kabul etmemişti. Onlar, reisleri Mâlik b. Avf önderliğinde Sakiyf, Benî Sa’d gibi kabileleri de yanına alarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile harp etmek için Huneyn’de toplandılar. Sayıları yirmi bini bulmuştu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu haber alınca, hemen hazırlıklara başladı ve nihâyet on iki bin kişilik asker ile Huneyn vâdisine doğru yola çıktı. Müslümanlardan bâzıları İslâm ordusunun çokluğuna, kuvvetine bakarak:

- Bugün aslâ azlıktan dolayı mağlup olmayız, demişlerdi. Sayılarının çokluğuna güvenmişlerdi. Uhud Savaşı’nda da buna benzer söz ve düşüncelerinden dolayı çok zor duruma düşmüşlerdi. Halbuki o zamana kadar nâil oldukları zaferlerin hiçbirini çokluklarına borçlu değillerdi. Allah’ın yardımıyla hep zafer kazanmışlardı. İşte bu nedenle İslâm Ordusu Huneyn’de ilk başta bozguna uğramış ve dağılmışlardı.

İki ordu Huneyn vâdisinde karşılaştı. Savaş sabah karanlığında başlamıştı. Müslümanlar vâdiye inerken Havâzin kabilesi pusuda bekliyordu. Müslü­manları habersiz yakalayıp yağmur gibi ok yağdırdılar. Kılıçlarını çekip hücu­ma geçtiler. Komutanlarının emrettiği gibi hep birden saldırıyorlardı. Bu bek­lenmedik saldırı karşısında Müslümanlar geri çekilmek zorunda kaldılar.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Uhud’da olduğu gibi bu savaşta da Müslümanlar kaçtığı halde, kendisi kaçmayıp harp ediyordu. Nakledildiğine göre:

Adamın biri Bera b. Azib’e, ″Huneyn Günü Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’ın yanından hepiniz kaçtınız mı?″ diye sordu. Bunun üzerine o dedi ki: ″Biz kaçtık. Lâkin Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kaçmadığına şâhitlik ederim...″

Bera b. Azib Radiyallâhu anhu sözüne devamla şöyle buyurdu:

إِذَا احْمَرَّ الْبَأْسُ نَتَّقِي بِرَسُولِ اللّٰه وَإِنَّ الشُّجَاعَ مِنَّا لَلَّذِي يُحَاذِي بِهِ (م عن ابى اسحق)

″Vallâhi! Biz, savaş kızıştığı zaman Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sığınır onunla korunurduk. İçimizde en yiğit olanımız, Peygamberimizin savaş anında hizasında durabilendi.″[1]

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali asker dağılmasın, diyerek, Müslüman birliklerinin arasından ayrılmadılar. Bunlarla birlikte Abbas, Ebû Süfyan b. Hâris, Eymen ve Usâme b. Zeyd Radiyallâhu anhum gibi çok az sahabî düşmana karşı direni­yordu.

Kâfirlerin önlerinde uzun bir mızrağa bayrak çeken bir kâfir ilerliyor, ardından da diğerleri koşuyordu. Bu sırada Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

أَنَا النَّبِيُّ لَا كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبْ (م عن ابى اسحق)

″Ben Peygamberim, yalan yok. Ben, Abdulmuttalip oğluyum″[2] diye nidâ etti. Fakat Peygamberimizin bu çağrısını paniğe kapılmış olan İslâm ordusu duymuyordu. Bunun üzerine Peygamberimizin talimatı ile sesi gür olduğu için amcası Hz. Abbas yüksek bir yere çıktı:

- Ey Ensâr! Ey Ashâb! Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem buradadır. Ona doğru gelin, diye haykırdı. Ashâb:

- Lebbeyk, Lebbeyk! dediler. O kargaşa ortamında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in nerede olduğunu bilmiyorlardı. Nihâyet yüz kadar Sahâbe toplandı.

Müşriklerin başı olan Mâlik b. Avf’a, ″Abdullah oğlu Muhammed dağın dibinde″ dediler. O zaman kâfir askerleri o tarafa yöneldi. Kâfir askerlerinin gelişini görünce tekbir getirdiler. Hz. Ali, kâfirlerin önünde geleni karşıladı. Allah’ın Aslanı onu öldürdü. Müslümanlar hep bir ağızdan, ″Allah’u Ekber″ diye tekbir getirdiler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de:

- İşte şimdi fırın kızdı, buyurarak bir avuç toprak aldı, okudu ve o toprağı düşman üzerine saçtı. Müslümanların arkasından esen bir rüzgâr çıktı. Bu rüzgâr sebebiyle kâfirlerin gözü görmez oldu, hepsi dağıldılar. Böylece Allah’ın gönderdiği melekler ve rüzgâr vesîlesiyle zafer Mü’minlerin oldu.

Bu savaşta müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş ve birçoğu da esir alınmıştı. İslâm ordusunun kaybı ise sâdece dört şehitten ibâretti.

Bu savaşta alınan esirler arasında Benî Sa’d kabilesinden Resûlü Ekrem’in süt kız kardeşi Şeyma da vardı. Ubeyd İbn-i es-Sa’d Radiyallâhu anhu bu olayı şöyle anlatır:

فَلَمّا اُنْتُهِيَ بِهَا إلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَتْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ إنّي أُخْتُك مِنَ الرّضَاعَةِ قَالَ وَمَا عَلَامَةُ ذَلِكَ؟ قَالَتْ عَضّةٌ عَضَضْتَنِيهَا فِي ظَهْرِي وَأَنَا مُتَوَرّكَتُك قَالَ فَعَرَفَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْعَلَامَةَ فَبَسَطَ لَهَا رِدَاءَهُ فَأَجْلَسَهَا عَلَيْهِ وَخَيّرَهَا وَقَالَ إنْ أَحْبَبْتِ فَعِنْدِي مُحَبّةٌ مُكْرَمَةٌ وَإِنْ أَحْبَبْتِ أَنْ أُمَتّعَك وَتَرْجِعِي إلَى قَوْمِك فَعَلْتُ فَقَالَتْ بَلْ تُمَتّعُنِي وَتَرُدّنِي إلَى قَوْمِي .فَمَتّعَهَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَرَدّهَا إلَى قَوْمِهَا فَزَعَمَتْ بَنُو سَعْدٍ أَنّهُ أَعْطَاهَا غُلَامًا لَهُ يُقَالُ لَهُ مَكْحُولٌ وَجَارِيَةً فَزَوّجَتْ أَحَدَهُمَا الْأُخْرَى فَلَمْ يَزَلْ فِيهِمْ مِنْ نَسْلِهِمَا بَقِيّةٌ (ابن هشام عن يزيد بن عبيد)

Şeyma, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e kadar getiril-diğinde şöyle dedi: ″Yâ Resûlallah! Ben senin sütten kız kardeşinim. Bunun üzerine Efendimiz: ″Bunun alâmeti nedir?″ diye sordu. Şeyma dedi ki:″Ben seni uyluklarımın üstünde taşırken, sırtımdan beni ısırmıştın. Hâlen izi vardır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem alâmeti tanıdı, ridâsını onun için serdi ve onu üzerine oturttu ve şöyle buyurdu: ″Eğer istersen sevgi ve ikram ile benim yanımda kal. Eğer sana yararlı olmamı ve kavmine dönmeyi arzu edersen bunu da yaparım.″ Şeyma da şöyle dedi: ″Hayır! Bilakis beni yararlandır ve beni kavmime geri gönder. Bunun üzerine Peygamberimiz ona bir takım menfaatler sağladı ve onu kavmine geri gönderdi. Benî Sa’d der ki: ″Ona mekhûl denilen bir kölesini ve bir de câriye verdi. O da onları birbirleriyle evlendirdi. Hâlen o ikisinin nesli onların içerisinde yaşamaktadır.″[3]

Rivâyet olunur ki, Huneyn Gazâsı’nda bir kadın gelip esir alınan Havâzin taifesi içinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in süt kız kardeşini zikreden bir şiir okudu. O sebeple Peygamberimiz onlardan alınan ganîmetleri geri verdi. Onlara çok ihsanlarda bulundu. Hattâ o gün bağışladıklarına kıymet biçtiler yüzlerce yük mal karşılığı geldi.[4]

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ne kadar cömert ve kerem sahibi olduklarını bir defa daha göstermişti.

Ganîmetler taksim edilirken bir köşede yüz cins devenin toplandığını gören Safvan İbn-i Ümeyye: ″Ne güzel develer″ demişti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Senin olsun″ buyurdu ve develeri ona verdi. Bunun üzerine Safvan, Müslüman olmak için dört ay mühlet aldığı halde, ″Bu kadar cömertlik ve lütuf ancak Peygamberlere has bir özelliktir″ diyerek hemen Müslüman oldu.[5]

Huneyn zaferinde Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem çok ganîmet malı almıştı. Ganîmet olarak alınan kırk bin koyunu, yirmi beş bin deveyi, bin dirhem, üç ton altın gümüş kıymetli eşyayı dağıtarak bitirmiş, verecek bir şeyi kalmamıştı.

Ensâra bu harpte, diğerlerine verildiği kadar hisse verilmemişti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem deve, koyun, altın, gümüş gibi birçok ganîmet mallarını müellifi kulûb’a (kalbi İslâm’a yönelecek kişilere) vermişti. Buna, bâzı Ashâbın canı sıkılmış ve aralarında söylenmişlerdi. Bunu haber alan Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ensârı huzuruna çağırdı ve şöyle buyurdu:

″Ben birtakım itikâdı zayıf olan ve yeni Müslüman olmuşların kalplerini ısındırmak için ganîmetlerden onlara fazla hisse verdim. Onlar bu malı alıp memleketlerine gidecekler. Siz de Resûlullah’ı alıp yurdunuza götürmeye râzı değil misiniz?″ Bunun üzerine hepsi: ″Râzı ve hoşnutuz″ dediler. Peygamberimizin bu iltifatından memnun ve müteessir olup ağlaştılar. Fahr-i Âlem Efendimiz de, ellerini kaldırdı ve Ensâra ve çocuklarına hayırla duâ etti.[6]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kâfirlere dahi bu kadar çok ganîmet malı verdiğini duyan bedevîler, kendileri savaşa katılmadıkları halde, nakledildiğine göre:

Bedevî Arapları, Huneyn’den dönüşünde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoluna çıkarak etrafını sardılar ve durmadan kendisinden Huneyn Savaşı’nda alınan ganîmet malından istediler. Hattâ Resûlü Ekrem bir semura ağacına sığınmağa mecbur kaldı. O sırada bedevîler sırtındaki ridasını çekip zorlayarak aldı. (Bir rivâyette; o bedevîler ridasını hızla çektiler ve bu sebeple Resûlü Ekrem’in mübârek boynunun derisinde kızarıklık oluştu, diye geçmektedir). Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem durdu ve buyurdu ki:

أَعْطُونِي رِدَائِي لَوْ كَانَ لِي عَدَدُ هَذِهِ الْعِضَاهِ نَعَمًا لَقَسَمْتُهُ بَيْنَكُمْ ثُمَّ لَا تَجِدُونِي بَخِيلًا وَلَا كَذُوبًا وَلَا جَبَانًا (خ عن جبير بن مطعم)

″Ridâmı verin, eğer bu semura ağaçlarının sayısı kadar koyunum olsa, hepsini size verirdim. Bu sözümde beni ne korkak, ne cimri ve ne de yalancı bulurdunuz.″[7]


[1] Sahih-i Müslim, Cihat 28 (79 Sahih-i Buhârî, Megâzi 54; Kütüb-i Sitte,Hadis No: 4291.

[2] Sahih-i Müslim, Cihat 28 (79 Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1213.

[3] İbn-i Hişam, es-Sîret’ün-Nebeviyye, c. 4, s. 458.

[4] İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 255.

[5] Bakınız: Tercüme-i Tefsir-i Tibyan, c. 2, s. 169.

[6] Tercüme-i Tefsir-i Tibyan, c. 2, s. 169; Sahih-i Buhâri, Megâzi 56; Sahih-i Müslim, Zekât 46 (132).

[7] Sahih-i Buhârî, Cihat 24; Riyâz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 553.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْن۪يكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ٓ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿٢٨﴾

28. Ey îman edenler! Şüphesiz ki müşrikler pisliktir. Onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer (onlarla ticaretinizin kesilmesinden dolayı) fakirlikten korkarsanız, Allah’u Teâlâ dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir. Şüphesiz Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Kâfirler, inanç bakımından pistirler. Onların pis olmasının sebebi Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleridir. Bu sebeple onların, Mescid-i Haram’a girmeleri yasaklanmıştır.

Müslümanlar ise, îmanları sebebiyle temizdirler. Bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu‘dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

لَقِيَنِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي طَرِيقٍ مِنْ طُرُقِ الْمَدِينَةِ وَأَنَا جُنُبٌ فَاخْتَنَسْتُ فَذَهَبْتُ فَاغْتَسَلْتُ ثُمَّ جِئْتُ فَقَالَ أَيْنَ كُنْتَ يَا أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ قُلْتُ إِنِّي كُنْتُ جُنُبًا فَكَرِهْتُ أَنْ أُجَالِسَكَ عَلَى غَيْرِ طَهَارَةٍ فَقَالَ سُبْحَانَ اللّٰهِ إِنَّ الْمُسْلِمَ لَا يَنْجُسُ (د عن ابى هريرة)

Medîne yollarından birisinde ben cünüp iken Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana rastladı. Ondan gizlendim, gidip gusül abdesti aldım ve geri geldim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

- Nerede kaldın, Yâ Ebâ Hüreyre? deyince, ben:

- Cünüp idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım, dedim. Bunun üzerine:

- Subhânallâh! Müslüman pis olmaz, buyurdu.[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvûd, Tahâre 91; Sünen-i Tirmizî, Tahâre 89; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8610, 9704; Râmûz’ul-Ehâdîs, 107/2.


﴿ قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟ ﴿٢٩﴾

29. Ey Mü’minler! Ehl-i Kitap’tan, Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, Allah ve Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, onlar zelil olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.

İzah: Müfessirler, bu Âyet-i Kerîme’nin, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Rumlarla savaşmasını emretmek üzere indiğini ve bundan sonra Peygamberimizin Rumlara karşı Tebuk Seferi’ne çıktığını söylemişlerdir. Bu sefer hakkında geniş bilgi için Sûre-i Tevbe, Âyet 38-39’un izahına bakınız.

Ehl-i Kitap, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e îman etmedikleri takdirde, aslâ îman etmiş sayılmazlar. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[1]

İslâm’dan başka Allah katında geçerli hiçbir din yoktur. Bu hususta Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 19’da Allah’u Teâlâ: Şüphesiz ki, Allah katında tek din İslâm’dır. Bu hakikati bilen Ehl-i Kitab’ın ihtilaf etmeleri ise, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayıdır. Allah’ın âyetlerini kim inkâr ederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, hesabı çabuk görendir″ diye buyurmaktadır.

Ayrıca Sûre-i Tevbe, Âyet 29’da: ″Allah ve Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan…″ diye geçen ifadeden, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in de Allah’ın haram kıldığı gibi kendisinin de haram kılma yetkisinin olduğunu göstermektedir. Nitekim yırtıcı hayvanların ve evcil olan eşeklerin etleri gibi bâzı şeyler, Kur’ân’da geçmediği halde bizzat Peygamberimiz tarafından haram kılınmıştır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَلَا أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ أَلا يُوشِكُ شَبْعَانٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ يَقُولُ: عَلَيْكُمْ بِالْقُرْآنِ، فَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَلَالٍ فَأَحِلُّوهُ وَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَرَامٍ فَحَرِّمُوهُ، وَاِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَمَا حَرَّمَ اللّٰهُ. أَلَا لَا يَحِلُّ لَكُمُ الْحِمَارُ الأَهْلِيُّ وَلَا كُلُّ ذِي نَابٍ مِنَ السِّبَاعِ وَلَا لُقَطَةُ مُعَاهَدٍ إِلا أَنْ يَسْتَغْنِيَ عَنْهَا صَاحِبُهَا وَمَنْ نَزَلَ بِقَوْمٍ فَعَلَيْهِمْ أَنْ يَقْرُوهُ. فَإِنْ لَمْ يَقْرُوهُ فَلَهُ أَنْ يُعْقِبَهُمْ بِمِثْلِ قِرَاهُ. (د طب عن المقدام بن معدي كرب)

″Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ile birlikte, onun bir benzeri sünnet de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bâzı kimselerin: ″Bize Kur’ân yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz, onu helâl; neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kabul edin″ diyeceği zamanlar yakındır. Şüphesiz ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı da Allah’u Teâlâ’nın haram kıldığı gibidir.″[2] ″Haberiniz olsun! Sizin için evcil olan eşek eti helâl değildir. Yırtıcı hayvanların eti size helâl değildir. Bir muâhidin (kendisiyle barış ortamında olunan ve İslâm Dîni’nin haricinde olan kimselerin) yitiği size helâl olmaz. Ancak sahibi ona ihtiyaç duymayıp helâl ederse müstesnâ.″[3]

Câbir Radiyallâhu anhu da şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

حَرَّمَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَعْنِي يَوْمَ خَيْبَرَ الْحُمُرَ الْإِنْسِيَّةَ وَلُحُومَ الْبِغَالِ وَكُلَّ ذِي نَابٍ مِنَ السِّبَاعِ وَذِي مِخْلَبٍ مِنَ الطَّيْرِ (م ه ت عن جابر)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hayber Günü evcil eşekleri ve katır etlerinin, yırtıcı kuşların ve yırtıcı hayvanların etlerinin yenilmesini haram kıldı.″[4]

Yine âyette geçen cizye’den maksat da, gayr-i müslimlerin, hayat ve hürriyetlerinin korunması karşılı­ğında, içinde yaşadıkları İslâm Devleti’ne vermek zorunda oldukları vergidir.


[1] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 6; Sünen-i Tirmizî, İlim 10; Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 2.

[3] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 3920, 3921, 6216.

[4] Sünen-i Tirmizî, Et’ime 3; Sünen-i İbn-i Mâce, Zebâih 13.


﴿ وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌۨ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ ﴿٣٠﴾

30. Yahudiler: ″Üzeyr, Allah’ın oğludur″ dediler. Hristiyanlar da: ″Îsâ Mesih, Allah’ın oğludur″ dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir. Onlar bu sözlerini, kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Haktan nasıl yüz çeviriyorlar.

İzah: Âyette geçtiği üzere Yahudilerin, Üzeyr Aleyhisselâm’a Allah’ın oğlu demelerinin sebebi, Üzeyr Aleyhisselâm’ın kırk yaşında iken bir incir ağacının altına yatması ve yüz yıl sonra aynı yaşta kalkması olayına dayanmaktadır. [1] Beydâvî der ki: Allah’u Teâlâ, yüz yıl sonra Üzeyr Aleyhisselâm’ı kaldırınca, Üzeyr Aleyhisselâm Tevrat’ı onlara ezberden yazdırdı. Onlar bu olaya şaşırarak: ″Bunu ancak Allah’ın oğlu olduğu için yapabildi″ dediler.[2]

Hristiyanların, Îsâ Aleyhisselâm’a Allah’ın oğlu demelerinin sebebi de Îsâ Aleyhisselâm’ın bâkire bir anneden babasız olarak dünyâya gelmesidir.[3]

Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

لَمَّا كَانَ يَوْمُأُحُدٍشُجَّ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي وَجْهِهِ وَكُسِرَتْ رَبَاعِيَّتُهُ، فَقَامَرَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَئِذٍ رَافِعًا يَدَيْهِ يَقُولُ: إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ اشْتَدَّ غَضَبُهُ عَلَى الْيَهُودِ أَنْ قَالُوا :عُزَيْرٌابْنُ اللّٰهِ وَاشْتَدَّ غَضَبُهُ عَلَى النَّصَارَى أَنْ قَالُوا :الْمَسِيحُابْنُ اللّٰهِ وَإِنَّ اللّٰهَ اشْتَدَّ غَضَبُهُ عَلَى مَنْ أَرَاقَ دَمِي وَآذَانِي فِي عِتْرَتِي.(السيوطي، الدر المنثور عن أبي سعيد الخدري)

″Uhud Savaşı’nda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yüzünden yaralandı ve rebaiye dişi kırıldı. O gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ellerini kaldırıp şöyle buyurdu: Allah’u Teâlâ: ″Üzeyr, Allah’ın oğludur″ dedikleri için Yahudilere çok öfkelendi. ″Mesih, Allah’ın oğludur″ dedikleri için de Hristiyanlara çok öfkelendi. Allah’u Teâlâ kanımı akıtan ve ailemden yana bana eziyet edenlere de çok öfkelendi.[4]

Yahudi ve Hristiyanların mahşerdeki durumlarına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ لِيَتَّبِعْ كُلُّ أُمَّةٍ مَا كَانَتْ تَعْبُدُ فَلَا يَبْقَى أَحَدٌ كَانَ يَعْبُدُ غَيْرَ اللّٰهِ سُبْحَانَهُ مِنَ الْأَصْنَامِ وَالْأَنْصَابِ إِلَّا يَتَسَاقَطُونَ فِي النَّارِ حَتَّى إِذَا لَمْ يَبْقَ إِلَّا مَنْ كَانَ يَعْبُدُ اللّٰهَ مِنْ بَرٍّ وَفَاجِرٍ وَغُبَّرِ أَهْلِ الْكِتَابِ فَيُدْعَى الْيَهُودُ فَيُقَالُ لَهُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ قَالُوا كُنَّا نَعْبُدُ عُزَيْرَ ابْنَ اللّٰهِ فَيُقَالُ كَذَبْتُمْ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ صَاحِبَةٍ وَلَا وَلَدٍ فَمَاذَا تَبْغُونَ قَالُوا عَطِشْنَا يَا رَبَّنَا فَاسْقِنَا فَيُشَارُ إِلَيْهِمْ أَلَا تَرِدُونَ فَيُحْشَرُونَ إِلَى النَّارِ كَأَنَّهَا سَرَابٌ يَحْطِمُ بَعْضُهَا بَعْضًا فَيَتَسَاقَطُونَ فِي النَّارِ ثُمَّ يُدْعَى النَّصَارَى فَيُقَالُ لَهُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ قَالُوا كُنَّا نَعْبُدُ الْمَسِيحَ ابْنَ اللّٰهِ فَيُقَالُ لَهُمْ كَذَبْتُمْ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ صَاحِبَةٍ وَلَا وَلَدٍ فَيُقَالُ لَهُمْ مَاذَا تَبْغُونَ فَيَقُولُونَ عَطِشْنَا يَا رَبَّنَا فَاسْقِنَا قَالَ فَيُشَارُ إِلَيْهِمْ أَلَا تَرِدُونَ فَيُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ كَأَنَّهَا سَرَابٌ يَحْطِمُ بَعْضُهَا بَعْضًا فَيَتَسَاقَطُونَ فِي النَّارِ (م عن ابى سعيد الخدرى)

″Kıyâmet koptuğu zaman bir nidâcı: ″Her ümmet dünyâda neye tapmışsa, onun arkasına takılsın″ diye ilan edecek. Bunun üzerine Allah’tan başka şeylere, putlara ve heykellere tapmış olanlardan hiçbiri kalmayacak, hep­si Cehenneme düşecekler. Nihâyet yalnız Allah’a tapan iyi ve kötülerle Ehl-i Kitab’ın bakiyeleri kalacak ve önce Yahudiler çağırılarak kendilerine: ″Siz neye ibâdet ederdiniz?″ diye sorulacak. Onlar: ″Biz, Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapardık″ diyecekler. Kendilerine: ″Yalan söylediniz. Allah’u Teâlâ’nın hiçbir zevcesi ve çocuğu yoktu. Şimdi siz ne istiyorsunuz?″ denilecek. Yahudiler: ″Susadık Yâ Rabbi! Bize su ver″ diyecekler. Bunun üzerine onlara: ″Suya buyurmaz mısınız?″ denilecek ve Yahudiler Cehenneme, o serap gibi birbirini tarumar eden ateşe haşrolunarak ora­ya düşecekler. Sonra Hristiyanlar çağrılarak kendilerine: ″Siz neye ibâdet ederdiniz?″ diye sorulacak. Onlar: ″Biz, Allah’ın oğlu Mesih’e tapardık″ diyecekler. Kendilerine: ″Yalan söylediniz. Allah’u Teâlâ’nın hiçbir zevcesi ve çocuğu yoktur; şim­di siz ne istiyorsunuz?″ denilecek. Hristiyanlar da: ″Susadık Yâ Rabbi! Bize su ver″ diyecekler. Bunun üzerine onlara: ″Suya buyurmaz mısınız? denilecek ve Hristiyanlar Cehenneme, o serap gibi birbirini tarumar eden ateşe haşrolunarak ora­ya düşecekler…″[5]


[1] Üzeyr Aleyhisselâm’ın bu olayı hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 259’a bakınız.

[2] Tefsir-i Beydâvî, c. 2, s. 433.

[3] Bu hususta Sûre-i Nisâ, Âyet 171’e bakınız.

[4] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 7, s. 300.

[5] Sahih-i Müslim, Îman 81 (183).


﴿ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿٣١﴾

31. Onlar, Allah’u Teâlâ’yı bıraktılar. Hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Îsâ Mesih’i Rabb edindiler. Halbuki onlar, (Tevrat ve İncil’de) ancak bir olan ilaha ibâdetle emrolundular. O’ndan başka ilah yoktur. Allah’u Teâlâ, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de zikredilen hahamlardan maksat, Yahudilerin din âlimleridir. Rahiplerden maksat ise, Hristiyanların manastırlara çekilen ve dîni hususlarda içtihatta bulunan âlimleridir. Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de Yahudi ve Hristiyan­ların din adamlarını rabler edindiklerini zikretmiştir. Bu ifadeden maksat, onla­rın din adamlarını ilah edinerek onlara tapmaları değil, Alla­h’ın emir ve yasaklarını bırakıp din adamlarının koydukları emir ve yasaklara uymalarıdır.

Bu hususta Adiy b. Hâtim Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

أَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَفِي عُنُقِي صَلِيبٌ مِنْ ذَهَبٍ فَقَالَ يَا عَدِيُّ اطْرَحْ عَنْكَ هَذَا الْوَثَنَ وَسَمِعْتُهُ يَقْرَأُ فِي سُورَةِ بَرَاءَةٌ {اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ} قَالَ أَمَا إِنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا يَعْبُدُونَهُمْ وَلَكِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا أَحَلُّوا لَهُمْ شَيْئًا اسْتَحَلُّوهُ وَإِذَا حَرَّمُوا عَلَيْهِمْ شَيْئًا حَرَّمُوهُ (ت عن عدى بن حاتم)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gittim. Boynumda altından bir haç bulunuyor­du. Bana: ″Ey Adiy! Bu putu çıkarıp at″ dedi. Onun: ″Hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Îsâ Mesih’i Rabb edindiler…″ diye geçen Sûre-i Tevbe, Âyet 31’i okuduğunu işittim. Dedim ki: ″Yâ Resûlallah! Biz onlara ibâdet etmiyorduk.″ Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Dikkat edin! Yahudi ve Hristiyanlar, din adamlarına tapmıyorlardı. Fakat onlar, hahamlar ve papaz­lar kendilerine bir şeyi helâl kılınca onu helâl sayıyorlardı, bir şeyi haram kılın­ca da onu haram kabul ediyorlardı.″[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân, 10.


﴿ يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ﴿٣٢﴾ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ ﴿٣٣﴾

32-33. Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (bâtıl sözleriyle) söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah’u Teâlâ, nûrunu mutlaka tamamlayacaktır.* O Allah ki, müşrikler istemese de İslâm Dîni’ni diğer dinler üzerine üstün kılmak için Resûlünü, Kur’ân ve hak din ile gönderdi.

İzah: Hahamlarını ve papazlarını rabler edinen bu kâfirler, Allah’ın nûru olan İslâm’ı yalanlayıp, insanların da onu kabul etmelerine engel olarak bâtıl sözleriyle söndürmeye kalkarlar. Allah’u Teâlâ, kâfirler istemese de, dînini mutlaka yüceltecek ve nûrunu tamamlayacaktır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللّٰهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللّٰهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزًّا يُعِزُّ اللّٰهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلًّا يُذِلُّ اللّٰهُ بِهِ الْكُفْرَ (حم عن تميم الداري)

″Muhakkak bu iş, gece ve gündüzün ulaştığına ulaşacaktır. Allah’u Teâlâ, azizin izzeti veya zelilin zilleti ile, bu dînini girdirmediği köy, kasaba ve şehir bırakmayacaktır. Öyle bir izzet ki, Allah’u Teâlâ onunla İslâm’ı aziz kılacak; öyle bir zillet ki, Allah’u Teâlâ onunla küfrü zelil kılacaktır.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16344.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ﴿٣٤﴾ يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ ﴿٣٥﴾

34-35. Ey îman edenler! Hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yerler ve halkı Allah yolundan menederler. Ey Resûlüm! Altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenleri (zekâtını vermeyenleri) elim bir azap ile müjdele.* O gün, biriktirdikleri altın ve gümüşün üzerleri Cehennem ateşiyle kızdırılıp, onunla alınları, yanları ve arkaları dağlanır ve onlara: ″İşte bunlar, nefsiniz için biriktirdiğiniz şeylerdir, artık biriktirdiklerinizin azâbını tadın″ denilir.

İzah: İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ der ki: Âyet-i Kerîme’de zikredilen biriktirilen maldan maksat, kendisinden zekât vermek farz olduğu halde, zekâtı verilmeyen her türlü maldır.

Zekâtını verdiğin her türlü mal, yere gömülüp depolanmış olsa dahi, biriktirilmiş mal değildir. Buna mukabil zekâtı verilmeyen her mal, Allah’ın, Kur’ân’da zikrettiği biriktirilmiş maldır. Sa­hibi, âhirette bu mal ile dağlanacaktır.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ, şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

″… Ey Resûlüm! Altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenleri (zekâtını vermeyenleri) elim bir azap ile müjdele″ diye geçen Sûre-i Tevbe, Âyet 34 nâzil olunca bu, Müslümanlara ağır geldi. Hz. Ömer, ″Bu sıkıntınızı ben gidereceğim″ diyerek kalkıp Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gitti ve dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Bu âyetin hükmü, Ashâbına ağır geldi.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ اللّٰهَ لَمْ يَفْرِضْ الزَّكَاةَ إِلَّا لِيُطَيِّبَ مَا بَقِيَ مِنْ أَمْوَالِكُمْ وَإِنَّمَا فَرَضَ الْمَوَارِيثَ لِتَكُونَ لِمَنْ بَعْدَكُمْ فَكَبَّرَ عُمَرُ ثُمَّ قَالَ لَهُ أَلَا أُخْبِرُكَ بِخَيْرِ مَا يَكْنِزُ الْمَرْءُ الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ إِذَا نَظَرَ إِلَيْهَا سَرَّتْهُ وَإِذَا أَمَرَهَا أَطَاعَتْهُ وَإِذَا غَابَ عَنْهَا حَفِظَتْهُ (د عن ابن عباس)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, zekâtı ancak mallarınızın geri kalan bölümleri temizlensin, diye farz kılmıştır. Mîrası da mallarınız siz­den sonrakilere kalsın diye farz kılmıştır.″ Bunun üzerine Hz. Ömer tekbir getirdi. Daha sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu: ″Sana kişinin alıkoyaca­ğı en hayırlı şeyin ne olduğunu haber vereyim mi?″ ″O, sâliha bir kadındır. Ona baktığı vakit onu sürura gark eder. Ona emrederse kendisine itaat eder. Ya­nında bulunmadığı zaman onun namusunu korur.″[1]

Yine bu hususta İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ: ″Uhud Dağı kadar malım olsa düşünmem. Elverir ki, adedini bilip zekâtını vereyim ve onunla Allah’a taat eder olayım″ demiştir.

Zekâtı vermeyenler hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ صَاحِبِ ذَهَبٍ وَلَا فِضَّةٍ لَا يُؤَدِّي مِنْهَا حَقَّهَا إِلَّا إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ صُفِّحَتْ لَهُ صَفَائِحُ مِنْ نَارٍ فَأُحْمِيَ عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَيُكْوَى بِهَا جَنْبُهُ وَجَبِينُهُ وَظَهْرُهُ كُلَّمَا بَرَدَتْ أُعِيدَتْ لَهُ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى يُقْضَى بَيْنَ الْعِبَادِ فَيَرَى سَبِيلَهُ إِمَّا إِلَى الْجَنَّةِ وَإِمَّا إِلَى النَّارِ (م عن ابى هريرة)

″Hiçbir altın ve gümüş sahibi yoktur ki, onlarda olan hakları (zekâtı) vermezse, o kimse için mahşer gününde ateşten tabaklar biçilmiş olmasın. O tabaklar, Cehennemin ateşinde kızdırılır. Onlarla o kişinin alnı, yanı ve sırtı dağlanır. Her soğudukça bu tekrarlanır. Bu öyle bir günde olacaktır ki, onun miktarı elli bin senedir. Bu hâl, kullar arasında hüküm verilip, o kulun yolu tayin edilinceye ka­dar devam edecektir. O da, ya Cennete veya Cehenneme giden yoldur…″[2]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Zekât 32.

[2] Sahih-i Müslim, Zekât, 6 (24).


﴿ اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٣٦﴾

36. Muhakkak ki, Allah katında ayların sayısı, Allah’ın kitabında (Levh-i Mahfuz’unda) gökleri ve yeri yarattığı günden beri on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. Bu dört ayın haram kılınışı, (Hz. İbrâhim’den gelen) doğru dînin hesabı ve hükmüdür. Artık o aylarda (savaşarak) nefsinize zulmetmeyin. Ey Mü’minler! Müşrikler sizinle nasıl top­luca savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın. Bilin ki, şüphesiz Allah’u Teâlâ, takvâ sahipleriyle beraberdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen on iki aya, ″Kamerî aylar″ denir. Bunlar; Muharrem, Safer, Rebiulevvel, Rebiulahir, Cemâziyelevvel, Cemâziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce’dir. Bu aylar içerisindeki haram olan aylar ise; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Vedâ Haccı’nda şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الزَّمَانَ قَدْ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللّٰهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ السَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ثَلَاثٌ مُتَوَالِيَاتٌ ذُو الْقَعْدَةِ وَذُو الْحِجَّةِ وَالْمُحَرَّمُ وَرَجَبُ مُضَرَ الَّذِي بَيْنَ جُمَادَى وَشَعْبَانَ (خ م عن ابى بكرة)

″Şüphesiz ki zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekil ve nizamına dönmüştür. Allah katında ayların sayısı on ikidir. Onlardan dördü haram aylardır ki, üçü birbiri ardınca gelir Zilkâde, Zilhicce, Muharrem. Bir de, Cumâd’el-âhire ile Şaban arasındaki, Mudar’ın ayı Receb’dir.″[1]

İslâm Dîni’nde yılbaşı Muharrem ayının birinci günü olarak kabul edilmiştir. Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْصَامَ آخِرَ يَوْمٍمِنْذِي الْحِجَّةِ وَأَوَّلَ يَوْمٍمِنَالْمُحَرَّمِ فَقَدْ خَتَمَ السَّنَةَ الْمَاضِيَةَ بِصَوْمٍ وَاسْتَفْتَحَ السَّنَةَ الْمُسْتَقْبَلَةَ بِصَوْمٍ جَعَلَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ لَهُ كَفَّارَةَ خَمْسِينَ سَنَةً (عن ابن عباس)

″Bir kimse Zilhicce ayının son günü ve Muharrem ayının ilk günü oruçlu olsa, o kimse geçmiş seneyi oruçla tamamlamış ve gelecek seneye oruçla başlamış olur. Allah’u Teâlâ tuttuğu oruçtan dolayı onun elli senelik günahına keffaret kılar.″[2]

Rivâyete göre; Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında Sahâbe-i Kirâm: ″Bir yılbaşı tayin edelim″ dediler. Bunun üzerine Ashâptan bâzıları, ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medîne’ye hicreti, bâzıları da, Hz. Ebû Bekir’in Rumlarla mukâvele imzaladığı ve kazandığı hakkında Rum Sûresi’nin indiği meşhur gün olsun″ dediler. En son Hz. Ali Efendimiz; ″Birçok Peygamberlerin sıkıntılarından kurtuldukları ve daha pek çok faziletleri olan mübârek Aşûre Gününin içinde olduğu Muharrem ayı yılbaşı olsun″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Muharrem ayını daha güzel buldu. Bunun üzerine Müslümanlar tarafından Resûlullah Efendimizin hicret ettiği yıl milad, Muharrem ayının biri de yılbaşı olarak kabul edildi. Hicrî takvim denilmesi de bu sebepledir. İslâm’da da Hicrî takvim kabul edilir.

Aşûre Günü’nde Peygamberlere çok fütuhatlar, İslâmiyet’te çok önemli şeyler olmuştur.[3] Bu sebeple o gün, mübârek bir gündür. Bu günü Müslümanların ibâdetle ve sevinçle kutlaması gerekir. Hz. Hüseyin Efendimizin Aşûre Günü şehit edildiğinden dolayı, o günde mâtem tutmak Ehl-i Sünnet inancına göre câiz değildir. Eğer mübârek bir zâtın vefât ettiği gün mâtem tutma günü olsaydı, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefât ettiği gün, bütün Müslümanlar yas tutardı. Nitekim Sahâbe ve Tâbiin, Aşûre Günü çoluk çocuğunu sevindirmek, giydirmek ve oruç tutmak gibi ameller yapmışlardır.[4] Nitekim Hz. Hüseyin Efendimizin, Yezid’e biat etmemesinin sebebi, kendisinin halife olması için değil, Yezid’in bir İslâm halifesi olamayacak kadar İslâmî yaşantıdan uzak olmasıdır. Hz. Hasan Efendimizin döneminde Müslümanlar ikiye bölünmüştü, bir kısmı Hz. Muâviye tarafında iken, diğer kısmı da Hz. Hasan Efendimizi desteklemişti. Hz. Hasan Efendimiz Müslümanlar arasında bir fitne çıkmasın diye Hz. Muâviye’ye biat etmişti. Böylece Müslümanlar arasında birlik sağlanmıştı. İşte mesele halifelik meselesi değil, mesele İslâm’a uygun bir halifenin seçilmesi idi. Yezid’in, Hz. Hüseyin Efendimizin kendisine biat etmesi için ısrar etmesinin sebebi de, onun Müslümanların önderi konumunda olmasıdır. Çünkü onun biatı, bütün Müslümanların biat etmesi anlamına geliyordu. Hz. Hüseyin Efendimiz, Allah’ın rızâsını gözetip, Yezid’e biat etmeyerek şehâdeti seçmiştir. Muharrem ayının onuncu (Aşûre) günü, Allah yanında en makbul günlerden biri olduğundan, Hakk Teâlâ da o günde onu şehitlere serdar yapmıştır.

Hz. Hüseyin Efendimizin şehit olması, her ne kadar Müslümanları büyük bir üzüntüye sevk etmişse de, onun Yezid karşısındaki dik duruşu bütün Müslümanlar için bir örnek ve gurur duyulacak bir hâdise olmuştur. Allah’u Teâlâ, bizleri Hz. Hüseyin Efendimizin sevgisinden ve yolundan ayırmasın ve âhirette de şefaatine nâil eylesin, âmin!

Yine Aşûre Günü hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

يَوْمُ عَاشُورَاءَ أُهْبِطَ عَلَى الْجُودِيِّ فَصَامَ نُوحٌ وَمَنْ مَعَهُ وَالْوَحْشُ شُكْرًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ أفْلَقَ اللّٰهُ الْبَحْرَ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ وَفِى يَوْمِ عَاشُورَاءَ تَابَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى آدَمَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَى مَدِينَةِ يُونُسَ وَفِيهِ وُلِدَ اِبْرَاهِيمُ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (طب عن سعيد بن أبي راشد)

″Aşûre Günü Nûh’un gemisi Cudi Dağı’na indirildi. O gün Nûh ve yanındakiler, Allah’a şükür için oruçlu idiler. Allah’u Teâlâ, denizi İsrailoğulları için Aşûre Günü yardı. Aşûre Günü Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ın tevbesini ve Yunus’un kavminin tevbesini kabul etti. İbrâhim Aleyhisselâm da o gün doğdu.″[5]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de, Mekkeli müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı Allah’ın emriyle Muharrem ayında hicret etmiş ve Medîne’ye Muharrem ayının onuncu günü olan Aşûre günü ulaşmıştır. Bu Hususta şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ فَرَأَى الْيَهُودَ تَصُومُ يَوْمَ عَاشُورَاءَ فَقَالَ مَا هَذَا قَالُوا هَذَا يَوْمٌ صَالِحٌ هَذَا يَوْمٌ نَجَّى اللّٰهُ بَنِي اِسْرَائِيلَ مِنْ عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى قَالَ فَأَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ (خ م عن ابن عباس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye ulaştığında, Yahudileri Aşûre Günü oruç tutuyor buldu. Bunun sebebi sorulunca, Yahudiler: ″Bugün Allah’u Teâlâ’nın, Firavun’a karşı Mûsâ’ya yardım ettiği gündür. Biz onu tâzim için bugün oruç tutuyoruz″ dediler. Bunun üze­rine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Biz, Mûsâ’ya sizden daha yakınız″ buyurdu ve Aşûre orucunu emretti.[6]

Ramazan-ı Şerif orucu farz olmazdan evvel, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbı, Aşûre orucu tutarlardı. Daha sonra Ramazan orucu farz olunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, ″Muharrem ayında tutulan bu orucu dileyen tutsun, dileyen tutmasın″ diye buyurmuştur. Bu husus Âişe Radiyallâhu anhâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

كَانَتْ قُرَيْشٌ تَصُومُ عَاشُورَاءَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَكَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُهُ فَلَمَّا هَاجَرَ إِلَى الْمَدِينَةِ صَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ فَلَمَّا فُرِضَ شَهْرُ رَمَضَانَ قَالَ مَنْ شَاءَ صَامَهُ وَمَنْ شَاءَ تَرَكَهُ (م عن عائشة(

Câhiliye devrinde Kureyş, Aşûre orucu tutardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de Aşûre orucu tutardı. Medîne’ye hicret edince, yine bu orucu tuttu ve Sahâbîlerine de bu orucun tutulması emrini verdi. Ramazan ayı orucu farz kılınınca: ″İsteyen Aşûre orucunu tutar, isteyen de terk eder″ buyurdu.[7]

Ayrıca Aşûre orucu hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

صُومُوا يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَخَالِفُوا فِيهِ الْيَهُودَ صُومُوا قَبْلَهُ يَوْمًا أَوْ بَعْدَهُ يَوْمًا (حم عن ابن عباس)

″Aşûre günü oruç tutun ve o hususta Yahudilere muhalefet edin. Aşûre’den bir gün önce veya sonrayı da oruçlu geçirin.″[8]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Tevbe 8, Edâha 5; Sahih-i Müslim, Kasâme 9 (29).

[2] Günyet’üt-Tâlibîn, c. 2, s. 77.

[3] Bakınız: Gunyet’üt-Tâlibîn, c. 2, s. 74-75.

[4] Bakınız: Gunyet’üt-Tâlibîn, c. 2, s. 76.

[5] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 5407.

[6] Sahih-i Buhârî, Menâkib’ül-Ensâr, 52; Sahih-i Müslim, Sıyâm 19 (127).

[7] Sahih-i Müslim, Sıyâm 19 (113).

[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2047.


﴿ اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟ ﴿٣٧﴾

37. Bu haram ayların hürmetini diğer aylara nakletmek küfürde ileri gitmektir. Kâfirler böyle yapmakla doğru yoldan saptırılırlar. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uydurmak için, o ayı bir sene helâl, diğer sene haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kabul ederler. Onların bu kötü amelleri, kendilerine güzel göründü. Allah’u Teâlâ, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez.

İzah: Araplar, İbrâhim Aleyhisselâm’dan beri, haram aylara[1] hürmet ederlerdi. Daha sonraları ise, tertibi bozarak diğer helâl olan aylardan birini haram ay, haram ayı da helâl ay olarak saymayı adet edinmeye başladılar. Bu durum Mekke’nin fethine kadar böyle devam etti ve nihâyet bu âyet ile müşriklerin yapmış olduğu bu uygulamaya son verildi.


[1] Haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır..


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ ﴿٣٨﴾ اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـًٔاۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٣٩﴾

38-39. Ey îman edenler! Size ne oluyor da, ″Allah yolunda gazâya çıkın″ denildiği vakit ağır davranıyorsunuz? Dünyâ hayatını, âhiretteki menfaate tercih mi ettiniz? Dünyâ hayatının menfaati, âhiretin yanında çok azdır.* Dâvet olunduğunuz gazâya çıkmazsanız, Allah’u Teâlâ sizi elim bir azap ile cezâlandırır ve yerinize (âhireti dünyâya tercih eden) başka bir kavim getirir. Siz (ağır davranmakla) Allah’a aslâ zarar veremezsiniz. Allah’u Teâlâ, her şeye kâdirdir.

İzah: Bu âyetler, Tebuk Gazvesi hakkında nâzil olmuştur. Mevsim yaz olması nedeniyle hava çok sıcaktı. Düşman kuvvetli ve gidilecek yer uzaktı. Hurmalar yeni olgunlaşmış ve hasat zamanı da gelmişti. Huneyn ve Taif Gazveleri’nden henüz yeni dönen Ashâbdan bâzılarına bu gazve meşakkatli göründüğü için ağır davranmışlardı. Münâfıklar da, ″Bu sıcakta yola çıkılmaz″ diyerek fitne çıkarmışlar ve çeşitli bahaneler ileri sürerek orduya katılmamışlardı.

Bu sefere, Roma’nın tehditkâr bir tavır takınması sebebiyle çıkılmıştır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kıtlık hüküm sürdüğü için, kudreti olanların askere yardım etmelerini emretti. Hz. Ebû Bekir bütün servetini bu uğurda sarf etti. Hz. Osman-ı Zinnûreyn de üç yüz deveyi yüküyle, semeriyle beraber sarf etti ve ayrıca bin dinar verdi.[1]

Sonuçta Peygamber Efendimiz, hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında bir perşembe günü otuz bin kişilik ordu ile Medîne’den hareket etti ve yerine Hz. Ali’yi bıraktı.

Bu hususta Sa’d İbn-i Ebî Vakkas Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

خَلَّفَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ فِي غَزْوَةِ تَبُوكَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تُخَلِّفُنِي فِي النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ فَقَالَ أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ مِنِّي بِمَنْزِلَةِ هَارُونَ مِنْ مُوسَى غَيْرَ أَنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي (م عن سعد بن ابى وقاص)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Tebuk Seferi’ne çıkınca, Hz. Ali’yi yerine Medîne’de halife olarak bırakmıştı. Hz. Ali: ″Yâ Resûlallah! Siz beni çocukların ve kadınların arasında mı bırakıyor-sunuz?″ deyince, buyurdu ki: ″Sen Hârun’un Mûsâ yanında aldığı yeri, benim yanımda almaktan râzı değil misin? Yalnız şu fark var ki, benden sonra Peygamber yoktur.″[2]

Nihâyet İslâm ordusu, Medîne ile Şam arasında bulunan Tebuk denilen yere vardı ve bir su başında ordugâh kuruldu. Fakat su çok az olduğu için orduya yeterli gelmiyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sudan abdest aldı ve mûcize olarak su birkaç orduya yetecek kadar çoğaldı.

İslâm ordusunun Tebuk’a kadar gelerek Romalılara meydan okuyuşu, diğer toplumlar tarafından da dehşetle karşılandı ve hareket ettiği haber verilen Roma ordusu, korkularından Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ordusunun karşısına çıkamadı ve muharebe olmadı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yirmi gün Tebuk’ta kaldı[3] ve Ashâbıyla istişâre yaptıktan sonra geri dönmeye karar vererek, Ramazan-ı Şerif’te Medîne’ye döndü.

Medîne hakkında Sa’d Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmaktadır:

لَمَّا رَجَعَ النَّبِىُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ تَبُوكَ تَلَقَّتْهُ رِجَالٌ مِنَ الْمُتَخَلِّفِينَ فَأثَارُوا غَبَاراً فخَمَّرَ بَعْضُ مَنْ كَانَ مَعَهُ أنْفَهُ، فأزَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اللِّثَامِ عَنْ وَجْهِهِ وَقَالَ وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ اِنَّ غُبَارَهَا شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَاَرَاهُ ذَكَرَ وَمِنَ الْجُزَامِ وَالْبَرَصِ (اخرجه رزين عن سعيد)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Tebuk’ten dönünce, Medîne’de kalmış olanlardan bâzıları, onu karşıladılar. Bu sırada toz kaldırdılar. Bunun üzerine beraberinde bulunanlardan bâzıları burun-larını sardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yüzündeki sargıyı çıkardı ve ″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Medîne’nin tozu, her hastalığa şifâdır″ buyurdu. Sözüne devamla: ″Cüzzam ve ebras hastalığından″ diye saydığını gördüm.[4]

Bir özürleri olmadığı halde İslâm ordusuna katılmayanlar çok pişman oldular ve gece gündüz ağlayarak af olunmalarını dilediler. Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem, Müslümanları onlarla konuşmaktan menetti. Bunlar birer köşeye çekilerek elli gün yalnız yaşadılar. Dünyâ hayatı onlara zindan oldu. Daha sonra Allah’u Teâlâ hepsinin tevbesini kabul etti ve suçlarını affetti. Bunların affedilmeleriyle ilgili olarak daha geniş bilgi için Sûre-i Tevbe, Âyet 118’in izahına bakınız.


[1] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4402; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 57.

[2] Sahih-i Müslim Fedâil’üs-Sahâbe 4 (31).

[3] Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre; ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Tebuk’ta yirmi gün kaldı ve farz namazları kısalttı (dört rekatlı farzları iki olarak kıldı).″ (Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 280) Çünkü ne zaman döneceği bilinmediğinden dönünceye kadar namazlarını kısaltarak kılmıştır.

[4] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4615.


﴿ اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ﴿٤٠﴾

40. Ey îman edenler! Siz, Resûle yardım etmezseniz, Allah’u Teâlâ vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine eder. Hani, iki kişiden biri iken kâfirler onu Mekke’den çıkarmışlardı. İkisi mağarada iken, arkadaşına (Ebû Bekir es-Sıddîk’a): ″Mahzun olma, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ bizimle beraberdir!″ diyordu. Böylece Allah’u Teâlâ onun üzerine tarafından sükûnet indirdi, onu görmediğiniz ordularla kuvvetlendirdi ve kâfirlerin sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile Hz. Ebû Bekir, Mekke’den Medîne’ye hicret ederken bir müddet gizlendik-leri Sevr Mağarası’nda iken, müşriklerin mağaranın ağzına kadar gelme hâdisesi anlatılmaktadır.

Mekke’de Müslümanlara, müşrikler tarafından işkence ve kötülükler yapılı­yordu. Bu sebeple Müslümanların bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişti. Daha sonraları Medîne’de bulunan Evs ve Hazreç kabilelerinden, İslâmiyet’i kabul edenler çoğalınca Müslümanlar, Peygamber Efendimizin müsaadesiyle Medîne’ye hicret etmeye ve orada önemli bir güç hâline gelmeye başladılar. Mekkeli müşrikler bu durumdan endişelendiler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, oraya giderek Müslümanların ba­şına geçmesi hâlinde, kendileri için çok tehlikeli olacağını düşünerek Dâr’un-Nedve denilen yerde toplanıp durumu müzakere ettiler. Ebû Cehil’in teklifiyle Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Bu durumu Cebrâil Aleyhisselâm Resûlü Ekrem’e bildirdi ve Medîne’ye hicret etmesine Allah’u Teâlâ’nın müsaade buyurdu­ğunu tebliğ etti.

Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o gece, Hz. Ali’yi kendi yatağına yatıra­rak evinden çıktı ve evinin etrafında bekleyen kâfirlerin yüzüne bir avuç toprak serpti. Böylece kâfirler kendisini göremediler. Sonra doğruca Hz. Ebû Bekir’in evine gitti ve beraberce hicret edeceklerini söyledi. Hemen bir kılavuz tutuldu ve o kılavuza, üç gün sonra develeri alıp Sevr Dağı’na gelmesi söylendi.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile Hz. Ebû Bekir o gece şehirden çıkarak Mekke’ye bir saat mesâfede bulunan Sevr Dağı’na gittiler ve orada bir mağaraya girdiler. Ertesi sabah müşrikler, Peygamberimizin Mekke’den ayrılmış olduğunu öğre­nince onu aramaya başladılar. Her tarafı arıyorlardı. İzini sürerek Sevr Dağı’na kadar geldiler. Fakat Allah’ın takdiriyle mağaranın girişine, örümcek ağını örmüş ve güvercin de yuva yapmıştı. Bunu gören müşrikler, burada kimsenin bulunamayacağını düşünerek içeriye girmediler. Böylece, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve arkadaşı Hz. Ebû Bekir Efendimiz, müşriklerin saldırısından kurtulmuş oldular.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile Hz. Ebû Bekir, üç gün sonra, kılavuzun getirdiği de­velere binerek Medîne’ye doğru yola çıktılar.

Bu olayı Hz. Ebû Bekir Radiyallâhu anhu şöyle anlatır:

نَظَرْتُ إِلَى أَقْدَامِ الْمُشْرِكِينَ عَلَى رُءُوسِنَا وَنَحْنُ فِي الْغَارِ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ لَوْ أَنَّ أَحَدَهُمْ نَظَرَ إِلَى قَدَمَيْهِ أَبْصَرَنَا تَحْتَ قَدَمَيْهِ فَقَالَ يَا أَبَا بَكْرٍ مَا ظَنُّكَ بِاثْنَيْنِ اللّٰهُ ثَالِثُهُمَا (خ م عن ابى بكر)

Biz mağarada iken müşriklerin ayaklarını görüyordum. Onlar bu sırada başlarımızın üstünde idiler. ″Yâ Resûlallah! Onlar ayaklarının hizasından eğilip bir bakacak olsalar, bizi mutlaka görürler″ dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: ″Yâ Ebû Bekir! İki yoldaş ki üçüncüleri Allah’tır, hiç endişe edilir mi?″[1]

Bu Âyet-i Kerîme, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, hicret sırasında Allah’u Teâlâ’nın himâye ve lütfuna mazhar oluşunu gösterdiği gibi Hz. Ebû Bekir’i de zikrederek onun mertebe­sinin yüceliğine de işâret buyurmaktadır.


[1] Sahih-i Buhârî, Fedâil’ul-Ashâb 2, Menâkib 45; Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 1.


﴿ اِنْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿٤١﴾

41. Ey îman edenler! Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak cihada çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Ey îman edenler! Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak cihada çıkın″ ifadesi, Ey îman edenler! Kuvvetliniz, zayıfınız, genciniz, ihtiyarınız, zengininiz, fakiriniz, yayanız, süvâriniz, silahlınız, silahsızınız hep birlikte harbe çıkın, demektir.

Cihat hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

جَاهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ وَأَلْسِنَتِكُمْ (د ن عن انس)

″Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihat edin.″[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Cihat 18; Sünen-i Nesâî, Cihat 1.


﴿ لَوْ كَانَ عَرَضًا قَر۪يبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟ ﴿٤٢﴾

42. Ey Resûlüm! Onların (münâfıkların) dâvet olundukları şey, dünyâ menfaati ve gidecekleri sefer de yakın bir yerde olsaydı, sana tâbi olurlardı. Lâkin mesafe onlara uzun ve meşakkatli göründü. Harpten geri kalanlar: ″Billâhi! Muktedir olsaydık, elbette sizinle beraber çıkardık″ derler ve nefislerini azâba koyarlar. Allah’u Teâlâ, onların elbette yalancı olduklarını bilir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Tebuk Seferi’ne katılmayan münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu kimseler, çeşitli bahaneler ileri sürerek cihattan geri kalmışlar ve bu davranışlarıyla Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i kandırdıklarını zannetmişlerdi. Allah da, bunla­rın iç yüzünü Resûlüne bildirerek, bahanelerinin geçersiz olduğunu ve iddialarında yalancı olduklarını açıkladı.


﴿ عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٤٣﴾

43. Ey Resûlüm! Allah’u Teâlâ seni affetti. Harbe gitmemek için senden izin isteyenlere niçin izin verdin? Özründe doğru olanlarla yalancı olanları bilinceye kadar onlara izin vermemeliydin.

İzah: Bu âyette Allah’u Teâlâ, yumuşak bir üslup ile Resûlüne si­tem etmektedir. Ancak Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu olayda daha uygun olan ha­reketi yapmamasından dolayı ona sitem etmeden önce, onun bu davranışını af­fettiğini bildirmektedir. Bu da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem için bir lütuftur.


﴿ لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ ﴿٤٤﴾ اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ ﴿٤٥﴾

44-45. Allah’a ve âhiret gününe îman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihattan geri kalmak için senden izin istemezler. Allah’u Teâlâ, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.* Harbe katılmamak için senden izin isteyenler, ancak Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyenler ve kalpleri şüphe ile meşgul olanlardır. Onlar, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.


﴿ وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ ﴿٤٦﴾

46. Onlar harbe çıkmak isteselerdi, onun için elbette hazırlık yaparlardı. Lâkin Allah’u Teâlâ onların harbe çıkmalarını istemedi de onları alıkoydu. Ve onlara, ″Harbe çıkmayanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun″ denildi.

İzah: Savaşmamak için Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den izin isteyenler, münâfıkların ileri gelenlerinden Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl ve onun gibi olan diğer münâfıklardır. Allah’u Teâlâ, bu münâfıkların savaşa katıldığında Mü’minlerin ordularını ifsat edeceklerini bildiği için, bunları yerlerinde bırakmış ve savaşa çıkmalarını nasip etmemiştir. Aşağıdaki âyette de bu durumu açıkça beyan etmiştir.


﴿ لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالًا وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ ﴿٤٧﴾

47. Onlar sizinle beraber cihada çıksalardı, size fesattan başka bir şey vermezler ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuştururlardı. Halbuki içinizde onları dinleyip sözlerini kabul edenler vardır. Allah’u Teâlâ, zâlimleri bilir.

İzah: Bu âyette: ″Halbuki içinizde onları dinleyip sözlerini kabul edenler vardır. Allah’u Teâlâ, zâlimleri bilir″ diye geçen ifadeden maksat, sizin içinizde onların sözlerini dinleyen, inancı ve irâdesi zayıf olan kişiler bulun­maktadır. Özellikle bunları kandırmaya çalışacaklardı. Allah’u Teâlâ, zâlim olan münâfıklar güruhunu çok iyi bilir, demektir.


﴿ لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٤٨﴾

48. Ey Habîbim! Onlar, daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü işler çevirmişlerdi. Nihâyet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah’ın emri gâlip oldu.

İzah: Ey Habîbim! Uhud savaşında, münâfıkların başı Abdullah b. Ubeyy’in, taraftarlarıyla birlikte sizi bırakıp gitmeleri gibi, münâfıklar, Ashâbını fitneye düşürmek istediler. İslâm’ı geçersiz kılmak için sana karşı nice dalavereler çevirdiler. Nihâyet Allah’u Teâlâ’nın hak olan zaferi geldi ve İslâm Dîni, onlar istemedikleri halde gâlip oldu, demektir.


﴿ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ ل۪ي وَلَا تَفْتِنّ۪يۜ اَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ ﴿٤٩﴾

49. Ey Resûlüm! Onlardan bâzı kimseler harbe gitmemek için, ″Bana izin ver, beni fitneye düşürme″ diyordu. Haberiniz olsun ki, onlar harbe gitmemekle fitneye düştüler. Şüphesiz ki Cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair şu hâdise nakledilmiştir:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Cedd b. Kays’a, Tebuk Seferi için hazırlanmasını isteyerek şöyle buyurmuştur: ″Ey Cedd! Bu sene Rumların cellatlarına karşı savaşa var mısın?″ Cedd ise, ″Yâ Resûlallah! Harbe gitmemem için bana izin ver, beni fitneye düşürme. Vallâhi kavmim, kadınlara benden daha düşkün birisinin olmadığını çok iyi bilir. Korkuyorum ki, Rum kadınlarını görünce sabredemem. Ben sana malımla yardım edeyim″ diye karşılık verdi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çevirdi ve ″Sana izin verdim″ diye buyurdu. İşte bu hâdise üzerine Sûre-i Tevbe, Âyet 49 nâzil olmuştur.

Bu âyet nâzil olunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Beni Seleme kabilesine, ″Ey Selemeoğulları! Sizin ulunuz kimdir?″ buyurdu. Onlar da, ″Cedd b. Kays’tır. Fakat o, cimri ve korkak bir kimsedir″ dediler. Bunun üzerine Resûlü Ekrem şöyle buyurdu: ″Cimrilikten daha kötü ve büyük hastalık ne olabilir? Bilakis sizin ulunuz; beyaz tenli, cömert bir delikanlı olan Bişr b. Bera b. Ma’mur’dur.″[1]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 7, s. 158.


﴿ اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ ﴿٥٠﴾

50. Ey Resûlüm! Sana bir iyilik (zafer ve ganîmet) isâbet ederse, o münâfıklar mahzun olurlar. Sana bir musîbet isâbet ederse de, ″İyi ki evvelce düşündük de harbe gitmemeyi seçtik″ derler ve mesrur olarak evlerine giderler.

İzah: Ey Resûlüm! Senin bir başarı elde etmen, bir zafer kazanman, münâfık­ların hoşuna gitmez, buna üzülürler. Şâyet savaşta mağlup olmanız veya başarı elde edememeniz gibi bir musîbet dokunacak olsa, münâfıklar bu durum karşı­sında: ″Biz daha önce savaşa katılmayıp Muhammed’den geri kalmakla tedbiri­mizi aldık″ derler. Sizin uğradığınız zarardan dolayı sevinerek sizden uzaklaşıp giderler. İşte Cedd b. Kays vb. münâfıklar bunlardandır.


﴿ قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿٥١﴾

51. Ey Resûlüm! O münâfıklara de ki: ″Bize ancak Allah’ın yazmış olduğu (takdir ettiği) şey isâbet eder. O, bizim mevlâmızdır (velîmizdir). Mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Ebu’ş-Şeyh Mutarrif Hazretleri şöyle buyurmuştur: Kişi bir evin damına çıkıp da kendini aşağıya atarak, ″Bu benim kaderimdir″ diyemez. Ancak bu tehlikelerden korunmalı ve tedbirimizi almalıyız. Şâyet başımıza bir şey gelirse, biliriz ki Allah’u Teâlâ’nın yazdığından başka bir şey başımıza gelmez.[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 7, s. 372.


﴿ قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ يُص۪يبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِه۪ٓ اَوْ بِاَيْد۪ينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ ﴿٥٢﴾

52. Ey Habîbim! Onlara de ki: ″Bizim için iki güzelliğin (yardım ve şehitliğin) birinden başka bir şey mi bekliyorsunuz? Biz de sizin için ya doğrudan doğruya Allah tarafından yahut bizim vâsıtamızla azâba uğramanızı bekleriz. Âkıbeti siz de bekleyin, biz de sizinle beraber bekleyenleriz!″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Kâb b. Ucre Hazretlerinden nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

بَيْنَمَا النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالرَّوْحَاءِ إِذْ هَبَطَ عَلَيْهِ أَعْرَابِيٌّ مِنْ سَرِفٍ فَقَالَ: مَنِ الْقَوْمُ؟ وَأَيْنَ تُرِيدُونَ؟ قِيلَ :بَدْرًا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ: مَا لِي أَرَاكُمْ بَذَّةً هَيْئَتُكُمْ، قَلِيلًا سِلَاحُكُمْ؟ قَالُوا: نَنْتَظِرُ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ؛ إِمَّا أَنْ نُقْتَلَ فَالْجَنَّةُ، وَإِمَّا أَنْ نَغْلِبَ فَيَجْمَعَهُمَا اللّٰهُ تَعَالَى لَنَا؛ الظَّفَرَ وَالْجَنَّةَ، قَالَ: أَيْنَ نَبِيُّكُمْ؟ قَالُوا: هَا هُوَ ذَا، فَقَالَ لَهُ: يَا نَبِيَّ اللّٰهِ، لَيْسَتْ لِي مَصْلَحَةٌ، آخُذُ مَصْلَحَتِي ثُمَّ أَلْحَقُ. قَالَ: اذْهَبْ إِلَى أَهْلِكَ، فَخُذْ مَصْلَحَتَكَ. فَخَرَجَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ بَدْرٍ، وَخَرَجَ الرَّجُلُ إِلَى أَهْلِهِ، حَتَّى فَرَغَ مِنْ حَاجَتِهِ، ثُمَّ لَحِقَ بِهِمْ بِبَدْرٍ، فَدَخَلَ فِي الصَّفِّ مَعَهُمْ، فَاقْتَتَلَ النَّاسُ، فَكَانَ فِي مَنِ اسْتُشْهِدَ، فَقَامَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْدَ أَنِ انْتَصَرَ، فَمَرَّ بَيْنَ ظَهَرَانَيِ الشُّهَدَاءِ وَمَعَهُ عُمَرُ. فَقَالَ: هَا يَا عُمَرُ، إِنَّكَ تُحِبُّ الْحَدِيثَ، وَإِنَّ لِلشُّهَدَاءِ سَادَةً وَأَشْرَافًا وَمُلُوكًا، وَإِنَّ هَذَا يَا عُمَرُ مِنْهُمْ. (ك عن سعد بن إسحاق بن كعب بن عجرة، عن أبيه، عن جده)

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Bedir Savaşı’na giderken, Rahvâ’ya ulaştığında, Serîf’ten[1] bir bedevî geldi: ″Kimsiniz ve nereye gidiyorsunuz?″ diye sordu. ″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Bedir’e gidiyoruz″ denildi. Bedevî: ″Bakıyorum da, durumunuz kötü ve sayınız da az″ dedi. Müslümanlar: ″Biz iki güzellikten birini umuyoruz, ya öldürülür Cennete gireriz. Yahut düşmanı yener ve her ikisine; hem zafere, hem Cennete nâil oluruz″ karşılığını verdiler. Bedevî: ″Peygamberiniz nerede?″ diye sordu. Müslümanlar: ″İşte o″ karşılığını verdiler. Bedevî: ″Ey Allah’ın Peygamberi! Yanımda gerekli teçhizat yok, gidip gerekli olan şeyleri alayım ve sana katılayım″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evine git ve gerekli hazırlığını yap, ihtiyaçlarını gör″ buyurdu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir’e doğru giderken, Bedevî’de ailesinin yanına gitti. İhtiyaçlarını karşıladıktan sonra da Bedir’e gelip Müslümanlara katıldı. Müşriklerle savaşırken de şehit düşenlerden biri oldu. Savaş sonrası zafer elde edildikten sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer ile birlikte şehit düşenlere bakmaya gitti. Bedevî’nin yanına vardığında: ″İşte Yâ Ömer! Sen ki, konuşmayı seversin. Bil ki, şehitlerinde efendileri, ileri gelenleri ve kralları vardır. Yâ Ömer! Bu da, bunlardan biridir″ buyurdu.[2]


[1] Serîf, Mekke’ye altı mil uzaklığında bir yerdir.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 7, s. 373-374; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 2365.


﴿ قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٥٣﴾ وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٥٤﴾

53-54. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″İster gönül rızâsı ile ister gönülsüz olarak infak edin. Bu, sizden aslâ kabul olunmaz. Çünkü siz fâsık bir topluluksunuz.″* Onların infakının kabulüne mâni olan şey, ancak Allah ile Resûlünü inkâr etmeleri, namaza tembel tembel kalkmaları ve gönülsüz olarak infak etmeleridir.

İzah: Kâfir ve münâfıklar, ister gönül rızâsı ile ister gönülsüz olarak mallarından infak etsinler, âhirette bu iyi amelleri onlardan kesinlikle kabul edilmeyecek ve onlara hiçbir fayda da sağlamayacaktır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مُؤْمِنًا حَسَنَةً يُعْطَى بِهَا فِي الدُّنْيَا وَيُجْزَى بِهَا فِي الْآخِرَةِ وَأَمَّا الْكَافِرُ فَيُطْعَمُ بِحَسَنَاتِ مَا عَمِلَ بِهَا لِلّٰهِ فِي الدُّنْيَا حَتَّى إِذَا أَفْضَى إِلَى الْآخِرَةِ لَمْ تَكُنْ لَهُ حَسَنَةٌ يُجْزَى بِهَا (م عن انس)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, hiçbir Mü’mine bir iyiliğinde dahi haksızlık etmez. Dünyâda da onun karşılığı ona verilir. Âhirette de ondan dolayı ona mükâfat verilir. Kâfire gelince o, dünyâda Allah için yap­mış olduğu iyilikler karşılığında ona yemek yedirilir, ihsanda bulunulur. Nihâyet âhirete gittiğinde, onun karşılığını görebileceği herhangi bir iyiliği kalmamış olur.″[1]

Ayrıca Âyet-i Kerîme’de münâfıkların bir özelliğinin de namaza tembel oldukları zikredilmektedir. Bu husus Sûre-i Nisâ, Âyet 142’de de şöyle geçmektedir:

″Şüphesiz münâfıklar, Allah’u Teâlâ‘yı aldatmak isterler. Halbuki Allah’u Teâlâ onları aldatır. Münâfıklar, namaza tembel olurlar, namazı insanlara gösteriş için kılarlar ve Allah’u Teâlâ‘yı da çok az zikrederler.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

تِلْكَ صَلَاةُ الْمُنَافِقِ يَجْلِسُ يَرْقُبُ الشَّمْسَ حَتَّى إِذَا كَانَتْ بَيْنَ قَرْنَيْ الشَّيْطَانِ قَامَ فَنَقَرَهَا أَرْبَعًا لَا يَذْكُرُ اللّٰهَ فِيهَا إِلَّا قَلِيلًا (م ن ت حم عن انس بن مالك)

″İşte münâfık namazı; oturur, güneşi gözetler, güneş, şeytanın iki boynuzu arasında olduğu zaman (güneş batmaya yaklaştığında), kalkar namazı kuşun gagalaması gibi süratle dört rek’at kılar. Kıldığı bu namaz içerisinde Allah’u Teâlâ’yı da çok az zikreder.″[2]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da, münâfıkların bu özelliği hakkında şöyle buyurmuştur: ″Böyle bir kimse cemaat arasında bulunursa na­maz kılar, tek başına kalırsa namaz kılmaz. Böyle bir kişi, namaz dolayısıy­la bir mükâfat ummayan, onu terk etmekten ötürü de bir cezâ göreceğinden korkmayan bir kimsedir. Münâfıklık, kaçınılmaz olarak kişiyi ibâdette tembel­liğe götürür.″


[1] Sahih-i Müslim, Sıfat-ı Kıyâmet 15 (56).

[2] Sahih-i Müslim, Mesâcid 34 (195 Sünen-i Tirmizî, Salât 7; Sünen-i Nesâî, Mevâkit 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11561.


﴿ فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿٥٥﴾

55. Ey Resûlüm! O münâfıkların malları ve evlatları seni hayrete düşürmesin! Allah’u Teâlâ, bunlar sebebiyle dünyâ hayatında onlara azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını diler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Ey Resûlüm! O münâfıkların malları ve evlatları seni hayrete düşürmesin!″ diye geçen ifade, sen o münâfıkların mallarının ve evlatlarının çokluğuna taaccüp etme, demektir. Yani, bunların îman etmemesine sebep olan onların malları, evlatları ve huzurlu aile ortamı idi. Bu ortamın bozulmaması için o münâfıklar, güçlü olan müşrik beylerinin yanında olmayı tercih ettiler. Allah’u Teâlâ da dünyâ ve âhirette, işte bu nedenlerden dolayı onlara azap edeceğini beyan etmiştir.


﴿ وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ ﴿٥٦﴾

56. O münâfıklar, sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki sizden değildirler. Fakat onlar, korkudan ödleri patlayan bir topluluktur.

İzah: Yukarıdaki Sûre-i Tevbe, Âyet 55’te münâfıkların, müşrikler güçlü olduğu zaman mallarını ve evlatlarını emniyet altına alabilmek için müşriklerin yanında yer aldıkları beyan edilmiştir. Bu Âyet-i Kerîme’de ise, Müslümanların güçlü oldukları dönemde de; Müslümanların yanında yer alarak îman etmedikleri halde, yine aynı kaygılarla Müslüman olduklarını iddia etmişlerdir.


﴿ لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـًٔا اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلًا لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ ﴿٥٧﴾

57. O münâfıklar, sığınacak bir mekân veya saklanacak mağaralar yahut yer altında girecek bir delik bulsalardı, oraya gitmek için koşarak sizden ayrılırlardı.

İzah: Münâfıklar, saklanacak ve korunacak hiçbir çareleri olmadığı için Müslümanların güçlü olduğu dönemlerde; kalben îman etmedikleri halde, dilde Müslümanım diyerek Müslümanların içinde yer almak zorunda kalmışlardır. Nitekim Uhud ve Hendek Savaşları’nda münâfıklar, müşriklerin üstün olarak göründüğü bu dönemlerde, tekrar müşriklerin saflarına geçmişlerdir. Sonradan Müslümanlar müşriklere karşı üstünlüğü tekrar ele geçirdiğinde de, bu sefer biz de Müslümanız, diyerek Müslümanların yanında yer almışlardır.


﴿ وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ ﴿٥٨﴾

58. Ey Resûlüm! O münâfıkların bir kısmı, sadakaların (ganimetlerin) taksimi hakkında sana dil uzatırlar (adâletsizlikle ithama kalkışırlar). Onlara sadakalardan bir pay verilirse râzı olurlar. Bir şey verilmezse hemen kızarlar.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, özellikle Zulhüveysire adındaki münâfık hakkında nâzil olmuştur. Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu, bu olayı şöyle nakleder:

بَيْنَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقْسِمُ قِسْمًا إِذْ جَاءَهُ ابْنُ ذِي الْخُوَيْصِرَةِ التَّمِيمِيُّ فَقَالَ اعْدِلْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَقَالَ وَيْلَكَ وَمَنْ يَعْدِلُ إِذَا لَمْ أَعْدِلْ (م حم عن ابى سعيد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem malları (Huneyn ganîmetlerini) paylaştırırken, müellefe-i kulûba (kalbi İslâm’a yönelecek kişilere) kalplerini İslâm’a ısındırmak için fazla pay ayırmıştı. (Hâ­rici asıllı olan) Temimli Zulhüveysire, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına geldi. Bu adam: ″Yâ Resûlallah! Adâletli ol″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yazıklar olsun sana, ben âdil olmazsam kim âdil olur!″ diye buyurdu.[1] Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre:

فَقَالَ عُمَرُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ دَعْنِي يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَأَقْتُلَ هَذَا الْمُنَافِقَ فَقَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ أَنْ يَتَحَدَّثَ النَّاسُ أَنِّي أَقْتُلُ أَصْحَابِي إِنَّ هَذَا وَأَصْحَابَهُ يَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لَا يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ يَمْرُقُونَ مِنْهُ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ (م حم عن جابر بن عبد اللّٰهِ)

Bunun üzerine Hz. Ömer: ″Yâ Resûlallah! Müsaade et, şu münâfığı öldüreyim″ deyince, Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″İnsanların arkadaşlarımı öldürttüğümden söz etmelerin­den Allah’a sığınırım. Şüphesiz ki, bu ve onun arkadaşları Kur’ân okurlar, ama Kur’ân onların boğazlarından aşağıya inmez. Onlar, okun yaydan çıktığı gibi ondan sıyrılıp çıkarlar.″[2]


[1] Sahih-i Müslim, Zekât 48 (142, 148 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11112.

[2] Sahih-i Müslim, Zekât 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14276.


﴿ وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟ ﴿٥٩﴾

59. Eğer onlar, Allah ile Resûlünün verdiği şeylere râzı olsalar ve ″Allah bize yeter. İleride Allah’u Teâlâ, lütfundan bize ihsan eder ve Resûlü de bize bu ihsanı ulaştırır. Biz, Allah’ın ihsanını arzu ederiz!″ deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.


﴿ اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿٦٠﴾

60. Sadakaların (zekâtın); ancak fakirlere, miskinlere, zekât toplamakla görevli olan memurlara, müellefe-i kulûba (kalbi İslâm’a yönelecek kişilere), kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihat edenlere ve yolda kalmış gariplere verilmesi Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Sadaka, Müslümanların malından sırf Allah için muhtaçlara vermek üzere ayırdığı hisse demektir. Bu sadaka da üç kısımdır. Biri farz, biri vâcip, diğeri de nâfiledir. Farz olan sadaka, zekâttır. Âyette kastedilen de budur. Vâcip olan sadaka, Sadaka-i Fıtır’dır. Bunların hâricinde verilen infaklar da nâfile sadakadır.

Âyette kendilerine zekât verilebilecek kimseler madde madde şöyle beyan edilmiştir:

Fakirler: Hanefilere göre fakir, kendisine ait malı olmakla birlikte nisap miktarı (80 gram altın) maldan daha az mala sahip olan kimsedir.

Miskinler: Hanefilere göre miskin ise, kendisine ait hiçbir malı olmayıp, bir günlük yiyeceği olan kimse, demektir. Bunlar hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ الْمِسْكِينُ بِهَذَا الطَّوَّافِ الَّذِي يَطُوفُ عَلَى النَّاسِ فَتَرُدُّهُ اللُّقْمَةُ وَاللُّقْمَتَانِ وَالتَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَانِ قَالُوا فَمَا الْمِسْكِينُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الَّذِي لَا يَجِدُ غِنًى يُغْنِيهِ وَلَا يُفْطَنُ لَهُ فَيُتَصَدَّقَ عَلَيْهِ وَلَا يَسْأَلُ النَّاسَ شَيْئًا (م خ عن ابى هريرة(

″Miskin, şu kapı kapı dolaşmayı meslek edinen, bir şeyler istemek için halkı dolaşıp halkın da kendisine bir iki lokma, bir iki hurma verdiği dilenci değildir.″ Sahâbîler: ″Öyle ise miskin kimdir, Yâ Resûlallah?″ diye sorunca, buyurdu ki: ″Miskin, kendisine yetecek zenginliği olmayan, kendisine verilmesi için halk tarafından zaruret durumu bilinmeyen, kendisi de kalkıp halktan bir şey istemeyen kimsedir.″[1]

Zekât toplamakla görevli olan memurlar: Zekât memurları, ancak halife tarafından tayin edilen kimselerdir. Bunlar, zekâtı halife adına toplar ve halife de, zekâtı âyette verilmesi emredilen kişilere dağıtırdı.

Bu hususta Ebû Humeyd es-Saidi Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Esed kabilesinden, İbn-i el-Lutbiyye isimli bir kişiyi zekât toplamak için memur tayin etti. O kişi dönüp gelince zekâttan topladığı mallar için:

- Bu sizindir. Bu da bana aittir. Çünkü bu bana hediye edilmiştir, dedi. Bu­nun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem minbere çıktı. Allah’a hamd edip onu övdükten sonra şöyle buyurdu:

مَا بَالُ عَامِلٍ أَبْعَثُهُ فَيَقُولُ هَذَا لَكُمْ وَهَذَا أُهْدِيَ لِي أَفَلَا قَعَدَ فِي بَيْتِ أَبِيهِ أَوْ فِي بَيْتِ أُمِّهِ حَتَّى يَنْظُرَ أَيُهْدَى إِلَيْهِ أَمْ لَا وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَنَالُ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنْهَا شَيْئًا إِلَّا جَاءَ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَحْمِلُهُ عَلَى عُنُقِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ أَوْ بَقَرَةٌ لَهَا خُوَارٌ أَوْ شَاةٌ تَيْعِرُ ثُمَّ رَفَعَ يَدَيْهِ حَتَّى رَأَيْنَا عُفْرَتَيْ إِبْطَيْهِ ثُمَّ قَالَ اللّٰهُمَّ هَلْ بَلَّغْتُ مَرَّتَيْنِ (م عن ابى حميد الساعدى)

″Ne oluyor bir vazifeliye ki, ben onu gönderiyorum, o da döndüğünde: ″Bu mallar sizindir, bunlar da bana hediye edildi″ diyor. Babasının veya annesinin evinde otursun da görsün bakalım, ona hediye ediliyor mu, edil­miyor mu? Muhammed’in nefsi, kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz­den herhangi bir kimse o sadakalardan (zekâttan) bir şey alacak olursa o kimse, mahşer gününde o sadakayı mutlaka boynunda taşıyarak gelecektir. Onun boynunda, böğüren bir deve veya böğüren bir sığır, yahut meleyen bir koyun şeklinde olacaktır.″ Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ellerini yukarı kaldırdı. Öyle ki, biz onun koltuk altı beyazlarını gördük. Sonra şöyle buyurdu: ″Allah’ım! Tebliğ ettim mi? Allah’ım! Tebliğ ettim mi?″[2]

Müellefe-i kulûb: Kalbi İslâm’a yönelecek olan kişilerdir. Bu madde, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra Hz. Ebû Bekir Radiyallâhu anhu’nun hilafeti zamanında icmâ ile zekât sınıfından düşürülmüştür.

Müellefe-i kulûb, kendilerine zekât verilmesi için Hz. Ebû Bekir’e müracaat etmişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara zekât verilmesi için, Hz. Ömer’e bir mektup yazmıştı. Bunlar mektubu Hz. Ömer’e verdiklerinde, Hz. Ömer mektubu yırtmış ve ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, sizin kalplerinizi İslâm’a ısındırmak için zekât vermiştir. Ama şimdi Allah’u Teâlâ, İslâm Dîni’ni aziz kılmış ve size ihtiyaç kalmamıştır. Bundan sonra ya İslâm, ya kılıç vardır″ diye buyurmuştur. Bunlar tekrar Hz. Ebû Bekir’e gelerek:

- Verdiğiniz mektubu, Hz. Ömer yırttı ve bize: ″Ya İslâm, ya kılıç″ dedi. ″Halife siz misiniz, yoksa Hz. Ömer midir?″ deyince Hz. Ebû Bekir: ″İnşâallah o da halifedir″ diye cevap vermiştir. İşte böylece müellefe-i kulûb icmâ ile zekât sınıfından düşürülmüştür.[3] Bu sebeple Hanefiler, zekâtın müellefe-i kulûb’a verilemeyeceği görüşündedir.

İmam Taberî de tefsirinde, müellefe-i kulûb ve zekât memurları hakkında şöyle buyurmuştur:

- Bâzı âlimler, zekât veren kişinin zekâtını, verilecek kimselere taksim etmek istemesi hâlinde zekâtı, altı sınıfa taksim etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü müellefe-i kulûb, bu âlimlere göre; artık ortadan kalkmış, zekât toplama memurları da bu du­rumda söz konusu değildir. Bu sebeple sayılan sekiz sınıfın altısı kalmıştır. Bunun için mükellef olan kişi, zekâtını bu altı sınıftan dilediğine dağıtır. Eğer toplanan zekâtı, halife toplayıp dağıtacak olursa, yedi sınıfa verir. Çünkü bu durumda zekât topla­yan memurlar da mevcuttur.

İşte buradan anlaşıldığı üzere zekât memurları, ancak halife tarafından tayin edilebilir.

Köleler: Efendisiyle hürriyetine kavuşmak üzere anlaşan kölelerdir. İşte bu kimselere de hürriyetlerine kavuşmaları için zekât verilebilir.

Borçlular: Günah yolunda olmayarak borçlanan borçlular da kendisine zekât verilen kimselerdendir. Hanefilere göre borçlu, borcu olan ve borcundan başka nisap miktarı mala sahip olmayan kimsedir.

Allah yolunda cihat edenler: İmam Ebû Yusuf’a göre, fakirliğinden dolayı İslâm Ordusu’na katılamayan kimseye ve İmam Muhammed’e göre, Hac yolunda malını, parasını ve binitini kay­betmiş fakir kimseye zekâtla yardım olunur.

Yolcular: Malından ve diyarından ayrılan gariplerdir. Nitekim vatanında zengin olup da hâli hazırda yanında malı, parası olmayan misafire de zekât verilir.

Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ zekâtın kimlere verilebileceğini madde madde açık bir şekilde beyan etmektedir. Bu sebeple zekât, sâdece burada sayılan zümrelere verilir. Zekât, fakirin zenginin malı üzerindeki hakkıdır. Bu sebeple mescit, Kur’ân kursu, yol ve çeşme yapımı için zekât verilmez. Hattâ zengin fakir bütün halkın kullandığı her türlü hayır yerleri dahi olsa, oraların yapımına ve kullanımına zekât verilmez. Zekât, sâdece fakirin ve ihtiyaç sahibinin hakkıdır. Şüpheyle ibâdet olmaz. Bu sebepten zekâtı veren kimsenin, verilen zekâtın fakirin eline geçtiğinden emin olması gerekir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, ″Bana zekât ver″ diyen birisine şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى لَمْ يَرْضَ بِحُكْمِ نَبِيٍّ وَلَا غَيْرِهِ فِي الصَّدَقَاتِ حَتَّى حَكَمَ فِيهَا هُوَ فَجَزَّأَهَا ثَمَانِيَةَ أَجْزَاءٍ فَإِنْ كُنْتَ مِنْ تِلْكَ الْأَجْزَاءِ أَعْطَيْتُكَ حَقَّكَ (د عن زياد بن الحارث الصدائى)

″Allah’u Teâlâ, zekâtın verileceği yerler hususunda ne bir Peygamberin, ne de bir başkasının hükmüne râzı olmayarak, onunla ilgili hükmü kendisi verdi ve onu sekiz sınıfa taksim etti. Eğer o sekiz sınıfın içinde isen sana hakkını veririm.″[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ هَذِهِ الصَّدَقَةَ إِنَّمَا هِيَ أَوْسَاخُ النَّاسِ وَإِنَّهَا لا تَحِلُّ لِمُحَمَّدٍ وَلا لآلِ مُحَمَّدٍ (م د ن عن ابن عباس)

″Şüphesiz ki, bu sadaka (zekât), Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve onun akrabalarına helâl değildir. Çünkü o insanların mallarındaki pisliklerdir.″[5] Yani zekât, mallardaki pislikleri temizleme vâsıtasıdır.

Bu sebeple Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ehl-i Beyti, akrabaları ne zekât ne de sadaka almazlardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de sadakayı kabul etmez, hediyeyi kabul ederdi.

Bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَخَذَ الْحَسَنُ بْنُ عَلِيٍّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا تَمْرَةً مِنْ تَمْرِ الصَّدَقَةِ فَجَعَلَهَا فِي فِيهِ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كِخْ كِخْ لِيَطْرَحَهَا ثُمَّ قَالَ أَمَا شَعَرْتَ أَنَّا لَا نَأْكُلُ الصَّدَقَةَ (خ عن ابى هريرة)

Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan, sadaka hurmalarından bir hurma tanesi alıp ağzına attı. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Kıh, kıh! (tükür). Onu ağzından çıkar. Bizim zekât yemediğimizi sen bilmi­yor musun?″ diye buyurdu.[6]

Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

إِذَا أُتِيَ بِطَعَامٍ سَأَلَ عَنْهُ أَهَدِيَّةٌ أَمْ صَدَقَةٌ فَإِنْ قِيلَ صَدَقَةٌ قَالَ لِأَصْحَابِهِ كُلُوا وَلَمْ يَأْكُلْ وَإِنْ قِيلَ هَدِيَّةٌ ضَرَبَ بِيَدِهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَكَلَ مَعَهُمْ (خ عن ابى هريرة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir yiyecek geldiği zaman:Bu hediye midir, yoksa sadaka mıdır?″ diye sorardı. ″Sadakadır!″ denilirse, Ashâbına: ″Siz yeyin!″ buyururdu da, kendisi sadakadan yemezdi.″Eğer hediyedir!″ denilirse, elini uzatırdı ve Ashâbıyla beraber ondan yerdi.[7]

Hediye hakkında Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

يَقْبَلُ الْهَدِيَّةَ وَيُثِيبُ عَلَيْهَا (خ د ت عن عائشة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hediyeyi kabul eder ve mukabilinde kendisi de hediye verirdi.″[8]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْهَدِيَّةُ رِزْقٌ مِنَ اللّٰهِ فَمَنْ قَبِلَهَا فَاِنَّمَا يَقْبَلُهَا مِنَ اللّٰهِ وَمَنْ يَرُدُّهَا فَاِنَّمَا يَرُدُّ عَلَى اللّٰهِ (ابو عبد الرحمان عن ابى هريرة)

″Hediye Allah’u Teâlâ’nın güzel rızıklarından biridir. Kim kabul ederse Allah’tan kabul eder. Kim de reddederse Allah’a karşı reddetmiş olur.″[9]

Zekât verebilecek durumdaki bir kişiye zekât verilmez. Yine zekât veren kimse zekâtını; ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babasına, annesine ve dedelerine ve ninelerine, ne kadar aşağı inerse insin çocuklarına ve torunlarına veremez. Hanefi Mezhebi’ne göre, menfaatleri ortak olduğu için kişi, karısına da zekât veremez; kadın da, kocasına zekât veremez.

Zekât verilirken efdal olan sıralama şöyledir: Zekât veren kişinin önce kardeşlerine; kardeşlerinin çocuklarına; amca, hala, teyze ve bunların çocuklarına; bunların hâricinde olan diğer akrabalarına; komşularına ve bulunduğu beldedeki fakirlere vermesidir.


[1] Sahih-i Müslim, Zekât 34 (101 Sahih-i Buhârî, Zekât 53.

[2] Sahih-i Müslim, İmâra 7 (26).

[3] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfât, c. 1, s. 155.

[4] Sünen-i Ebû Dâvud, Zekât 24.

[5] Sahih-i Müslim, Zekât 51 (167,168 Sünen-i Ebû Dâvud, Harfe 20; Sünen-i Nesâî, Zekât 95.

[6] Sahih-i Buhârî, Zekât 57, 60, Cihad 188.

[7] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1128; Sahih-i Buhârî, Rikâk 17.

[8] Sahih-i Buhârî, Hibe 11; Sünen-i Ebû Dâvud, Buyû 82; Sünen-i Tirmizî, Birr 34.

[9] Râmûz’ul-Ehâdis, s. 239/16.


﴿ وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٦١﴾

61. O münâfıklardan öyleleri vardır ki, Peygamberi rencide ederler ve onun için, ″O, her söyleneni dinleyen bir kulaktır″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″O, sizin için hayır olanı işiten bir kulaktır; Allah’a îman eder, Mü’minleri tasdik eder ve sizden îman edenler için bir rahmet­tir. Resûlullah’ı rencide edenler için elim bir azap vardır.″

İzah: Nakledildiğine göre, münâfıklardan bir topluluk, aralarında konuşurlarken Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e münasebetsiz sözlerde bulunmuşlardı. İçlerinden biri: ″Yapmayın, korkulur ki bu sözümüzü işitir, sonra hakkımızda iyi olmaz″ dedi. Cülas b. Süveydi: ″Biz dilediğimizi söyleriz. Sonra ona gider, söylediklerimizi inkâr ederiz. Bir de yemin ettik mi, yemine inanır, sözümüzü doğru zanneder. Şu halde o, herkesi dinleyen bir kulaktır; her söyleneni dinler ve inanır″ diye söyleyince de bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.


﴿ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ ﴿٦٢﴾ اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ ﴿٦٣﴾

62-63. Ey Mü’minler! Münâfıklar sizi râzı etmek için Allah’a yemin ederler. Eğer Mü’min iseler, asıl râzı edilmesi en gerekli olan Allah ve Resûlüdür!* Bilmezler mi ki, şüphesiz her kim Allah’a ve Resûlüne muhalefet ederse, elbette onun için, içinde ebedî olarak kalacağı Cehennem ateşi vardır. İşte bu, büyük bir zillettir.


﴿ يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ ﴿٦٤﴾

64. Münâfıklar, kalplerinde gizlediklerini haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler (bu çekincelerini de alay yoluyla birbirlerine söylerler). Ey Resûlüm! De ki: ″Alay edin bakalım! Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, çekindiğiniz şeyi açığa çıkaracaktır.″

İzah: Münâfıklar kendi aralarında Müslümanlar aleyhine konuşur sonra da, ″Umulur ki Allah, bu söylediğimiz gizli sözleri açığa çıkar­maz″ derlerdi. Allah’u Teâlâ onların konuştuklarını açığa çıkararak, kendilerini rezil, rüsvay etmiştir. Bu hususta Katâde Hazretleri diyor ki: ″Bu sûrenin diğer bir adı da rüsvay eden anlamına ge­len ″Fâdıha″dır. Çünkü bu sûrede, münâfıkların rüsvay edildiği bildirilmektedir.″


﴿ وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿٦٥﴾

65. Yemin olsun ki, sen onlara niçin alay ettiklerini sorarsan, ″Vâllâhi! Biz, ancak lâfa dalmış şakalaşıyorduk″ derler. Ey Habîbim! De ki: ″Allah ile, âyetleriyle ve Resûlü ile mi alay ediyorsunuz?″

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen bu olay, Tebuk Seferi’nde meydana gelmiştir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu sefere giderken, münâfıklardan bir süvâri müfrezesi önde gidiyordu. Kendi aralarında hem Allah’ın âyetleri, hem de Resûlü ile alay ediyor ve şöyle diyorlardı:

- Bu adam, Rumların Şam’da bulunan köşklerini ve kalelerini fethedeceğini mi zannediyor, bu mümkün mü?

Allah’u Teâlâ, onların bu konuşmalarını Resûlüne bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

- Şu müfrezeyi durdurun, buyurdu ve yanlarına giderek konuştuklarının hepsini kendilerine söyledi. Onlar da:

- Yâ Resûlallah! Hayır, vallâhi! Ne senin, ne de Ashâbının hakkında bir şey söylemedik. Yolu kısaltmak için söze dalmış, şakalaşıyorduk, demişlerdi.


﴿ لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟ ﴿٦٦﴾

66. Özür beyan etmeyin. Çünkü siz, îman ettikten sonra kâfir oldunuz. Sizden tevbe eden bir taifeyi affetsek de, suçlarında ısrar ettiklerinden dolayı diğer bir taifeye azap edeceğiz.


﴿ اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٦٧﴾

67. Münâfık erkeklerle münâfık kadınlar, birbirlerine benzerler. Onlar kötülüğü emredip iyilikten nehyederler ve şiddetli cimriliği seçerler. Onlar, Allah’ı unuttular (O’na taati terk ettiler); Allah’u Teâlâ da onları unuttu (lütfundan mahrum bıraktı). Şüphesiz ki münâfıklar, fâsıkların (kâfirlerin) ta kendileridir.


﴿ وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ ﴿٦٨﴾

68. Allah’u Teâlâ, münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara ve kâfirlere Cehennem ateşini vaad etti. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu onlara yeter. Al­lah’u Teâlâ, onlara lânet etmiştir. Onlar için devamlı bir azap vardır.


﴿ كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿٦٩﴾

69. Ey münâfıklar! Siz de sizden öncekiler gibisiniz. Onlar, sizden daha kuvvetliydiler, mallar ve evlatlar bakımından daha çoktular. Onlar dünyâdaki nasipleri ile faydalandılar. Sizden öncekiler nasıl nasipleriyle faydalandılarsa, siz de dünyâdaki nasiplerinizle öyle faydalandınız. Onların bâtıla daldığı gibi siz de daldınız. Onların amelleri, dünyâda ve âhirette bâtıl oldu. İşte hüsrâna uğrayanlar onlardır.


﴿ اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿٧٠﴾

70. Onlara, kendilerinden önceki Nûh, Âd ve Semud kavimlerinin, İbrâhim kavminin, Medyen halkının ve altı üstüne çevrilmiş beldeler halkının (Lût kavminin) haberleri gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mûcizeler ile gelmişti (fakat yalanladılar, Hakk Teâlâ da onları helâk etti). Allah’u Teâlâ onlara zulmetmiş değildi. Lâkin onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Onlara, kendilerinden önceki Nûh, Âd ve Semud kavimlerinin, İbrâhim kavminin, Medyen halkının ve altı üstüne çevrilmiş beldeler halkının (Lût kavminin) haberleri gelmedi mi?″ diye geçen ifadeden maksat, Nûh Aleyhisselâm’ın kavmini tufan ile boğmadık mı? Hûd Aleyhisselâm’ın gönderildiği Âd kavmini, şiddetli rüzgârla helâk etmedik mi? Sâlih Aleyhisselâm’ın gönderildiği Semud kavmini korkunç bir sarsıntı ile yok etmedik mi? İbrâhim Aleyhisselâm’ın kavminden verdiğimiz nîmetleri alıp, Kralları Nemrud’u helâk etmedik mi? Şuayb Aleyhisselâm’ın gönderildiği Medyen halkını korkunç bir ses ile helâk etmedik mi? Lût Aleyhisselâm’ın kavmine azap emrimiz gelince, yaşadıkları beldelerinin altını üstüne çevirmedik mi? Üzerlerine işâretlenmiş kızgın taşlar yağdırmadık mı? demektir.

İşte Allah’u Teâlâ, bunların hiçbirisini haksız yere helâk etmemiştir. Onlar, Allah’ı ve Peygamberlerini yalanladıkları için bu cezâya layık olmuşlar ve böylece kendi nefislerine zulmetmişlerdir.


﴿ وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ﴿٧١﴾

71. Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velîleridir. Onlar iyiliği emredip kötülükten nehyederler, namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah’u Teâlâ rahmet edecektir. Şüphesiz Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Mü’minlerin birbirlerine olan bağlılıkları hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

تَرَى الْمُؤْمِنِينَ فِي تَرَاحُمِهِمْ وَتَوَادِّهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ كَمَثَلِ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى عُضْوًا تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ جَسَدِهِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى (خ عن النعمان بن بشير)

″Mü’minler, birbirlerini kollamada birbirlerini sevmede ve birbirlerine karşı merhametli olmada tek bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri hasta olduğunda, diğer organlar da uykusuzlukta ve acıda ona ortak olurlar.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Edeb 27.


﴿ وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟ ﴿٧٢﴾

72. Allah’u Teâlâ, Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara içinde ebedî olarak kalacakları, altlarından nehirler akan Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler vaad etti. Allah’ın rızâsı ise her şeyin üstündedir. İşte en büyük kurtuluş da budur.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Hasan-ı Basrî Hazretleri, şu hâdiseyi anlatmıştır:

İmrân İbn-i el-Husayn ile Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhumâ’ya, Hakk Teâlâ’nın: ″Allah’u Teâlâ, Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara altlarından nehirler akan Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler vaad etti…″ diye geçen âyetinin, ne demek olduğunu sordum. Bunun üzerine onlar: ″Tam adamına rastladın″ diyerek sözlerine şöyle devam ettiler. Biz bunu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sorduk, o da bize şöyle buyurdu:

قَصْر مِنْ لُؤْلُؤَة فِي ذَلِكَ الْقَصْر سَبْعُونَ دَارًا مِنْ يَاقُوتَة حَمْرَاء فِي كُلّ دَار سَبْعُونَ بَيْتًا مِنْ زَبَرْجَدَة خَضْرَاء فِي كُلّ بَيْت سَبْعُونَ سَرِيرًا عَلَى كُلّ سَرِير فِرَاشًا مِنْ كُلّ لَوْن عَلَى كُلّ فِرَاش زَوْجَة مِنَ الْحُور الْعِين فِي كُلّ بَيْت سَبْعُونَ مَائِدَة عَلَى كُلّ مَائِدَة سَبْعُونَ لَوْنًا مِنْ طَعَام فِي كُلّ بَيْت سَبْعُونَ وَصِيفَة وَيُعْطَى الْمُؤْمِن مِنَ الْقُوَّة فِي غَدَاة وَاحِدَة مَا يَأْتِي عَلَى ذَلِكَ كُلّه أَجْمَع. (تفسير ابن ابى حاتم عن الحسن)

″Bunlar, Cennette incilerden yapılmış olan köşklerdir. Her köşkte kırmızı yakuttan yetmiş saray ve her sarayda yeşil zümrütten yetmiş ev; her evde yetmiş divan, her divan üzerinde yetmiş yatak, her yatak üzerinde de çok güzel hûriler vardır. Her evde yetmiş sofra, her sofra üzerinde de yetmiş çeşit yiyecek, her evde de yetmiş hizmetçi vardır. O zaman Mü’min kimseye, bütün bunlara güç yetirecek kuvvet verilecektir.″[1]

Nakledildiğine göre, Allah’u Teâlâ sekiz Cennet yaratmıştır. Bunlar: Dâr’ul-Celâl, Dâr’us-Selâm, Cennet’ül-Me’vâ, Cennet’ül-Huld, Cennet’ül-Karar, Cennet’ül-Firdevs, Cennet’ül-Adn, Cennet’ün-Naîm’dir. Cennetlik olanlar amellerine göre bunlardan birine girdirilirler.

Âyet-i Kerîme’de geçen Adn Cenneti hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

جَنَّتَانِ مِنْ فِضَّةٍ آنِيَتُهُمَا وَمَا فِيهِمَا وَجَنَّتَانِ مِنْ ذَهَبٍ آنِيَتُهُمَا وَمَا فِيهِمَا وَمَا بَيْنَ الْقَوْمِ وَبَيْنَ أَنْ يَنْظُرُوا إِلَى رَبِّهِمْ إِلَّا رِدَاءُ الْكِبْرِ عَلَى وَجْهِهِ فِي جَنَّةِ عَدْنٍ (خ م ه عن عبد اللّٰه بن قيس الاشعرى)

″İki Cennet vardır ki, bunların kapları ve içlerinde bulunan şeyler hep gümüş­tendir. Diğer iki Cennet daha vardır ki, bunların kapları ve içlerinde bulunan şeyler de altındandır.Adn Cenneti’nde bulunan topluluk ile de Allah’ın Cemâli arasında ancak bir Ridây-ı Kibriyâ vardır.″[2]

Âyet-i Kerîme’deki: ″Allah’ın rızâsı ise her şeyin üstündedir. İşte en büyük kurtuluş da budur″ buyruğu da, Allah’ın Cemâlini görmektir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ قَالَ يَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ فَيَقُولُونَ أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ قَالَ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ} (م عن صهيب)

Cennet ehli Cennete girdikten sonra, Allah’u Teâlâ şöyle buyuracak: ″Size daha fazlasını vermemi istediği­niz bir şey var mı?″ Onlar: ″Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi Cennete koymadın mı, Cehennem ateşinden korumadın mı?″ diyecekler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ perdeyi açar. Onlara, Aziz ve Celil olan Rablerine bakmaktan daha çok sevdikleri bir şey verilmiş olmayacaktır. Sonra da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Güzel amellerde bulunanlar için, sevap ve fazla mükâfat (Cemâlullah) vardır…″[3] diye devam eden âyeti okudu.[4]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 10591.

[2] Sahih-i Buhârî, Tevhid 24, Tefir-i Rahmân 1; Sahih-i Müslim, Îman 80 (296 Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 35.

[3] Sûre-i Yûnus, Âyet 26.

[4] Sahih-i Müslim, Îman 80 (297, 298 Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 13.


﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿٧٣﴾

73. Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihat et ve onlara karşı sert ve şiddetli ol. Onların varacağı yer Cehennemdir. Orası, ne kötü bir dönüş yeridir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Hz. Ali Kerremallâhu veche şöyle buyurmuştur:

بُعِثَ رَسُول اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِأَرْبَعَةِ أَسْيَاف: سَيْف لِلْمُشْرِكِينَ: {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ} وَسَيْف لِكُفَّارِ أَهْل الْكِتَاب: {قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ} وَسَيْف لِلْمُنَافِقِينَ: {جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ} وَسَيْف لِلْبُغَاةِ: {فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللّٰهِ} (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن على)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem dört kılıçla gönderilmiştir: Birinci kılıç, müşrikler için: ″Haram aylar (emniyetle gezmeleri için müşriklere müsaade olunan dört ay) tamam olursa, antlaşmalarını bozan müşrikleri her nerede bulursanız öldürün...″[1] diye devam eden âyettir. İkinci kılıç, İslâmiyeti kabul etmeyen Ehl-i Kitap için: ″Ey Mü’minler! Ehl-i Kitap’tan, Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, Allah ve Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, onlar zelil olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın″[2] mealindeki âyettir. Üçüncü kılıç, münâfıklar için: ″Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihat et ve onlara karşı sert ve şiddetli ol…″[3] diye devam eden âyettir. Dördüncü kılıç, âsiler için: ″Mü’minlerden iki taife birbiriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Bunlardan biri diğerine karşı haddi aşarsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar, haddi aşan tarafa karşı savaşın…″[4] diye devam eden âyettir.[5]

İslâm Dîni, barış ve huzur dînidir. Hiçbir zaman savaşı isteyen ve fitneyi çıkaran bir din olmamıştır. İslâm, ancak dîne ve Müslümanlara karşı, kâfirler ve münâfıklar tarafından bir saldırı ve tehdit söz konusu olursa, ancak o zaman savaşı emretmektedir. Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

اَلْفِتْنَةُ نَائِمَةٌ لَعَنَ اللّٰهُ مَنْ أَيْقَظَهَا (الرافعي عن أنس(

″Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah’u Teâlâ lânet etsin!″[6] diye buyurmuştur.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ وَاسْأَلُوا اللّٰهَ الْعَافِيَةَ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ ... (خ م عن بن ابى اوفى)

″Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin! Allah’tan afiyet (rahatlık, huzur, saadet) isteyin. Fakat düşman da karşınıza çıkarsa, o zaman da sebât-ı kadem edin (sağlam durup düşmandan kaçmayın) ve bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır.″[7]

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lere bakıldığı zaman, savaşın arzu edilmemesi, ancak savaş durumunda kesinlikle savaştan geri durulmaması gerektiği emredilmektedir. Nitekim Tebuk Seferi’nden önce, Hristiyan olan Rumların, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tehdit ederek savaş için haber göndermeleri üzerine, onlarla savaşılması için Sûre-i Tevbe, Âyet 29 nâzil olmuştu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz otuz bin kişilik bir ordu ile Şam yakınlarındaki Tebuk’a kadar gitmişti. Kâfir ordusu Müslümanlardan korkup karşılarına çıkmayınca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem orada yirmi gün beklemiş ve her hangi bir tehdit unsuru olmadığını görünce, savaşmadan geri dönmüştü.

Âyetlerde kâfirlere karşı savaşılması emredilmektedir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ancak İslâm’a bir tehdit oluştuğu zaman düşmanla savaşmıştır. Tebuk’ta olduğu gibi tehdit ortadan kalkınca savaşmamıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, eğer bu âyetlerden kâfirlerle her zaman savaşılması gerektiği kesin bir hüküm olsaydı, Peygamberimizin Tebuk’ta geri dönmemesi ve onları bulup mutlaka savaşması gerekirdi.

Savaş durumu olmadığı zamanlarda, yine münâfıklarla dil ile cihadı devam ettirmek gerekir. Çünkü bir münâfık, Müslümanlara karşı dâimâ bir tehdittir. Kâfirin veremeyeceği zarardan daha fazlasını, bir münâfık verir. Çünkü kâfir, bir Müslümanın itikâdını bozamaz. Fakat münâfıklar, sürekli olarak Müslümanların itikâdını bozacak şekilde hareket ederler. Bu yüzden münâfıklara karşı şiddetle İslâm’ı savunmak, âyetten ve sünnetten deliller getirerek, onların iddialarını ve bâtıl sözlerini boşa çıkarmak gerekir.

Nitekim tarih boyunca münâfıklar tarafından, bütün Müslümanlar çok büyük zarar görmüşlerdir. Bunlara, ″Niçin fesat çıkarıyorsunuz?″ denildiği zaman da, ″Biz ıslah edicileriz″[8] demişlerdir.

Birçok olayda olduğu gibi, Hz. Osman Efendimizin şehit edilmesine sebep, Hakem İbn-i Ebi’l-As isminde bir münâfık idi.[9] Bu münâfık, ortalığı karıştırıp Müslümanların birbirine düşmesine sebep olmuş ve bunun sonunda Hz. Ali ve Hz. Muâviye arasında ki Sıffin Savaşı meydana gelmiştir. Bu savaşta, nakledildiğine göre, her iki taraftan şehit olanların sayısı otuz altı bine ulaşmıştır.

Tarih boyunca da fitne ve fesat çıkaranlar hep münâfıklar olmuştur. Sonuç olarak Müslümanlar, bu fitneler dolayısıyla öldürülmüş, göç etmek zorunda bırakılmış ve büyük zulümlere uğramışlardır.

Yine münâfıklar hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَقُولُوا لِلْمُنَافِقِ سَيِّدٌ فَإِنَّهُ إِنْ يَكُ سَيِّدًا فَقَدْ أَسْخَطْتُمْ رَبَّكُمْ عَزَّ وَجَلَّ (د عن بريدة(

″Münâfığa, efendidemeyin. Eğer o efendi olursa, muhakkak Rabbinizi gazaplandırırsınız.″[10]


[1] Sûre-i Tevbe, Âyet 5.

[2] Sûre-i Tevbe, Âyet 29.

[3] Sûre-i Tevbe, Âyet 73; Sûre-i Tahrim, Âyet 9.

[4] Sûre-i Hucurat, Âyet 9.

[5] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 9, s. 73; Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 10105.

[6] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 30891.

[7] Sahih-i Buhârî, Cihat 114; Sahih-i Müslim, Cihat 6 (19-21).

[8] Bakınız: Sûre-i Bakara, Âyet 11.

[9] Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i İsrâ, Âyet 60’ın izahına bakınız.

[10] Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 83.


﴿ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَابًا اَل۪يمًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ﴿٧٤﴾

74. Münâfıklar, senin hakkında bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar, kâfirliğe götüren sözü söylediler. Müslüman olduktan sonra tekrar kâfir oldular. Onlar, ulaşılması ve meydana gelmesi mümkün olmayan şeye (Resûlü Ekrem’i öldürmeye) kastettiler. Onların intikama kalkışmaları, sırf Allah ve Resûlünün, Allah’ın lütfuyla kendilerini zenginleştirmesinden dolayıdır. Eğer onlar tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah’u Teâlâ onlara dünyâda ve âhirette elim bir azap ile azap eder. Onlar için yeryüzünde (Allah’ın azâbından kurtaracak) velî ve yardımcı yoktur.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair şu hâdise nakledilmiştir:

Cülas b. Süveyd: ″Eğer Muhammed’in Medîne’de bıraktığımız dostlarımız hakkında söyledikleri doğru ise, bizler eşeklerden daha kötüyüz″ dedi. Bunu duyan Âmir b. Kays: ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem elbette doğru. Siz eşeklerden daha alçaksınız″ diye cevap vermişti. Bu zât, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye dönünce durumu haber verdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem her ikisini de huzuruna çağırdı. Cülas: ″Vallâhi! Ben bu sözleri söylemedim, bana iftira ediyor″ diye yemin etti. Bunun üzerine Âmir de, onun bu sözleri söylediğine ve iftira etmediğine dair yemin ettikten sonra ellerini kaldırdı ve ″Ya Rabbi! Peygamberine doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyenin de yalancılığını ortaya çıkaracak âyet gönder″ diye duâ etti. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″Münâfıklar, senin hakkında bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler…″ diye devam eden Sûre-i Tevbe, Âyet 74 nâzil oldu. Bu olaydan sonra Cülas’ın: ″Allah’u Teâlâ bu âyette tevbeyi de beyan buyuruyor. Ben hakikaten yalan söylemiştim″ diyerek tevbe ettiği ve tevbesinde de sâdık kaldığı rivâyet edilmiştir.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Onlar, ulaşılması ve meydana gelmesi mümkün olmayan şeye (Resûlü Ekrem’i öldürmeye) kastettiler″ diye buyrulmaktadır. Burada kastedilen, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hakkındaki suikastlarıdır. Nitekim muvaffak olamayıp rezil, rüsvay olmuşlardır. Çünkü Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i koruyacağını Sûre-i Mâide, Âyet 67’de vaad buyurmuştu. Bu hususta Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şöyle buyurmuştur:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحْرَسُ حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةَ {وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ} فَأَخْرَجَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأْسَهُ مِنَ الْقُبَّةِ فَقَالَ لَهُمْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَنِي اللّٰهُ (ت عن عائشة)

Sûre-i Mâide, Âyet 67 gelmeden önce, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Sahâbe tarafından korunuyordu. ″Allah’u Teâlâ, seni insanlardan korur″ diye buyrulan bu âyet inince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o anda içinde bulunduğu çadırdan başını dışarı çıkararak kapısını bekleyen Ashâbına hitâben, ″Ey insanlar! yanımdan dağılın. Artık Allah’u Teâlâ beni koruyor″ buyurdu.[1]

İşte Allah’u Teâlâ’nın: ″Onlar, ulaşılması ve meydana gelmesi mümkün olmayan şeye (Resûlü Ekrem’i öldürmeye) kastettiler″ diye buyurması bundan dolayıdır. Çünkü Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in koruyucusu bizzat Allah’u Teâlâ idi.

Münâfıkların bu suikastlarına dair olan hâdise şöyle anlatılmıştır:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Tebuk Gazvesi’nden dönerken on beş münafık, geceleyin yolda pusu kurarak Resûlu Ekrem’i uçurumdan düşürmek kastıyla suikastta bulunmak istemişti. Fakat bu suikastlarını tam gerçekleştirecekleri sırada, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında bulunan Huzeyfet’ul-Yeman Radiyallâhu anhu, o hâinlerin bu vaziyetini anlamış ve ″Ey Allah’ın düşmanları! Çekilin″ diye bağırması üzerine dağılmışlar ve suikastı gerçekleştiremeyip rezil, rüsvay olarak kaçmaya mecbur kalmışlardır.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Onların intikama kalkışmaları, sırf Allah ve Resûlünün, Allah’ın lütfuyla kendilerini zenginleştirmesinden dolayıdır″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat da şudur: Onların, Resûlü Ekrem’e karşı çıkmaları, ancak Allah’ın ve Resûlünün, kendilerini birleştirip kaynaştırmak sûretiyle zengin etmesindendir. Onlar, Allah’ın lütfuyla ganîmetlerden pay alarak zengin olmuşlar, buna rağmen bu nîmetlere nankörlük ederek İslâm’a ve Müslümanlara karşı bâzen açıktan bâzen gizlice düşmanlık etmişlerdir.


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kıır’ân 3.


﴿ وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿٧٥﴾ فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ ﴿٧٦﴾ فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ﴿٧٧﴾

75-77. O münâfıklardan bir kısmı da, ″Yemin olsun ki, eğer Allah bize lütfundan ihsan ederse, biz de muhakkak tasadduk eder ve mutlaka salihlerden oluruz″ diye Allah’a söz verdiler.* Fakat Allah’u Teâlâ, lütfundan onlara ihsan edince, onda cimrilik edip (Allah’ın taatinden) yüz çevirdiler. Onların âdeti zâten yüz çevirmektir.* Vaadlerinde durmamaları ve yalan söylemeleri sebebiyle Allah’u Teâlâ da, kendisine kavuşacakları güne kadar onların kalplerine nifak koydu.

İzah: Dahhâk Hazretleri der ki: Bu âyetler, münâfıklardan Nebtel b. el-Hâris, el-Cedd b. Kays ve Muattib b. Kuşeyr gibi birtakım kimseler hakkında nâzil olmuştur.

Münâfıkların özelliklerine dair Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثَةٌ اِذَا نَطَقَ كَذَبَ اِذَا وَعَدَ اَخْلَفَ وَ اِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ (خ م عن ابى هريرة)

″Münâfıkların alâmeti üçtür. Konuşur yalan söyler. Vaad eder, vaadinde durmaz. Emânet verirsin, hıyânet eder.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 31; Sahih-i Müslim, Îman 25 (107).


﴿ اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ ﴿٧٨﴾

78. Bilmezler mi ki, içlerinde gizlediklerini ve birbirlerine gizli olarak söylediklerini Allah’u Teâlâ muhakkak bilir. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, gaybleri çok iyi bilir (kendisine hiçbir şey gizli olmaz).


﴿ اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٧٩﴾ اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٨٠﴾

79-80. Mü’minlerden zengin olup nâfile olarak çok sadaka veren-leri, fakir olup tâkatları derecesinde az sadaka verenleri ayıplayanları ve onlarla alay edenleri, Allah’u Teâlâ maskaraya çevirir. Onlar için elim bir azap da vardır.* Ey Resûlüm! Onlar için ister Allah’tan af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere Allah’tan af dilesen de Allah’u Teâlâ onları aslâ bağışlamaz. Allah’u Teâlâ’nın onları bağışlamamasının sebebi, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleridir. Allah’u Teâlâ, fâsıklar topluluğuna hidâyet etmez.

İzah: Bu âyetlerin nüzul sebebini İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle anlatmaktadır:

Bir gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem insanla­rın yanına geldi ve ″Sadakalarınızı buraya toplayın″ diye nidâ etti. Bunun üze­rine insanlar, sadakalarını getirip bir araya topladılar. Kureyş kabilesinin Zühre-oğullarından Abdurrahman b. Avf Radiyallâhu anhu dört bin dirhem getirerek, ″Benim sekiz bin dirhemim vardı. Bunlardan dört binini Allah için veriyorum. Diğer dört binini ise kendime bırakıyorum″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

بَارَكَ اللّٰهُ لَكَ فِيمَا أَمْسَكْتَ وَفِيمَا أَعْطَيْتَ.

″Allah’u Teâlâ, verdiğini de kendine bıraktığını da mübârek kılsın″ diye duâ etti. Sonra bu zâtın, serveti çok fazla artmış, hattâ vefâtı zamanında iki eşine isâbet eden mîras payı yüz doksan bin dirhemi bulmuştu.

Yine Sahâbîden Ebû Heyseme el-Ensârî Radiyallâhu anhu, kendisi muhtaç olduğu halde bir ölçek hurma getirerek, ″Yâ Resûlallah! Bu gece bir zâtın hurmalığını suladım. Karşılığında iki sa’ hurma kazandım. Birini geride bırak­tım, diğerini sadaka olarak getirdim″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bu hurmayı da diğer sadakaların içine saçtı. Bu durum, münâfıkların hoşuna gitmedi ve dediler ki: ″Abdurrahman bu sadakayı sırf riyâ ve gösteriş için yaptı. Ebû Heyseme’nin bir sa’ hurmasından Allah ve Resûlü daha zengindir″ diyerek alay ettiler.

İşte bu olaylar üzerine Allah’u Teâlâ bu âyetleri indirdi.


﴿ فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ ﴿٨١﴾ فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلًا وَلْيَبْكُوا كَث۪يرًاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٨٢﴾

81-82. Cihattan geri kalan münâfıklar, Resûlullah’a muhalefet ederek yerlerinde kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat etmekten hoşlanmadılar ve birbirlerine, ″Bu sıcakta cihada gitmeyin″ dediler. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Cehennemin ateşi daha sıcaktır.″ Keşke anlasalardı!* Kazandıklarının cezâsı olarak artık (dünyâda) az gülsünler, (âhirette) çok ağlasınlar!

İzah: Bu âyetler, Tebuk Seferi’nde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e katılmayıp geri kalan ve bu hallerine sevinen münâfıkların durumunu anlatmaktadır. Münâfıklar, havanın çok sıcak oluşunu bahane edip: ″Bu sıcakta savaşa çıkmayın″ diyerek diğer insanları da bu seferden alıkoymaya çalışmışlardı. Bu sefer hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Tevbe, Âyet 38-39 ve izahına bakınız.

Cehennemdeki ateş ile ilgili Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُوقِدَ عَلَى النَّارِ أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى احْمَرَّتْ ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى ابْيَضَّتْ ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى اسْوَدَّتْ فَهِيَ سَوْدَاءُ مُظْلِمَةٌ (ت عن ابى هريرة)

″Ateş, bin sene yakılmış ve nihâyet kızarmış. Sonra bin sene daha yakılmış nihâyet beyazlaşmış. Sonra bin sene daha yakılmış siyahlaşmış. O, zifiri karanlık gece gibi simsiyahtır.″[1]

Yine münâfıklarla ilgili olarak Âyet-i Kerîme’de: ″Kazandıklarının cezâsı olarak artık (dünyâda) az gülsünler, (âhirette) çok ağlasınlar!″ diye buyrulmaktadır. Yani o münâfıklar, bu dünyânın geçici hayatında gülsünler. Zîrâ bu gülüş, bu zevk ve sefâ, netice itibariyle bitmeye, yok olmaya mahkûmdur. Bu gülüş, bu se­beple az bir gülüştür, süresi az olan bir zevktir. Bunlar çok ağlasınlar. Zîrâ yap­tıkları küfür ve nifakın cezâsı olarak Cehennemde yanacaklardır. Çokça ağlayacaklar, ebediyyen ağlayacaklardır, demektir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَهْلَ النَّارِ إِذَا دَخَلُوا النَّارَ بَكَوُا الدُّمُوعَ زَمَانًا، ثُمَّ بَكَوُا الْقَيْحَ زَمَانًا، فَتَقُولُ لَهُمُ الْخَزَنَةُ: يَا مَعْشَرَ الْأَشْقِيَاءِ تَرَكْتُمُ الْبُكَاءَ فِي الدَّارِ الْمَرْحُومِ فِيهَا أَهْلُهَا فِي الدُّنْيَا، هَلْ تَجِدُونَ الْيَوْمَ مَنْ تَسْتَغِيثُونَ بِهِ فَيَرْفَعُونَ أَصْوَاتَهُمْ: يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ يَا مَعْشَرَ الْآبَاءِ وَالْأُمَّهَاتِ وَالْأَوْلَادِ، خَرَجْنَا مِنَ الْقُبُورِ عِطَاشًا، وَكُنَّا طُولَ الْمَوْقِفِ عِطَاشًا، وَنَحْنُ الْيَوْمُ عِطَاشٌ، فَأَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ. فَيَدْعُونَ أَرْبَعِينَ سَنَةً لَا يُجِيبُهُمْ، ثُمَّ يُجِيبُهُمْ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ. فَيَيْأَسُونَ مِنْ كُلِّ خَيْرٍ. (ابن أبي الدنيا في صفة النار عن زيد بن رفيع، رفعه)

″Cehennem ahâlisi, Cehenneme girdiği zaman bir süre gözyaşı döküp ağlarlar. Gözyaşları bitince, bir süre irin ağlarlar. Cehennem zebânileri kendilerine: ″Ey gühahkâr insanlar! Ahâlisine merhamet edilen dünyâda hiç ağlamadınız. Şimdi burada sizlere bir yardımcı bulacak mısınız?″ deyince, bunlar yüksek sesle: ″Ey Cennet ahâlisi! Babalar! Anneler! Çocuklar! Mezarlarımızdan susuz çıktık. Hesap için susuz bir şekilde bekledik ve şu anda da çok susamışız, bize az bir su veya Allah’u Teâlâ’nın size ihsan ettiği nîmetlerden verin″ diye seslenirler. Kırk yıl boyunca böyle çağırırlar. Ama kendilerine cevap verilmez. Sonunda: ″Siz burada ebedî kalacaksınız″[2] cevabı verilince, onlar her türlü hayırdan ümitlerini keserler.[3]


[1] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Cehennem 7.

[2] Sûre-i Zuhruf, Âyet 77.

[3] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 7, s. 442.


﴿ فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى طَٓائِفَةٍ مِنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ اَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّاۜ اِنَّكُمْ رَض۪يتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِف۪ينَ ﴿٨٣﴾

83. Ey Resûlüm! Eğer Allah’u Teâlâ, Tebuk’ten sonra tekrar seni, gazâya iştirak etmeyen münâfıklara döndürürse ve onlar da diğer bir gazâya çıkmak için senden izin isterlerse, onlara de ki: ″Benimle beraber hiç çıkmayacaksınız ve benimle beraber bir düşman ile aslâ savaşma-yacaksınız. Mademki siz, evvelki gazâya gitmeyip yerlerinizde oturup kalmayı kabul ettiniz, şimdi de cihattan geri kalanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun.″


﴿ وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ ﴿٨٤﴾

84. Ey Habîbim! O münâfıklardan ölenin cenâze namazını ebedî kılma ve kabri başında (defin ve ziyaret için) durma. Çünkü onlar, Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve kâfir olarak öldüler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi hakkında Hz. Ömer Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

Münâfıkların ileri gelenlerinden biri olan Abdullah İbn-i Übeyy öldüğünde, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onun namazına çağrıldı. Peygamber Efendimiz onun namazını kılmak için kalktı. Namazını kılmak üzere başında durduğunda döndüm, göğsü hizasında durdum ve ″Yâ Resûlallah! Filân, filân günler şöyle şöyle diyen Allah’ın düşmanı Abdullah İbn-i Übey üzerine mi namaz kılacaksın?″ dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem tebessüm etti. Ben bunu fazlaca söyleyince: ″Geri çekil Yâ Ömer! Ben muhayyer bırakıldım. Bana, Sûre-i Tevbe, Âyet 80’de: ″Ey Resûlüm! Onlar için ister Allah’tan af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere Allah’tan af dilesen de Allah’u Teâlâ onları aslâ bağışlamaz…″ denildi. Şâyet yetmişten fazla mağfiret dilediğimde bağışlanacağını bilsem, mutlaka mağfiret dilemeyi artırırdım″ buyurdu. Sonra namazını kıldı ve cenâzesiyle birlikte yürüdü, defin işi bitinceye kadar kabri başında durdu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem en iyi bilen olduğu halde ona karşı olan bu cür’etime ne kadar şaşılır.

فَوَاللّٰهِ مَا كَانَ إِلَّا يَسِيرًا حَتَّى نَزَلَتْ هَاتَانِ الْآيَتَانِ {وَلَا تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ} فَمَا صَلَّى رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْدَهُ عَلَى مُنَافِقٍ وَلَا قَامَ عَلَى قَبْرِهِ حَتَّى قَبَضَهُ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ (حم عن عمر بن الخطاب)

- Vallâhi! Çok geçmeden: ″Ey Habîbim! O münâfıklardan ölenin cenâze namazını ebedî kılma ve kabri başında (defin ve ziyaret için) durma…″ diye geçen Sûre-i Tevbe, Âyet 84 nâzil oldu. Bundan sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, hiçbir münâfığın namazını kılmadı ve vefât edinceye kadar hiçbirinin kabri başında durmadı.[1]

Katâde Hazretlerinden nakledildiğine göre, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefâtından sonra:

وَكَانَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ لَا يُصَلِّي عَلَى جِنَازَةِ مَنْ جُهِلَ حَالُهُ حَتَّى يُصَلِّيَ عَلَيْهَا حُذَيْفَةُ بْنُ الْيَمَانِ لِأَنَّهُ كَانَ يَعْلَمُ أَعْيَانَ مُنَافِقِينَ قَدْ أَخْبَرَهُ بِهِمْ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلِهَذَا كَانَ يُقَالُ لَهُ: صَاحِبُ السِّرِّ الَّذِي لَا يَعْلَمُهُ غَيْرُهُ أَيْ مِنَ الصَّحَابَةِ. (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن قتادة)

Hz. Ömer, tanımadığı kimselerin cenâze namazını, Hz. Huzeyfe b. el-Yeman kılmadıkça kılmazdı. Çünkü o, kimin münâfık olduğunu bilirdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine münâfıkları haber vermişti. Bu sebepledir ki ona, Sahâbeden, kimsenin bilmediği ″Sırrın Sahibi″ denilirdi.[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefâtından sonra, Huzeyfe Radiyallâhu anhu, Ashâb diye gözüken bâzı kişilerin cenâze namazlarına gitmeyince, o kimsenin münâfık olduğu anlaşılırdı. Ashâbın hiç tahmin etmediği bâzı kişilerin de cenâze namazına o zât gitmeyince, birçok Ashâb kendi kendinden şüphe etmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Ömer Radiyallâhu anhu, Hz. Huzeyfe’ye dedi ki:

أَنْشُدُكَ اللّٰهَ أَمِنْهُمْ أَنَا؟ فَقَالَ: لَا وَاللّٰهِ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن قتادة)

″Allah için bana söyle, ben de onlardan mıyım?″ Hz. Huzeyfe de dedi ki: ″Hayır, vallâhi! Sen onlardan değilsin.″[3]

Bunun üzerine Hz. Ömer Radiyallâhu anhu, Allah’a hamd ederek secdeye kapanmıştır.

Bu husus Sûre-i Muhammed, Âyet 30’da da geçtiği üzere, Allah’u Teâlâ, Habîbine, münâfıkları bildirmiştir.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, hadis No: 91.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 4, s. 195.

[3] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 14, s. 443.


﴿ وَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿٨٥﴾

85. Ey Resûlüm! O münâfıkların malları ve evlatları seni hayrete düşürmesin! Allah’u Teâlâ, bunlar sebebiyle dünyâ hayatında onlara azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını diler

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin açıklaması için Sûre-i Tevbe, Âyet 55’in izahına bakınız.


﴿ وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ ﴿٨٦﴾ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ ﴿٨٧﴾

86-87. ″Allah’a îman edin ve Resûlü ile beraber cihat edin″ diye bir sûre nâzil olduğu vakit, onlardan zengin olanlar, senden izin istediler ve ″Bizi bırak, cihattan geri kalanlarla beraber oturalım″ dediler.* Onlar, cihattan geri kalanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber olmaya râzı oldular. Allah’u Teâlâ da onların kalplerini mühürledi. Bu sebeple onlar hakikatleri anlayamazlar.


﴿ لٰكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿٨٨﴾ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟ ﴿٨٩﴾

88-89. Fakat Resûl ve onunla beraber bulunan Mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar (dünyâda ve âhirette) onlarındır. Kurtuluşa nâil olanlar da işte onlardır.* Allah’u Teâlâ, onlar için altlarından nehirler akan Cennetler hazırladı. Onlar orada ebedî kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur.


﴿ وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٩٠﴾

90. Bedevîlerden bir kısmı, kendilerine izin verilmesi için geldiler ve birtakım ehemmiyetsiz özürlerde bulundular. Allah ve Resûlünü yalanlayan diğer kısmı da, ne izin için geldiler ne cihada iştirak ettiler; yerlerinde oturdular. Onlardan kâfir olanlar için elim bir azap vardır.


﴿ لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ سَب۪يلٍۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ ﴿٩١﴾ وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ اِذَا مَٓا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا اَجِدُ مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا اَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَۜ ﴿٩٢﴾

91-92. Allah ve Resûlü için (insanlara) nasihatta bulundukları takdir­de, zayıflara (ihtiyar, çocuk ve sakatlara), hastalara ve sefer için harcayacak bir şey bulamayanlara cihada iştirak etmemelerinden dolayı bir günah yoktur. Muhsinler için bir günah olmadığı gibi onlara tenkit için bir yol dahi yoktur. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.* Kendilerini bindirip sevk etmen için sana müracaat ettikleri vakit, senin onlara: ″Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum″ demen üzerine, gözlerinden yaşlar dökerek dönüp gidenler ve infak edecek bir şey bulamamalarından dolayı mahzun olanlar için de bir günah ve tenkit yoktur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de açıkça geçtiği üzere, mâzereti olup savaşa gitmeyenler için bir günah olmadığı anlatılmaktadır. Bunlar, özründen dolayı savaşa katılamayan kişilerdir. Yeter ki bunlar, Allah’a ve Peygamberine karşı sa­mimi olsunlar, özürlerinde haklı bulunsunlar, insanları savaştan caydırmasınlar, geride fitne çıkarmasınlar ve onlara nasihatta bulunsunlar. İşte bu takdirde ken­dilerine bir sorumluluk yoktur.

Muhammed b. Kâ’b Radiyallâhu anhu’ya göre, Sûre-i Tevbe, Âyet 92, çeşitli kabilelerden olan yedi kişi hakkında nâzil olmuştur.[1]

Tebuk’ten dönerken, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

إِنَّ أَقْوَامًا بِالْمَدِينَةِ خَلْفَنَا مَا سَلَكْنَا شِعْبًا وَلَا وَادِيًا إِلَّا وَهُمْ مَعَنَا فِيهِ حَبَسَهُمْ الْعُذْرُ (خ عن انس بن مالك)

″Şüphesiz, özürlerinden dolayı Medîne’de bıraktığımız insanların içinde öyleleri var ki, geçtiğimiz her dağ yolunda ve vâdide onlar bizimle beraberdirler.″[2]


[1] Bir rivâyette de, bu âyette bahsi geçen İrbâd b. Sâriye Radiyallâhu anhu’dur. (Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 6; Sünen-i Tirmizî, İlim 16)

[2] Sahih-i Buhârî, Cihat 35; Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, Hadis No: 9547.


﴿ اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٩٣﴾

93. Kınananlar, zengin oldukları halde cihada gitmemek için senden izin isteyenlerdir. Onlar, cihattan geri kalanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber olmaya râzı oldu­lar. Allah’u Teâlâ da onların kalplerini mühürledi. Artık onlar hakkı bilemezler.


﴿ يَعْتَذِرُونَ اِلَيْكُمْ اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْۜ قُلْ لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّاَنَا اللّٰهُ مِنْ اَخْبَارِكُمْۜ وَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿٩٤﴾

94. Siz, seferden döndüğünüz vakit, onlar size mâzeret beyan ederler. Ey Resûlüm! De ki: ″Mâzeret beyan etmeyin. Size aslâ inanmayız. Çünkü Allah’u Teâlâ bize sizin haberlerinizi (gizlediğiniz şer ve fesâdı) bildirdi. Allah ile Resûlü, sizin amellerinizi görecektir. Sonra, gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptıklarınızı size haber verecektir.″


﴿ سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ اِذَا انْقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْۜ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْۜ اِنَّهُمْ رِجْسٌۘ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٩٥﴾

95. Seferden döndüğünüz zaman, kendilerini bırakmanız için size karşı Allah’a yemin edeceklerdir. O münâfıklardan yüz çevirin. Çünkü onlar pisliktir. Kazandıklarının cezâsı olarak, varacakları yer de Cehennemdir.

İzah: Tebuk Seferi’ne katılmayan münâfıklar yalan yere yemin ederek mâzeret beyan edince, Allah’u Teâlâ Mü’minlere, onlardan uzak durup konuşmamalarını emretmiştir. Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ buyurdu ki: ″O münâfıklardan yüz çevirin″ buyruğu; ″Onlar­la konuşmayın″ demektir. Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Tebuk’tan döndükten sonra:

وَلَا تُجَالِسُوهُمْ وَلَا تُكَلِّمُوهُمْ

″Onlarla oturup kalkmayın ve onlarla konuşmayın″[1] diye buyurduğu nakledilmiştir.

Mü’minlerin içerisinde de Tebuk Seferi’ne katılmayan bâzı kimseler olmuştu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Sahâbenin bunlarla da konuşmalarını yasaklamıştı. Bunlar yalan söylemeyip, hiçbir mâzeret beyan etmedikleri için ve sürekli olarak tevbe istiğfarda bulunmalarından dolayı Allah’u Teâlâ onları affetmiştir.[2]

Tebuk Seferi’ne katılmadıkları halde mâzeret beyan etmeyerek, doğruyu söyleyen ve daha sonra tevbelerinin kabul edildiğine dair haklarında Sûre-i Tevbe, Âyet 117, 118 ve 119 indirilenlerden biri olan Ka’b Radiyallâhu anhu diyor ki:

فَوَاللّٰهِ مَا أَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيَّ مِنْ نِعْمَةٍ قَطُّ بَعْدَ أَنْ هَدَانِي لِلْإِسْلَامِ أَعْظَمَ فِي نَفْسِي مِنْ صِدْقِي لِرَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ لَا أَكُونَ كَذَبْتُهُ فَأَهْلِكَ كَمَا هَلَكَ الَّذِينَ كَذَبُوا فَإِنَّ اللّٰهَ قَالَ لِلَّذِينَ كَذَبُوا حِينَ أَنْزَلَ الْوَحْيَ شَرَّ مَا قَالَ لِأَحَدٍ فَقَالَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى {سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ إِذَا انْقَلَبْتُمْ إِلَى قَوْلِهِ فَإِنَّ اللّٰهَ لَا يَرْضَى عَنْ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ} (خ م عن كعب)

Allah’a yemin olsun ki kanaatime göre, Allah’u Teâlâ beni İslâm’a eriştirdikten sonra, bana Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e doğru söylememden dolayı lütufta bu­lunduğundan daha büyük bir lütufta bulunmadı. Ben, yalan söyleyenler gibi helâk olmadım. Zîrâ Allah’u Teâlâ, yalan söyleyenler hakkında vahiy indirerek bir insana söylediğinin en ağırını söyledi. Ve Ka’b Radiyallâhu anhu sözüne devamla Sûre-i Tevbe, Âyet 95-96’yı okudu.[3]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 8, s. 231.

[2] Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Tevbe, Âyet 118 ve izahına bakınız.

[3] Sahih-i Buhârî, Vesâye 16, Cihat 103, Menâkib 23; Sahih-i Müslim, Tevbe 9 (53).


﴿ يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْۚ فَاِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَرْضٰى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ ﴿٩٦﴾

96. Onlardan râzı olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan râzı olsanız da, şüphesiz Allah’u Teâlâ, o fâsıklar topluluğundan râzı olmaz.


﴿ اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَاَجْدَرُ اَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿٩٧﴾

97. Bedevîler, küfür ve nifakta daha şiddetlidirler ve Allah’u Teâlâ’nın, Resûlüne indirdiği ahkâmın hudûdunu bilmemeye daha yatkındırlar. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Bedevî, çölde yaşayan kimselerdir. Bu insanlar genellik­le şehirlerde yaşayan âlimlerden uzak kaldıkları, takvâ sahibi sâlih kişilerle mü­nasebetleri olmadığı ve eğitimden uzak oldukları için, medeniyetten uzak câhil kalmış kimselerdi. İslâm’a karşı çıkmalarında bu halleri önemli bir rol oynamış­tır.

Müslüman olan bedevîler hakkında da Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَؤُمَّ أَعْرَابِيٌّ مُهَاجِرًا (ه عن جابر بن عبد اللّٰه)

Hiçbir bedevî, Muhâcire imam olamaz.[1]

Yani, bedevî olan Müslümanların en büyüğü, derece olarak Muhâcirin en küçüğünden de küçüktür. Çünkü Muhâcirler, Mekke’de ilk olarak Müslüman olup, zor şartlarda İslâmiyetin yayılmasına sebep olmuşlar ve canlarını tehlikeye atarak bütün mallarını geride bırakıp İslâmiyet için hicret etmişlerdir. Bundan dolayı Allah katında büyük dereceler almışlardır. Bedevîler ise, böyle bir fedâkarlıkta bulunmamış-lardır. İşte bu nedenle hiçbir bedevî, Muhâcire imam olamaz.

Yine bedevîler hakkında Hz. Âişe annemizden, şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَدِمَ نَاسٌ مِنَ الْأَعْرَابِ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالُوا أَتُقَبِّلُونَ صِبْيَانَكُمْ فَقَالُوا نَعَمْ فَقَالُوا لَكِنَّا وَاللّٰهِ مَا نُقَبِّلُ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَمْلِكُ إِنْ كَانَ اللّٰهُ نَزَعَ مِنْكُمْ الرَّحْمَةَ (م عن عائشة)

Bedevîlerden bâzı insanlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler ve ona: ″Çocuklarınızı öpüyor musunuz?″ dediler. O da: ″Evet″ deyince onlar: ″Fakat Allah’a yemin olsun ki biz öpmeyiz″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Allah’u Teâlâ, sizden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim?″[2]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, İkamet’üs-Salâ 78.

[2] Sahih-i Müslim, Fedâil 15 (64).


﴿ وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَٓائِرَۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ﴿٩٨﴾

98. Bedevîlerden öyleleri vardır ki, infak ettiği şeyi zarar sayar ve başınıza bir felâket gelmesini bekler. Şiddetli felâket onların başına gelsin! Allah’u Teâlâ, her şeyi işiten ve bilendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de zikredilen kimseler, bedevîlerin münâfıklarıdır. Bunlar, müşriklere karşı cihat etmek için veya bir Müslümana yardım etmek için veya Allah’ın emrettiği herhangi bir yere vermek için harcadığı mallarını zarar sayarlardı. Ondan bir sevap beklemediği gi­bi, onun kendisinden bir cezâyı uzaklaştırdığına da inanmazlardı. Onlar, sevmediği­niz bir şeyin başınıza gelmesi ve düşmanınızın size gâlip gelmesi gibi felâketlerin sizlere gelmesini beklerler. Felâketler sizin değil, onların başına gelsin. Allah’u Teâlâ, o münâfıkların kalplerindeki hainliği ve asıl kimlerin felâkete uğrayacağını çok iyi işiten ve bilendir.


﴿ وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ ﴿٩٩﴾

99. Bedevîlerden öyleleri de vardır ki, Allah’a ve âhiret gününe îman eder ve infak ettiği şeyi, Allah katında yakınlığa ve Resûlün duâlarını almaya vesîle sayar. Haberiniz olsun ki bu, onlar için Allah katında yakınlığa vesîledir. Allah’u Teâlâ onları rahmetine (Cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Bedevîlerden bâzıları da vardır ki, Allah’u Teâlâ’ya ve öldükten sonra dirilmeye, sevap ve cezâya îman ederler. Müşrikle­re karşı cihat etmek için ve Resûlullah’ın seferleri için mallarından infakta bulunurlar. Böyle yaparak Allah’ın rızâsına erişmeyi ve Peygamberin duâ ve affına mazhar olmayı isterler. Haberiniz olsun ki, Peygamberin onlara duâ etmesi ve onlar için af dilemesi, onları Allah’a yaklaştıran bir vâsıtadır. Onların infak ettikleri de bir vâsıtadır. Allah’u Teâlâ onları, rahmetinin içine koyup Cennetine katacağı kimselerden yapacaktır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, onların işlediği kusurları affeden, tevbe etmele­rinden sonra azaplarını düşürüp merhamet edendir, demektir.


﴿ وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿١٠٠﴾

100. Muhâcirler ile Ensârdan ilk evvel İslâm’ı kabul ederek (derece bakımından) öne geçenlerden ve (kıyâmet gününe kadar) ihsan ile onlara tâbi olanlardan Allah râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah’u Teâlâ onlara altlarından nehirler akan Cennetler hazırladı. Onlar orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Muhammed İbn-i Kâ’b el-Kurazî Radiyallâhu anhu der ki:

Hz. Ömer, Sûre-i Tevbe, Âyet 100’ü okuyan bir kişinin yanından geçti ve onun elinden tutarak: ″Sana bunu kim okutuyor?″ diye sordu. O kişi: ″Übeyy İbn-i Kâ’b″ diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer: ″Seni ona götürünceye kadar benden ayrılma″ dedi. Übeyy İbn-i Kâb’a vardıklarında Hz. Ömer: ″Bu âyeti, buna bu şekilde sen mi okuttun?″ diye sordu. Übeyy İbn-i Kâ’b: ″Evet″ deyince, Hz. Ömer: ″Bunu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den işittin mi?″ diye sordu. O da: ″Evet″ diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer buyurdu ki:

لَقَدْ كُنْتُ أَرَى أَنَّا رَفَعَنَا رَفْعَةً لَا يَبْلُغُهَا أَحَدٌ بَعْدَنَا (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن محمد بن كعب القرظى)

″Öyle inanıyorum ki, bizden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mertebeye yükseltildik″[1]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

غَشِيَتْكُمُ السَّكْرَتَانِ سَكْرَةُ حُبِّ الْعَيْشِ وَحُبُّ الْجَهْلِ فَعِنْدَكَ ذَلِكَ لَا تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَلا تَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْقَائِمُونَ بِالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ كَالسَّابِقِينَ الأَوَّلِينَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارِ (حل عن عائشة)

″Âhir zamanda iki sarhoşluk sizi kaplar. Birincisi, geçim sarhoş-luğudur. İkincisi de cehâlet sarhoşluğudur. O zaman ne iyiliği emreder, ne de kötülükten nehyedersiniz. İşte o zaman da Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti ile amel edip başkalarına da öğretenler, (derece bakımından) öne geçen Muhâcir ve Ensâr gibidirler.″[2]


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 4, s. 203.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 321/5.


﴿ وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ ﴿١٠١﴾

101. Çevrenizdeki bedevîlerden bir kısmı münâfıktır. Medîne ahâlisinden bir kısmı da nifakta devam eder. Ey Resûlüm! Sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki kere azap edeceğiz. Sonra da daha büyük bir azâba döndürüleceklerdir.

İzah: Bu âyette geçen ″Onlara iki kere azap edeceğiz″ ifadesindeki iki azap; onların rezil, rüsvay olarak ölmeleri ve kabir azâbıdır, denilmiştir. Bunlardan sonra onlara asıl büyük azap ise âhirette olacaktır.


﴿ وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَاٰخَرَ سَيِّئًاۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١٠٢﴾ خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ﴿١٠٣﴾

102-103. Günahlarını itiraf eden diğerleri de, sâlih ameli kötü amelle karıştırdılar. Umulur ki Allah’u Teâlâ, onların tevbesini kabul eder. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.* Ey Habîbim! Onların mallarından bir sadaka al ki, onunla kendilerini günahlarından temizlemiş, arındırmış olursun. Onlar için duâ et. Senin duân ile, onların kalpleri sükûnet bulur. Allah’u Teâlâ, her şeyi işiten ve bilendir.

İzah: Bu âyetlerin, Tebuk Gazâsı’na katılmayarak pişman olup tevbe eden kimseler hakkında nâzil olduğu beyan edilmiştir.

Âyet-i Kerîme’de: ″Ey Habîbim! Onların mallarından bir sadaka al″ diye buyrulmaktadır. Burada Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitâben, onlardan sadaka al, denilmesi kendisi için değil, bu sadakaların fakirlere verilmesi içindir.

Âyet-i Kerîme’de geçen ve ″Umulur ki″ diye tercüme edilen kelime, Allah’u Teâlâ için kullanıldığında, ″Muhakkak ki″ mânâsını ifade eder. Bu nedenle âyette zikredilen kimselerin, günahlarının affedileceği vaad edilmiştir.


﴿ اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿١٠٤﴾

104. Onlar bilmezler mi ki, muhakkak Allah’u Teâlâ, kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, tevbeleri çok kabul edendir ve çok merhamet edendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyrulmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ يَقْبَلُ الصَّدَقَةَ وَيَأْخُذُهَا بِيَمِينِهِ فَيُرَبِّيهَا لِأَحَدِكُمْ كَمَا يُرَبِّي أَحَدُكُمْ مُهْرَهُ حَتَّى إِنَّ اللُّقْمَةَ لَتَصِيرُ مِثْلَ أُحُدٍ وَتَصْدِيقُ ذَلِكَ فِي كِتَابِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ {أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ} وَ{يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ} (ت حم عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ, verilen sadakayı kabul eder. Onu sağ eliyle alır ve sizden birinizin tayını beslediği gibi onu büyütür. Öyle ki, bir lokma, Uhud Dağı gibi olur. Bunu, Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabında doğrulayan âyetler şunlardır: ″Onlar bilmezler mi ki, muhakkak Allah’u Teâlâ, kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır…″ diye devam eden Sûre-i Tevbe, Âyet 104 ve ″Allah’u Teâlâ, fâizin girdiği malı mahveder. Sadakaları verilen malı da artırır…″ diye geçen Sûre-i Bakara, Âyet 276’dır.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9707; Sünen-i Tirmizî, Zekât 28.


﴿ وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ ﴿١٠٥﴾

105. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Dilediğinizi yapın. Allah’u Teâlâ, O’nun Resûlü ve Mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir. Ve siz, gizli olanı da, açık olanı da bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızı size haber verecektir.″

İzah: Bu mübârek âyetler, insanları tevbeye teşvik, tevbeden kaçınanlara da tehdit mahiyetini taşımaktadır. Cihattan geri kalan bir taifenin de ya azâba uğrayacaklarını veya affa nâil olacaklarını açıklamaktadır. Şöyle ki; Ey Resulüm! O cihada katılmayanlara veya bütün insanlara hitâben de ki: ″Dilediğinizi yapın. Tevbenin lüzum ve faydası açıkça bildirilmiş olduktan sonra artık dilediğiniz amellerde bulunun, elbette Allah’u Teâlâ ve O’nun Resûlü ve Mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir. Şüphesiz ki, Cenâb-ı Hakk’a hiç bir şey gizli kalamaz. Yüce Peygamber de, mazhar olduğu ilâhî vahiy sayesinde bunları bilecektir…″ diye buyrulmuştur.


﴿ وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿١٠٦﴾

106. Tebuk Seferi’ne katılmayanlardan diğer bir kısmı da Allah’ın emri için ertelenmişlerdir. Allah’u Teâlâ onlara ya azap eder veya tevbelerini kabul eder. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Tebuk Gazvesi’ne iştirak etmeyerek geri kalan; Ka’b b. Mâlik, Murare b. Rabi’ ve Hilal b. Ümeyye hakkında nâzil olmuştur. Bu âyet inince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem; haklarında bir karar verilinceye kadar, Ashâbla ve hattâ kendi eşleriyle de görüşmelerini yasakladı. Bu sebeple bunlar çok zor durumda kaldılar. Bu durum elli gün devam etti ve müteakiben tevbelerinin kabul olduğuna dair: Tebuk Seferi’nden geri kalan ve Allah’ın onlar hakkındaki emri ertelenen üç kişinin de tevbelerini Allah’u Teâlâ kabul etti…″ diye devam eden Sûre-i Tevbe, Âyet 118 nâzil oldu.[1]


[1] Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Tevbe, Âyet 118’in izahına bakınız.


﴿ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْر۪يقًا بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ﴿١٠٧﴾ لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَدًاۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ ﴿١٠٨﴾

107-108. Bir de Mü’minlere zarar vermek, küfrü takviye etmek, Mü’minlerin arasını ayırmak ve evvelce Allah ve Resûlü ile harp eden kimsenin gelmesini beklemek için mescit yapanlar, ″Bu mescidi Mü’minlere iyilikten başka bir şey için yapmadık″ diye yemin ederler. Allah’u Teâlâ şâhittir ki, onlar şüphesiz yalancıdırlar.* Ey Resûlüm! Orada (Mescid-i Dırar’da) ebediyyen namaz kılma. Yemin olsun ki, ilk günden beri takvâ üzerine bina edilen mescit (Kuba Mescidi), senin orada namaz kılmana daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah’u Teâlâ, çok temizlenenleri sever.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, içinde namaz kılmaktan nehy edildiği Mescid-i Dırar, Benî Ganem b. Avf tarafından yapılan mescittir. Allah ve Resûlü ile harp eden kimse de, Ebû Âmir er-Râhib’dir. O, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Seninle harp eden kimi bulursam, onunla beraber olur ve seninle harp ederim″ demişti. Resûlü Kibriyâ Sallallâhu aleyhi ve sellem de onu, ″Fâsık″ diye isimlendirmişti. Bu kişi, Uhud Savaşı’nda şehit olan ve melekler tarafından yıkanan Hanzala Radiyallâhu anhu’nun babası idi. Câhiliye döneminde ilim edinerek rahiplik mertebesine yükselmişti. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Peygamberliğini ilan edince, düşmanlığa kalkışmış ve Mekke müşriklerini Peygamberimizin aleyhine tahrik etmeye başlamış ve Uhud’da müşriklerle birlikte savaşmıştı. Huneyn savaşına kadar, Müslümanlara karşı dâimâ müşriklerin safında yer almış ve orada müşriklerin yenilmesiyle Şam’a kaçmıştı. Giderken de münâfıklara: ″Gücünüz yettiği kadar silahlanın, hazırlanın ve benim için bir ibâdet yeri bina edin. Ben Roma kayserine gidiyorum, büyük bir ordu ile gelip Muhammed ve Ashâbını Medîne’den çıkaracağım″ diye haber göndermişti.

Nakledildiğine göre; Benî Amr b. Avf, Mescid-i Kuba’yı bina edince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in orada namaz kılmasını ricâ ettiler. Resûlü Kirâm Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz de onların dâvetlerini kabul edip, orada namaz kılınca, amcazadeleri olan Benî Ganem b. Avf, bu duruma haset etti ve Müslümanların arasına tefrika sokmak, onlara zarar vermek ve o zamanda Şam’da bulunan Ebû Âmir er-Râhib geldiği vakit, ona ibâdet yeri olması maksadıyla etrafındaki münâfıklarla birlikte bir mescit yapıp, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e haber gönderdiler. Resûlü Kirâm Sallallâhu aleyhi ve sellem ise, orada namaz kılmaktan bu âyetler ile nehyedildi ve o Mescid-i Dırar Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in emriyle yıkıldı.

Müslümanların yaptıkları ilk mescit olan Kuba Mescidi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلصَّلَاةُ فِي مَسْجِدِ قُبَاءٍ كَعُمْرَةٍ (ت عن أسيد بن ظهير الأنصاري)

″Kuba Mescidi’nde kılınan bir namaz, (sevap bakımından) umre gibidir.″[1]

Âyet-i Kerîme’de geçen ″… Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah’u Teâlâ, çok temizlenenleri sever″ ifadesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَا مَعْشَرَ الأَنْصَارِ إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى قَدْ أَثْنَى عَلَيْكُمْ خَيْرًا فِى الطُّهُورِ فَمَا طُهُورُكُمْ هَذَا. قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ نَتَوَضَّأُ لِلصَّلاَةِ وَنَغْتَسِلُ مِنَ الْجَنَابَةِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَهَلْ مَعَ ذَلِكَ مِنْ غَيْرِهِ قَالُوا لاَ غَيْرَ أَنَّ أَحَدَنَا إِذَا خَرَجَ مِنَ الْغَائِطِ أَحَبَّ أَنْ يَسْتَنْجِىَ بِالْمَاءِ فَقَالَ هُوَ ذَاكَ فَعَلَيْكُمُوهُ (قط عن انس)

″Ey Ensâr topluluğu! Allah’u Teâlâ temizlenmek hususunda sizden övgü ve hayırla söz et­ti. Sizin bu temizlenmeniz nasıldır?″ Onlar: ″Yâ Resûlallah! Biz namaz için abdest alır, cünüplükten dolayı da guslederiz″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bununla birlikte başka bir şey de yapıyor musunuz?″ buyurdu. Onlar: ″Hayır, şu ka­dar var ki, bizden herhangi bir kimse tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra yine su ile istincâ yapmayı hoş ve güzel görür″ deyince, buyurdu ki: ″İşte bu övgüye sebep odur. Siz buna devam edin.″[2]

Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِي أَهْلِ قُبَاءَ {فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَنْ يَتَطَهَّرُوا وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ} قَالَ كَانُوا يَسْتَنْجُونَ بِالْمَاءِ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِيهِمْ (ت د عن ابى هريرة)

″… Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah’u Teâlâ, çok temizlenenleri sever″ diye geçen Sûre-i Tevbe, Âyet 108, Kuba halkı hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar, su ile taharet ederlerdi. Bu sebeple bu âyet, onlar hakkında nâzil oldu.″[3]


[1] Sünen-i Tirmizî, Salât 131.

[2] Sünen-i Dârakutnî, Hadis No: 179.

[3] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 9; Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 23.


﴿ اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٠٩﴾

109. O halde dîninin binâsını, takvâ ve Allah’ın rızâsı üzerine tesis eden mi hayırlıdır? Yoksa dîninin binâsını, yıkılmaya meyilli bir yarın kenarında tesis edip de onunla beraber Cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah’u Teâlâ, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.


﴿ لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ﴿١١٠﴾

110. Kalpleri paramparça oluncaya kadar, yaptıkları o mescit, dâimâ bir şüphe kaynağı olarak kalplerinde kalacaktır. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


﴿ اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿١١١﴾ اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١١٢﴾

111-112. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, Cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah’u Teâlâ’nın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da zikredilen bu vaadi hak ve sâbittir. Allah’tan daha fazla vaadini yerine getiren kim vardır? Ey Mü’minler! Artık yaptığınız bu alışverişe sevinin. İşte büyük kurtuluş budur.* Ey Resûlüm! Şu Mü’minleri müjdele ki, onlar tevbe ederler, Allah’a ibâdet ederler, Allah’ın nîmetlerine hamd ederler, Allah için seyahat yaparlar, rükû ve secde ederler, iyiliği emredip kötükten nehyederler ve Allah’ın hudûdunu muhafaza ederler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, Cennet karşılığında satın almıştır″ diye buyrulmaktadır. Allah’u Teâlâ burada, rızâsına uygun amel-i sâlih işleyen Mü’minleri, derecelerine göre; malları ve canları ile imtihan edeceğini bildirmektedir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ (طب ك عن سعد بن أبي وقاص)

″İnsanlardan belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra âlimlere (velî kullara), sonra onlara en çok benzeyenlere ve çok benzeyenlere gelir.″[1]

O yüzden Eyyüb Aleyhisselâm’ın bütün evlatlarının bir anda ölmesi, vücudunun ağır bir şekilde hastalanması üzerine şehir halkının kendisini oradan uzaklaştırması, İbrâhim Aleyhisselâm’ın ateşe atılması, Zekeriyya Aleyhisselâm’ın Yahudiler tarafından testere ile canlı olarak biçilmesi, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekkeli müşrikler tarafından, Peygamberliğini ilan ettiği günden itibaren büyük bir zulme uğraması, Taif’te taşlanması, vatanını ve malını geride bırakarak hicret etmesi, Uhud’da ve Hendek’te Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Ashâbın çektiği sıkıntılar, Hz. Hasan Efendimizin, Yezid tarafından zehirletilerek şehit edilmesi. Yine Yezid tarafından Hz. Hüseyin Efendimizin şehit edilmesi… Mü’minlerin derecelerine göre başlarına gelen canları ve malları ile ilgili belâlar, onların Cennetteki makamlarını yükseltmek içindir. Allah’u Teâlâ’nın, Âyet-i Kerîme’de: ″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, Cennet karşılığında satın almıştır″ diye buyurması bu sebeptendir.

Bu şekilde Allah’u Teâlâ, Mü’minlerin derecelerine göre; ibtilâ vermekte ve bu belâlara sabredip, şükredenlere de Cennette yüksek makamlar vereceğini vaad etmektedir.

Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 155’te de şöyle buyrulmaktadır:

″Yemin olsun ki, Biz sizleri elbette biraz korku ve açlık ile, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksilterek imtihan ederiz. Ey Habîbim! Sabredenleri müjdele.″

Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmaktadır:

أَنَّ رَجُلًا قَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ ذَهَبَ مَالِي وسَقِمَ جَسَدِي فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا خَيْرَ فِي عَبْدٍ لَا يَذْهَبُ مَالُهُ وَلَا يَسْقَمُ جِسْمُهُ إِنَّ اللّٰهَ إِذَا أَحَبَّ عَبْدًا ابْتَلَاهُ وَإِذَا ابْتَلَاهُ صَبَّرَهُ (ابن أبي الدنيا في كتاب المرض والكفارات عن أبي سعيد الخدري)

Adamın biri: ″Yâ Resûlallah! Hem servetim gitti, hem de vücudum hastalandı″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Serveti kaybolmayan ve vücudu hastalanmayan kulda hayır yoktur. Allah’u Teâlâ bir kulu sevdiği vakit ona ibtilâ verir. İbtilâ verdiği zaman da ona sabretmesini öğretir.″[2]

Yine Âyet-i Kerîme’nin metninde, ″Sâihûn″ diye geçen Allah için seyahat yaparlar″ ifadesi ise, Allah için hicret edip İslâm’ı yaymak için seyahat edenler, demektir. Bu kimseler, İslâm Dîni’ni yaymak amacıyla uzak diyarlara seyahat ederler. Bunların uzak memleketlere, sırf İslâm’ı yaymak için, kâfirler ve münâfıklar tarafından başlarına gelebilecek her türlü belâları da göze alarak gitmeleri Allah katında yüksek dereceler almalarına ve âyette övgüyle söz edilmelerine sebep olmaktadır. Nitekim dünyânın çeşitli yerlerine Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz İslâm’ı yaymak amacıyla hayatlarını tehlikeye atarak seyahat etmişlerdir. Gittikleri yerlerde vefât etmişler ve dünyânın muhtelif yerlerinde türbeleri vardır. Abdulkadir Geylani Hazretleri, bu sebeple oğlu Abdurrezzak Hazretlerini Çin’e göndermiştir. Şu anda Çin’de bulunan yüz milyondan fazla Müslüman onun Allah için yaptığı bu hizmetin eseridir. Osmanlı Devleti de aldığı kâfir ülkelerine İslâm’ı yaymak için ilk olarak şeyhleri ve dervişleri o uzak diyarlara gönderip oralara yerleştirmiştir. Hâlâ günümüzde Balkan ülkelerinde, o şeyhlere ve dervişlere ait dergah ve türbeler mevcut olup, ziyaret edilmektedir. Oralardaki Müslümanlar, bu zâtların yaptığı hizmetlerin eseridir.

Ashâb-ı Güzin Efendilerimizin derecelerine Ashâb olmayan hiçbir zât ulaşamaz. Çünkü İslâm’ı yeryüzüne ilk olarak onlar yaydılar. Bu sebeple Allah’u Teâlâ, kendilerinden sonra gelen Müslümanların sevabından eksiltmeden onlara da verecektir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَحْيَا سُنَّةً مِنْ سُنَّتِي فَعَمِلَ بِهَا النَّاسُ كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا لَا يَنْقُصُ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا وَمَنْ ابْتَدَعَ بِدْعَةً فَعُمِلَ بِهَا كَانَ عَلَيْهِ أَوْزَارُ مَنْ عَمِلَ بِهَا لَا يَنْقُصُ مِنْ أَوْزَارِ مَنْ عَمِلَ بِهَا شَيْئًا (ه عن عمرو بن عوف المزنى)

″Kim benim bir sünnetimi ihyâ ederek insanların da onunla amel etmelerine vesîle olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltilmeden onların sevabından bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid’at icat ederek onunla amel edilmesine vesîle olursa, o bid’at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlarından hiçbir şey eksiltilmeden bir mislini yüklenmiş olacaktır.″[3]

Sâihun yapanlar, gittikleri yerlerdeki insanların İslâm’a girmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına sebep oldukları için, Allah’u Teâlâ kıyâmete kadar o insanların yaptıkları bütün ibâdetlerin sevabından eksiltmeden aynı şekilde onlara da verir. Bu nedenle de çok büyük dereceye nâil olurlar. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hayber Günü Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur:

فَوَاللّٰهِ لَأَنْ يَهْدِيَ اللّٰهُ بِكَ رَجُلًا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَكَ حُمْرُ النَّعَمِ (خ م عن سهل بن سعد)

″Vallâhi! Senin elinle bir kişinin Müslüman olması kırmızı develere sahip olmandan (dünyâdaki en kıymetli şeylerden) daha hayırlıdır.″[4]


[1] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 5472; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 20096.

[2] İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’id-Din, c. 4, Hadis No: 139.

[3] Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 15.

[4] Sahih-i Buhârî, Menâkib 33; Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 4 (34).


﴿ مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ﴿١١٣﴾

113. Ne Peygamberin, ne de îman edenlerin, Cehennem ehlinden oldukları belli olduktan sonra akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri aslâ doğru olmaz.

İzah: Rivâyete göre; Müslümanlar, müşrik olarak ölen akrabaları için Allah’tan bağışlanma diliyorlardı. Nihâyet bu Âyet-i Kerîme nâzil olunca, Müslümanlar, onların bağışlanmalarını dilemekten uzak durdular. Ancak, hayatta olanlar hakkında hidâyete erip İslâm’a girmeleri için Allah’u Teâlâ’ya duâ etmeleri yasaklanmamıştır.


﴿ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ ﴿١١٤﴾

114. İbrâhim’in, babası (Âzer) için af dilemesi ise, ancak ona yapmış olduğu bir vaadden dolayı idi. Fakat babasının Allah’ın düşmanı olduğu ortaya çıkınca, İbrâhim ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhim, elbette evvâh (zikrullahı çok yapan) ve halîm (yumuşak huylu) bir zât idi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakında Hz. Ali Kerremallâhu veche şöyle buyurmuştur:

سَمِعْتُ رَجُلًا يَسْتَغْفِرُ لِأَبَوَيْهِ وَهُمَا مُشْرِكَانِ فَقُلْتُ أَتَسْتَغْفِرُ لَهُمَا وَهُمَا مُشْرِكَانِ فَقَالَ أَوَ لَمْ يَسْتَغْفِرْ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ فَأَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرْتُ ذَلِكَ لَهُ فَنَزَلَتْ {وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ} (ن عن على)

Ben, birisinin müşrik oldukları halde, anne ve babasına af dilemekte olduğunu duyun­ca ona, ″Her ikisi de müşrik oldukları halde, onlar için af mı diliyorsun?″ diye sordum. O, ″İbrâhim Aleyhisselâm babası (Âzer) için af dilememiş miydi?″ dedi. Ben de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gittim ve ona bunu sordum. Bunun üzerine, ″İbrâhim’in, babası (Âzer) için af dilemesi ise, ancak ona yapmış olduğu bir vaadden dolayı idi…″ diye devam eden Sûre-i Tevbe, Âyet 114 nâzil oldu.[1]

İbrâhim Aleyhisselâm’ın, Azer için Allah’tan af dileyeceğine dair vaadi Sûre-i Meryem, Âyet 47’de de şöyle geçmektedir:

İbrâhim ona dedi ki: ″Sana selâm olsun! Senin için Rabbimden af dile­yeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır.″

Ayrıca Sûre-i Tevbe, Âyet 114’te İbrâhim Aleyhisselâm’ın özelli-ğinden bahsedilirken onun için, ″Evvâh″ tâbiri kullanılmıştır. Said b. Cübeyr ve Hasan-ı Basrî Hazretleri gibi bâzı İslâm âlimleri, bu kelimenin; Allah’ı çok zikreden ve çok tesbih eden kimseler için kullanılan bir tâbir olduğunu beyan etmişlerdir.

Bu hususta Ukbe b. Âmir Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

ذُكِرَ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ يُكْثِرُ ذِكْرَ اللّٰهِ وَيُسَبِّحُ فَقَالَ: إِنَّهُ لَأَوَّاهٌ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عقبة بن عامر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında Allah’ı çok zikir ve tesbih eden bir adamdan bahsedilince, buyurdu ki: ″Bu adam evvâhtır.″[2]

Zikri çok yapan bu adam ile ilgili olarak Câbir Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَجُلًا كَانَ يَرْفَعُ صَوْتَهُ بِالذِّكْرِ فَقَالَ رَجُلٌ لَوْ أَنَّ هَذَا خَفَضَ مِنْ صَوْتِهِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ: فَإِنَّهُ أَوَّاهٌ قَالَ: فَمَاتَ فَرَأَى رَجُلٌ نَارًا فِي قَبْرِهِ فَأَتَاهُ فَإِذَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ فِيهِ وَهُوَ يَقُولُ: هَلُمُّوا إِلَى صَاحِبِكُمْ. فَإِذَا هُوَ الرَّجُلُ الَّذِي كَانَ يَرْفَعُ صَوْتَهُ بِالذِّكْرِ (د هب ك عن جابر)

Bir adam sesini yükselterek Allah’ı zikrederdi. Bunun üzerine adamın biri: ″Bu adam sesini alçaltsa ya!″ deyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″O evvâhtır (zikrullahı çok yapan biridir).″ Ravî dedi ki: Bu adam öldü. Baktık ki, kabrinde bir nûr var. Gittik ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem orada ve ″Arkadaşınızı bana verin (de onu kabre koyayım) diyordu. İşte o adam, sesini yükselterek Allah’ı zikretmesiyle tanınan o zattı.[3]

İbrâhim Aleyhisselâm zikrullahı çok yapardı ve bunu yapanları da çok severdi. Bu hususta nakledilen bir rivâyette şöyle geçmektedir:

Bir gün İbrâhim Halîlullah, sayısı binlerce olan koyunlarını dağa çıkarmış ve kendisi de Allah’ı zikredip duruyordu. O zaman Cebrâil Aleyhisselâm, Allah’u Teâlâ’ya: ″İbrâhim Aleyhisselâm’ın vücudu sağlam, malı çok ve sıhhati yerinde, elbette ibâdet eder″ deyince Cenâbı Hakk buyurdu ki: ″Git, Halîlim’i imtihan et.″ Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm, bir fakir sûretinde gelip İbrâhim Aleyhisselâm’a: ″Bu koyunların hepsi senin mi?″ deyince, İbrâhim Aleyhisselâm: ″Allah verdi bana ait″ dedi. Cebrâil Aleyhisselâm: ″Ben fakirim, bunlardan bana biraz verir misin?″ deyince, İbrâhim Aleyhisselâm: ″Sen Allah’ı zikretmesini bilir misin?″ dedi. Cebrâil Aleyhisselâm: ″Evet bilirim″ deyince, İbrâhim Aleyhisselâm: ″Öyleyse zikrette sana koyun vereyim″ dedi. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ.

″Subbûhun, Kuddûsun″[4] diyerek Allah’u Teâlâ’yı zikredince, İbrâhim Aleyhisselâm dedi ki: ″Sen Benim Allah’ımı ne güzel zikrettin. Allah’a yemin ediyorum ki, şu koyunların üçte birini sana verdim.″

İbrâhim Aleyhisselâm duramıyor, yine Cebrâil Aleyhisselâm’a: ″Allah’ı zikreder misin?″ deyince, o da: ″Ederim″ dedi. Bu sefer Cebrâil Aleyhisselâm:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ.

″Subbûhun, Kuddûsün Rabbunâ ve Rabb’ül-melâiketi ve’r-rûh″[5] diyerek Allah’u Teâlâ’yı zikredince, İbrâhim Aleyhisselâm: ″Sen benim bilmediğim şekilde, benim Allahımı ne güzel zikrettin. Allaha yemin ediyorum ki, şu koyunların üçte ikisini sana verdim.″

İbrâhim Aleyhisselâm duramıyor ve yine: ″Allah’ı zikreder misin?″ deyince, o da: ″Ederim″ dedi. Cebrâil Aleyhisselâm:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ اِنَّكَ اَنْتَ اْلاَعَزُّ اْلاَكْرَمُ.

″Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ te’lemu, inneke entel eazzu’l-ekrem″[6] diye Allah’u Teâlâ’yı zikredince, İbrâhim Aleyhisselâm hemen ayağa kalkarak: ″Vallâhi! Bu koyunlarımın hepsini sana verdim″ dedi.

Cebrâil Aleyhisselâm bakıyor ki, koyunların hepsini kendisine teslim etmiş, gidiyor. O zaman Cebrâil Aleyhisselâm, Hz. İbrâhime dedi ki: ″Gel gel, hakikaten sen Halîlullah’sın. Ben Cebrâil’im, seni imtihan etmeye gelmiştim.″


[1] Sünen-i Nesâî, Cenâiz 102; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 17.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 8, s. 275; Ayrıca benzer rivâyet için bakınız: Ahmed. b. Hanbel. Müsned, Hadis No: 16811

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Cenâiz 36-37; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 609; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 1310.

[4] Allah’u Teâlâ, bütün noksan sıfatlardan uzaktır ve bütün üstün vasıfları kendinde toplayandır.

[5] Allah’u Teâlâ, bütün noksan sıfatlardan uzaktır, bütün üstün vasıfları kendinde toplayandır. O bizim Rabbimiz, meleklerin ve Rûh’un (Cebrâil Aleyhisselâm’ın) Rabbidir. (Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in de böyle duâ ettiğine dair bakınız: Sünen-i İbn Mâce, İkâmet’üs-Salât 20).

[6] Rabbim! Bizi bağışla, bize merhamet et, Sana mâlum olan günahlarımızı affet. Çünkü Sen, en Aziz ve en Kerîm’sin.


﴿ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ اِذْ هَدٰيهُمْ حَتّٰى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ﴿١١٥﴾

115. Allah’u Teâlâ, bir kavmi hidâyete erdirdikten sonra, o kavme, kaçınmaları gerekenleri açıklamadıkça, onları saptıracak değildir. Şüphesiz Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir.


﴿ اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ﴿١١٦﴾

116. Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah’ındır. Dirilten ve öldüren O’dur. (Ey insanlar!) Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.


﴿ لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ ﴿١١٧﴾

117. Yemin olsun ki Allah’u Teâlâ, Peygambere ve o dayanılması çok zor olan zamanda ona tâbi olan Muhâcirler ile Ensâra tevbe nasip etti. İçlerinden bir kısmının kalpleri neredeyse kaymak üzere iken tevbelerini kabul etti. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

İzah: Allah’u Teâlâ’nın, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve kendisine tâbi olan Muhâcir ve Ensâra tevbe nasip etmesi şöyledir: Resûlü Ekrem Hazretleri Tebuk Gazvesi sırasında bir takım münâfıkların, mâzeret beyan etmeleri üzerine onların savaştan geri kalmalarına izin vermişti. İşte bundan dolayı Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem affedilmiş, mesul tutulmamıştır. Ashâb-ı Kirâm’a gelince, onlar da bu gazveyi ağır görmüş, başlangıçta bundan korkmuş iseler de sonra bu sıkıntılı süreçte fedakârlık göstererek savaşa atılmış olduklarından dolayı bu hal onlar için bir tevbe yerine geçmiştir.

Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Dayanılması çok zor olan zaman″ Ashâb’ın, Tebuk Gazvesi’nde uğradıkları yokluk zamanıdır. Bundan dolayı buna, ″Zorluk seferi″ adı verilmiştir. Çünkü bu sefer, bineklerin, azıkla­rın ve suların az, sıcağın ise şiddetli olduğu bir zamanda yapılmıştı.

Hz. Ömer, Tebuk Seferi hakkında şöyle buyurmuştur:

Biz, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte, sıcağın şiddetli olduğu bir sırada Tebuk Seferi’ne çıktık. Bir yerde konakladık. Çok susa­mıştık. Neredeyse susuzluktan ölecektik. Bâzıları, develerini kesip karnındaki suyu içiyor ve böylece ciğerini yanmaktan kurtarıyordu. Hz. Ebû Bekir:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّ اللّٰهَ قَدْ عَوَّدَكَ فِي الدُّعَاءِ خَيْرًا فَادْعُ لَنَا فَقَالَ أَتُحِبُّ ذَلِكَ؟ قَالَ نَعَمْ فَرَفَعَ يَدَيْهِ فَلَمْ يُرْجِعْهُمَا حَتَّى قَالَتِ السَّمَاءُ فَأَظَلَّتْ ثُمَّ سَكَبَتْ فَمَلَئُوا مَا مَعَهُمْ ثُمَّ ذَهَبْنَا نَنْظُرُ فَلَمْ نَجِدْهَا جَازَتِ الْعَسْكَرَ (دلائل النبوة للبيهقي ك عن عمر)

″Yâ Resûlallah! Allah’u Teâlâ sana duâlarının karşılığında hayır nasip ediyor, bizim için duâ et″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bunu istiyor musun?″ diye sordu. Hz. Ebû Bekir de: ″Evet″ dedi. Bu­nun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ellerini kaldırıp Allah’a yalvarmaya başladı. Daha elleri­ni indirmeden hava değişti, bulutlar geldi ve gökten yağmur dökülmeye başladı. Herkes yanında bulunan kapları doldurdu. Etrafımıza baktık, yağmurun ordu­nun üzerinden başka bir yere yağmadığını gördük.[1]


[1] Beyhakî, Delâil’un-Nübüvve, Hadis No: 1984; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 523.


﴿ وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿١١٨﴾

118. Tebuk Seferi’nden geri kalan ve Allah’ın onlar hakkındaki emri ertelenen üç kişinin de tevbelerini Allah’u Teâlâ kabul etti. Yeryüzü geniş olmasına rağmen kendilerine dar gelmiş, kalpleri sıkılmış ve Allah’tan başka sığınacak bir yer olmadığını anlamışlardı. Onları da tevbe etmeye muvaffak kıldı ve tevbelerini kabul etti. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Tebuk Gazvesi’ne iştirak etmeyerek geri kalan; Ka’b b. Mâlik, Murare b. Rabi’ ve Hilal b. Ümeyye’nin tevbelerinin kabul edildiğine dair nâzil olmuştur. Sûre-i Tevbe, Âyet 106’da geçtiği üzere Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem; haklarında bir karar verilinceye kadar, Ashâbla ve hattâ kendi eşleriyle de görüşmelerini yasakladı. Bu sebeple bunlar çok zor durumda kaldılar. Bu durum elli gün devam etti.

Bu olayı Ka’b b. Mâlik Radiyallâhu anhu şöyle anlatmaktadır:

Ben geri kaldığım Tebuk Seferi’ndeki zamanımdan daha güçlü ve daha imkânlı bir an yaşamamıştım. Allah’a yemin olsun ki, ondan önce elimde iki binek hiçbir zaman bulunmamıştı. O sefer sırasında ise elimde iki binek vardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu seferi, şiddetli sıcak bir mevsimde yapmıştı. O uzun bir yolculuğa ve ıssız çöllere yönelmişti. Büyük bir düşmanla karşılaşmaya gidiyordu. Müslümanlar, savaşmak için bütün hazırlık­larını yapsınlar diye, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara durumu iyice açıkladı. Hangi tarafa doğ­ru sefer yapmak istediğini onlara bildirdi. Bu sefer esnasında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber bulunan Müslümanların sayısı çoktu. Onların isimlerini kaydeden belli kayıt defteri yoktu. Bu sebeple ortadan kaybolmak isteyen kişi, hakkında Allah tara­fından vahiy gelmedikçe gizlenebileceğini düşünüyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu seferi meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin sevildiği bir zamanda yaptı. Ben de bunları severim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar, hazırlığa başladılar. Ben de onlarla birlik­te hazırlanmak için eve gidiyor, fakat hiçbir şey yapamadan geri dönüyor ve kendi kendime diyordum ki:

- İstediğim zaman bunu yapabilirim. Bu hâl bende devam etti. Nihâyet insanlar, işi ciddiye almaya başladılar. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve onunla birlikte Müslümanlar sefere başladılar. Ben ise hiçbir hazırlık yapama­mıştım. Gidip geliyor fakat hiçbir şey yapamıyordum. Bu durum bende devam etti. Nihâyet onlar hızla yola koyuldular. Ben seferi kaçırmıştım. Yola çıkıp on­lara kavuşmak istedim. Keşke bunu yapmış olsaydım. Fakat bana bu da nasip olmadı. Artık ben Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in sefere gitmesinden sonra, insanların içine gitti­ğimde benim durumumda olan bir kimse göremiyordum. Ancak münâfıklıkla it­ham edilen veya âcizliğinden dolayı Allah tarafından mâzur görülen kişileri gö­rebiliyordum. Bu da beni üzüyordu. Ordu Tebuk’e varıncaya kadar Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem benden bahsetmemiş. Fakat Tebuk’te insanların içinde otururken, ″Ka’b’dan ne haber?″ diye sormuş, Selemeoğullarından bir kişi de, ″Yâ Resûlallah! Onu iki cübbesi ve omuzlarına bakması alıkoydu (zenginliği ve gururu onu alı­koydu)″ demiş. Bunun üzerine Muaz b. Cebel, o kişiye: ″Ne kötü bir şey söyledin!″ demiş. Sonra da, ″Yâ Resûlallah! Allah’a yemin olsun ki, biz onda hayırdan başka bir şey görmedik″ demiş. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir şey söylememiş. O arada Peygamber Efendimiz, beyaz bir elbise giymiş, o elbisesiyle de âdeta serapları titreten bir adamın çıkıp geldiğini görmüş ve bu­yurmuş ki: ″Sen keşke Ebû Hayseme olsan!″ Bir de bakmışlar ki, o kişi gerçekten Ebû Hayseme el-Ensârî. Bu kişi bir ölçek hurmayı tasadduk ettiği için münâfıklar tarafından ayıplanan kişidir.[1]

Ka’b b. Mâlik Radiyallâhu anhu sözlerine devamla diyor ki:

- Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Tebuk’ten dönerek Medîne’ye yöneldiği haberi bana ulaşınca, işte o zaman büyük bir sıkıntıya düştüm. Hatırıma yalan söylemek geldi. Diyordum ki: ″Yarın ben onun gazabından nasıl kurtulacağım?″ Bu hususta ailemin, görüş sahibi olanlarıyla istişâre ediyordum. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yaklaştığı haberini alınca bâtıl düşünceler benden uzaklaştı ve an­ladım ki, kendimi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den hiçbir şekilde kurtaramam. Ona doğruyu söy­lemeye karar verdim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sabahleyin geldi. O, bir yolculuktan döndüğünde önce mescide gider, iki rek’at namaz kılar ve sonra insanlarla görüşmek için otururdu. Tebuk’ten dönünce de aynı şeyi yaptığında savaştan geri kalanlar ona gelip özür beyan etmeye başladılar. Yeminler ettiler. Bunlar seksen küsür kişi idi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onların dış görünüşlerine bakarak özürlerini kabul et­ti. Onlardan biat aldı, onlar için af diledi ve gizli durumlarını ise Allah’a bıraktı. Nihâyet ben de gittim. Selâm verdim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kızgın bir kimsenin tebessümü gibi tebessüm etti ve sonra: ″Gel″ dedi. Yürüyüp yanına gittim ve önüne oturdum. Bana: ″Seni geri bırakan neydi? Sen, binek satın almamış mıydın?″ diye sordu. Ben de dedim ki:

- Yâ Resûlallah! Allah’a yemin olsun ki, eğer ben se­nin dışında dünyâdaki insanlardan herhangi bir insanın yanına oturmuş olsay­dım, bir özür beyan ederek onun bana kızmasından kurtulabilirdim. Çünkü Allah’u Teâlâ bana, güzel konuşma kabiliyeti vermiştir. Fakat Allah’a yemin olsun! Ben çok iyi biliyorum ki, eğer sana bugün yalan söyleyip râzı edecek olsam, yarın Allah’u Teâlâ’nın seni bana gazaplandırması yakındır. Şâyet sana doğru söyleyecek olsam, ondan dolayı bana kızacaksın. Ben bu hususta Allah’u Teâlâ’nın, hakkım­da hayır nasip etmesini ümit ediyorum. Allah’a yemin olsun ki, benim hiçbir özürüm yoktu. Allah’a yemin olsun ki, senden geri kaldığım zamandan daha güçlü ve daha imkânlı bir anım olmamıştı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de buyurdu ki:

- İşte bu doğru söyledi. Haydi kalk, Allah’u Teâlâ senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle. Ben de kalkıp gittim. Seleme oğullarından bâzı kişiler kızgınlıkla gelip bana kavuştu­lar ve dediler ki: ″Vallâhi! Bizler, senin bundan önce bir günah işlediğini bilmi­yoruz. Savaştan geri kalanların dilemiş oldukları özürleri beyan ederek Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den özür dilemekten âciz kaldın. Senin günahın için Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in af dileme­si yeterliydi.″ Bunun üzerine Ka’b Radiyallâhu anhu diyor ki:

- Allah’a yemin olsun ki, onlar durmadan beni kını­yorlardı. Öyle ki bir ara geri dönüp Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, kendimi yalancı çıkarmak iste­dim. Sonra onlara dedim ki: ″Benim durumuma düşen başka kimse var mı?″ Onlar da dediler ki: ″Evet, iki kişi var. Onlar da senin söylediğin gibi sözler söy­lediler. Onlara da, sana söylenen şeyler söylendi.″ ″Onlar kimlerdir?″ diye sorunca, bana de­diler ki: ″Onlar Mûrare b. Rebia el-Âmir’i ve Hilal b. Ümeyye el-Vakifi’dir.″ Onlar bana Bedir Savaşı’nda bulunan sâlih iki kişiyi anlattılar. Onlar benim için örnek kişilerdi. Bunları bana anlatınca ben devam edip yoluma gittim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Müslümanlara, savaştan geri kalanlar arasından üçümüzle konuşmalarını ya­sakladı. Böylece insanlardan uzak kaldık. Onlar bize karşı değiştiler. Öyle ki, ben sanki daha önce tanımadığım bir yerde yaşıyormuş gibi oldum. Bu hâlimiz, elli gün devam etti. Diğer iki arkadaşım ise boyunlarını büküp evlerinde oturdular ve ağladılar. Ben onların en genci ve en metânetlileri idim. Çıkıp geziyor­dum. Namazlarda bulunuyor, çarşılarda dolaşı-yordum. Fakat kimse benimle konuşmuyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, namazdan sonra oturup sohbet ettiğinde gidip ona se­lam veriyordum. Kendi kendime diyordum ki:

- Acaba selamımı almak için du­daklarını oynattı mı, yoksa oynatmadı mı? Ona yakın yerde namaz kılıyor ve göz ucuyla onu tâkip ediyordum. Namaza yöneldiğimde bana bakıyordu. Ben ona doğru yönelince de yüzünü çeviriyordu. Müslümanların bu tavrı uzayınca gidip Ebû Katâde Radiyallâhu anhu’nun bahçesinin duvarından tırmanarak onun yanına vardım. O, benim amcamın oğlu ve en çok sevdiğim bir kişiydi. Ona selam verdim. Vallâhi! O selâmımı almadı. Ona dedim ki: ″Ey Ebû Katâde! Allah hakkı için söyle, sen benim Allah’ı ve Resûlünü sevdiğimi bilmiyor musun?″ O, hiç cevap vermedi. Tekrar seslendim yi­ne sustu. Tekrar seslendim. Bunun üzerine dedi ki: ″Allah ve Resûlü daha iyi bilir.″ Bunu duyunca gözlerim yaşla doldu. Geri döndüm. Duvardan tırmanıp çıktım. Medîne’nin çarşısında yürürken, Şam halkının Nabtilerinden Medîne'ye gıda maddesi getirip satan bir kimse orada şöyle diyordu:

- Bana, Ka’b b. Mâlik’i kim gösterecek? İnsanlar beni gösterdiler. O adam gelip bana Gassan kralından bir mektup verdi. Ben, okur yazar biriydim. Mektubu okudum. Bir de ne göreyim onda şöyle yazıyordu: ″Bize ulaşan haberlere göre adamın (Peygamberin) sana ezi­yet ediyormuş. Allah seni zelil olacağın, haklarının zâyi olacağı bir yer için yaratmamıştır. Bize gel, yardımlaşalım.″

Bunu okuduğumda dedim ki: ″İşte bu da belâlardan başka bir belâ!″ Götürüp o mektubu, tandıra atıp yak­tım. Yasaklanan elli günden kırk gün geçip vahiy gelmeyince baktım ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in elçisi bana geldi ve dedi ki:

- Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, hanımından uzaklaşmanı emre­diyor. Dedim ki: ″Ben onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım?″ Dedi ki: ″Hayır boşama, ondan uzaklaş ve ona yaklaşma.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermiş. Hanımıma dedim ki: ″Ailene git. Allah’u Teâlâ bu mesele hakkın­da hükmünü gönderinceye kadar onların yanında dur.″

Hilal b. Ümeyye’nin karı­sı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gitti ve ona: ″Yâ Resûlallah! Hilal b. Ümeyye kendisine baka­mayan bir ihtiyardır. Onun bir hizmetçisi de yoktur. Benim ona hizmet etmeme kızar mısın?″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de buyurdu ki: ″Hayır, fakat o sana yaklaşmasın.″ Bunun üzerine ka­dın da dedi ki: ″Vallâhi, onda hiçbir hareket yok. Vallâhi bu mesele ortaya çıktıktan sonra durmadan ağlıyor.″

Kâ’b Radiyallâhu anhu sözüne şöyle devam eder. Ailemden bâzı kişiler dediler ki: ″Sen de zevcen hususunda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den izin isteseydin. Çünkü o, Hilal b. Umeyye’nin hanımının, ona hizmet etmesine izin verdi.″ Ben dedim ki: ″Ben, zevcem hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den izin istemem. Ben, genç bir adamım. Zevcem hakkın­da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den izin istersem, onun bana nasıl bir cevap vereceğini ne bile­yim?″

Bu hâl üzere on gün daha devam ettim. Böylece bizimle konuşulması ya­saklanan günler elliye tamamlandı. Ellinci gecenin sabahı evlerimizden bir evin üzerinde sabah namazını kıldım. Ben, Allah’ın vasıflandırdığı bir şekilde, sıkıntılı ve bütün genişliğine rağmen yeryüzü bana dar gelmiş bir halde oturur­ken, Sel dağının üzerine çıkmış olan bir kişinin sesini işittim. O, en yüksek sesiyle şöyle diyordu:

- Ey Ka’b. b. Mâlik, müjde! Bunun üzerine secdeye kapan­dım. Artık kurtuluşun geldiğini anlamıştım. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, sabah namazını kıldıktan sonra, Allah’u Teâlâ’nın tevbemizi kabul ettiğini ilan etmiş ve insanlar, bizleri müjdelemek için gelmişlerdi. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş, bir kişi de atına binip bana gelmişti. Eslem Kabilesi’nden bir kişi koşup dağa çıkmış ve yukarıda zikredildiği şekilde bağırdığı için, ses attan daha hızlı geldi. Bu sebeple sesini işitti­ğim adam gelip beni müjdeleyince sırtımda bulunan iki elbiseyi çıkarıp müjde­sine karşılık ona giydirdim. Allah’a yemin olsun ki, o gün benim iki elbiseden başka elbisem yoktu. Emânet iki elbise alıp onları giydim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile görüş­mek için çıkıp gittim. İnsanlar grup grup beni karşılıyor, tevbemin kabul edilişi sebebiyle beni tebrik ediyor ve şöyle diyorlardı: ″Allah’ın tevbeni kabul etmesi mübârek olsun!″

Nihâyet mescide girdiğimde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem oturmuş ve etrafını da Ashâb çevrelemişti.

فَقَامَ اِلَىَّ طَلْحَةُ بْنُ عُبَيْدِ اللّٰهِ يُهَرْوِلُ حَتَّى صَافَحَنِى وَهَنَّأَنِى... (خ م عن كعب)

Hemen Talha b. Ubeydullah kalktı, koşarak geldi. Benimle musâfaha etti ve beni kutladı. Vallâhi! Muhâcirlerden, ondan başka kimse gelmedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e selâm verince ki, onun yüzü sevinçten dolayı parlıyordu. Şöyle buyurdu: ″Annenin seni doğurduğu günden beri geçen günlerin en hayırlı bir günü sana müjdelen­miş olsun!″ Ben dedim ki: ″Yâ Resûlallah! Bu senin tarafından mı yoksa, Allah katından mı?″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de buyurdu ki: ″Hayır, benim tarafımdan değil, Allah tarafından.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sevinince yüzü aydınlanırdı. Sanki o, aydan bir parça olurdu. Biz bunu anlardık. Peygamberimizin önünde oturunca, dedim ki: ″Yâ Resûlallah! Benim, Allah ve Resûlü yolunda sadaka olarak bütün malımdan fe­ragat etmem, tevbe edişimin bir bölümü idi.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Malla­rın bir kısmını elinde tut. O, senin için daha hayırlıdır.″ Ben de dedim ki: ″O hal­de ben, Hayber’de hakkıma düşen hisseyi tutayım.″ Yine dedim ki:

- Yâ Resûlallah! Allah’u Teâlâ beni, ancak doğru söylemem sayesinde kurtardı. Yaşadığım müd­detçe, konuştuğumda doğrudan başkasını söylemeyeceğim. Vaadim de tevbe­min bir bölümüydü. Allah’a yemin olsun ki, ben anlattıklarımı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e söyle­diğim günden bugüne kadar, Allah’u Teâlâ’nın, doğru söylemesinden dolayı bir Müslümana benim doğru söylememden dolayı bana lütfettiği iyilik kadar iyilik lütfettiğini sanmam. Allah’a yemin olsun ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e doğru söyleyeceğimi vaad ettikten bugüne kadar, kasıtlı bir şekilde yalan söylemedim. Temennim odur ki, hayatımın geri kalan kısmında da Allah’u Teâlâ beni korur. Ka’b Radiyallâhu anhu diyor ki:

- İşte bu hâdise üzerine tevbemizin kabul edildiğine dair Sûre-i Tevbe, Âyet 117-119 indirildi. Allah’a yemin olsun ki, kanaatime göre, Allah’u Teâlâ beni İslâm’a eriştirdikten sonra, bana Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e doğru söylememden dolayı lütufta bulunduğundan daha büyük bir lütufta bulunmadı. Ben, yalan söyleyenler gibi helâk olmadım. Zîrâ Allah’u Teâlâ, yalan söyleyenler hakkında vahiy indirerek, bir insana söylediğinin en ağırını söyledi ve Sûre-i Tevbe, Âyet 95-96’da buyurdu ki:

Seferden döndüğünüz zaman, kendilerini bırakmanız için size karşı Allah’a yemin edeceklerdir. O münâfıklardan yüz çevirin. Çünkü onlar pisliktir. Kazandıklarının cezâsı olarak, varacakları yer de Cehennemdir.* Onlardan râzı olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan râzı olsanız da, şüphesiz Allah’u Teâlâ, o fâsıklar toplulu-ğundan râzı olmaz.″[2]

Bu hâdise ile ilgili olarak Kâ’b b. Mâlik Radiyallâhu anhu’nun oğlundan şöyle nakledilmiştir:

أَنَّهُ لَمَّا نَزَلَ عُذْرُهُ، أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَخَذَ بِيَدِهِ، فَقَبَّلَهَا (طب عن ابن كعب)

″Babam, tevbesinin kabul edildiğine dair âyet nâzil olduğunda, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gitti ve onun elini tutup öptü.″[3]


[1] Bu zâtın olayı ile ilgili Sûre-i Tevbe, Âyet 79-80 ve 120’nin izahına bakınız.

[2] Sahih-i Buhârî, Vesâye 16, Cihat 103, Menâkib 23; Sahih-i Müslim, Tevbe 9 (53).

[3] Taberâni, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 15535.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ ﴿١١٩﴾

119. Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.

İzah: Yukarıda Sûre-i Tevbe, Âyet 118’in izahında geniş olarak geçtiği üzere Ka’b Radiyallâhu anhu ve arkadaşları Tebuk Seferi’ne Peygamber Efendimiz ve Ashâb-ı Kirâm ile gitmeyerek, sâdıkların topluluğundan ayrılmışlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, bunlar hakkında hüküm verilinceye kadar, bunlarla konuşulmamasını emretmiştir. Bunların tevbe ve istiğfarları sonucunda nihâyet ellinci gün, tevbelerinin kabul edildiğine dair, Sûre-i Tevbe, Âyet 117, 118 nâzil olmuş ve 119. âyet ile de bundan sonra sâdıklardan ayrılmamaları gerektiği emredilmiştir.

Görüldüğü üzere Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbın yolundan gitmeyip de ayrılan kişilerin çok açık hatâya düştükleri beyan edilmektedir.

Bu Âyet-i Kerîme’de, kıyâmete kadar geçerli genel bir hüküm olarak bütün Mü’minlerin sâdıklarla beraber olmaları gerektiği emredilmektedir. O zaman, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbdan sonra kendilerine uyulması gereken sâdıklar kimlerdir?

Allah’u Teâlâ’nın Âyet-i Kerîme’de: ″Sâdıklarla beraber olun″ diye buyurduğu bu zâtlar, Kur‘ân ve Sünnet ile amel edip, halka da öğreten kimselerdir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bu kimseler hakkında şöyle buyurmuştur:

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَى خُلَفَائِى قِيلَ وَمَا خُلَفَائِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالَى قَالَ الَّذِينَ يُحْيُونَ سُنَّتِى وَيُعَلِّمُونَهَا النَّاسَ (ابى نصر و ابن عساكر عن الحسن)

″Allah‘ın rahmeti benim halifelerime olsun.″ ″Yâ Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir?″ dediler. Buyurdu ki: ″Sünnetimi ihyâ eden ve insanlara da öğretendir.″[1]

İşte bu zâtlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in halifeleridir. Bunlar halkı hakka irşad ederler. Allah’u Teâlâ, bu zâtlar hakkında Sûre-i A’râf, Âyet 181‘de: Yarattıklarımızın içinde bir taife var ki, halkı hakka irşad ederler ve hak ile adâlette bulunurlar″ diye buyurmuştur.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا مَثَلُ الْجَلِيسِ الصَّالِحِ وَالْجَلِيسِ السَّوْءِ كَحَامِلِ الْمِسْكِ وَنَافِخِ الْكِيرِ فَحَامِلُ الْمِسْكِ إِمَّا أَنْ يُحْذِيَكَ وَإِمَّا أَنْ تَبْتَاعَ مِنْهُ وَإِمَّا أَنْ تَجِدَ مِنْهُ رِيحًا طَيِّبَةً وَنَافِخُ الْكِيرِ إِمَّا أَنْ يُحْرِقَ ثِيَابَكَ وَإِمَّا أَنْ تَجِدَ رِيحًا خَبِيثَةً (م عن ابى موسى)

″Sâlih arkadaş ile kötü arkadaşın misâli, misk taşıyan kimse ile demirci körüğünü yelleyip çeken kimse gibidir. Misk taşıyan, ya sana onu ikram eder yahut sen ondan satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körükçü ise, ya elbiseni yakar ya da ondan fenâ bir koku duyarsın.″[2]

Sonuçta herkes sevdiği ile beraberdir. Mü’minler de sevdikleri ile beraber haşredilip mahşer yerine öyle geleceklerdir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَحَبَّ قَوْمًا حَشَرَهُ اللّٰهُ فِي زُمْرَتِهِمْ (طب عن أبي قرصافة)

″Her kim bir kavmi severse, Allah’u Teâlâ onu, onların zümresinin içinde haşreder.″[3]

Enes Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

Bir adam, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek, ″Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacaktır?″ diye sordu. Peygamberimiz, namaza kalktı ve namazını bitirince: ″Kıyâmetin kopmasını soran kimse nerededir?″ buyurdu. Adam: ″Benim Yâ Resûlallah!″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Kıyâmet için ne hazırladın?″ buyurdu. Adam: ″Kıyâmet için (nâfile olarak) fazla namaz ve oruç hazırlayamadım. Fakat ben, Allah’ı ve Resûlünü seviyorum″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

الْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ وَأَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ فَمَا رَأَيْتُ فَرِحَ الْمُسْلِمُونَ بَعْدَ الْإِسْلَامِ فَرَحَهُمْ بِهَذَا. (م د ت عن انس)

″Kişi sevdiğiyle beraberdir, sen de sevdiğinle beraber olacaksın.″ Enes Radiyallâhu anhu der ki: ″Müslümanların, Müslüman olmaları dışında bu söze sevindikleri kadar, başka bir şeye sevindiklerini görmedim.[4]

Hadis-i Şerif’te geçen sevgi, tek taraflı olan bir sevgi değildir. Sevgi her iki taraflı olursa, işte o zaman Hadis-i Şerif’teki müjdeye nâil olunur. Ashâb-ı Kirâm, Allah’u Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine itaat ederlerdi. Peygamber Efendimiz de bu sebeple onlara karşı sevgi ve muhabbet duyardı. Bu nedenle onlara Ashab denilmiştir. Ashab ifadesi de, dost ve arkadaş anlamına gelmektedir.

İşte Âyet-i Kerîme’de: ″Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun″ diye buyrulması, Allah’u Teâlâ’nın Mü’minlere bir rahmetidir. Ey Mü’minler! Âhirette yüksek derecelere ve nîmetlere nâil olabilmek için dünyâda iken sâdıklarla beraber olun ki, âhirette de onların toplumundan olasınız, demektir.

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلْ (حم هب ك عن ابى هريرة)

″Kişi dostunun dîni üzeredir. Bu nedenle kişi kimle dost olacağına dikkat etsin.″[5]

Her kim de dünyâda iken mücrimlerle birlikte olur ve onları dost tutarsa, onlarla birlikte zincirlenerek mahşer yerine getirilir. Nitekim bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Hûd, Âyet 98’de, Firavun’a tâbi olanlar hakkında:

″Firavun, mahşer gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Varacakları yer, ne kötü bir yerdir″ diye buyurmuştur.


[1] Muhtâr’ül-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 250; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/1.

[2] Sahih-i Müslim, Birr 45 (146 Sahih-i Buhârî, Buyû 38.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 2456; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4261; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 24678, 24730.

[4] Sünen-i Tirmizî, Zühd 36; Sünen-i Ebû Dâvûd, Edeb 113; Sahih-i Müslim, Birr 50 (161-165).

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8065; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 7868.


﴿ مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَأٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئًا يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ ﴿١٢٠﴾

120. Medîne halkı ve çevresinde bulunan bedevîlere, Allah’ın Resûlü ile birlikte savaşa çıkmaktan geri kalmaları, kendi canlarını onun canından daha çok sevmeleri yakışmazdı. Çünkü onlar, Allah yolunda ne zaman bir susuzluk, yorgunluk ve açlığa mâruz kalsalar, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak bassalar ve düşmana karşı bir başarı elde etseler, bunların her biri mutlaka onlar için sâlih bir amel olarak yazılır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, muhsinlerin mükâfatını zâyi etmez.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak şu hâdise nakledilmiştir:

Ebû Hayseme Radiyallâhu anhu, bir gün bahçesine gider. Kendisine koyu gölgelikte bir hasır serer, tâze hurma hazırlar ve soğuk su getirir, güzel zevcesi de yanındadır. Ebû Hayseme Radiyallâhu anhu bakar:

- Koyu gölge, tâze hurma, soğuk su, güzel zevce! Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ise, geçmiş ve gelecek günahları affedilmiş olduğu halde, açık güneşte ve rüzgârda. ″Bu hayır değil″ der. Hemen kalkar, kılıcını ve mızrağını alır, devesine atlar. Süratle Peygamberimize kavuşmak üzere yola çıkar ve onlara yetişir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de bundan çok memnun olur ve ona duâ ve istiğfarda bulunur.

Sûre-i Tevbe, Âyet 118’in izahında uzun olarak Ka’b Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

فَسَكَتَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَبَيْنَمَا هُوَ عَلَى ذَلِكَ رَأَى رَجُلًا مُبَيِّضًا يَزُولُ بِهِ السَّرَابُ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كُنْ أَبَا خَيْثَمَةَ فَإِذَا هُوَ أَبُو خَيْثَمَةَ الْأَنْصَارِيُّ وَهُوَ الَّذِي تَصَدَّقَ بِصَاعِ التَّمْرِ حِينَ لَمَزَهُ الْمُنَافِقُونَ (م عن كعب)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Tebuk’e giderken yolda istirahat verdiği bir sırada, beyaz bir elbise giymiş, o elbisesiyle de âdeta serapları titreten bir adamın çıkıp geldiğini görmüş ve bu­yurmuştur ki: ″Sen keşke Ebû Hayseme olsan! Bir de bakmışlar ki, o kişi gerçekten Ebû Hayseme el-Ensârî. Bu kişi aynı zamanda bir ölçek hurmayı tasadduk ettiği için münâfıklar tarafından ayıplanan kişidir.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Tevbe 9, (53). Bu zâtın tasadduku ile ilgli olarak Sûre-i Tevbe, Âyet 79-80’nin izahına bakınız.


﴿ وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٢١﴾

121. Ve onlar, Allah yolunda az veya çok bir harcama yaptıklarında ve herhangi bir vâdiden geçtiklerinde, bu onlar için yazılıp tespit edilir ki, Allah’u Teâlâ onları yaptıklarından daha güzeliyle (en az on katıyla) mükâfatlandırsın.

İzah: Tebuk Seferi’ne, Roma’nın tehditkâr bir tavır takınması sebebiyle çıkılmıştır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kıtlık hüküm sürdüğü için, kudreti olanların askere yardım etmelerini emretti. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk, bütün servetini bu uğurda sarf etti. Hz. Osman-ı Zinnûreyn de üç yüz deveyi yüküyle, semeriyle beraber sarf etti ve ayrıca bin dinar verdi.[1] Bu şekilde Ashâb-ı Kirâm, kendi durumlarına göre az veya çok yardımda bulundular.

Bu Âyet-i Kerîme, az veya çok yardımda bulunan Ashâb-ı Kirâm’ın, orduyu donatmak için yaptıklarına karşılık, onlara verilecek olan mükâfattan övgüyle bahsetmektedir.


[1] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4402; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 57.


﴿ وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟ ﴿١٢٢﴾

122. Bununla beraber Mü’minlerin hepsinin gazâya çıkması câiz değildir. Dinde derin bilgi sahibi olmak ve gazâya gidenler döndükleri vakit onları uyarmak için her fırkadan bir zümre kalsa ya! Umulur ki, onlar da sakınırlar.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ’nın, ″Her fırkadan bir zümre kalsa ya!″ diye geçen emri üzerine, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Ashâbın içinden Ashâb-ı Suffa’yı ayırdı. Onlar, Mescid-i Nebevî’nin sofasında gece gündüz, sürekli olarak ibâdetle; namazla, zikirle meşgul olurlar ve böylece dinde derin bilgi sahibi olmak için ilmi yakîni öğrenmeye çalışırlardı. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

تَعَلَّمُوا الْيَقِينَ كَمَا تَعَلَّمُوا الْقُرْآنَ حَتَّى تَعْرِفُوهُ فَاِنِّى اَتَعَلَّمُهُ (حل عن ثور)

″İlm-i yakîni öğrenmeye çalışın. Kur’ân öğrenmeye çalıştığınız gibi. Hattâ onu iyice bilesiniz, ben de onu öğrenmeye çalışıyorum.″[1]

Ayrıca savaşa gitmeyen bu zümre, İslâm ordusu için de duâ ederlerdi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem onları harbe götürmediği halde, ganîmet malından onlara da verirdi.

Ashab-ı Suffa, Peygamber Efendimizin himâyesinde yetiştikleri için, onu tâkip eder ve onun yaptığı gibi ibâdet etmeye çalışırlardı. Gece Peygamber Efendimizin ibâdet için kalktığını anladıklarında, kendileri de kalkar ibâdet ederlerdi. Bu husus Sûre-i Müzzemmil, Âyet 20’de şöyle geçmektedir:

″Ey Resûlüm! Şüphesiz senin Rabbin, senin ve seninle beraber olanlardan bir tâifenin gecenin üçte ikisinden azını ve gecenin yarısını ve üçte birini ibâdetle geçirdiğinizi bilir...″

İşte tasavvuf yaşantısı da bu uygulamanın bir devamıdır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz, Ashâbın içinden Ashâb-ı Suffa’yı ayırdı ise, Peygamber Efendimizden sonra da bu uygulama tasavvuf ehli tarafından devam ettirilmiştir. Çünkü Âyet-i Kerîme’nin hükmü kıyâmete kadar geçerlidir.

Ashâb-ı Suffa’dan olan Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

حَفِظْتُ مِنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وِعَاءَيْنِ فَأَمَّا أَحَدُهُمَا فَبَثَثْتُهُ وَأَمَّا الْآخَرُ فَلَوْ بَثَثْتُهُ قُطِعَ هَذَا الْبُلْعُومُ (خ عن ابى هريرة)

″Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den iki çeşit ilim öğrendim. Bunlardan birini sizlere bildirdim. Eğer ikinci öğrendiğim ilmi size söylersem, benim şu boğazım kesilir.″[2]

Burada Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den iki çeşit ilim öğrendiğini söylemektedir. İşte birisi bütün Ashâbın bildiği ve uyguladığı şeriat ilmidir. Diğeri de Ashâb-ı Suffa’nın bildiği ve uyguladığı ledün ilmidir.

Bu iki ilim hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِى الْقَلْبِ فَذَاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ وَعِلْمٌ فِى اللِّسَانِ فَذَاكَ حُجَّةُ اللّٰهِ عَلَى عِبَادِهِ (ابو نعيم عن انس)

″İlim ikidir: Biri kalpte sâbittir. İşte en faydalı olan ilim (Hikmet ve Ledün ilmi) budur. Bir ilim de lisândaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah’u Teâlâ’nın kullarına hüccetidir (delilidir).[3]

Kelîmullah olan Mûsâ Aleyhisselâm, kitap ilmini en iyi şekilde bildiği halde, mâneviyat ilmi olan ilm-i ledün’ü öğrenmek için Hızır Aleyhis-selâm’ın yanında kalıp ona tâbi olarak öğrenmiştir.[4]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 254/1; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 7337.

[2] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 100.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 223/2; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Hadis No: 60.

[4] Bu ilmi nasıl öğrendiğine dair geniş bilgi için Sûre-i Kehf, Âyet 63-82 ve izahlarına bakınız.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا ف۪يكُمْ غِلْظَةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ ﴿١٢٣﴾

123. Ey îman edenler! Yakınınızda olan kâfirlerle savaşın ve onlar, sizde bir şiddet ve sertlik bulsunlar. Bilin ki, şüphesiz Allah’u Teâlâ, takvâ sahipleriyle beraberdir.

İzah: Mü’minin Mü’mine karşı çok yumuşak, halim ve selim olması gerektiği gibi, kâfirleri inkârlarından caydırmak için onlara karşı da sert ve güçlü olması gerekir. Bu husus Sûre-i Fetih, Âyet 29’da şöyle geçmektedir:

″Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler, kendi aralarında ise çok merhametli-dirler…″

Allah’u Teâlâ Sûre-i Mâide, Âyet 54’te de şöyle buyurmuştur

″Ey îman edenler! Sizden her kim dîninden dönerse, muhakkak Allah’u Teâlâ, onların yerine yakında öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar, Mü’minlere karşı merhametli ve mütevâzi, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihat ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah‘ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah’u Teâlâ, lütfu geniş olandır ve her şeyi hakkıyla bilendir.


﴿ وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّكُمْ زَادَتْهُ هٰذِه۪ٓ ا۪يمَانًاۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ ا۪يمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ﴿١٢٤﴾ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿١٢٥﴾ اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿١٢٦﴾

124-126. Bir sûre nâzil olduğu zaman, münâfıklardan bâzısı, diğerlerine: ″Bu sûre hanginizin îmanını artırdı″ derler. Îman edenlere gelince, her sûre nâzil oldukça onların îmanı artar ve onlar bununla sevinirler.* Kalplerinde maraz olanların ise, onların her sûre nâzil oldukça küfürleri artar ve onlar, kâfir olarak ölüp giderler.* O münâfıklar görmezler mi ki, her sene bir veya iki defa belâlara uğrarlar da yine tevbe etmezler ve akıllarını başlarına toplamazlar.


﴿ وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۜ هَلْ يَرٰيكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُواۜ صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ﴿١٢٧﴾

127. Münâfıklar, aleyhlerinde bir sûre nâzil olduğu zaman, birbirlerine bakarlar ve ″Siz, Peygamberin meclisinden kalkıp gitseniz, sizi kimse görür mü?″ diye işâretleşirler. Sonra kalkar giderler. Hakikati anlamamaları sebebiyle, Allah’u Teâlâ onların kalplerini (îmanı kabulden) çevirmiştir.


﴿ لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۗ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ﴿١٢٨﴾

128. Yemin olsun ki, size kendinizden bir Resûl geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkündür. Mü’minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkündür″ diye buyrulmaktadır. Yani, o sizin kötü âkibetinizden ve azâba uğramanızdan korkar. Sizin ıslâhınız ve îmanınız hususunda üzerinize titrer, demektir.

Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametliydi. Rivâyet edildiğine göre; bir köle Müslüman olmuştu. Yalnız kölenin sahibi Yahudi idi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, bu köleyi satın almak istedi. Yahudi, Peygamberimizin o köleyi sırf Müslüman olduğu için satın alıp hürriyetine kavuşturmak istediğini biliyordu. Bu sebeple çok ağır şartlar öne sürdü ve en son, ″Kırk bin altından aşağı satmam″ dedi. Ashabdan hiç kimsenin bu parayı vermeye gücü yetmiyordu. Hattâ bütün Ashâb parasının tamamını verse yine de bu istenen rakama ulaşılamıyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Yahudiye: ″Sen bunu azat et. Ben sana bu parayı borçlanmış olayım″ dedi. Bunun üzerine Yahudi: ″Sen bu parayı veremezsin. Ben senin neyini alacağım″ diye söyledi. Peygam-berimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sen köleyi değiştirmiş olacaksın. Bu adam kölelikten kurtulacak, ben sana köle olacağım″ dedi. Yahudi ile Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem arasında mukâvele yapıldı. Paranın ödenmesi için kırk gün kararlaştırıldı. Nihâyet kırkıncı gün olmuştu. Fakat ortada para yoktu. Yahudi gelip parayı isterse, Peygamber Efendimiz Yahudi’nin kölesi olacaktı. Bütün Ashâb çok büyük bir tedirginlik içinde düşünüyorlardı. Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma da çok müteessir oldu ve gözünden bir damla yaş, bir taşın üstüne düştü. Bu taş, o anda rengini değiştirip çok parlak bir şekil aldı. Bu taşı Hz. Fatıma, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirdi. O da, bu taşı Hz. Ebû Bekir’e vererek, bunu o zamanın sarraflarına götürüp paraya çevirmesini söyledi. Sarraflardan biri, bu taşa ″Seksen bin altın veririm″ dedi. Hz. Ebû Bekir bu bedeli kabul ederek, seksen bin altını alıp Peygamberimize getirdi. Çok geçmeden o Yahudi geldi. Bu taştan elde edilen altının kırk binini, o meluna verdiler.

Hiç kimsenin yapamadığı bu fedâkarlığı, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâbına karşı olan merhamet ve şefkatinden dolayı yapmıştır. İşte bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ, Peygamber Efendimizin bu üstün yönünden bahsetmektedir.

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ مُؤْمِنٍ إِلَّا وَأَنَا أَوْلَى النَّاسِ بِهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} فَأَيُّمَا مُؤْمِنٍ تَرَكَ مَالًا فَلْيَرِثْهُ عَصَبَتُهُ مَنْ كَانُوا فَإِنْ تَرَكَ دَيْنًا أَوْ ضَيَاعًا فَلْيَأْتِنِي فَأَنَا مَوْلَاهُ (خ عن ابى هريرة)

″Mü’mine, dünyâ ve âhirette insanlar içinde en yakını benim. İsterseniz, ″Peygamber, Mü’minlere kendi canlarından daha evlâdır…″ diye geçen Sûre-i Ahzâb, Âyet 6’yı okuyun. Bunun içindir ki, herhangi bir Mü’min ölünce mal bırakırsa, akrabaları ona vâris olsunlar. Kim de bir borç veya bakıma muhtaç bir aile bırakırsa, bana gelsinler, zîrâ onun velîsi benim.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Ahzâb 1; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7156.


﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۘ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴿١٢٩﴾

129. Ey Resûlüm! Onlar senden yüz çevirirlerse, de ki: ″Allah’u Teâlâ bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın sâhibidir.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ رَحِيمٌ يُحِبُّ كُلَّ رَحِيمٍ يَضَعُ رَحْمَتَهُ عَلَى كُلِّ رَحِيمٍ. قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّا لَنَرْحَمُ أَنْفُسَنَا وَأَمْوَالَنَا وَأَزْوَاجَنَا؟ قَالَ لَيْسَ كَذَلِكَ وَلَكِنْ كُونُوا كَمَا قَالَ اللّٰهُ : لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ… (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن أبي صالح الحنفي)

″Allah’u Teâlâ merhametlidir, her merhametli olanı sever ve rahmetini merhamet edenin üzerine koyar.″ ″Yâ Resûlallah! Bizim, kendimize, mallarımıza ve eşlerimize merhamet etmekle merhamet eden olur muyuz?″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Öyle değildir. Fakat sizler, Allah’ın buyurduğu gibi olun″ diye bu­yurarak: ″Yemin olsun ki, size kendinizden bir Resûl geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir…″ diye devam eden Sûre-i Tevbe, Âyet 128’i ve ″Ey Resûlüm! Onlar senden yüz çevirirlerse, de ki: ″Allah’u Teâlâ bana yeter…″ diye devam eden Sûre-i Tevbe, Âyet 129’u okudu.[1]


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 14, s. 588.