TEKVÎR SÛRESİ

Bu sûre 29 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Kıyâmet koparken güneşin dürülüp nûrunun yok olacağı bildirildiği için ismini, bu anlama gelen ″Tekvîr″ kelimesinden almıştır. Ayrıca ″Kuvvirat Sûresi″ ismi de verilmiştir.

Bu sûre hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ كَأَنَّهُ رَأْيُ الْعَيْنِ فَلْيَقْرَأْ {إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ} وَ {إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ} وَ {إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ} (ت عن ابن عمر)

″Kıyâmeti gözüyle görür gibi olmak isteyen kimse, Tekvîr, İnfitâr ve İnşikâk Sûrelerini okusun.″[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 73.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙ ۖ ﴿١﴾ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْۙ ۖ ﴿٢﴾ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْۙ ۖ ﴿٣﴾ وَاِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْۙ ۖ ﴿٤﴾ وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْۙ ۖ ﴿٥﴾ وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْۙ ۖ ﴿٦﴾ وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْۙ ۖ ﴿٧﴾ وَاِذَا الْمَوْءُ۫دَةُ سُئِلَتْۙ ﴿٨﴾ بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ ﴿٩﴾ وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْۙ ۖ ﴿١٠﴾ وَاِذَا السَّمَٓاءُ كُشِطَتْۙ ۖ ﴿١١﴾ وَاِذَا الْجَح۪يمُ سُعِّرَتْۙ ۖ ﴿١٢﴾ وَاِذَا الْجَنَّةُ اُزْلِفَتْۙ ۖ ﴿١٣﴾ عَلِمَتْ نَفْسٌ مَٓا اَحْضَرَتْۜ ﴿١٤﴾

1-14. Güneş dürüldüğü zaman,* yıldızlar döküldüğü zaman,* dağlar yürütüldüğü zaman,* gebe develer çobansız bırakıldığı zaman,* vahşi hayvanlar (korkudan bir araya) toplandığı zaman,* denizler kaynatıldığı zaman,* ruhlar eşleştirildiği zaman,* ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğu zaman;* hangi günahınızdan dolayı öldürüldünüz? diye.* Amel defterleri açıldığı zaman,* gök, yerinden söküldüğü zaman,* Cehennem şiddetle alevlendirildiği zaman,* Cennet (Mü’minlere) yaklaştırıldığı zaman,* her nefis (hayır ve şerden) ne hazırlamış olduğunu bilecektir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ruhların eşleştirilmesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

{وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ} قَالَ: الضُّرَبَاءُ كُلُّ رَجُلٍ مَعَ كُلِّ قَوْمٍ كَانُوا يَعْمَلُونَ عَمَلَهُوَذَلِكَ بِأَنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ: { وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلاثَةً فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ} قَالَ هُمُ الضُّرَبَاءُ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن النعمان بن بشير)

″Ruhlar eşleştirildiği zaman″ diye buyrulan Sûre-i Tekvîr, Âyet 7’de geçen eşleştirilme ifadesi benzerlerdir. Her kişi yaptığı ameli işleyen toplulukla beraber olur. İşte bu, Aziz ve Celil olan Allah’ın, Sûre-i Vâkıa, Âyet 7-10’da: ″İşte o gün siz üç sınıf olarak mahşere gelirsiniz.* O üç sınıfın biri Ashâb-ı Meymene’dir. Ne mutlu kimselerdir o Ashâb-ı Meymene!* Diğeri Ashâb-ı Meş’eme’dir. Ne mutsuz kimselerdir o Ashâb-ı Meş’eme!* Biri de Sâbikûndur (sebat edip ibâdette ileri geçenlerdir)″ diye geçen buyruğu ile kastettiği kimselerdir. Bunlar benzer olanlardır.[1]

Bu hususta Numân b. Beşîr Radiyallâhu anhu da şöyle nakleder:

أَنَّعُمَرَخَطَبَ النَّاسَ فَقَرَأَ: {وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ} فَقَالَ : تَزَوُّجُهَا أَنْ تُؤَلَّفَ كُلُّ شِيعَةٍ إِلَى شِيعَتِهِمْ. وَفِي رِوَايَةٍ قَالَ سُئِلَعُمَرُعَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ} فَقَالَيُقْرَنُ بَيْنَ الرَّجُلِ الصَّالِحِ مَعَ الرَّجُلِ الصَّالِحِوَيُقْرَنُ بَيْنَ الرَّجُلِ السُّوءِ مَعَ الرَّجُلِ السُّوءِ فِي النَّارِفَذَلِكَ تَزْوِيجُ الْأَنْفُسِ. (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن النعمان بن بشير)

Hz. Ömer insanlara hutbe okudu ve dedi ki: ″Ruhlar eşleştirildiği zaman″ diye geçen Sûre-i Tekvîr, Âyet 7’deki, ruhların eşleşmesi; ″Her grup kendi grubuyla birleştirilip yanyana getirildiği zaman″ anlamındadır. Bir rivâyette de Hz. Ömer’e bu âyet sorulduğunda şöyle buyurmuştur: Sâlih kişi, sâlih kişiyle eşleştirilir, kötü kişi de kötü kişiyle eşleştirilir ve Cehenneme götürülür. İşte ruhların eşleştirilmesi budur.″[2]

Sonuçta herkes sevdiği ile beraberdir. Mü’minler de sevdikleri ile beraber haşredilip mahşer yerine öyle geleceklerdir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَن أحَبَّ قَومًا حَشَرَهُ اللّٰهُ فِى زُمْرَتِهِمْ (طب ابى قرصفة)

″Her kim bir topluluğu severse, Allah’u Teâlâ onu, o toplulukla birlikte haşreder.″[3]

Enes Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

Bir adam, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek, ″Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacaktır?″ diye sordu. Peygamberimiz, namaza kalktı ve namazını bitirince: ″Kıyâmetin kopmasını soran kimse nerededir?″ buyurdu. Adam: ″Benim Yâ Resûlallah!″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Kıyâmet için ne hazırladın?″ buyurdu. Adam: ″Kıyâmet için (nâfile olarak) fazla namaz ve oruç hazırlayamadım. Fakat ben, Allah’ı ve Resûlünü seviyorum″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

الْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ وَأَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ فَمَا رَأَيْتُ فَرِحَ الْمُسْلِمُونَ بَعْدَ الْإِسْلَامِ فَرَحَهُمْ بِهَذَا. (م د ت عن انس)

″Kişi sevdiğiyle beraberdir, sen de sevdiğinle beraber olacaksın.″ Enes Radiyallâhu anhu der ki: ″Müslümanların, Müslüman olmaları dışında bu söze sevindikleri kadar, başka bir şeye sevindiklerini görmedim.[4]

Hadis-i Şerif’te geçen sevgi, tek taraflı olan bir sevgi değildir. Sevgi her iki taraflı olursa, işte o zaman Hadis-i Şerif’teki müjdeye nâil olunur. Ashâb-ı Kirâm, Allah’u Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine itaat ederlerdi. Peygamber Efendimiz de bu sebeple onlara karşı sevgi ve muhabbet duyardı. Bu nedenle onlara Ashab denilmiştir. Ashab ifadesi de, dost ve arkadaş anlamına gelmektedir.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلْ (حم هب ك عن ابى هريرة)

″Kişi dostunun dîni üzeredir. Bu nedenle kişi kiminle dost olacağına dikkat etsin.″[5]

Her kim Mü’minler ile birlikte olursa, mahşerde de Mü’minlerin topluluğu ile haşrolur. Sûre-i Tevbe, Âyet 119’da: Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun″ diye buyrulmuştur.

Yine aynı şekilde, her kim dünyâda iken mücrimlerle birlikte olur ve onları dost tutarsa onlarla birlikte zincirlenerek mahşer yerine getirilir. Buna örnek olarak Allah’u Teâlâ Sûre-i Hûd, Âyet 98’de Firavun’a tâbi olanlar hakkında: ″Firavun, mahşer gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Varacakları yer, ne kötü bir yerdir″ diye buyurmuştur.


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 7, s. 516.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 8, s. 332.

[3] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 24730.

[4] Sünen-i Tirmizî, Zühd 36; Sünen-i Ebû Dâvûd, Edeb 113; Sahih-i Müslim, Birr 50 (161-165).

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8065; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7868.


﴿ فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِۙ ﴿١٥﴾ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِۙ ﴿١٦﴾ وَالَّيْلِ اِذَا عَسْعَسَۙ ﴿١٧﴾ وَالصُّبْحِ اِذَا تَنَفَّسَۙ ﴿١٨﴾ اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۙ ﴿١٩﴾ ذ۪ي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَك۪ينٍۙ ﴿٢٠﴾ مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍۜ ﴿٢١﴾ وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍۚ ﴿٢٢﴾ وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُب۪ينِۚ ﴿٢٣﴾ وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَن۪ينٍۚ ﴿٢٤﴾ وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۚ ﴿٢٥﴾

15-25. Yemin olsun, o (gündüz) gizlenip,* (geceleri) gözüken yıldızlara.* Ve kararan geceye,* ağaran sabaha yemin olsun ki,* bu Kur’ân, şüphesiz kerîm bir resûlün (Cebrâil’in) getirdiği kelâmdır.* O resûl, kuvvet sahibidir ve Arş’ın Meliki olan Allah katında makam sahibidir.* Orada (melekler arasında) kendisine itaat edilir, sonra (vahiy için) güvenilirdir.* (Ey Kureyş halkı!) Arkadaşınız (Muhammed Aleyhis-selâm), bir mecnûn değildir.* Yemin olsun ki, Cebrâil’i apaçık ufukta gördü.* O, gaybden kendine vahyolunan şeyleri tebliğde cimri değildir.* Bu Kur’ân, kovulmuş şeytanın sözü de değildir.

İzah: Cebrâil Aleyhisselâm’ın kuvveti hakkında şöyle buyrulmuştur:

أَنَّهُ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ قَالَلِجِبْرِيلَذَكَرَ اللّٰهُ قُوَّتَكَ، فَمَاذَا بَلَغْتَ؟ قَالَ رَفَعْتُ قُرَيَّاتِ قَوْمِلُوطٍالْأَرْبَعَ عَلَى قَوَادِمِ جَنَاحِي حَتَّى إِذَا سَمِعَ أَهْلُ السَّمَاءِ نُبَاحَ الْكِلَابِ وَأَصْوَاتَ الدَّجَاجِ قَلَبْتُهَا (الرازى)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Cebrâil’e: ″Allah’u Teâlâ senin kuvvetinden bahsediyor. Kuvvetin ne kadar?″ diye sordu. O da: Lût’un kavminin dört şehrini kanatlarımın üzerine alıp, göktekiler o şehirdeki köpeklerin havlamasını ve horozların ötüşlerini duyacakları yüksekliğe kadar kaldırdım ve yere çaldım″ dedi.[1]


[1] Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, c. 16, s. 379. Ayrıca Sûre-i Hûd, Âyet 82-83 ve izahına bakınız.


﴿ فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ ﴿٢٦﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَۙ ﴿٢٧﴾ لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَق۪يمَ ﴿٢٨﴾ وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٢٩﴾

26-29. O halde nereye gidiyorsunuz?* Kur’ân, âlemler için ancak bir öğüttür.* Özellikle istikâmet üzere olmak isteyenler için.* Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.

İzah: Allah’u Teâlâ, bu sûrenin son âyetinde: ″Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz″ diye buyurmaktadır. Yani bu ifade, Ey insanlar! Siz tek başınıza bir irâdeye, bir dilemeye sahip değilsiniz; sizin irâdeniz cüz’îdir. Mademki Allah’u Teâlâ, size akıl ve irâde vermiş, öyleyse aklınızı ve irâdenizi kötüye kullanmayın; hidâyet yoluna kullanın ve Allah’ın emrettiği hak yol üzere olun ki, kurtuluşa eresiniz, mânâsına gelir. Yahut birçok Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere hidâyet ancak Allah’u Teâlâ’nın dilemesiyledir. Hakk Teâlâ, kişinin yönelmesine göre ona hidâyet eder veya dalalette bırakır. Allah dilemedikçe, hidâyet edecek kimse yoktur, mânâsına gelir.