BAKARA SÛRESİ

Bu sûre 286 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. İçerisinde, İsrailoğullarının başından geçen inek hâdisesi sebebiyle ismini, ″İnek″ anlamına gelen ″Bakara″ kelimesinden almıştır. Şer’î ahkâmlar ve Peygamber kıssaları gibi birçok meseleyi ve hakikati içine almaktadır.

Bu sûrenin faziletine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

اَلسُّورَةُ الَّتِى تُذْكِرَ فِيهَا اَلْبَقَرَةَ فُسْطَاطُ الْقُرْآنِ فَتَعَلَّمُوهَا فَاِنَّ تَعَلُّمَهَا بَرَكَةٌ وَتَرْكَهَا حَسْرَةٌ وَلَا تَسْتَطِيعُهَا الْبَطَلَةُ (الديلمى عن ابى سعيد(

″İçinde bakara kıssası anlatılan sûre, Kur’ân’ın çadırıdır. Onu tâlim edenin tâlimi bereket ve terki ise hasrettir. Onu okuyana sihircilerin sihri tesir etmez.″[1]

الْبَقَرَةُ سَنَامُ الْقُرْآنِ وَذُرْوَتُهُ نَزَلَ مَعَ كُلِّ آيَةٍ مِنْهَا ثَمَانُونَ مَلَكًا وَاسْتُخْرِجَتْ اللّٰهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ مِنْ تَحْتِ الْعَرْشِ فَوَصَلْتُ بِهَا وَيس قَلْبُ الْقُرْآنِ لَا يَقْرَؤُهَا رَجُلٌ يُرِيدُ اللّٰهَ وَالدَّارَ الْآخِرَةِ إِلَّا غَفَرَ اللّٰهُ لَهُ وَاقْرَءُوهَا عَلَى مَوْتَاكُمْ (حم طب عن معقل بن يسار(

″Bakara Sûresi, Kur’ân’ın zirvesidir. Onun her bir âyetiyle seksen melek inmiştir. -Allah’u lâ ilâhe illâ hüvel hayyul kayyûm- (Âyet’el-Kürsî) Arş’ın altından çıkarılmıştır. Ben ona ulaştım. Yasin Sûresi de Kur’ân’ın kalbidir. Allah’ı ve âhireti gâye edinen kişi okursa, mutlaka bağışlanır. Onu ölülerinize de okuyun.″[2]

Useyd İbn-i Hudayr Radiyallâhu anhu’dan da şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Bir gün Useyd, ge­ce vakti Bakara Sûresi’ni okuyordu. Atı da yanında bağlanmıştı. Kur’ân’ı okuyorken birden at deprenmeye başladı. Useyd sustu. O susunca at da sâkinleşti. Useyd tekrar okumaya başladı. At yine şah­landı. Useyd sustu, at da sâkinleşti. Bundan sonra Useyd bir daha okumaya başladı, at yine şahlandı. Useyd de artık vazgeçti. Useyd’in oğlu Yahya ise ata yakın bir yerde yatmakta idi. Atın çocuğa bir zararı dokunmasından endişe ederek, çocuğu geriye çekti. Bu sırada başını kaldırıp göğe baktığında, beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde, kandiller gibi birtakım şeylerin parlamakta olduklarını gördü. Bu gördükleri göğe doğru çıkınca, nihâyet göremez oldu. Sabah olduğunda Useyd, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bunu söyledi. O da:

- Oku Ey Hudayr oğlu! Oku Ey Hudayr oğlu! buyurdu. Useyd:

- Yâ Resûlallah! Atın, oğlum Yahya’yı çiğnemesinden endişe-lendim. Çünkü çocuk ata yakın bir yerde yatmakta idi. Başımı kaldırıp çocuğa gittim. Başımı göğe doğru kaldırdığımda, beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi birçok şeylerin parlamakta olduğunu gördüm. Artık bu beyaz gölge tabakası içindeki ışıklı parlak cisimler man­zumesi göğe doğru çekilip çıktı. Nihâyet onu görmez oldum, dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

- Bilir misin onlar nedir? diye sordu. Useyd:

- Hayır, dedi. Peygamber Efendimiz:

تِلْكَ الْمَلَائِكَةُ دَنَتْ لِصَوْتِكَ وَلَوْ قَرَأْتَ لَأَصْبَحَتْ يَنْظُرُ النَّاسُ إِلَيْهَا لَا تَتَوَارَى مِنْهُمْ (خ عن أسيد بن حضير(

- Onlar meleklerdi, senin Kur’ân okuyuş sesine yaklaşmışlar­dı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerlerdi. İn­sanlar da onlara bakarlardı. Onlar insanların gözünden gizlenemez­lerdi, buyurdu.[3]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2552; Sahih-i Müslim, Salât’ül-Müsâfirîn 42 (252).

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 19415; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 16905.

[3] Sahih-i Buhârî, Fedâil’ul-Kur’ân 15.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓمٓۚ ﴿١﴾

1. Elif, Lâm, Mîm.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi, Allah’u Teâlâ bâzı sûrelere ″Hurûf’ul-Mukattaa″ diye isimlendirilen harflerle başlar. Hakk Teâlâ yirmi dokuz sûreye bu gibi harflerle başlamıştır.

Bu harfler, Kur’ân’ın sırrıdır, zâhirine îman getirip ilmini Allah’u Teâlâ’ya havâle ederiz. Bu hususta Ebû Bekir es-Sıddîk Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

- Her ilâhî kitapta Allah’ın bir sırrı vardır. Kur’ân-ı Kerîm’deki sırrı da, sûrelerin başındaki Huruf’ul-Mukattaa’dır.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَرَأَ حَرْفًا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ فَلَهُ بِهِ حَسَنَةٌ وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا لَا أَقُولُ الم حَرْفٌ وَلَكِنْ أَلِفٌ حَرْفٌ وَلَامٌ حَرْفٌ وَمِيمٌ حَرْفٌ (ت عن ابن مسعود)

″Kur’ân-ı Kerîm’den tek harf okuyana bile bir sevap vardır. Her iyilik on katıyladır. Elif, Lâm, Mim bir harftir, demiyorum. Aksine Elif bir harf, Lâm bir harf ve Mîm de bir harftir.″[2]


[1] Tercüme-i Tefsir-i Tibyan, c. 1, s. 26.

[2] Sünen-i Tirmizî, Sevâb’ul-Kur’ân 16.


﴿ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚ ۛ ف۪يهِۚ ۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿٢﴾

2. İşte bu kitap (Kur’ân) ki, onda hiç şüphe yoktur. O, takvâ sahipleri için bir hidâyettir.

İzah: Bu Kur’ân’da kimsenin şüphe edeceği bir şey yoktur. Her kimin kalbinde Allah’u Teâlâ’nın korkusu varsa, o kimseye Kur’ân, hidâyete ermesi için bir yardımcıdır, demektir.

Allah’a yaklaştıkça kişinin korkusu artmalıdır. Evvela ibâdet ederek bu korku kazanılır. Ancak yaptığı ibâdete güvenir yani nefsine güven gelirse, bu korkuda azalma olur. Çoğu kişiyi, Allah yolunda ilerlemekten geri koyan budur. İşte takvâ sahibi, her zaman Allah korkusunu kalbinde taşıyan kimsedir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنْ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لَا بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ (ت ه عن عطية السعدى)

″Kul, sakıncalı şeyden korktuğundan dolayı sakıncalı olmayan şeyi de bırakmadıkça takvâlı kişilerden olamaz.″[1]

Kur’ân-ı Kerîm’in takvâ sahipleri için hidâyetçi olduğuna dair de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

لَيْسَ الْقُرْآنُ بِالتِّلَاوَةِ وَلَا الْعِلْمُ بِالرِّوَايَةِ وَلَكِنَّ الْقُرْآنَ بِالْهِدَايَةِ وَالْعِلْمَ بِالدِّرَايَةِ (الديلمى عن انس)

″Kur’ân sâdece okumak için değildir. İlim de rivâyet için değildir. Velâkin Kur’ân hidâyet içindir. İlim de dirâyet içindir″[2] diye buyurmuştur.[3]

Kur’ân; okuyup, öğrenip, hükmüyle amel edilmek içindir. Yoksa sâdece köşeye çekilip, okuyup geçmek için değildir. Kur’ân’ı oku; içinde ne emirler, ne nehiyler var, ne yapmalı iyice öğren, ona göre çalış ve Cenneti kazan. Kur’ân okumakta büyük sevap vardır. Ancak bir kimse Kur’ân’ı öğrenir, okur, ibret alır ve hükmüyle amel ederse, Kur’ân kendine hidâyet eder. Fakat Kur’ân’ın hükmüyle amel etmezse, o Kur’ân mahşerde ona dâvâcı olur.

Bir kimse Kur’ân’ı okur, içine Allah korkusu düşmez, yalnız insanlara beğendirmek için okur, kendisine bir kibir ve gurur gelirse, bunun ona hiç faydası olmaz.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَأْتِى عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَتَعَلَّمُونَ فِيهِ الْقُرْآنَ فَيَجْمَعُونَ حُرُوفَهُ وَيُضَيِّعُونَ حُدُودَهُ وَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا جَمَعُوا وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا ضَيَّعُوا (أبو نعيم عن ابن عباس)

″İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, Kur’ân’ı öğrenirler. Ancak harflerine önem verirler de, ahkâmını zâyi ederler. Bu hallerinden dolayı veyl[4] onlara olsun!″[5]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 24; Sünen-i Tirmizî, Sıfat’ul-Kıyâme 19.

[2] ″İlim de dirâyet içindir″ buyruğundan maksat; İlim, Allah’u Teâlâ’yı bilmektir. Allah’ı bilen dirâyetli, cesaretli ve vakarlı olur. Yani Allah’ı kendine çok yakın bilip, O’nun hoşuna gidecek sözü; zenginlerin ve makam sahiplerinin hoşuna gitmeyecek diye geri durmayarak dirâyetli olup hakikati söyler, demektir.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 362/9.

[4] Veyl, Cehennemde bir vâdidir. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 79’un ve Sûre-i Mürselât, Âyet 8-15’in izahlarına bakınız.

[5] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 29120; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 504.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ ﴿٣﴾

3. O takvâ sahipleri ki, gayba îman ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklarından infak ederler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Gayba îman ederler″ diye buyrulması, Allah’u Teâlâ’yı görmedikleri halde görmüş gibi îman edip, O’ndan korkarlar ve melek­lerine, kitaplarına ve Peygamberlerine îman ederler, gözleriyle görmedikleri halde, Cennete, Ce­henneme, sevaba ve günaha îman ederler, anlamındadır.

Enes İbn-i Mâlik Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَيْتَنِي قَدْ لَقِيتُ إِخْوَانِي. فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِهِ: أَوَلَسْنَا إِخْوَانَكَ؟ قَالَ: بَلْ، أَنْتُمْ أَصْحَابِي، وَإِخْوَانِي قَوْمٌ يَأْتُونَ مِنْ بَعْدِي يُؤْمِنُونَ بِي وَلَمْ يَرَوْنِي. ثُمَّ قَرَأَ {الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ} (حم ابن عساكر عن انس بن مالك(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Keşke kardeşlerimi görebilseydim″ deyince, Sahabeden bir kişi: ″Yâ Resûlallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?″ diye sordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Siz benim arkadaşlarımsınız. Kardeşlerim ise, benden sonra gelip, beni görmeden îman edecek olan kimselerdir″ buyurup, ″O takvâ sahipleri ki, gayba îman ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklarından infak ederler″ âyetini okudu.[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Namazlarını kılarlar″ diye buyrulduğu üzere takvâ sahipleri, Allah’u Teâlâ’ya olan inançları kuvvetli olduğu için namazı devamlı ve çok kılarlar. Farzları, sünnetleri ve yapabildikleri kadar da gece ve gündüz nâfile namazlara devam ederler. Böyle olunca da Allah’u Teâlâ onları sever.

Allah’u Teâlâ âyetlerde, beş vakit namaza işâret ederek bu namazları vaktinde kılmamızı emretmiştir.[2] Fakat nasıl ve kaç rek’at kılacağımızı açıklamamıştır. Allah’u Teâlâ, namazın nasıl kılınacağını Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtasıyla Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e öğretmiş ve bizim de ondan öğrenmemizi emretmiştir.

Bu hususta Mâlik b. Huveyris Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Bizler yaşça birbirine yakın gençler topluluğu olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldik ve yanında yirmi gece kaldık. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, ailelerimizi özledi­ğimizi anladı ve bize geride kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendi­sine söyledik. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem gâyet ince yürekli, hassas ve çok merhametli idi. Bize buyurdu ki:

ارْجِعُوا إِلَى أَهْلِيكُمْ فَعَلِّمُوهُمْ وَمُرُوهُمْ وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي وَإِذَا حَضَرَتْ الصَّلَاةُ فَلْيُؤَذِّنْ لَكُمْ أَحَدُكُمْ ثُمَّ لِيَؤُمَّكُمْ أَكْبَرُكُمْ (خ حم عن مالك بن حويرث)

″Haydi, ailelerinizin yanına dönün ve onlara dîni öğretin. Söyleyecek şeyleri onlara söyleyip emredin. Siz, ben nasıl kılıyorsam namazı öyle kılın. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri size ezan okusun ve en büyüğünüz de size imam olsun.″[3]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Kendilerine verdiğimiz rızıklarından infak ederler″ diye buyrulmaktadır. Bunlar, zekâtlarını tam olarak verirler, ayrıca ihtiyaç sahiplerine hayır ve hasenatta bulunurlar. İşte bu zâtlar, gâyet cömert olurlar. Allah’u Teâlâ’nın kendilerine verdiği mallarından Allah yoluna sarf ederler.

İnfak hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 261’de şöyle buyrulmuştur:

″Mallarını Allah yolunda infak edenlerin misâli, yedi başak veren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah’u Teâlâ dilediğine kat kat ihsanda bulunur. Allah’u Teâlâ, ihsanı geniş olandır ve her şeyi bilendir.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ أَعْلَمُ أَنَّهُنَّ حَقٌّ مَا عَفَا امْرُؤٌ عَنْ مَظْلَمَةٍ اِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ بِهَا عِزًّا وَمَا فَتَحَ رَجُلٌ عَلَى نَفْسِهِ بَابَ مَسْأَلَةٍ يَبْتَغِي بِهَا كَثْرَةً إِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ بِهَا فَقْرًا وَمَا فَتَحَ رَجُلٌ عَلَى نَفْسِهِ بَابَ صَدَقَةٍ يَبْتَغِي بِهَا وَجْهُ اللّٰهِ تَعَالَى اِلَّا زَادَهُ اللّٰهِ بِهَا كَثْرَةً (هب عن ابى هريرة)

″Üç haslet var ki onlar haktır: Haksızlığa uğrayan bir kimse (eline fırsat geçtiği halde sabredip) affederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, o kulun şerefini artırır. Çok dünyâlık bulmak kastıyla kendisine dilencilik kapısını açan bir kula da Allah’u Teâlâ yokluk kapısı açar. Bir kimse de Allah’ın rızâsını dileyerek Allah yoluna malını sarf ederse, Allah’u Teâlâ da onun malını kat kat artırır.″[4]


[1] Ahmed b. Hanbel, Hadis No: 12119; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 136.

[2] Bakınız: Sûre-i Nisâ, Âyet 103, Sûre-i Hûd, Âyet 114.

[3] Sahih-i Buhârî, Ezan 18, Edeb 27; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 15045.

[4] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 7846; Muhtâr’ul-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 492.


﴿ وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ﴿٤﴾

4. Ey Habîbim! Onlar öyle kimseler ki, sana indirilen Kur’ân’a ve senden evvel indirilen kitaplara îman ederler. Onlar, âhirete de kesin olarak inanırlar.

İzah: Burada îmanın şartlarından bâzıları yer almaktadır. Allah’u Teâlâ birçok Âyet-i Kerîme’de îmanın şartlarından bahsetmektedir.

Yine bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 285’te şöyle buyurmaktadır:

Resûl, Rabbinden kendisine indirilene îman etti, Mü’minler de îman ettiler. Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Peygamberlerine îman ettiler ve ″Biz, O’nun Peygamberlerinden hiçbirinin arasını (hak Peygamber oldukları hususunda) ayırmayız″ dediler ve ″İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bizi bağışla, bizim varacağımız yer Sensin″ dediler.

Bu âyetlerde, Mü’minlerin nasıl bir îmana sahip olmaları gerektiği açık bir şekilde beyan edilmiştir. Hadis-i Şerif’ler de de bu îman esasları net bir şekilde ifade edilmiştir.

Bu husus Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’dan nakledilen meşhur Cibril Hadisi’nde şöyle geçmektedir:

بَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسِ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ اِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعَرِ لَا يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ وَلَا يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ حَتَّى جَلَسَ اِلَى النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ اِلَى رُكْبَتَيْهِ وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ أَخْبِرْنِى عَنْ الْاِيمَانِ قَالَ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ. قَالَ صَدَقْتَ (م د ن حم عن عمر بن الخطاب)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem aramızda beraber oturuyorduk. O vakit melek sıfatlı gâyet sevimli bir adam yanımıza geldi. Elbisesi gâyet şiddetli beyaz ve gâyet temizdi. Saçı çok ziyâde kara ve gâyet güzeldi. Üstünde hiç yolculuk alâmeti yoktu ve bizim meclisimizde oturanlardan hiçbiri onu tanımadı. (Hürmetle) Resûlu Ekrem’in dizlerine kadar yaklaşıp, iki dizini iki dizine dayayarak oturdu. İki elini de iki dizinin üstüne koydu. Dedi ki:

″Yâ Muhammed! Bana îmandan haber ver.″ Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Îman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allah tarafından olduğuna inanmaktır.″ O gelen adam: ″Doğru söyledin″ dedi. Biz hayret ettik. Hem soruyor, hem de tasdik ediyor. Daha ziyade hayrete düştük, acaba bu kimdir?

Bu adam yine: ″Yâ Muhammed! Bana İslâm‘dan haber ver″ dedi. Buyurdu ki: ″İslâm -Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh- diye şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan’da oruç tutmak ve eğer yoluna gitmeye kudretin var ise hac etmektir.″ O adam yine: ″Doğru söyledin″ dedi. Bu adam hem soruyor hem de tasdik ediyor. Biz, çok dikkatle dinlemeye başladık. Hayretimiz gittikçe artıyordu. Yine o adam: ″Bana ihsandan haber ver″ dedi. Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″İhsan, Allah’ı görüyorsun gibi O’na ibâdet etmendir. Sen O’nu göremiyorsan da şüphesiz O seni görüyor.

Yine o adam: ″Bana kıyâmetin ne zaman kopacağından haber ver″ dedi. Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Bu hususta sorulan, sorandan daha bilgili değildir.″ Bu sefer o gelen kişi: ″Bana alâmetlerinden haber ver, işâretleri nedir?″ diye sordu. Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Câriyenin kendi efendisini doğurduğunu görürsün ve bacağı açıkları görürsün ve çıplakları da görürsün. Fakir koyun çobanları, yüksek binalar yaparlar.″

Hz. Ömer dedi ki: Bu adam çıktı gitti. Biz bir zaman durduk. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Bu soran kimdi bildin mi Yâ Ömer?″ ″Allah ve Resûlü daha iyi bilir Yâ Resûlallah!″ dedim. Buyurdu ki: ″O Cebrâil’dir. Sizin meclisinize dîninizin işini bildirmek için geldi.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 1; Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 17; Sünen-i Nesâî, Îman 5; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 346; Bu hâdise, Sahih-i Buhârî’de benzer lafızlarla Ebû Hüreyre Hazretlerinden de nakledilmiştir (Sahih-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 47).


﴿ اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿٥﴾

5. İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve felâha erenler de ancak onlardır.

İzah: Saadet ehli olup, Cennete ve Cemâle kavuşmanın yolu, Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Bakara, Âyet 1-5’te geçen emirlerini hâlisen tutmakladır.

Bu âyetler hakkında Abdullah İbn-i Amr Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmuştur:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّا نَقْرَأُ مِنَ الْقُرْآنِ فَنَرْجُو، وَنَقْرَأُ مِنَ الْقُرْآنِ فَنَكَادُ أَنْ نَيْأَسَ، أَوْ كَمَا قَالَ: فَقَالَ: أَلَا أُخْبِرُكُمْ عَنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَأَهْلِ النَّارِ؟ قَالُوا: بَلَى يَا رَسُولَ اللّٰهِ، فَقَالَ: الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ إِلَى قَوْلِهِ الْمُفْلِحُونَ هَؤُلاءِ أَهْلُ الْجَنَّةِ، قَالُوا: إِنَّا نَرْجُوا أَنْ نَكُونَ هَؤُلَاءِ، ثُمَّ قَالَ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ إِلَى قَوْلِهِ عَظِيمٌ هَؤُلاءِ أَهْلُ النَّارِ، لَسْنَا هُمْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ؟ قَالَ: أَجَلْ (تفسير ابن ابى حاتم عن عبد اللّٰه بن عمرو)

″Yâ Resûlallah! Şüphesiz ki biz, Kur’ân’dan bâzı yerleri okuyo­ruz, ümitleniyoruz. Bâzı yerleri de okuyoruz, neredeyse ümidimiz kesiliyor.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Ben size Cennet ve Cehennem ehli kimdir onu bildireyim mi?″ Onlar: ″Evet, Yâ Resûlallah!″ dediler. Resûlü Kirâm da, Bakara Sûresi’nin ilk beş âyetini okudu ve ″İşte Cennet ehli bunlardır″ buyurdu. Bunun üzerine oradakiler: ″Biz de onlardan olmayı dileriz″ dediler. Sonra da: ″Ey Habîbim! (İnâdi olan) kâfirlere gelince, onları (Allah’ın azâbından) korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir, onlar îman etmezler.* Allah’u Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir…″ diye devam eden Sûre-i Bakara, Âyet 6-7’yi okudu ve ″İşte bunlar da Cehennem ehlidir″ buyurdu. Orada bulunanlar: ″Yâ Resûlallah! Biz onlardan değiliz″ dediklerinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: ″Evet″ diye buyurdu.[1]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 84, 89.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿٦﴾ خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟ ﴿٧﴾

6-7. Ey Habîbim! (İnâdi olan) kâfirlere gelince, onları (Allah’ın azâbından) korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir, onlar îman etmezler.* Allah’u Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de perde çekmiştir. Ve onlar için büyük bir azap vardır.

İzah: Cehennemlik olanlar şunlardır ki, onları Cehenneme girmekten korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir, aldırmaz ve sakınmazlar. Ey Habîbim! Sen, küfürde inâdi olanları inandıramazsın, onların kalplerine korku koyamazsın. Günahlarının kirleri kendilerini paslandırır, vaadlere inanmaz olur, kalpleri körleşir. Bunlara Allah’u Teâlâ gazap eder; duymasınlar, görmesinler diye kalplerini, gözlerini ve kulaklarını kara mühürle mühürler. Sebebi de küfürde inat etmeleridir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْقُلُوبُ أَرْبَعَةٌ: قَلْبٌ أَغْلَفُ، فَذَلِكَ قَلْبُ الْكَافِرِ، وَقَلْبٌ مُصْفَحٌ فَذَلِكَ قَلْبُ الْمُنَافِقِ، وَقَلْبٌ أَجْرَدُ فِيهِ مِثْلُ السِّرَاجِ، فَذَلِكَ قَلْبُ الْمُؤْمِنِ، وَقَلْبٌ فِيهِ إِيمَانٌ وَنِفَاقٌ، فَمَثَلُ الْإِيمَانِ كَمَثَلِ شَجَرَةٍ يُمِدُّهَا مَاءٌ طَيِّبٌ، وَمَثَلُ النِّفَاقِ كَمَثَلِ قُرْحَةٍ يُمِدُّهَا الْقَيْحُ وَالدَّمُ، فَأَيُّ الْمَادَّتَيْنِ غَلَبَتْ صَاحِبَتَهَا أَهْلَكَتْهُ (مصنف ابن ابى شيبة عن حذيفة)

″Kalpler dört türlüdür. Tamamen mühürlenmiş kalp, bu (küfürde inâdi olan) kâfirin kalbidir. Eğri ve içinde îman ile küfrü bir arada bulunduran kalp, münâfığın kalbidir. İçinde ışıl ışıl bir kandilin yandığı kötülüklerden arındırılmış kalp, Mü’minin kalbidir. Bir kalp daha vardır ki, içinde nifak ve îmanı beraberce barındırır. Îman, bu kalpte tertemiz sulardan beslenen bir ağacı andırırken, nifak, kan ve irin akıtan bir yaraya benzer. Artık hangisi diğerine üstün gelirse, kalp onun hükmü altına girer.″[1]

Genel olarak hakkı inkâr edenler için kullanılan ″Küfür″ kelimesi lügatta, örtmek anlamına gelmektedir. Kavram olarak da İslâm’ın hakikatlerini kabul etmeyen kimselerdir.

Allah’u Teâlâ, 6’dan 20’inci Âyet-i Kerîme’ye kadar genel olarak, insanı Cehenneme götüren amellerin neler olduğunu haber vermektedir.


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 373; İbn-i Ebî Şeybe, Masannef, Hadis No: 53; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 10705.


﴿ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ ﴿٨﴾

8. İnsanlardan bâzı kimseler vardır ki: ″Biz de Allah’a ve âhiret gününe îman ettik″ derler. Halbuki onlar, Mü’min değildir.

İzah: İbn-i Abbas, Abdullah b. Mes’ud ve Rabi’ b. Enes Hazretleri gibi birçok Sahâbîden nakledildiğine göre, bu âyette insanlardan bâzıları diye zikredilen kimselerden maksat, münâfıklardır.


﴿ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ﴿٩﴾

9. Onlar, Allah’u Teâlâ’yı ve Mü’minleri aldatmak isterler. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.

İzah: Münâfıklar, îman etmedikleri halde, öldürülmekten kurtulmak için dilleriyle, kalplerindeki şüphe ve inkârın aksini söylerler. Ve bu sözleriyle Allah’u Teâlâ’yı ve Mü’­minleri kandırmaya çalışırlar ve ″Îman ettik″ derler. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini aldatmaktadırlar. Fakat bunun farkında değildirler. Mahşer günü de Allah’u Teâlâ münâfıklarla alay edecektir. Bu hususta Sûre-i Bakara, Âyet 14-15’in izahına bakınız.


﴿ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ﴿١٠﴾

10. Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır. Allah’u Teâlâ onların kalplerindeki marazı artırır. İşte yalancılık yaptıkları için onlara elim bir azap vardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında İbn-i Eslem Radiyallâhu anhu, şöyle buyurmuştur:

{فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} قَالَ: هَذَا مَرَض فِي الدِّين وَلَيْسَ مَرَضًا فِي الْأَجْسَاد وَهُمْ الْمُنَافِقُونَ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عبد الرحمن بن زيد بن أسلم)

″Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır″ diye geçen âyetteki maraz, bedende olan bir hastalık değil, dînî (mânevî) bir hastalıktır ve bunlar münâfıklardır.[1]


[1] İbn-i Kesir, Tefir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 179.


﴿ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ﴿١١﴾ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٢﴾

11-12. Onlara, ″Yeryüzünde (Mü’minleri aldatarak) fesat çıkarmayın″ denildiği zaman, ″Biz ancak ıslah edicileriz″ derler.* Haberiniz olsun ki, fesat çıkaranlar ancak kendileridir. Lâkin bunun farkında değildirler.

İzah: Münâfığın dış görünüşü Mü’min şeklinde olduğu için onun durumu, Mü’minleri şüpheye düşürmektedir. Bu bakımdan fitne ve fesat, münâfıklar tarafından çıkarılır. Zîrâ münâfıklar, hakikat olma­yan sözleriyle Mü’minleri aldatmış, Mü’minlere karşılık kâfirleri dost edinmişlerdir. Bu sebepten Allah’u Teâlâ münâfıklar hakkında böyle buyurmuştur.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da bu âyeti şöyle açıklamıştır:

- Münâfıklar, Mü’minler ile kitap ehli arasını yapmaya çalışmaktayız derler. İşte münâfıkların yeryüzünde fesat çıkarmış ol­malarının sebebi budur. Onlar bu davranışlarıyla yeryüzünü ıslah et­tiklerini sanmışlardır.

Ayrıca münâfıkların başka bir özelliği de, sâdece kendi çıkarları ve menfaatleri için Müslüman ülkelerinde fitne ve fesat çıkararak, savaş çıkmasına neden olmalarıdır. Bu da Müslümanların büyük sıkıntılar çekmesine sebep olmaktadır. İşte bu fitneleri ve savaşları haksız yere çıkaran münâfıklar hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْفِتْنَةُ نَائِمَةٌ لَعَنَ اللّٰهُ مَنْ أَيْقَظَهَا (الرافعي عن أنس(

″Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah’u Teâlâ lânet etsin!″[1]

Tarih boyunca münâfıklar tarafından, bütün Müslümanlar çok büyük zarar görmüşlerdir. Bunlara, ″Niçin fesat çıkarıyorsunuz?″ denildiği zaman da, ″Biz ıslah edicileriz″ demişlerdir. Birçok olayda olduğu gibi, Hz. Osman Efendimizin şehit edilmesine sebep, Hakem İbn-i Ebi’l-As isminde bir münâfık idi.[2] Bu münâfık, ortalığı karıştırıp Müslümanların birbirine düşmesine sebep olmuş ve bunun sonunda Hz. Ali ve Hz. Muâviye arasında ki Sıffin Savaşı meydana gelmiştir. Bu savaşta, nakledildiğine göre, her iki taraftan şehit olanların sayısı otuz altı bine ulaşmıştır. Tarih boyunca da fitne ve fesat çıkaranlar hep münâfıklar olmuştur. Sonuç olarak Müslümanlar bu fitneler dolayısıyla öldürülmüş, göç etmek zorunda bırakılmış ve büyük zulümlere uğramışlardır.


[1] Kenz’ul Ummal, Hadis No: 30891.

[2] Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i İsrâ, Âyet 60’ın izahına bakınız.


﴿ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿١٣﴾

13. Onlara, ″Siz de insanların (Sahâbîlerin) îman ettiği gibi îman edin″ dendiği zaman, ″O akılsızların îman ettiği gibi mi îman edelim?″ derler. Haberiniz olsun ki, akılsız olanlar ancak kendileridir. Lâkin onlar bilmezler.

İzah: O münâfıklara hitaben, ″Gelin, hakiki Mü’minlerin İmân ettiği gibi samimî bir şekilde îman edin″ denilince, onlar kibirlenerek, ″Biz o akılsızların îman ettiği gibi mi îman edelim?″ derler. Halbuki asıl akılsız olanlar onlardır. Fakat bunu idrak etmezler, demektir.

Gerçek şu ki, her zaman, her yerde bu düşüncede olan münâfıklar vardır. Bunlar kendilerini bilgili, aydın, ilerici zannederler. Mü’minlere hakaret gözüyle bakarlar, kendileri gibi düşünmeyenleri fikirden, zekâdan mahrum sayarlar, onların medeniyete ilerlemeye karşı olduklarını sanırlar. Zavallılar, kendilerinin nasıl bir cehalet ve gaflet çukuruna düşmüş olduklarının farkında değildirler. Kendilerinin, o acınacak karanlık hallerini bir saadet, bir aydınlık hali zannederler. Ne diyelim, Cenâb-ı Hakk cümlemize uyanıklık nasip buyursun![1]

Allah katında esas akıllı olanların Mü’minler olduğuna dair Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

خَلَقَ الْعَقْلَ فَقَالَ الْجَبَّارُ مَا خَلَقْت خَلْقًا أَعْجَبَ إلَيَّ مِنْك وَعِزَّتِي وَجَلَالِي لَأُكَمِّلَنَّكَ فِيمَنْ أَحْبَبْت وَلَأُنْقِصَنَّكَ فِيمَنْ أَبْغَضْت قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَكْمَلُ النَّاسِ عَقْلًا أَطْوَعُهُمْ لِلّٰهِ وَأَعْمَلُهُمْ بِطَاعَتِهِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابى هريرة(

Cebbâr olan Allah, aklı yarattığında ona şöyle bu­yurdu: ″Senden daha çok beğendiğim bir yaratık yaratmadım. İzzetim ve Celâlime yemin ederim ki, sevdiğim kimselerde seni kemâle erdireceğim, buğzettiğim kimselerde seni eksik kılacağım.″ Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ″İnsanlar arasında aklı en mükemmel olan, Allah’a en itaatkâr olan ve O’na itaat olan amelleri en çok yapandır.″[2]


[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm Meâli Âlîsi ve Tefsîri, c. 1, s. 20.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 18, s. 223.


﴿ وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿١٤﴾ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿١٥﴾

14-15. Onlar, îman edenlerle karşılaştıkları zaman, ″Biz de îman ettik″ derler. Şeytanları ile (şeytan gibi küfründe inâdi olan kâfirlerle) yalnız kaldıkları zaman da, ″Biz sizinle beraberiz, biz ancak onlarla alay ediyoruz″ derler.* Allah’u Teâlâ da o münâfıklarla alay eder ve onlara, kendi azgınlıkları içinde şaşkın bir halde dolaşsınlar diye mühlet verir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere Allah’u Teâlâ’nın münâfıklarla alay etmesinden maksat, Allah’u Teâlâ’nın onları derhal cezalandırmayıp kendilerine bir mühlet vermesi ve mahşer gününde de onlarla alay etmesidir. Bu husus bir Hadsi-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى يَدْعُو النَّاسَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَسْمَائِهِمْ سِتْرًا مِنْهُ عَلَى عِبَادِهِ، وَأَمَّا عِنْدَ الصِّرَاطِ، فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ يُعْطِي كُلَّ مُؤْمِنٍ نُورًا، وَكُلَّ مُؤْمِنَةٍ نُورًا، وَكُلَّ مُنَافِقٍ نُورًا، فَإِذَا اسْتَوَوْا عَلَى الصِّرَاطِ سَلَبَ اللّٰهُ نُورَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ، فَقَالَ الْمُنَافِقُونَ: انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ [الحديد آية 13] وَقَالَ الْمُؤْمِنُونَ: رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنا [التحريم آية 8] فَلا يَذْكُرُ عِنْدَ ذَلِكَ أَحَدٌ أَحَدًا (طب عن ابن عباس(

Allah’u Teâlâ, mahşer günü insanları isimleriyle çağırır. Bu O’nun kullarını korumasıdır. Allah’u Teâlâ sırat köprüsünün yanında her Mü’mine ve her münâfığa bir nûr verir. Sırat’a vardıklarında da münafık erkek ve münâfık kadınların nûrları geri alınır. Sûre-i Hadîd, Âyet 13’te geçtiği üzere, ″O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar, Mü’minlere: ″Bizi bekleyin; nûrunuzdan biz de istifâde edelim!″ derler. Mü’minler de onlara: ″Arkanıza (dünyâya) dönün de oradan nûru arayın!″ derler. Artık aralarına kapısı bulunan bir sur çekilir ki, onun iç tarafında rahmet, dış tarafında da azap vardır.″ Yine o zaman Mü’minler, Sûre-i Tahrîm, Âyet 8’de geçtiği üzere, ″Ey Rabbimiz! Bizim nûrumuzu tamamla…″ derler. Bu sırada kimse kimseyi zikretmez.[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11079.


﴿ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ﴿١٦﴾

16. İşte onlar, hidâyet karşılığında dalâleti satın almışlardır. Onların bu ticaretleri kâr etmemiş ve onlar hidâyete de erememişlerdir.

İzah: O münâfıklar, hidâyet karşılığında küfür ve isyanı satın almışlardır. Onlar, her nekadar geçici dünya menfaatlerinden istifade etseler de, âhirette elim bir azâba uğrayacaklardır. Onların bu ticaretleri, kendilerine hiçbir kazanç sağlamamıştır.


﴿ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ﴿١٧﴾

17. Onların misâli, ateş yakmış kimselerin misâli gibidir. Ateş onların etrafını aydınlatırken, Allah’u Teâlâ onların ateşinin nûrunu yok ediverir ve onları karanlıklar içinde bırakır da, onlar böylece göremez olurlar.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا إلَى آخَر الْآيَة: هَذَا مَثَل ضَرَبَهُ اللّٰه لِلْمُنَافِقِينَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَعْتَزُّونَ بِالْإِسْلَامِ فَيُنَاكِحهُمْ الْمُسْلِمُونَ ويُوارِثُونهُمْ وَيُقَاسِمُونَهُمْ الْفَيْء فَلَمَّا مَاتُوا سَلَبهمْ اللّٰه ذَلِكَ الْعِزّ كَمَا سَلَب صَاحِب النَّار ضَوْءُهُ وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَات يَقُوم فِي عَذَاب. (ابن جرير الطبرى جامع البيان عن ابن عباس)

″Allah’u Teâlâ bu âyeti, münâfıkların hâlini beyan eden bir misâl olarak zikretmiştir. Onlar dünyâda iken İslâm’ın izzet ve şerefinden fayda­lanırlar, Müslümanlarla evlenirler, onlara mîrasçı olurlar, onlarla ganîmetleri paylaşırlar, fakat öldüklerinde Allah’u Teâlâ, onlardan İslâm’ın lütuflarından faydalanma­larını keser. Aydınlanmak için ateşi yakan kimsenin ateşinin sönmesi hâlinde karanlıklar içinde kaldığı gibi, münâfıklar da öldükten sonra azap içinde kalırlar.″[1]


[1] İbn-i Cerîr et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 1, s. 321.


﴿ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ ﴿١٨﴾

18. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar (o dalâletten) dönmezler.

İzah: O münâfıklar, mânen sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler. Bunların misâli şuna benzer: Kulağı sağır, dili yok, gözü kör olan kimselere, gittikleri yolda tehlike olduğunu nasıl anlatıp döndürebilirsin? İyice düşün bak! Görmez ki doğruyu bulsun, işitmez ki anlasın, dili yok ki söylesin. Ne yapsan aksini anlar. İşte bunlar, bu hâllerinden dönmezler.


﴿ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ﴿١٩﴾ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ﴿٢٠﴾

19-20. Yahut onların misâli şu kimseler gibidir ki; gökten yağmur yağarken karanlık çöker, gök gürler, şimşek olur. O kimseler, şimşekten dolayı ölüm korkusuyla işitmemek için parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Allah’u Teâlâ onları (azapla) kuşatmıştır.* Neredeyse şimşek gözlerini kör edecekti. Şimşek, on­ları aydınlatınca ışığında yürürler. (Şimşeğin aydınlığı kesilip) üzerlerine karanlık çökünce de ayakta kalıverirler. Allah’u Teâlâ dileseydi, elbette onların kulaklarını sağır ve gözlerini kör ederdi. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, münâfığın durumunu, yağmur yağarken olan hâdiselere benzetmektedir.

Allah’u Teâlâ onların sapıklığını; karanlıklara, îmanının geçici aydınlatmasını; şimşeğin geçici aydınlatmasına, îmanının zayıf­lığını ve Allah’ın azâbına çarptırılma korkusuyla şaşkınlığa düşmesini; ölüm korkusuyla şimşeğin çarpması anında parmaklarını kulaklarına tıkamasına, îman içerisinde bulunduğu süreyi; şimşeğin ışığında yürümesine, sapıklık içinde bocalayıp durmasını ise; karanlıklar içerisinde kalmasına benzetmiştir.


﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ﴿٢١﴾

21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin ki, takvâ sahibi kimselerden olasınız.

İzah: Allah’u Teâlâ, takvâ ile ibâdet edenler kurtulurlar; siz de yapın, diye buyuruyor. Hakk Teâlâ’nın: ″Felâha erenler de ancak onlardır″[1] diye buyurduğu bunlardır.

Allah’a yaklaştıkça kişinin korkusu artmalıdır. Evvela, ibâdet ederek bu korku kazanılır. Ancak yaptığı ibâdete güvenir yani nefsine güven gelirse bu korkuda azalma olur. Çoğu kişiyi Allah yolunda ilerlemekten geri koyan budur. İşte takvâ sahibi, her zaman Allah korkusunu kalbinde taşıyan kimsedir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ (الحكيم هب عن بن مسعود )

″Hikmetin başı, Allah korkusudur.″[2]

Takvâ hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنْ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لَا بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ (ت ه عن عطية السعدى)

″Kul, sakıncalı şeyden korktuğundan dolayı sakıncalı olmayan şeyi de bırakmadıkça takvâlı kişilerden olamaz.″[3]

Fetvâ ile amel vardır, takvâ ile amel vardır, bir de azim ile amel vardır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, ″Fetvâ ile amel edin″ diye emrederdi. Takvâyı tavsiye edip kendisi de tutardı. Azim ile amel eyleyip verâyı da elden bırakmazdı.

Takvâ sahipleri ile ilgili Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

جَاءَ رَجُلٌ اِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَوْصِنِى قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ عَلَيْكَ بِتَقْوَى اللّٰهِ تَعَالَى! فَاِنَّهَا جِمَاعِ كُلُّ خَيْرٍ وَعَلَيْكَ بِالْجِهَادِ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ تَعَالَى! فَاِنَّهُ رُهْبَانِيَّةُ الْمُسْلِم۪ينَ وَعَلَيْكَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَعَالَى وَتِلَاوَةِ الْقُرْآنِ! فَاِنَّهُ نُورٌ لَكَ فِى الْاَرْضِ وَذِكْرٌ لَكَ فِى السَّمَاءِ وَاَخْزِنْ لِسَانِكَ اِلَّا مِنْ خَيْرٍ فَأِنَّكَ بِذَلِكَ تَغْلِبُ الشَّيْطَانَ (ع خط عق صف طح غ عن أبى سعيد الخدرى)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir adam gelerek: ″Yâ Resûlallah! Bana vasiyet eyle″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Takvâ ile amel edesin. Çünkü hayrın hepsi ondadır. Ve senin üzerine Allah yolunda (nefsin ile) mücâhede etmek olsun ki bu, Müslümanların ruhbanlığıdır.[4] Ve senin üzerine zikrullah etmek olsun ve Kur’ân okumak olsun. Çünkü bunlar, sana yeryüzünde nûr ve gökyüzünde de senin için zikirdir. Ve senin üzerine dilini tutmak olsun. Yalnız hayırda tutmalı değil, hayrı söylemelisin. İşte sen bunların hepsini yaparsan, şeytana gâlip gelirsin.[5]

Takvâ ve verâ sahibi olan kişiler, herkesten fazla ibâdet ederler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de takvâ ve verâ sahibi idi. Kendisinin geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde, herkesten fazla ibâdet ederdi.

Bu hususta İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

كَانَ لَا يَكُونُ فِى الْمُصَلِّينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ صَلَاةً وَلَا يَكُونُ فِى الذَّاكِرِينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ ذِكْرًا (ابو نعيم خط عن ابن مسعود)

″Namaz kılanlar içinde herkesten fazla namazı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kılardı. Allah’u Teâlâ’yı zikredenler içinde de herkesten fazla zikri o yapardı.″[6] Namazda da zikirde de hepimizden ileriydi, demektir.

Fetvâ ile amel, şeriatın câiz gördüğü veya görmediği hususlardır. Fetvâ ile amel eden, günahtan kurtulur. Etmeyenler, azap çekerler.

Takvâ ile amel de odur ki, herkes haramdan sakınır. Takvâ ehli, daha fazla dikkat edip, fetvâda câiz olduğu halde şüpheli şeylerden sakınır. Takvâ ehli, helâl malından çok yemeye bile sakınır. Şeriatta karnı doyana kadar yiyebilir. Ancak bunlar daha fazla ibâdet yapıp Hakka sevilebilmek için yemeyi içmeyi azaltır. Şeriatta yemeye içmeye ruhsat varken, takvâ ehli hak yolunda nefisle mücâhede eder.

Azim ile amel edenler de, gece gündüz dâimâ azimle amel ederler. Diğerleri ise, vakitten vakite amel ederler. Verâ, takvâdan yüksektir. Verâ ehli, şüpheli şeylerden daha fazla sakınır, hattâ helâlden bile sakınır. Bu sebepten Hz. Ömer Efendimiz: ″Allah korkusundan yetmiş helâli terkettim″ diye buyurmuştur.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَشْيَةُ اللّٰهِ رَأْسُ كُلِّ حِكْمَةٍ وَالْوَرَعُ سَيِّدُ الْعَمَلِ (طب والقضاعى عن انس(

″Allah korkusu, her hikmetin başıdır. Verâ da amelin seyyididir.″[7]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

رَكْعَتَانِ مَنْ رَجُلٍ وَرَعٍ أَفْضَلُ مِنْ أَلْفِ رَكْعَةٍ مِنْ مُخَلِّطٍ (ابو نعيم عن أنس(

″Verâ sâhibi olan bir kişinin iki re’kat namazı, bu vasfı taşımayan bir kişinin bin rek’at namazından efdaldir.″[8]

Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

ذُكِرَ رَجُلٌ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعِبَادَةٍ وَاجْتِهَادٍ وَذُكِرَ عِنْدَهُ آخَرُ بِرِعَةٍ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا يُعْدَلُ بِالرِّعَةِ (ت عن جابر(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Buyurdu ki: ″Verâya denk olacak, onunla tartılabilecek bir şey yoktur.″[9]


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 5.

[2] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 762, 763; Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 613.

[3] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 24; Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 19.

[4] Ruhbanlık hakkında Sûre-i Hadîd, Âyet 27 ve izahına bakınız.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, 317/8.

[6] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 547/15; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 17931.

[7] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 277/8.

[8] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/9.

[9] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 60.


﴿ اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿٢٢﴾

22. O Rabb ki, sizin için arzı döşedi ve semâyı kubbe olarak bina etti. Gökten size su indirerek onunla çeşitli meyve ve bitkiyi sizin için rızık olarak çıkardı. O halde bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″O halde bile bile Allah’a ortaklar koşmayın″ diye buyrulmaktadır. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ, burada hitap edilenlerden maksadın; bütün müşrikler olduğunu, Arap müşriklerinin de Ehl-i Kitap müşriklerinin de bu ifadenin içinde bulunduklarını beyan etmiştir. Arap müşrikleri, Allah’ın varlığını bildikleri halde, elleriyle yapmış oldukları putları ilah edinip bunlara ibâdet etmişler ve böylece Allah’a ortak koşmuşlardır. Bu müşrikler, ″Melekler, Allah’ın kızlarıdır″ diyerek de Allah’a ortak koşmuşlardır. Ayrıca Ehl-i Kitap olan müşriklerden Yahudiler ise, Allah’ın varlığını bildikleri halde, ″Üzeyr, Allah’ın oğludur″ diyerek Allah’a ortak koşmuşlardır. Aynı şekilde Hristiyanlar da, ″Îsâ Mesih, Allah’ın oğludur″ diyerek Allah’a ortak koşmuşlardır.


﴿ وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٢٣﴾

23. Kulumuza (Muhammed Aleyhisselâm’a) indirdiğimiz Kur’ân hakkında şüphe ediyorsanız, eğer sözünüzde doğru iseniz, onun gibi bir sûre getirin ve Allah’tan başka şâhitlerinizi (putlarınızı ve bilginlerinizi) de yardımınıza çağırın.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, müşriklerin Kur’ân âyetleri hakkında:Muhammed onu kendiliğinden söylemiştir; insan sözüdür″ demeleri üzerine nâzil olmuştur.


﴿ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ﴿٢٤﴾

24. Onun gibi bir sûre yapamazsınız ve elbette hiçbir zaman yapamayacaksınız. Artık yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem azâbından sakının. O azap, kâfirler için hazırlanmıştır.

İzah: Kul sözü eksik, yanlış ve geçersizdir. Allah’ın sözü ise her dâim geçerlidir ve sözlerin en güzelidir. Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden birinin dahi, bir misli başkaları tarafından ne gelmiştir, ne de gelecektir. Kullar onu taklit edemezler. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Yûnus, Âyet 38 ve izahına bakınız.

Yine bu Âyet-i Kerîme, Cehennemin yaratılmış olduğunun delilidir. Cennet ve Cehennemin âhirette yaratılacağını iddia eden Mutezile Mezhebi’ni reddeder.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُوقِدَ عَلَى النَّارِ أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى احْمَرَّتْ ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى ابْيَضَّتْ ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى اسْوَدَّتْ فَهِيَ سَوْدَاءُ مُظْلِمَةٌ (ت عن ابى هريرة)

″Cehennemin ateşi bin sene yakıldı, nihâyet kıpkırmızı kesildi. Bin sene daha yakıldı, bembeyaz kesildi. Bin sene daha yakıldı, simsiyah oluverdi. Şimdi o, simsiyah ve kapkaran­lıktır.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’lerinde de şöyle buyurmuştur:

إِذَا اشْتَدَّ الْحَرُّ فَأَبْرِدُوا بِالصَّلَاةِ فَإِنَّ شِدَّةَ الْحَرِّ مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ وَاشْتَكَتْ النَّارُ إِلَى رَبِّهَا فَقَالَتْ يَا رَبِّ أَكَلَ بَعْضِي بَعْضًا فَأَذِنَ لَهَا بِنَفَسَيْنِ نَفَسٍ فِي الشِّتَاءِ وَنَفَسٍ فِي الصَّيْفِ فَهُوَ أَشَدُّ مَا تَجِدُونَ مِنْ الْحَرِّ وَأَشَدُّ مَا تَجِدُونَ مِنْ الزَّمْهَرِيرِ (خ م عن ابى هريرة)

″Sıcak şiddetlendiği zaman, onu namazla serinletin. Şüphesiz sıcaklığın şiddeti, Cehennemin nefes almasından ileri gelir. Öyle ki, Cehennem ateşi Rabbine: ″Yâ Rabbi! Bir kısmım, bir kısmımı yedi″ diyerek şikâyette bulundu. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, Cehennemin biri kışta, biri de yazda olmak üzere yılda iki nefes almasına izin verdi. İşte sizin gördüğünüz en şiddetli sıcak ve en şiddetli soğuk bu iki nefesten meydana gelmektedir.″[2]


[1] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Cehennem 7; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 10059.

[2] Sahih-i Buhârî, Mevâkit 9; Sahih-i Müslim, Mesâcid 32 (185, 186, 187).


﴿ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٢٥﴾

25. Ey Resûlüm! Îman edip sâlih ameller işleyenlere müjde et. Muhakkak ki onlar için altlarından nehirler akan Cennetler vardır. Her ne vakit o Cennetlerdeki bir meyveden rızıklanıp yeseler, ″Biz bunu önceden (dünyâda iken) benzerlerini yemiştik″ derler. Böylece onlara önceden yediklerine benzer (fakat daha lezzetli) meyveler verilecektir. Orada kendileri için tertemiz zevceler de vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.

İzah: Allah’u Teâlâ birçok Âyet-i Kerîme’de, îman ile ameli beraber zikretmiştir. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Îman; amel etmekle tamam olur. Sâdece îmanın şartlarına inandım demek yeterli değildir. Allah’a ve Resûlüne îman ettim demek; ″Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lere inanıp kabulden sonra, onlarla amel edip çalışmakla olur″ demektir. İşte îman böyle tamam olur.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Fetih, Âyet 29’da şöyle buyurmuştur:

″… Allah’u Teâlâ, onlardan îman edip sâlih amellerde bulunanlara bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.″

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْإِيمَانُ مَعْرِفَةٌ بِالْقَلْبِ وَقَوْلٌ بِاللِّسَانِ وَعَمَلٌ بِالْأَرْكَانِ (ه عن امام على)

″Îman; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve erkânıyla amel etmektir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

اَلْاِيمَانُ وَالْعَمَلُ شَرِيكَانِ فِى قَرْنٍ لَا يَقْبَلُ اللّٰهُ تَعَالَى اَحَدُهُمَا اِلَّا بِصَاحِبِهِ (الديلمى عن على)

Îman ve amel, ikisi bir memlekette ortaktırlar. Allah‘u Teâlâ, birini diğer arkadaşı olmadan kabul etmez. Yalnız arkadaşı ile kabul eder.″[2]

İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ‘dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

لَا يُقْبَلُ اِيمَانٌ بِلَا عَمَلٍ وَعَمَلٌ بِلَا اِيمَانٍ (طب عن ابن عمر(

″Îman amelsiz, amel de îmansız kabul edilmez.″[3]

Îman ile ameli bir temsil ile anlatacak olursak; îman, mermidir. Amel, tüfektir. Kalp, mermi yatağıdır. Nefes kontrolü, bedenen namaz kılmaktır. Duâ, nişan almaktır. Hedef, Hakk’tır. Atıcı, ruhtur. Bunların temizleme fırçası, zikrullahtır; ruhun da gıdasıdır. ″Yâ eyyühellezîne âmenû ve âmil’us-sâlihat″ (îman ve sâlih amel) kuvvetidir. İşte biri olmadan diğerinin olamayacağı açığa çıktı. Böyle olursa, îman ve amel Hakk’a ulaşır ve kabul olur.

İmam-ı Âzam Efendimiz: ″Îman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir; yaptığı amellerindeki noksanlık kişiyi kâfir etmez″ diye buyurmuştur. Bu sebeple Hanefi Mezhebi’ne göre, bir kimsenin bir defa da olsa, namaz kıldığı görülmüşse, o kişinin cenâze namazı kılınır. Fakat ölen kimsenin namaz kıldığına dair hiçbir şâhidi yoksa, o kişinin cenâze namazı kılınmaz.

Dili ile îman ettiği halde, ibâdet yapmaya mâni bir durumu yok iken, mâzeretsiz olarak ömür boyu amelleri bilerek terkeden kişilerin de gerçek anlamda îman etmiş olamayacağına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

صِنْفَانِ مِنْ اُمَّتِى لَعَنَهُمُ اللّٰهُ الْقَدَرِيَّةُ وَالْمُرْجِئَةُ الَّذِينَ يَقُولُونَ الْاِيمَانُ اِقْرَارٌ لَيْسَ فِيهِ عَمَلٌ (الديلمى عن حذيفة)

Ümmetimden iki sınıf var ki, Allah’ın lâneti onlara olsun. Biri kaderiyye, biri mürciyedir. Bunlar ″Îman yalnız dil ile tasdikten ibârettir, onda amel yoktur″ derler.[4]

Amel, ibâdet etmektir. Sâlih amel ise, ihlas ile ibâdet etmektir. Yani amelden murad, ancak Allah’ın rızâsı olmalıdır. İbâdetine riyâ yahut şeriata muhâlif işler karıştırmayarak, hayrı şerri birbirine katmayıp temiz yapmaktır.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 9; Sahih-i İbn-i Hibban, Hadis No: 210.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 193/9.

[3] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 260.

[4] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 636.


﴿ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ﴿٢٦﴾

26. Şüphesiz Allah’u Teâlâ (hakikati açıklamak için), bir sivrisineği ve ondan daha üstününü (daha küçüğünü) misâl vermekten hayâ etmez. Îman edenler, bu misâlin Rableri tarafından hak olduğunu bilirler. Kâfirler ise, ″Allah bu misâlle ne murad etmiştir?″ derler. Allah’u Teâlâ bu misâlle birçok kimseyi dalâlette bırakır ve birçoklarını da hidâyete erdirir. Allah’u Teâlâ, bununla ancak fâsıkları (küfürde inâdi olanları) dalâlette bırakır.

İzah: Allah’u Teâlâ’nın, Kur’ân’da sinek ve örümcekle[1] misâl getirdiğini duyan Yahudilerin: ″Allah böyle basit ve değersiz şeylerle misâl getirir mi? Bu, Allah’ın kelâmı değildir″ demeleri üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ″Fâsık″ ifadesi, geçtiği yere küfür, fesat çıkaran, sözünde durmayan ve günahkâr gibi anlamlara gelmektedir.


[1] Örümceğin misâline dair de Sûre-i Ankebût, Âyet 41’e bakınız.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿٢٧﴾

27. Bunlar, Allah’u Teâlâ’ya verdikleri mîsâktan (sağlam ahidden) sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın emrettiği vuslat yolunu keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte bunlar, hüsrâna uğrayan kimselerdir.

İzah: Âyette: ″Bunlar, Allah’u Teâlâ’ya verdikleri mîsâktan (sağlam ahidden) sonra ahidlerini bozarlar″ diye buyrulmaktadır. Bir kısım âlimlere göre, buradaki Allah’a verilen mîsâktan maksat, insanlar Hz. Âdem’in sulbünde iken onları çıkarıp Rableri olduğuna dair kendilerinden söz almasıdır. Ahdi bozmalarından maksat ise, orada verdikleri sözü dünyâya geldikten sonra yerine getirmemeleridir. Nitekim bu hu­sus Sûre-i A’râf, Âyet 172’de şöyle geçmektedir:

Hani, senin Rabbin, Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkardı ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutarak, ″Ben sizin Rabbiniz değil miyim?″ buyurdu. Onlar da, ″Evet Rabbimizsin, şâhit olduk″ dediler. Böyle yaptık ki mahşer günü, ″Biz bundan habersizdik″ demeyesiniz.

Ebu’l-Âliye Hazretleri, ″Bunlar, Allah’u Teâlâ’ya verdikleri mîsâktan (sağlam ahidden) sonra ahidlerini bozarlar″ diye geçen Âyet-i Kerîme hakkında şöyle buyurmuştur:

هِيَ سِتُّ خِصَالٍ فِي الْمُنَافِقِينَ إِذَا كَانَتْ فِيهِمُ الظُّهْرَةُ عَلَى النَّاسِ أَظْهَرُوا هَذِهِ الْخِصَالَ: إِذَا حَدَّثُوا كَذَبُوا وَإِذَا وَعَدُوا أَخْلَفُوا وَإِذَا ائْتُمِنُوا خَانُوا وَنَقَضُوا عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَقَطَعُوا مَا أَمَرَ اللّٰهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَأَفْسَدُوا فِي الأَرْضِ وَإِذَا كَانَتِ الظُّهْرَةُ عَلَيْهِمْ أَظْهَرُوا الْخِصَالَ: إِذَا حَدَّثُوا كَذَبُوا وَإِذَا وَعَدُوا أَخْلَفُوا وَإِذَا ائْتُمِنُوا خَانُوا (تفسير ابن ابى حاتم عن ابى العالية)

Münâfıkların altı özelliği vardır. İnsanlar üzerine gâlip geldikleri zaman, bu özelliklerini açığa çıkarırlar. Bunlar: ″Konuştukları zaman yalan söyler­ler, vaad ettikleri zaman dönerler, emânet verildiğinde hıyânet ederler, Allah’u Teâlâ’ya söz verdikten sonra ahidlerini bozarlar, Allah’ın emrettiği Hakk’a kavuşmak yolunu keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar.″ Eğer gâlibiyet kendilerinin değil de başkalarının olursa, o zaman da şu üç özelliği ortaya çıkar: ″Konuşunca yalan söylerler, vaad edince dönerler, emânet verilince hıyânet ederler.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Allah’ın emrettiği vuslat yolunu keserler″ diye geçtiği üzere münâfıklar, Allah yolunda olup o yolda çalışan Mü’minlere hasetlerinden buğuz ve iftira ederek, onları Allah yolundan alıkoymaya çalışırlar.


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 285.


﴿ كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٢٨﴾

28. Allah’u Teâlâ‘yı nasıl inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz ölüler idiniz (henüz yok idiniz), sizi O diriltti (size hayat verdi). Sonra (eceliniz geldiğinde) sizi öldürecektir. Sonra tekrar diriltecektir. Sonra da O‘na döndürüleceksiniz.

İzah: Allah’u Teâlâ’nın, sizi öldürdükten sonra tekrar diriltme gücünde olduğunu nasıl inkâr edersiniz? Halbuki sizler hiç yok iken, Allah’u Teâlâ sizlere can vererek diriltti. Eceliniz geldiğinde de sizi öldürerek yok eder ve kıyâmetten sonra da tekrar dirilterek Allah’ın huzurunda haşrolunursunuz, demektir.


﴿ هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ ﴿٢٩﴾

29. O, yeryüzünde her ne var ise hepsini sizin istifâdeniz için yarattı. Sonra semâyı yaratmaya yönelip yedi gökleri kurdu. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

İzah: Abdullah İbn-i Mes’ud, Abdullah İbn-i Abbas Hazretleri ve bir kısım Sahâbîler özetle kâinatın yaratılma safhâlarını şöyle beyan etmişlerdir:

- Allah’ın Ar­ş’ı suyun üzerinde bulunmakta idi. Suyu yaratmadan önce, yaratıldığı beyan edi­lenlerden başka bir şey yaratmamıştı. Mahlûkatı var etmeyi dileyince, sudan duman (buhar) çıkarttı. Buhar suyun üzerine yükseldi. Allah’u Teâlâ ona, yükselen anlamına gelen semâ ismini verdi. Sonra suyu kuruttu. Onu bir tek kütle hâline getirdi. Sonra onu parçaladı. Onu, pazar ve pazartesi günlerinde yedi yer hâline getirdi. Yeryüzü sarsıldı. Bunun üzerine dağları yaratarak sarsıntıyı durdur­du. Yeryüzünün dağlarını ve orada yaşayacak olanların rızıklarını salı ve çar­şamba olmak üzere iki günde yarattı. Böylece yeryüzünün yaratılması dört gün­de tamamlanmış oldu.

Allah’u Teâlâ sonra, duman hâlinde bulunan göğe yöneldi. Bu duman, suyun buharlaşmasından meydana gelmişti. Allah’u Teâlâ, onu bir tek semâ yapmıştı. Sonra onu yayarak perşembe ve cuma günlerinde yedi gök hâline getirdi. Birleştirme anlamına gelen cuma gününe bu ismin verilmesi; o günde göklerle yerin yaratılıp birleştirilmesinden ve dumanlanmasındandır. Allah’u Teâlâ, her göğe emrini vahyetti. Yani her gökte melekler ve diğer mahlûkatı var etti. Son­ra yeryüzü semâsını yıldızlarla süsledi. Yıldızları hem bir süs aracı, hem de gök­yüzünü şeytanlardan koruyucular olarak var etti. Allah’u Teâlâ, dilediği şeyleri yarattık­tan sonra, Arş’ına yükseldi.

Bu husus Sûre-i Fussilet, Âyet 9-12’de şöyle geçmektedir:

Ey Habîbim! De ki: ″Siz, arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.* O, arz üzerinde sâbit dağlar yarattı, yere bereket verdi ve muhtaç olan arz ehlinin yiyeceklerini uygun olarak dört gün içinde takdir etti.* Sonra semâyı yaratmaya yöneldi ki o, duman hâlinde idi. Allah’u Teâlâ, göğe ve yere: ″İsteyerek ya da istemeyerek olun″ dedi. Onlar da: ″İsteyerek ve emrine boyun eğerek olduk″ dediler.* Böylece yedi göğü iki günde yarattı ve her göğe, kendilerine ait olan hususları emretti.″ Dünyâ semâsını da yıldızlarla süsledik ve onu koruduk. Bu, her şeye gâlip ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ ثُمَّ خَلَقَ السَّمَاءَ ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ فِي يَوْمَيْنِ آخَرَيْنِ ثُمَّ دَحَا الْأَرْضَ وَدَحْوُهَا أَنْ أَخْرَجَ مِنْهَا الْمَاءَ وَالْمَرْعَى وَخَلَقَ الْجِبَالَ وَالْجِمَالَ وَالْآكَامَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي يَوْمَيْنِ آخَرَيْنِ فَذَلِكَ قَوْلُهُ {دَحَاهَا} وَقَوْلُهُ {خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ} فَجُعِلَتْ الْأَرْضُ وَمَا فِيهَا مِنْ شَيْءٍ فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ وَخُلِقَتْ السَّمَوَاتُ فِي يَوْمَيْنِ (خ عن ابن عباس(

Allah’u Teâlâ yeri iki günde yarattı, sonra göğe yöneldi, başka iki günde de onu yedi kat olarak tanzim etti. Sonra diğer iki günde arzı düzenledi, yaydı. Arzdan su ve bitkiler çıkardı. Arzda dağlar, ağaçlar, tepeler ve arz ile semâ arasında bulunan şeyleri yarattı. Bunu Allah’u Teâlâ Sûre-i Nâziât, Âyet 30‘da: ″Bundan sonra da yeri döşedi″ kelâmıyla ifade etmiştir. Sûre-i Fussilet, Âyet 9’da: Ey Habîbim! De ki: ″Siz, arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz?…″ diye geçen kelâmına gelince de, arz ve içindekiler dört günde yaratılmış olmaktadır. Semâvat da iki günde yaratılmış olmaktadır.[1]

Bu konu hakkında Sûre-i Fussilet, Âyet 9-12 ve izahına; Allah’u Teâlâ’nın gökleri ve yeri altı günde yarattığına dair de Sûre-i A’râf, Âyet 54 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Fussilet 1.


﴿ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٣٠﴾

30. Ey Resûlüm! Senin Rabbin, meleklere: ″Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım″ diye buyurduğunda onlar: ″Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa bizler Seni hamd, tesbih ve takdis ediyoruz″ dediler. Allah’u Teâlâ da: ″Ben sizin bilmediklerinizi bilirim″ diye buyurdu.

İzah: Âdem Aleyhisselâm yaratılmadan önce yeryüzünde ″Can-cin″ diye bir nesil yaşamıştı. Onlar yeryüzünde çok kan döküp, fesat çıkarmışlardı. Bu nedenle de Allah’u Teâlâ onların tamamını helâk etmiş ve meleklere: ″Yeryüzünde bir halife yaratacağım″ diye buyurarak, onların yerlerine Âdemoğlullarını getireceğini söylemiştir. Melekler, önceki yaratılanların durumunu bildiği için ″Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa bizler Seni hamd, tesbih ve takdis ediyoruz″ dediler. Cenâb-ı Hakk da, ″Ben sizin bilmediklerinizi bilirim″ diye buyurmuştur. Yani Allah’u Teâlâ demek istiyor ki: ″Ben yaratayım da bakın. Onların içinde Beni sizden daha iyi hamd ile tesbih eden, daha iyi zikir edenler olacak.″[1]

Rivâyet edildiğine göre; Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı yaratacağını meleklere haber verdiği zaman, onlar âyette geçtiği üzere: ″Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?″ dediler. Allah da: ″Ben sizin bilmediklerinizi bilirim″ diye buyurdu. Melekler bu cevapta bir azarlama sezerek, söylediklerine pişman olup af dilediler. Bunun üzerine Allah, onlara keffaret olmak üzere bir iş yükledi ve Arş’ın altında Beyt’ül-Mâmur’u[2] yapıp orada tavaf etmelerini emretti.[3]

Beyt’ül-Mâmur hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ فِي السَّمَاءِ يُقَالُ لَهُ الصراحُ، وَهُوَ عَلَى مِثْلِ بَيْتِ الْحَرَامِ بِحِيَالِهِ لَوْ سَقَطَ لَسَقْطَ عَلَيْهِ، يَدْخُلُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ لَمْ يَرَوْنَهُ قَطُّ، وَإِنَّ لَهُ فِي السَّمَاءِ حُرْمَةٌ قَدْرَ حُرْمَةِ مَكَّةَ (طب عن ابن عباس(

″Beyt’ul-Mâmur semâdadır. Ona ″Surah″ ismi verilir. Bu, Beyt-i Haram’ın mislidir ve onun üst hizasına düşmektedir, yere düşecek olsa onun üstüne düşerdi. Orayı her gün daha önce hiç görmemiş yetmiş bin melek ziyaret eder. Onun semâdaki kıymeti, Beytullah’ın kıymeti gibidir.″[4]


[1] Bakınız: Sûre-i Ahzâb, Âyet 41-42.

[2] Beyt’ül-Mâmur: Aynı Kâbe gibi meleklerin tavaf yaparak ibâdet ettikleri yer olup, dünyâdaki Kâbe’nin tam üzerine denk gelmektedir.

[3] Bu hususta Bakınız: Mir’at’ul-Haremeyn, Mir’at-ı Mekke, c. 1, s. 37.

[4] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12019; Râmûz’ul-Ehâdis, s. 196/3.


﴿ وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٣١﴾

31. Allah’u Teâlâ, Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere arzederek, ″Eğer siz doğru söylüyor iseniz, bu mevcûdâtın isimlerini Bana bildirin″ diye buyurdu.


﴿ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿٣٢﴾

32. Melekler de: ″Ey Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Bize bildirdiğinden başka bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen her şeyi bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin″ dediler.


﴿ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ ﴿٣٣﴾

33. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Âdem! Mevcûdâtın isimlerini meleklere bildir″ dedi. Âdem de mevcûdâtın isimlerini bildirince, Allah‘u Teâlâ meleklere: ″Ben size göklerin ve yerin gaybını muhakkak bilirim, sizin açıktan söylediklerinizi ve gizlediklerinizi de bilirim demedim mi?″ buyurdu.

İzah: Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı yarattı. Onun vücut endamı, yapısı, anlatış tarzı ve sesi çok güzeldi. Dâvûdi bir sesi vardı. Ve Allah’u Teâlâ ona, Safiyye ilmi’ni verdi. Bu ilim çok yüksektir. Bütün ilimlerden üstündür. Mâneviyat ilminin başı bu Safiyye ilmidir. Bu ilim, Âdem Aleyhisselâm’da mevcuttu; bu ilimle bütün mevcûdâtın isimlerini meleklere bildirdi.

Âdem Aleyhisselâm, o zamana kadar İblis’in de, meleklerin de duymadığı ve bilmediği mevcûdâtın isimleri ile beraber Allah’ın isimlerini de bütün mazharları ile sayınca, melekler hayran kaldı.

Bu hususta geniş olarak nakledilen şefaat hadisinde, Âdem Aleyhisselâm ile ilgili kısımda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَجْمَعُ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ فَيَقُولُونَ لَوْ اسْتَشْفَعْنَا إِلَى رَبِّنَا حَتَّى يُرِيحَنَا مِنْ مَكَانِنَا هَذَا فَيَأْتُونَ آدَمَ فَيَقُولُونَ يَا آدَمُ أَمَا تَرَى النَّاسَ خَلَقَكَ اللّٰهُ بِيَدِهِ وَأَسْجَدَ لَكَ مَلَائِكَتَهُ وَعَلَّمَكَ أَسْمَاءَ كُلِّ شَيْءٍ اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّنَا ... (خ عن انس(

Allah’u Teâlâ, mahşer gü­nünde Mü’minleri böylece toplar. Rabbimizden, içinde bulunduğumuz şu durumdan bizleri kurtarması için şefaat istesek, derler. Bunun üzerine Hz. Âdem’e gelirler ve ″Yâ Âdem! İnsanların sıkıntıda olduklarını görmüyor musun? Allah’u Teâlâ seni kendi eliyle yarattı, meleklerini sana secde ettirdi ve her şeyin isimlerini sana öğretti. Bulunduğumuz bu durumdan bizi kurtarması için Rabbin katında bizim için şefaatçi ol!″ derler…[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tevhid 19.


﴿ وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ﴿٣٤﴾

34. Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki meleklere, ″Âdem’e secde edin″ demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Yalnız İblis secde etmekten kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

İzah: Hz. Âdem‘deki Safiyye ilminden dolayı, melekler ona çok hürmet edince, İblis’in içindeki gizli kini biraz daha arttı. Kibrinden kendi karşısında kimseyi rakip olarak tanımıyordu, kendi kendine: ″Eğer Allah’u Teâlâ, -Âdem’e secde et- diye bana emretse, secde etmem″ dedi. Onun kalbinden geçeni Allah’u Teâlâ bilmekteydi. Bütün meleklere Âdem Aleyhisselâm’a secde etmelerini emretti. Bir tek İblis kibirlenerek secde etmedi. Halbuki istese secde etmesine mâni olan bir durum yoktu. Böylece lânet toku[1] İblis’in boğazına geçti ve Cennetten kovuldu.

Şeytanın kovulması hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i A’râf, Âyet 13’te şöyle buyurmaktadır:

Allah’u Teâlâ da İblis’e: ″Artık oradan (Cennetten) in. Orada kibirlenmek senin hakkın değildir. Artık çık, şüphesiz ki sen alçaklardansın″ buyurdu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَالْكِبْرَ فَإِنَّ إِبْلِيسَ حَمَلَهُ الْكِبْرُ عَلَى أَنْ لا يَسْجُدَ لآدَمَ وَإِيَّاكُمْ وَالْحِرْصَ فَإِنَّ آدَمَ حَمَلَهُ الْحِرْصُ عَلَى أَنْ أَكَلَ مِنَ الشَّجَرَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ ابْنَيْ آدَمَ إِنَّمَا قَتَلَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ حَسَدًا (ابن عساكر عن ابن مسعود)

″Kibirden sakının. Şüphesiz ki kibir, şeytanı Âdem’e secde etmemeye sevk etmiştir. Hırstan da sakının. Zîrâ hırs, Âdem’i mâlum ağaçtan yemeğe sevk etmiştir. Hasetten de sakının. Zîrâ Âdem’in iki oğlundan biri kardeşini ancak haset sebebiyle öldürmüştür. İşte bunlar her hatânın aslıdır.″[2]

İblis’in, Allah’u Teâlâ’nın emrinden çıkması hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَلَقَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ بِيَدِهِ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَأَمَرَ الْمَلائِكَةَ أَنْ يَسْجُدُوا لَهُ فَسَجَدُوا لَهُ اِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ اَىْ خَرَجَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ (م عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm’ı kendi eliyle[3] Cuma günü yarattı ve ruhundan üfledi ve meleklere ona secde etmelerini emretti. Hepsi ettiler. Yalnız İblis secde etmedi ki, o cinden idi. Böylece secde etmediği için İblis, Rabbinin emrinden çıktı.″[4]

Meleklerin Âdem’e secde etmeleri, ona ibâdet için değil saygı göstermeleri ve Allah’ın emrine itaat etmeleri içindir. Burada geçen ″İblis″ kelimesi ″İblas″ kelimesinden türetilmiş bir kelimedir. ″Hayırdan, pişmanlıktan kesilmiş, hayırı olmayan″ anlamına ge­lir.

İblis’in meleklerden olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir.

İbn-i Abbas, Abdullah b. Mes’ud Hazretleri ve diğer bâzı Sahâbîler, İblis’in, meleklerden birisi oldu­ğunu söylemişlerdir. Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

″İblis, kendilerine cin denilen meleklerin kabile­lerinden bir kabileye mensuptu. Bunlar, melekler arasında şiddetli harlanmış ateşten yaratılmışlardı. Bu kabileden olan İblis’in adı Hâris[5] idi. O, Cennetin bekçilerinden birisi idi. Bu kabilenin hâricindeki melekler ise nûrdan yaratılmış­lardır. Sûre-i Rahmân, Âyet 15’te zikredilen cinler ise, dumansız ateş alevinden yaratılmışlardır. İblis, meleklerin en bilgini olup, Âdem Aleyhisselâm’a onu secde etmemeye kibri sevk etmiştir.″[6]

Bunların delillerinden biri de, müşrikler hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i Sâffât, Âyet 158’de:

″Onlar, Allah ile melekler arasında nesep koyarlar…″ diye buyrulmuştur.[7] ″Melekler″ diye tercüme edilen kelime, âyetin metninde ″el-Cinne″ diye geçmektedir. Bu ifade gözle görülmeyen varlıklar anlamına gelir. Bu nedenle, bu tâbirin geçtiği yere göre âyetlerde; bâzen melek, bâzen cin ve bâzen de şeytan için kullanıldığı görülmektedir.

İmam Taberî de tefsirinde, İblis’in meleklerden olduğunu kabul etmenin daha uygun olduğunu söylemiştir.

Bir kısım âlimler de İblisin, meleklerden ol­madığını söylemişlerdir. Bu hususta Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

″İblis, hiçbir an meleklerden olmamıştır. Âdem Aleyhisselâm insanların atası olduğu gibi, o da cinlerin atasıdır. Onlar da Âdemoğulları gibi doğum yoluyla ço­ğalırlar.″ İblisin meleklerden olmayıp Cinlerden olduğunu söyleyenler delil ola­rak şunları zikretmişlerdir:

- İblis, meleklerden olsaydı, Allah’a isyan etmezdi. Çünkü Allah’u Teâlâ melekler hakkında Sûre-i Tahrîm, Âyet 6’da:

″… Verilen emirleri yerine getiren melekler vardır″ diye buyurmuştur.

- Meleklerle cinlerin yaratılış özellikleri farklıdır. Melekler nurdan yara­tılmışlardır. Cinler ise ateşten yaratılmışlardır.


[1] Burada geçen ″Tok″ ifadesi, boğaza takılan metalden veya ahşaptan bir cisimdir ki, düşmanlarını aşağılamak için mahkûmlara veya esirlere takılır. Lânet toku diye söylenmesi de, Allah’ın lânetinin onun boynuna geçirilmesi, demektir. Allah dilemedikçe de bu lânet ve onun mânevi ağırlığı aslâ çıkartılamaz.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 173/5.

[3] Burada geçen ″Kendi eliyle″ ifadesi müteşâbihtir.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 278/2.

[5] İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir rivâyete göre de; Adem Aleyhisselâm’a secde emrinden önce İblis’in bir diğer adı ″Azâzil″ idi. (İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 1, s. 502)

[6] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 1, s. 455.

[7] Yine bu hususta Sûre-i En’âm, Âyet 100’e bakınız.


﴿ وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿٣٥﴾

35. Biz: ″Yâ Âdem! Sen ve zevcen Cennete yerleşin ve orada istediğiniz gibi Cennet yemişlerinden bol bol yiyin. Lâkin şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa nefislerinize zulmetmiş olursunuz″ dedik.

İzah: İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhum ve diğer bir kısım Sahâbîlerden nakledildiğine göre; İblis, lânete uğradıktan sonra Cennetten çıkarıldı. Buna karşılık Âdem Aleyhisselâm ise Cennete yerleştirildi. Âdem Aleyhisselâm Cennette yalnız başına dolaşıyordu. Bir zaman uykuya daldı. Sonra uyandı. Baktı ki, başucunda bir kadın oturuyor. Allah’u Teâlâ, o kadını Âdem Aleyhisselâm’ın kaburgasından yaratmıştı. Âdem Aleyhisselâm kadına: ″Sen kimsin?″ dedi. O da: ″Ben bir kadı­nım″ dedi. Âdem Aleyhisselâm: ″Niçin yaratıldın?″ diye sordu. Kadın: ″Sen benimle birlikte yaşayasın diye″ dedi. Melekler, Âdem Aleyhisselâm’ın ilminin derecesini ölçmek için: ″Yâ Âdem! Bu kadının ismi ne?″ dediler. Âdem Aleyhisselâm: ″Havva″ dedi. Melekler: ″Niçin Havva diye adlandırıl­dı?″ dediler. Âdem Aleyhisselâm: ″Çünkü o, diri bir varlıktan yaratıldı″ dedi. Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’a: ″Yâ Âdem! Sen ve zevcen Cennete yerleşin ve orada istediğiniz gibi Cennet yemişlerinden bol bol yiyin…″ diye buyurdu.

Yine rivâyet edildiğine göre; Allah’u Teâlâ, Hz. Havva’yı Âdem Aleyhisselâm uykuda iken sol kaburga kemiğinden yarattığında, Âdem Aleyhisselâm uykusundan uyanıp Hz. Havva’yı yanında oturuyor gördü ve ona hitâben: ″Sen kimin için yaratıldın?″ diye sordu. Hz. Havva da: ″Senin için yaratıldım″ diye cevap verdi. Âdem Aleyhisselâm ona dokunmak isteyince, Hakk Teâlâ tarafından: ″Mehrini vermeden Havva’ya dokunma″ denildi. Âdem Aleyhisselâm: ″Mehri nedir?″ diye sorunca, Allah’u Teâlâ: ″Yâ Âdem! Senin âhir zaman peygamberi üzerine on kere salâvat getirmen onun mehridir″ buyurdu.[1]

Ebû Zerr Radiyallâhu anhu da, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَأَيْتَ آدَمَ أَنَبِيٌّ كَانَ؟ قَالَ نَعَمْ كَانَ نَبِيًّا رَسُولًا كَلَّمَهُ اللّٰهُ قُبُلا قَالَ لَهُ يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ. (طس عن أبي ذر)

″Yâ Resûlallah! Sana Âdem Aleyhisselâm gösterildi. Acaba bir Nebî miydi?″ dedim. Buyurdu ki: ″Evet, bir Nebî ve Resûl idi. Allah’u Teâlâ, onunla açıktan konuşarak: ″Yâ Âdem! Sen ve zevcen Cennete yerleşin″[2] diye buyurdu.″[3]

Hz. Havva’nın nasıl yaratıldığı, Sûre-i Nisâ, Âyet 1’de şöyle geçmektedir:

″Ey insanlar! O Rabbinizden korkun ki, sizi bir nefisten (Hz. Âdem’den) yarattığı gibi zevcesini (Hz. Havva’yı) dahi ondan yarattı…″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

اسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ فَإِنَّ الْمَرْأَةَ خُلِقَتْ مِنْ ضِلَعٍ وَإِنَّ أَعْوَجَ شَيْءٍ فِي الضِّلَعِ أَعْلَاهُ فَإِنْ ذَهَبْتَ تُقِيمُهُ كَسَرْتَهُ وَإِنْ تَرَكْتَهُ لَمْ يَزَلْ أَعْوَجَ فَاسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ (خ م عن ابى هريرة)

″Size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kendi hâline bırakırsan da sürekli olarak eğri kalır. Onun için kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim.″[4]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Allah’u Teâlâ onlara, bir ağaca yaklaşmamalarını emretmiştir. Yaklaşmayın dediği bu ağaç ise, bir rivâyete göre buğday ağacıdır. Buğday, Cennette ağaç şeklinde idi.


[1] Günyet’üt-Tâlibîn, c. 2, s. 35.

[2] Sûre-i Bakara, Âyet 35.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Evsat, Hadis No: 4410; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 231.

[4] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 1, Nikah 80; Sahih-i Müslim, Radâ 18 (60).


﴿ فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ ﴿٣٦﴾

36. Bunun üzerine şeytan, onları (vesveseyle) Cennetten kaydırdı ve oradaki nîmetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de onlara: ″Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin ve sizin için yeryüzünde bir müddet kalma ve (ecelleriniz gelinceye kadar) bir nasip vardır″ dedik.

İzah: İblis, Cennetten kovulmuştu. Cennetin kapısına kadar gelirdi. Fakat görevli melekler kendisini içeri almazlardı. Tavus kuşu ve yılan, Cennetten dışarı çıkmıştı. İblis: ″Cenneti son bir kez göreyim″ diyerek ağlayıp yalvardı ve onlara: ″Zâten siz de Cennetten çıkarılacaksınız, Âdem ile Havva da çıkarılacak″ dedi. Böylece onları kandırdı. İblis, sihirle bir boncuk gibi oldu. Tavus kuşu onu ağzına alıp Cennete götürdü. Allah’u Teâlâ ise bu durumdan haberdardı ve Âdem Aleyhisselâm’ı imtihan için İblis’in bu şeklide Cennete girmesine müsâde etti.

Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 22’de şöyle geçmektedir:

… Rableri de onlara, ″Ben bu ağaçtan sizi nehyetmedim mi? Şüphesiz ki şeytan, sizin için apaçık bir düşmandır demedim mi?″ diye nidâ etti.

Allah’u Teâlâ, bu âyette bildirdiği üzere, İblis’in Cennete tekrar girerek kendilerine vesvese vereceğini önceden haber vermişti.

İblis, Cennette insan sûretine girdi ve Havva annemize: ″Siz şu ağaçtan yemezseniz, Cennetten çıkacaksınız″ diye yemin etti. İlk yalan yere yemin etmek böylece başlamış oldu. Şeytan, Havva annemizi inandırdı. Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 21’de şöyle geçmektedir:

″Şüphesiz, ben size nasihat ediyorum!″ diye onlara yemin de etti.

Hz. Havva, o ağaçtan yedi ve Âdem Aleyhisselâm’a; İblis’in, ″O ağaçtan yemedikleri takdirde, Cennetten kovulacaklarını″ söyleyerek yemin ettiğini ve kendisinin de inanıp o ağaçtan yediğini söyledi. Âdem Aleyhisselâm ondan yese Allah’ın emrine karşı geleceğini, yemese Havva’dan ebediyyen ayrılacağını düşündü. Halbuki yemese bir şey olmayacaktı. O da yiyince ikisinin de üzerindeki elbiseler soyuldu, düştü.

Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 22’de şöyle geçmektedir:

″Böylece şeytan, onları aldatarak menedilen ağaçtan yemeye sevk etti. Onlar, kendilerine menedilen ağacın meyvesinden tattıkları vakit, ayıp yerleri açığa çıktı. Onlar da hemen Cennet yaprakları ile örtünmeye başladılar…″

Rivâyete göre, mahrem yerlerini örtünmek için ağaçlardan yaprak istediler, yalnızca incir ağacı yaprağından verdi. Böylece lânet toku[1] Âdem Aleyhisselâm’a da geldi ve boynuna takıldı.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ فِيهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ فِيهِ خُلِقَ آدَمُ وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا (ن عن ابى هريرة)

″Güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. O günde Hz. Âdem yaratıldı. O günde Hz. Âdem Cennete girdirildi ve o günde Hz. Âdem Cennetten çıkarıldı.″[2]

Rivâyet edildiğine göre; Tavus kuşu ve yılan İblis’e yardım ettikleri için, Allah’u Teâlâ onları da Cennetten çıkarıp yeryüzüne indirmiştir. Tavus kuşu, İblis’i ağzında Cennete girdirdiğinden, görüntüsü çok güzel olmasına rağmen Allah’u Teâlâ sesini çirkin yapmıştır. Yılan da, Cennette iken elleri ve ayakları olan bir varlıktı. Allah’u Teâlâ, onu da sürüngen bir varlık hâline getirmiştir. Böylece yaptıkları hatâdan dolayı bunlar da cezâlandırılmıştır.

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ″Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin″ ifadesinden maksat şudur ki; Âdemoğlu ile İblis yeryüzünde kıyâmete kadar birbirlerinin düşmanıdırlar. Bu husus Sûre-i Yûsuf, Âyet 5’te şöyle geçmektedir: ″… Şüphesiz ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.


[1] Burada geçen ″Tok″ ifadesi, boğaza takılan metalden veya ahşaptan bir cisimdir ki, düşmanlarını aşağılamak için mahkûmlara veya esirlere takılır. Lânet toku diye söylenmesi de, Allah’ın lânetinin onun boynuna geçirilmesi, demektir.

[2] Sünen-i Nesâî, Cuma 4.


﴿ فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿٣٧﴾

37. Bunun üzerine Âdem, Rabbinden öğrendiği kelimelerle tevbe etti. Allah’u Teâlâ da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir ve çok merhametlidir.

İzah: Âdem Aleyhisselâm, suçu kendi nefsine buldu ve duâsı kabul oldu. Âdem Aleyhisselâm, Sûre-i A’râf, Âyet 23’te: ″… Ey Rabbimiz! Biz kendi nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrâna uğrayanlardan oluruz″ diye geçtiği üzere, duâ ederek sürekli üzerindeki lânet tokunun kalkması için Allah’a yalvarıp, Havva annemizi arayarak geziyordu. Bu yıllarca sürdü. Bu şekilde dünyânın her tarafını gezdi ve sonunda Allah’u Teâlâ onu affetti.

Âdem Aleyhisselâm, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle edince, onun hürmetine tevbesi kabul edilmiştir. Bu husus bir Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

لَمَّا اِقْتَرَفَ آدَمُ الْخَطِيئَةَ قَالَ: يَا رَبِّ! اَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اِلَّا لَمَّا غَفَرْتَ لِى فَقَالَ اللّٰهُ تَعَالَى: يَا آدَمُ! كَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّدًا وَلَمْ أَخْلُقْهُ؟ قَالَ: يَا رَبِّ! لِاَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِى بِيَدِكَ وَنَفَخْتَ فِىَّ مِنْ رُوحِكَ رَفَعْتُ رَأْسِى فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا لَا اِلَهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ فَعَلِمْتُ أَنَّكَ لَمْ تُضِفْ اِلَى اسْمِكَ اِلَّا أَحَبَّ الْخَلْقِ اِلَيْكَ فَقَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ: صَدَقْتَ يَا آدَمُ! اِنَّهُ لَاَحَبُّ الْخَلْقِ اِلَىَّ وَاِذَا سَأَلْتَنِى بِحَقِّهِ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ وَلَوْ لَا مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ (ك وابن عساكر عن عمر)

Âdem, Cennetten kovulduğunda hatâsını anlayıp, ″Yâ Rabbi! Eğer beni affetmemiş isen Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetine Senden affımı diliyorum″ demişti. Allah’u Teâlâ (ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için): ″Yâ Âdem! Ben onu henüz (zâhirde) yaratmadığım halde, sen Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i nasıl tanıdın?″ diye buyurdu. Âdem: ″Yâ Rabbi! Sen beni (kudret) elin ile yaratıp bana rûhundan üflediğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda Arş’ın ayaklarında -Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh- yazılmış olduğunu gördüm. İsminin yanına ancak yaratılmışların en sevgilisini koyacağını bildim″ dedi. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Âdem! Doğru söyledin, hakikaten Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem Bana yaratılmışların en sevgilisidir. Onun hürmetine Benden ne istesen sana verirdim. Affını diledin, Ben de seni affettim. Şâyet Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem olmasaydı, seni yaratmazdım″ buyurdu.[1]

Âdem Aleyhisselâm’ın duâsının kabul edildiği yer Arafat diye bilinen yerdir. Âdem Aleyhisselâm’ın duâsı kabul olunca, Havva annemizle o anda orada buluşmuşlardır. İşte hacıların Arafat’ta toplanıp duâ etmeleri ve orada günahlarının affedilmesi bu sebeptendir.

İblis ise, suçu hâşâ! Allah’u Teâlâ’ya bularak: ″Sen, ezelî olan ilminle benim secde etmeyeceğimi biliyordun, nasıl olacağım sana malûmdu. Bana, bile bile lânet tokunu giydirdin, benim hiçbir kabahatim yok″ dedi. Böylece kabahati kendinde bulmayıp, kibrinden dolayı tevbe istiğfar etmediği için lânet onun üzerinden kaldırılmadı ve affedilmedi. Bu hususta Race’ İbn-i Ebî Seleme Hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

أُهْبِطَ آدم يَدَيْهِ عَلَى رُكْبَتَيْهِ مُطَأْطِئًا رَأْسَهُ وَأُهْبِطَ إِبْلِيسُ مُشَبِّكًا بَيْنَ أَصَابِعِهِ رَافِعًا رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ (تفسير ابن ابى حاتم عن رجاء بن ابى سلمة)

″Âdem Aleyhisselâm yere indirildiğinde, mahcupluğundan başı eğik ve elleri de dizleri üzerindeydi. İblis ise indirildiğinde, kibrinden başı göğe doğru kalkık ve parmakları da birbirine geçmiş şekilde idi.″[2]


[1] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4287; İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 13; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 8371; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 256.

[2] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 387.


﴿ قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿٣٨﴾

38. Biz dedik ki: ″Hepiniz Cennetten inin. Benden size hidâyet (Kitap ve Resuller) geldiğinde, her kim hidâyetime tâbi olursa, artık onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

قَالَ إِبْلِيسُ لِرَبِّهِ: يَا رَبِّ قَدْ أُهْبِطَ آدَمُ وَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّهُ سَيَكُونُ كِتَابٌ وَرُسُلٌ، فَمَا كِتَابُهُمْ وَرُسُلُهُمْ؟ قَالَ: قَالَ رُسُلُهُمْ: الْمَلَائِكَةُ وَالنَّبِيُّونَ مِنْهُمْ، وَكُتُبُهُمْ: التَّوْرَاةُ وَالزَّبُورُ وَالإِنجيلُ وَالْفُرْقَانُ، قَالَ: فَمَا كِتَابِي؟ قَالَ: كِتَابُكَ: الْوَشْمُ، وَقُرآنُكَ: الشِّعْرُ، وَرُسُلُكَ: الْكَهَنَةُ، وَطعامُكَ: مَا لا يُذْكَرُ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ، وَشَرابُكَ: كُلُّ مُسْكِرٍ، وَصِدْقُكُ: الْكَذِبُ، وَبيتُكَ: الْحَمَّامُ، وَمصائدُكَ: النِّسَاءُ، وَمُؤَذِّنُكَ: الْمِزْمارُ، وَمَسْجِدُكَ: الأَسْوَاقُ (طب عن ابن عباس(

İblis, Rabbi Teâlâ’ya: ″Yâ Rabbi! Âdem yeryüzüne indirildi. İnsanlara, Kitap ve Resuller geleceğini biliyorum. Onların Kitapları ve Resulleri nedir?″ diye sordu. Allah’u Teâlâ: ″Resulleri, melekler ve Peygamberlerdir. Kitapları, Tevrat, İncil, Zebur ve Furkân’dır″ cevabını verince İblis: ″Peki, benim kitabım nedir?″ diye sordu. Allah’u Teâlâ: ″Kitabın vücuda yapılan dövmelerdir. Kıraatin şiir, elçilerin kâhinler, yemeğin Allah’ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanlar, içeceğin sarhoşluk veren her şey, konuşman yalan, evin hamamlar, avlandığın silahların kadınlar, müezzinin çalgı, mescidin ise çarşılardır″ buyurdu.[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11018.


﴿ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ ﴿٣٩﴾

39. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar Cehennem ehlidirler ve onlar orada ebedî kalacaklardır.


﴿ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ ﴿٤٠﴾

40. Ey İsrailoğulları! Size ihsan etmiş olduğum nîmetlerimi hatırlayın. Ve Bana verdiğiniz ahdi yerine getirin ki, Ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim. Ve ancak Benden korkun.

İzah: İsrail, Yâkub Aleyhisselâm‘ın diğer bir adıdır. Âyette geçen İsrailoğulları da, Yâkub Aleyhisselâm‘ın çocukları, demektir. Yâkub Aleyhisselâm’ın on iki oğlu vardı. En büyüğünün adı Yahuda, en küçüğünün adı ise Bünyamin idi. Bünyamin‘in büyüğü Yusuf Aleyhisselâm idi. Bu ikisi bir anneden, diğerleri ise başka anneden doğmuşlardı. İsrailoğularının on iki kabile olması da, Yâkub Aleyhisselâm‘ın on iki evlâdı olduğundan dolayıdır.

Yine Âyet-i Kerîme’de:Bana verdiğiniz ahdi yerine getirin ki, Ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim″ diye buyrulmaktadır. Allah’u Teâlâ’nın, İsrailoğullarından aldığı ahid, Tevrat’ta, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in geleceğini ve hak Peygamber olduğunu bildir­mesi, geldiğinde de ona îman etmelerine dair kendilerinden söz almasıdır.

İşte Allah’u Teâlâ: ″Ey İsrailoğulları! Sizi, Firavun’un zulmünden kurtarma, çölde taştan sular çıkartma, gökten kudret helvası ve bıldırcın yağdırma ve sizden Peygamberler seçme ve onlara kitaplar ver­me nîmetlerimi hatırlayın. Siz, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e îman edip ona uyun ki, Ben de sizi Cennete koya­cağıma dair olan vaadimi yerine getireyim″ diye buyurmuştur.


﴿ وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ ﴿٤١﴾

41. Sizin yanınızda bulunan Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur’ân’a îman edin ve onu ilk inkâr edenlerden olmayın. Benim âyetlerimi dünyâ menfaatleri karşılığında değiştirmeyin. Ve ancak Benden korkun!

İzah: Allah’u Teâlâ, Resûlü Ekrem’e Peygamberlik görevi vererek âyetlerini göndermeye başladığında, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Peygamberliğini ve nâzil olan Kur’ân âyetlerini insanlara haber verdi. Bu âyette de Allah’u Teâlâ, Yahudi âlimlerine hitâben: ″Onu ilk inkâr edenlerden olmayın″ diye buyurarak, tebliğ edilen İslâm Dîni’ni kabul etmedikleri takdirde, diğer Yahudilerin vebâlini yüklenmiş olacaklarını söylemektedir. Eğer o Yahudi âlimleri îman etmiş olsalardı, diğer Yahudiler ve onlardan sonra gelen Yahudiler de onların bu hallerinden etkilenerek îman etmiş olacaklardı.

Yine Âyet-i Kerîme‘de: ″Benim âyetlerimi dünyâ menfaatleri karşılığında değiştirmeyin″ diye buyrulmaktadır. Allah’ın âyetlerinin karşılığında, dünyânın metâ’ının, parasının, mal ve mülkünün tamamının hiçbir değeri yoktur. Dünyâ menfaati için bile bile Allah’ın âyetlerini değiştiren, hükümlerini yok sayan veya gizleyen kimse kâfir olur. İşte Ehl-i Kitap da bu sebeple küfre girmişlerdir.

Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 174’te de şöyle geçmektedir:

″Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu dünyâ menfaati karşılığında değişenler var ya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Mahşer günü Allah’u Teâlâ onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve onlar için elim bir azap vardır.


﴿ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿٤٢﴾

42. (Ey Benî İsrail âlimleri!) Hakkı bâtıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. Halbuki siz bilirsiniz.

İzah: Ey Benî İsrâil âlimleri! Hakikati, uydurduğunuz bâtıl sözlerinizle karıştırmayın veMuhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vasıflarını Tevrat’ta bulmadık″ diye hakkı gizlemeyin. Halbuki siz onu vasıflarıyla bilirsiniz, demektir.

Benî İsrail âlimlerinin, Peygamberimizin hak Peygamber olduğunu ve kendi çocuklarını nasıl bilirlerse öyle bildikleri, Sûre-i Bakara, Âyet 146’da şöyle haber verilmektedir:

″Ehl-i Kitap, kendi çocuklarını nasıl bilirlerse, onu (Muhammed Aleyhisselâm’ı) da öyle bilirler ki, bütün vasıflarıyla bilirler. Halbuki onlardan bir kısmı bu hakikati bilerek gizlerler.″


﴿ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ ﴿٤٣﴾

43. (Ey İsrailoğulları!) Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme‘de Allah’u Teâlâ, Yahudilere; Mü’minlerin îman ettiği gibi îman edin, onların namaz kıldığı gibi namazı kılın ve zekâtı verin, diye buyurmaktadır. Allah’u Teâlâ’nın, ″Rükû edenlerle birlikte rükû edin″ diye buyurması da, Müslüman olarak bu ibâdetleri onlarla birlikte yapın, demektir.

Yine ″Rükû edenlerle birlikte rükû edin″ ifadesinden, namazın belli rükünlerinin olduğu ve ancak o şekilde namaz kılınabileceğine işâret de vardır. Nitekim birçok âyette namazdan bahsedilirken kıyam, rükû ve secde gibi namazın farzlarından bahsedildiği görülmektedir.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Fetih, Âyet 29’da şöyle buyurmuştur:

″Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün…″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

أَمِرْتُ أَنْ أَسَجُدَ عَلَى سَبْعَةِ أَعْظُمِ: الْجَبْهَةِ وَأَشَارَ بِيَدِهِ اِلَى أَنْفِهِ وَالْيَدَيْنِ، وَالرُّكْبَتَيْنِ وَأَطْرَافِ الْقَدَمَيْنِ وَلَا نَكُفَّ الثِّيَابَ وَلَا الشَّعْرَ (خ م عن ابن عباس)

″Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum: Eliyle işâret ederek; alın ile burun, eller, diz kapakları, ayakların parmak uçları. Namazda ne elbiseleri ne de saçı toplamayın.″[1]

İşte namazın zâhir vücutla kılınması emrolunmuştur. Bu sebepten benim namazım kılınmıştır veya ben mâneviyatta kılıyorum gibi sözler sapıklıktır. Bu Hadis-i Şerif’te de açıkça geçtiği üzere, bir kimsenin yedi azası yere gelmeden kıldığı namazı, namaz olmaz. Ancak bir kimsenin hastalık gibi bir mazereti varsa, bu müstesnâdır. Bu kimse sağlık durumuna göre oturduğu yerden, hattâ îma ile namazını kılabilir.


[1] Sahih-i Buhârî, Ezan 132; Sahih-i Müslim, Salât 44 (230).


﴿ اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿٤٤﴾

44. (Ey Benî İsrail âlimleri!) Kendi nefislerinizi unutup insanlara takvâ ile mi emrediyorsunuz? Halbuki siz kitabı (Tevrat’ı) okursunuz, hiç düşünmez misiniz?

İzah: Bu Âyet-i Kerîme‘de, halka emir ve nehiy ile öğütler verdikleri halde, bunlar ile kendileri amel etmeyen âlimler hakkında büyük bir tehdit vardır.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Cuma, Âyet 5’te şöyle buyurmaktadır:

Kendilerine Tevrat verildikten sonra, onunla amel etmeyenlerin hâli, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin hâli gibidir...″ Yani, kendisine ancak o ilmin mesuliyeti kalır, demektir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَثَلُ الْعَالِمِ الَّذِى يُعَلِّمُ النَّاسَ الْخَيْرَ ويَنْسَى نَفْسَهُ كَمَثَلِ السِّرَاجِ يُضِيءُ لِلنَّاسِ ويُحْرِقُ نَفْسَهُ (طب عن جندب بن عبد اللّٰه(

″İnsanlara iyiliği öğretip onunla amel etmeyen âlimin misâli, insanları aydınlatıp kendini yakan çıranın misâli gibidir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

أُتِيتُ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِي عَلَى قَوْمٍ تُقْرَضُ شِفَاهُهُمْ بِمَقَارِيضَ مِنْ نَارٍ كُلَّمَا قُرِضَتْ دُقَّتْ فَقُلْتُ يَا جِبْرَائِيلُ مَنْ هَؤُلَاءِ قَالَ هَؤُلَاءِ خُطَبَاءُ أُمَّتِكَ الَّذِينَ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ وَيَقْرَؤُنَ كِتَابَ اللّٰهِ وَلَا يَعْلَمُونَ بِهِ (هب عن أنس(

Mîraca çıkarıldığım gece bir kavmin yanına geldim. Dudakları ateşten makaslarla kesiliyordu. Kesildikçe yine eski hâline dönüyordu. Cebrâil’e onların kim olduklarını sordum. Dedi ki: ″Onlar, ümmetinin hatipleridir ki, yapmadıkları şeyleri söylerler. Allah’ın kitabını okurlar. Lâkin onunla amel etmezler.″[2]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1659.

[2] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 1727; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 15/5. Ayrıca bakınız: Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11766.


﴿ وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ ﴿٤٥﴾ اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟ ﴿٤٦﴾

45-46. Ve sabırla, namazla Allah’a sığının. Şüphesiz bu zordur. Fakat takvâ sahipleri için kolaydır.* Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve sonunda O‘na döneceklerini bilirler.

İzah: Bu âyetler ile ilgili olarak Üyeyne İbn-i Abdurrahman Radiyallâhu anhu şu hâdiseyi anlatmıştır:

أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ نُعِيَ إِلَيْهِ أَخُوهُ قُثَمُ وَهُوَ فِي سَفَرٍ فَاسْتَرْجَعَ ثُمَّ تَنَحَّى عَنِ الطَّرِيقِ ثُمَّ صَلَّى رَكْعَتَيْن وَأَطَالَ فِيهِمَا الْجُلُوسَ ثُمَّ قَامَ يَمْشِي إِلَى رَاحِلَتِه وَهُوَ يَقُولُ: وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ (هب عن عيينة بن عبد الرحمن عن ابيه)

İbn-i Abbas Hazretlerine kardeşi Kusem’in, kendisi bir seferde iken öldüğü haber verildi. O, ″İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn″[1] dedi. Sonra yoldan bir kenara ayrıldı, oturdu ve iki rekât namaz kıldı ve namazda kaideleri uzattı, sonra kalktı bineğine doğru gitti Ve sabırla, namazla Allah’a sığının. Şüphesiz bu zordur. Fakat takvâ sahipleri için kolaydır″ mealindeki Sûre-i Bakara, Âyet 45’i okuyordu.[2]

Sabır hakkında As’as Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنّ رَسُولَ اللّٰهِ، صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَدَ رَجُلا فَسَأَلَ عَنْهُ، فَجَاءَ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، إِنِّي أَرَدْتُ أَنْ آتِيَ هَذَا الْجَبَلَ, فَأَخْلُوَ فِيهِ وَأَتَعَبَّدَ، فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ، صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَصَبْرُ أَحَدِكُمْ سَاعَةً عَلَى مَا يَكْرَهُ فِي بَعْضِ مَوَاطِنِ الْإِسْلَامِ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَتِهِ خَالِيًا أَرْبَعِينَ سَنَةً (هب عن عسعس(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bir kişinin yokluğunu hissedip onu sorunca, adam geldi ve ″Yâ Resûlallah! Şu dağa gidip inzivaya çekilerek ibâdet etmek istedim″ dedi. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: ″İslâm diyarından birinde hoşlanmadığınız bir şeye, bir saat sabretmeniz, tek başına kırk yıl ibâdet etmenizden daha hayırlıdır.″[3]

Sabır hakkında Hz. Ömer b. el-Hattab Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

الصَّبْرُ صَبْرَانِ الصَّبْرُ عِنْدَ المْصُيِبَةِ حَسَنٌ وَأَحْسَنُ مِنْهُ الصَّبْرُ عَنْ مَحَارِمِ اللّٰهِ (تفسير ابن ابى حاتم عن عمر بن الخطاب(

″Sabır iki çeşittir: Musîbet anında sabır, güzeldir. On­dan daha güzeli, Allah’ın yasaklarına karşı sabretmektir.″[4]

Namazla Allah’a sığınmaya dair de Huzeyfe Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا حَزَبَهُ أَمْرٌ صَلَّى (د حم عن حذيفة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kendisini üzecek bir hâl olursa, namaza koşardı.″[5]


[1] Bu ifade; ″Muhakkak ki, biz O’ndan geldik ve elbette yine O’na döneceğiz″ demektir. (Sûre-i Bakara, Âyet 156)

[2] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 9353.

[3] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 9394.

[4] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 480.

[5] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 312; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22210.


﴿ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ﴿٤٧﴾ وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ﴿٤٨﴾

47-48. Ey İsrailoğulları! Size ihsan etmiş olduğum nîmetlerimi ve sizi (bir zamanlar atalarınızı) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.* Ve hiçbir kimsenin başka bir kimse için bir şey ödeyemeyeceği, (Allah’ın izni olmadıkça) kimseden şefaat kabul olunmayacağı, kimseden fidye alınmayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun!

İzah: Hakk Teâlâ, İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmış, denizi ya­rıp onları karşıya geçirmiş, çöllerde onlar için bir taştan on iki çeşme akıtmış, gökten bıldırcın eti ve helva indirmiş, soylarından birçok Peygamber göndermiştir. Böylece onla­rı, kendi zamanlarında yaşayan kimselere üstün kılmıştır.

Yine Sûre-i Bakara, Âyet 48‘deki şefaattin reddi, kâfirler içindir. Çünkü Kur’ân’ın bu hitâbı onlara yöneliktir. Bu husus Sûre-i Müddessir, Âyet 48’de de şöyle geçmektedir: Artık o kâfirlere, şefaat edenlerin şefaatleri fayda vermez.″

Müslümanlara ise, şefaat haktır. Bu husus Sûre-i Duhân, Âyet 40-42’de şöyle geçmektedir: ″Şüphesiz ki, hakkı bâtıldan ayırma günü, onların hepsinin toplanacağı vaad olunmuş gündür.* O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmayacak ve onlar yardım da görmeyeceklerdir.* Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler müstesnâ. Şüphesiz O, (kâfirlere karşı) mutlak gâliptir, (Mü’minlere) çok merhametlidir.″

Nitekim Müslümanlar için şefaatin olduğuna dair çok sayıda Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif vardır.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Tâhâ, Âyet 109’da şöyle buyurmuştur:

″O gün şefaat fayda vermez. Ancak Rahmân‘ın kendilerine izin verdiği ve sözünden râzı olduğu kimseler müstesnâ.″

Yine Allah’u Teâlâ Sûre-i Sebe, Âyet 23’te şöyle buyurmuştur:

Allah katında, O’nun izin verdiklerinden başkasının şefaati fayda vermez. Nihâyet kalplerinden korku giderilince, şefaat edilecekler şefaatçilere: ″Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?″ derler. Şefaatçiler de: ″Hakkı″ buyurdu (Allah’u Teâlâ, sizlere şefaat etmemiz için izin verdi) derler. O, çok yücedir ve çok büyüktür.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ لِأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ لَا وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ (ه عن موسى الاشعرى(

″Ben, ümmetimin yarısının Cennete girmesi ya da şefaat etmem arasında muhayyer bırakıldım. Ben şefaati tercih ettim. Çünkü şefaat, daha kapsamlı ve ümmetimin hepsinin kurtuluşuna daha yeterlidir. Şefaati siz takvâ sahiplerine has mı biliyorsunuz? Hayır! O takvâ sahipleri için değil, günahkâr, hatâlı ve kötü işlere karışan Müslümanlar içindir.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

لِكُلِّ نَبِىٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِىٍّ دَعْوَتَهُ وَاِنِّى أَخْتَبَأْتُ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لِأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ (خ م ت عن ابى هريرة وهو متواتر(

″Her Peygamberin Allah katında kabul edilecek bir duâsı vardır. Her Peygamber, o duâyı yapmakta acele etti. Ben ise, bu duâmı mahşer gününde ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım.″[2]

Şefaat hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 255’in izahına bakınız.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 37.

[2] Sahih-i Buhârî, Daavât 1; Sahih-i Müslim, Îman 86 (296 Sünen-i Tirmizî, Daavât 141.


﴿ وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ ﴿٤٩﴾

49. (Ey İsrailoğulları!) Şu vakti de düşünün ki, sizi o vakit, Âl-i Firavun’dan (Firavun ve ona tâbi olanlardan) kurtardık. Onlar, sizi en kötü azap ile cezâlandırıyorlardı. Erkek çocuklarınızı boğazlıyor ve kızlarınızı da hayatta bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

İzah: Firavun’un erkek çocuklarını öldürüp, kız çocuklarını bırakmasının sebebi şöyle rivâyet edilmiştir:

Şeytanlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den önce, göğe çıkarak kulak hırsızlığı yaparlardı. Yani gökteki meleklerin konuşmalarını dinlerler ve yeryüzüne gelerek bu haberleri kahinlere söylerlerdi. Kâhinler de olacak bâzı şeylerden böylece haberdar olurlardı. Firavun’un kâhinlere, ″Benim helâkime sebep kim olur?″ diye sorması üzerine onlar, ″Bu sene içinde doğacak bir erkek çocuk″ diye Mûsâ Aleyhisselâm’ın doğacağını haber vermişlerdi. Bunun üzerine Firavun, İsrailoğullarından o yıl içerisinde doğan bütün erkek çocuklarını öldürüyor ve kız çocuklarını ise sağ bırakıyordu.

O dönemde Mısır’da uzun zamandan beri sülâle tâkip ederek krallık yapanlara ″Firavun″ denirdi. Mûsâ Aleyhisselâm zamanında gelen ve tanrılık dâvâsında bulunan son Firavun suya gark olarak öylelikle helâk oldu. ″Âl-i Fi­ravun″ ifadesinden maksat da, Firavun’un dînini kabul edip, ona tâbi olanlardır.


﴿ وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ﴿٥٠﴾

50. Denizi yarıp yol açarak sizi kurtardığımız ve Âl-i Firavun’u (Firavun ve adamlarını) ise gözlerinizin önünde gark ettiğimiz zamanı da düşünün.

İzah: Hz. Mûsâ ve ümmeti Mısır’dan ayrılınca, Firavun ve adamları peşlerine düştü. Nihâyet Kızıldeniz’de onlara yetişti. Bunun üzerine Hz. Mûsâ âsâsı ile denize vurunca, denizin içerisinden on iki yol açıldı. Çünkü İsrailoğulları on iki kabileden oluşuyordu. Böylece her kabile açılan bir yoldan denize girdi. Dağlar gibi sular çekiliyor ve anında yolları kuruyordu. Bunlar, tozlu yolda gider gibi gidiyorlardı. Hz. Mûsâ’ya: ″Yâ Mûsâ! Biz on iki aşiretiz ve diğerlerinin durumunu merak ediyoruz. Bu aradaki sular kalksın″ dediler. Hz. Mûsâ, âsâsıyla suya vurdu. Yol arasındaki on iki parça su havaya kalktı. Bu sefer karışık gitmeye başladılar. Böylece İsrailoğulları karşıya geçtiler. Nihâyet Firavun ve askerleri, İsrailoğullarını tâkip ederek denizde açılan yola girdiler. Kızıldeniz’in üzerlerine kapanmasıyla da helâk oldular. Bu olanları, karşıya geçmiş olan İsrailoğulları seyrettiler.

Firavun ve askerlerinin Kızıldeniz’de gark olmaları hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Şuarâ, Âyet 63-66 ve izahına bakınız.

Bu hâdisenin Aşûre Günü gerçekleştiğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَوْمُ عَاشُورَاءَ أُهْبِطَ عَلَى الْجُودِيِّ فَصَامَ نُوحٌ وَمَنْ مَعَهُ وَالْوَحْشُ شُكْرًا لِلّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ أفْلَقَ اللّٰهُ الْبَحْرَ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ وَفِى يَوْمِ عَاشُورَاءَ تَابَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى آدَمَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَى مَدِينَةِ يُونُسَ وَفِيهِ وُلِدَ اِبْرَاهِيمُ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (طب عن سعيد بن أبي راشد(

″Aşûre Günü Nûh’un gemisi Cudi Dağı’na indirildi. O gün Nûh ve yanındakiler, Allah’a şükür için oruçlu idiler. Allah’u Teâlâ denizi, İsrailoğulları için Aşûre Günü yardı. Aşûre Günü Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ın tevbesini ve Yunus’un kavminin tevbesini kabul etti. İbrâhim Aleyhisselâm da o gün doğdu.″[1]

Bu husus İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de, şöyle geçmektedir:

قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ فَرَأَى الْيَهُودَ تَصُومُ يَوْمَ عَاشُورَاءَ فَقَالَ مَا هَذَا قَالُوا هَذَا يَوْمٌ صَالِحٌ هَذَا يَوْمٌ نَجَّى اللّٰهُ بَنِي اِسْرَائِيلَ مِنْ عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى قَالَ فَأَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ (خ م عن ابن عباس(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye ulaştığında, Yahudileri Aşûre Günü oruç tutuyor buldu. Bunun sebebi sorulunca, Yahudiler: ″Bugün Allah’u Teâlâ’nın, Firavun’a karşı Mûsâ’ya yardım ettiği gündür. Biz onu tâzim için bugün oruç tutuyoruz″ dediler. Bunun üze­rine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Biz, Mûsâ’ya sizden daha yakınız″ buyurdu ve Aşûre orucunu emretti.[2]

Aşûre orucu hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

صُومُوا يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَخَالِفُوا فِيهِ الْيَهُودَ صُومُوا قَبْلَهُ يَوْمًا أَوْ بَعْدَهُ يَوْمًا (حم هب عن ابن عباس(

″Aşûreden bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutarak Yahudilere muhalefet edin.″[3]

Bugünün önemi hakkında çok sayıda Hadis-i Şerif nakledildiği için Aşûre Günü, Müslümanlar tarafından mübârek bir gün olarak kutlanmaktadır.


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 5407.

[2] Sahih-i Buhârî, Menâkib’ül-Ensâr, 52; Sahih-i Müslim, Sıyâm 19 (127).

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2047; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 2988.


﴿ وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ ﴿٥١﴾ ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿٥٢﴾

51-52. Ve bir vakit, Mûsâ ile kırk gece için vaadleşmiştik. O gittikten sonra siz, (Sâmirî’nin altından yaptığı) buzağıyı ilah edindiniz ve zâlimler (kâfirler) oldunuz.* Bu olaydan sonra da şükretmeniz için sizi affettik.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen bu vaadleşme olayı Sûre-i A’râf, Âyet 143’te de şöyle geçmektedir:

Mûsâ, (kırk geceyi tamamlamak için) mîkatımıza geldiği zaman, Rabbi onunla (vâsıtasız) konuşunca, ″Yâ Rabbi! Bana zâtını da göster, Seni göreyim!″ dedi. Allah’u Teâlâ da, ″Beni göremezsin. Lâkin şu dağa bak. Eğer yerinde durabilirse, sen de Beni görürsün″ dedi. Rabbi Teâlâ, o dağa tecellî edince, dağı parça parça etti. Mûsâ da düşüp bayıldı. Ayılınca, ″Yâ Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana tevbe ettim. Ben, îman edenlerin (bu ümmetten İslâm’ı kabul edenlerin) ilkiyim″ dedi.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Allah’u Teâlâ ile vaadleştiği üzere kırk geceliğine gitmesi olayı, kavmiyle beraber Kızıldeniz’i geçtikten sonra olmuştur. Bu kırk günlüğüne vaadleşilen yer, müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre Tûr Dağı’dır. Çünkü âyetlerde de geçtiği üzere Allah’u Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm ile Tûr Dağı’nda konuşmuştur. Bâzı ulemâya göre ise bu vaadleşilen yer, hac görevi için gittiği Mekke’dir. Bu konu hakkında geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 143’ün izahına bakınız.

Ayrıca Sûre-i Bakara, Âyet 51’de Yahudilerin, Sâmirî’nin altından yaptığı buzağıya taptıkları tefsirlerde beyan edilmiştir. Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu rivâyet nakledilmiştir:

Fira­vun ve ordusu, Mûsâ Aleyhisselâm ve İsrailoğullarını tâkip ederken denize varınca, Firavu­n denizin ikiye yarıldığını görmüş, tehlikeyi sezerek denize girmemiş ve askerlerini göndermiştir. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm, bir dişi atla gelerek Fi­ravun’un atının denize girmesine sebep olmuştur. Şöyle ki, Cebrâil Aleyhisselâm’ın atının dişi olması nedeniyle Firavun’un erkek atı, o dişi atın peşinden gitmiş ve böylece Firavun’un atını durdurmak için yaptığı bütün çabalar boşa gitmiştir.[1] Bu arada Sâmirî de, Cebrâil Aleyhisselâm’ın atının ayağının izinden bir avuç toprak alıp saklamış, daha sonra açılan denizin tekrar kavuşmasıyla, Firavun ve askerleri helâk olmuştur.

Mûsâ Aleyhisselâm, Allah’u Teâlâ ile vaadleştiği yere, kırk günlüğüne gittiğinde, Sâmirî, Cebrâil Aleyhisselâm’ın atının izinden aldığı toprağı, erittiği altının içine karıştırarak sihirle ses çıkaran altından bir buzağı yaptı. Bu husus Sûre-i Tâhâ, Âyet 95-96’da şöyle geçmektedir:

Mûsâ: ″Ey Sâmirî! Sen niçin böyle yaptın?″ dedi.* Sâmirî de: ″Ben, onların görmedikleri bir şeyi gördüm. Resûlün (Cebrâil’in) izinden (atının bastığı yerden) bir avuç toprak aldım ve onu erimiş altınların üzerine bıraktım. İşte böyle, bunu bana nefsim hoş gösterdi″ dedi.

Sâmirî’nin teşviki ile İsrailoğulları bu buzağıya tapmaya başladılar. Hârun Aleyhisselâm uyarmak için ne kadar çaba sarfetti ise dinlemediler.


[1] Bu olayın tafsilatı hakkında Sûre-i Şuarâ, Âyet 63-66’nın izahına bakınız.


﴿ وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿٥٣﴾

53. Hidâyete ermeniz için Mûsâ’ya kitabı (Tevrat’ı) ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri indirdiğimiz zamanı da düşünün.


﴿ وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿٥٤﴾

54. Ve o zaman ki Mûsâ, kavmine: ″Ey kavmim! Siz buzağıyı tanrı edinmekle nefsinize zulmettiniz (kâfir oldunuz). Hemen sizi yaratan Allah’a tevbe edin de nefislerinizi öldürün (ıslah edin). Böyle yapmanız, sizin için Rabbiniz katında daha hayırlıdır″ demişti. Böylece Allah’u Teâlâ tevbenizi kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir ve çok merhametlidir.


﴿ وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ﴿٥٥﴾ ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿٥٦﴾

55-56. (Ey İsrailoğulları!) Şu vakti de hatırlayın ki siz: ″Yâ Mûsâ! Allah’ı açıktan görmedikçe sana îman etmeyiz″ demiştiniz. O vakit sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.* Ölümünüzden sonra, şükretmeniz için sizi tekrar diriltmiştik.

İzah: Yahudiler: ″Yâ Mûsâ! Allah’ı açıktan görmedikçe sana îman etmeyiz″ diyerek haddi aşmışlardı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hak Peygamber olduğuna inanmayan Medîne’deki Yahudiler de, Mûsâ Aleyhisselâm’ın zamanındaki Yahudiler gibi, isteklerde bulunarak Peygamberimize de; açıktan gökyüzünden bir kitabın indiğini görmedikçe, kendisine îman etmeyeceklerini söylemişlerdi.

Bu husus Sûre-i Nisâ, Âyet 153’te şöyle geçmektedir:

″Ehl-i Kitap’tan Yahudiler, senin gökten kendilerine (gözleriyle görecekleri) bir kitap indirmeni isterler. Mûsâ’dan daha büyüğünü istemişler ve ″Allah’ı açıktan bize göster″ demişlerdi. Artık bu zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı...″

Yine Sûre-i Bakara, Âyet 55 ve 56’da geçen hâdise ile ilgili olarak şu hâdise rivâyet edilmiştir:

Mûsâ Aleyhisselâm’ın kavminden olan eşraftan kırk kişi: ″Yâ Mûsâ! Biz senin, Allah ile konuştuğunu âşikâr görmedikçe sana îman etmeyiz″ dediler. Mûsâ Aleyhisselâm da, onları Tûr Dağı’na çıkardı. Kendisi, Allah’u Teâlâ ile konuşmaya başladığında Allah’u Teâlâ’nın ilk kelâmında, yıldırım çarpması gibi hepsi birden öldü. Mûsâ Aleyhisselâm baktı ki, hepsi ölmüş, dedi ki: ″Yâ Rabbi! Ben bunları Müslüman olurlar ve halklarını da Müslüman ederler, diye getirdim. Sen bunları öldürdün, şimdi ben onların kavmine ne cevap vereceğim?″ Allah’u Teâlâ da buyurdu ki: ″Bu zamanda Benimle konuşma yetkisini sâdece sana verdim. Sen onları buraya getirirken Benden izin aldın mı? Şimdi sen duâ et, Ben onları tekrar dirilteyim.″ Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm duâ etti ve hepsi dirildi. Mûsâ Aleyhisselâm onlara: ″İnandınız mı?″ deyince onlar, ″Biz bir şey görmedik ve duymadık. Sen bizi kandırdın, sihir yaparak uyuttun″ dediler ve yine îman etmediler.

İşte Âyet-i Kerîme‘de geçtiği üzere, onların yıldırım çarpmasıyla bir anda ölmeleri, Allah’ın kelâmıyla ölmeleridir. Tekrar diriltilmeleri de, Mûsâ Aleyhisselâm’ın duâsıyla Allah’u Teâlâ’nın onları diriltmesidir.


﴿ وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿٥٧﴾

57. Tih (Sinâ) çölünde, Biz sizin üzerinize bulutla gölge eyledik ve size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. ″Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin″ dedik. Onlar (nankörlük etmekle) Bize zulmetmediler, lâkin kendi nefislerine zulmettiler.

İzah: Kudret helvası hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْعَجْوَةُ مِنْ الْجَنَّةِ وَفِيهَا شِفَاءٌ مِنْ السُّمِّ وَالْكَمْأَةُ مِنْ الْمَنِّ وَمَاؤُهَا شِفَاءٌ لِلْعَيْنِ (ت حم عن ابى هريرة)

″Acve hurması Cennetten gelmedir ve onda zehirlenmenin şifâsı vardır. Mantar ise, kudret hel­vâsındandır ve onun suyu göz için şifâdır.″[1]

Allah’u Teâlâ İsrailoğullarına, ″Kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik″ diye buyurmuştur. Yahudiler ise, apaçık mûcizeleri gör­dükleri halde bu emre muhalefet edip, inkâr ile kâfir oldular ve böylece kendi nefislerine zulmettiler. Bu da, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbının, diğer Peygamberlerin Ashâbından üstünlüğünü ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Peygamberimizin Ashâbının seferlerde ve savaşlarda, onunla beraber sebatla nasıl mücâdele ettikleri ortadadır. Bunlardan birisi Tebük Seferi’dir. O zaman susuzluk, şiddetli sıcak ve yorgunluk hâli olduğu halde, harikulade hiçbir şey iste­memişlerdi. Kaldı ki, bu kendi Peygamberle­rine çok daha kolaydı. Sâdece açlıktan bitkin düştüklerinde yemeklerini çoğaltmasını istemişler ve yanlarındaki yemeklerinin hepsini toplayıp getirmişlerdi ki, an­cak bir kuzunun yattığı yer kadar bir alanı işgal ediyordu. Resûlü Ekrem duâ etti ve herkesin beraberindeki yemek kaplarını doldurmalarını söyledi. Böylece Ashâbın hepsi, Peygamberimizin mûcizesiyle kaplarını doldurdular. Yine su­ya muhtaç olduklarında, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’u Teâlâ’dan diledi ve bir bulut gelip, onlara istediklerinden fazla su verdi; içtiler, develerini suladılar ve kaplarını doldurdular. Sonra bir de baktılar ki, o bulut karargâhın ötesine bile geçmemiş. İşte Ashâb-ı Kirâm, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bağlılık ve ona tâbi olmak konusun­da en mükemmel örnektir.


[1] Sünen-i Tirmizî, Tıb 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8314.


﴿ وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٥٨﴾ فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟ ﴿٥٩﴾

58-59. Tih çölünden çıktıktan sonra, onlara: ″Şu beldeye (Eriha’ya) girin, dilediğiniz yiyecekleri refah içinde bol bol yiyin. Kapıdan girerken şükür secdesi yapın ve ″Hıtta! (Yâ Rabbi, günahlarımızı bağışla!)″ deyin ki, Biz de hatâlarınızı bağışlayalım. Muhsinlere ise sevabı daha da artıracağız″ dediğimiz zamanı hatırlayın.* Fakat onlardan zâlim olanlar, kendilerine söylenilen sözü değiştirdiler. Biz de o zâlimlere, hak yoldan sapmaları sebebiyle semâdan azap indirdik.

İzah: Bu âyetler hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Yahudiler, secde ederek girmeleri emredilen kapıdan, kıç­ları üzerine gerisin geri sürünerek girdiler. Bunlar: ″Yâ Rabbi, günahlarımızı bağışla!″ anlamına gelen ″Hıtta″ kelimesi yerine; ″Hınta fî şaîrah″ diğer bir rivâyet­te de, ″Habbe fi Şaîrah″ diyorlardı. Bu sözlerinin ne mânâya geldiği bilinmiyor­du. Bir kısım âlimler; onların, bu anlamsız sözleri söyleyerek, Allah’u Teâlâ’dan af dilemeyi reddettiklerini ve bunun üzerine de Allah’u Teâlâ’nın, kendilerini cezâlandırarak yetmiş bin kişinin, tâun (vebâ) hastalığından öldüğünü söylemişler­dir. Bu hususta Üsâme b. Zeyd Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَكَرَ الطَّاعُونَ فَقَالَ بَقِيَّةُ رِجْزٍ أَوْ عَذَابٍ أُرْسِلَ عَلَى طَائِفَةٍ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَلَسْتُمْ بِهَا فَلَا تَهْبِطُوا عَلَيْهَا (خ ت عن اسامة بن زيد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, tâun (vebâ) hastalığından bahsederek buyurdu ki: ″Tâun, İsrailoğullarından bir taifeye gönderilen bir pislik veya azap artığıdır. Tâun, bir yerde baş gösterir ve siz orada bulunursanız oradan çıkmayın! Şâyet bir yerde baş gösterir ve siz de orada olmazsanız, o yere girmeyin!″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 54; Sünen-i Tirmizî, Cenâiz 65.


﴿ وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ﴿٦٠﴾

60. Tih çölünde susayan kavmi için Mûsâ, su talep ettiğinde, ″Âsânı şu taşa vur!″ demiştik. Onun vurmasıyla taştan on iki çeşme fışkırdı. Ve her kabile kendisine mahsus olan çeşmeyi bildi. Biz onlara: ″Allah’ın size vermiş olduğu rızıktan yiyip için ve yeryüzünde fesat çıkararak haddi aşmayın″ dedik.

İzah: Rivâyete göre, Mûsâ Aleyhisselâm’ın âsâsının uzunluğu kendi boyu kadardı ve iki bölümdü. Karanlıkta nûr gibi parlar, bir kandil gibi aydınlatırdı. Âdem Aleyhisselâm onu Cennetten yanında çıkarmıştı. Peygamberlerin birinden, diğerine intikâl ederek, nihâyet Şuayb Aleyhisselâm’ın eline geçmiş, o da Mûsâ Aleyhisselâm’a vermişti.

Kendisinden on iki çeşme çıkan taş ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ مُوسَى كَانَ رَجُلًا حَيِيًّا سِتِّيرًا لَا يُرَى مِنْ جِلْدِهِ شَيْءٌ اسْتِحْيَاءً مِنْهُ فَآذَاهُ مَنْ آذَاهُ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَقَالُوا: مَا يَسْتَتِرُ هَذَا التَّسَتُّرَ إِلَّا مِنْ عَيْبٍ بِجِلْدِهِ إِمَّا بَرَصٌ وَإِمَّا أُدْرَةٌ وَإِمَّا آفَةٌ وَإِنَّ اللّٰهَ أَرَادَ أَنْ يُبَرِّئَهُ مِمَّا قَالُوا لِمُوسَى: فَخَلَا يَوْمًا وَحْدَهُ فَوَضَعَ ثِيَابَهُ عَلَى الْحَجَرِ ثُمَّ اغْتَسَلَ فَلَمَّا فَرَغَ أَقْبَلَ إِلَى ثِيَابِهِ لِيَأْخُذَهَا وَإِنَّ الْحَجَرَ عَدَا بِثَوْبِهِ فَأَخَذَ مُوسَى عَصَاهُ وَطَلَبَ الْحَجَرَ فَجَعَلَ يَقُولُ: ثَوْبِي حَجَرُ ثَوْبِي حَجَرُ حَتَّى انْتَهَى إِلَى مَلَإٍ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَرَأَوْهُ عُرْيَانًا أَحْسَنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ وَأَبْرَأَهُ مِمَّا يَقُولُونَ: وَقَامَ الْحَجَرُ فَأَخَذَ ثَوْبَهُ فَلَبِسَهُ وَطَفِقَ بِالْحَجَرِ ضَرْبًا بِعَصَاهُ فَوَ اللّٰهِ إِنَّ بِالْحَجَرِ لَنَدَبًا مِنْ أَثَرِ ضَرْبِهِ ثَلَاثًا أَوْ أَرْبَعًا أَوْ خَمْسًا … (خ عن أبى هريرة(

Mûsâ, çok utangaç ve hayâlı idi. Hayâsından dolayı derisinden bile bir şey görünmezdi. İsrailoğulları bu yüzden kendisine ezâ ederlerdi ve şöyle derlerdi: ″Bunun böylece örtünmesinin tek sebebi ya derisinde cilt hastalığı olması veya kasık yarığı hastalığı ya da başka bir hastalığı vardır.″ Allah’u Teâlâ, Mûsâ’yı onların söylediklerinden temize çıkarmak istedi.

Mûsâ, bir gün yalnız kalmıştı, elbiselerini bir taşın üzerine koyarak yıkanmıştı. Yıkanma işini bitirdiği zaman elbiselerini almak üzere taşa yöneldi. Fakat taş, elbiselerini alıp yürümeye başladı. Mûsâ da âsâsını alarak taşın arkasına düştü ve ″Ey taş! Elbisemi ver. Ey taş! Elbisemi ver″ demeye başladı. Sonunda İsrailoğullarından bir toplumun yanına bu vaziyette varmış oldu. Onlar da Mûsâ’yı çıplak vaziyette ve yaratılışta insanların en güzeli olarak gördüler. Böylece Allah’u Teâlâ da onların söylemekte oldukları şeylerden onu temize çıkardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne şöyle devam etti:

- Taş durdu, Mûsâ da elbisesini aldı ve giydi. Âsâsıyla taşa vurmaya başladı. Vallâhi! Mûsâ’nın âsâsının darbelerinden dolayı o taşta üç veya dört yahut beş yara izi vardır…[1]

Rivâyet edildiğine göre, Mûsâ Aleyhisselâm taşa kızınca, Allah’u Teâlâ, bu taşın hikmetini sonra göreceksin, dedi ve nihâyet Sûre-i Bakara, Âyet 60’ta geçtiği üzere, Allah’u Teâlâ’nın Mûsâ Aleyhisselâm’a su çıkması için, âsânla şu taşa vur dediği taş ile, bu Hadis-i Şerif’te geçen taş aynı taştır.


[1] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 26; Sünen-i Tirmizî Tefsir’ul-Kur’ân 34.


﴿ وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟ ﴿٦١﴾

61. Siz şu vakti de düşünün ki, ″Yâ Mûsâ! Biz bir çeşit yiyecek (bıldırcın eti ve kudret helvası) üzere aslâ sabredemeyiz. Bizim için Rabbine duâ et de bize, yerin bitirdiği sebze, salatalık, buğday, mercimek ve soğandan çıkarsın″ demiştiniz. Mûsâ da: ″Siz, da­ha hayırlı olan şeyi, daha basit bir şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse bir şehre (Mısır’a) inin. Orada istediğiniz şeyler vardır″ demişti. Böylece onlara, zillet ve yoksulluk vuruldu. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bu da şüphesiz ki onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve Peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Yine bu cezâ, isyan etme­lerinden ve haddi aşmalarından dolayıdır.

İzah: Rivâyete göre; Yahudiler, üç yüz Peygamberin ölümünden sorumludurlar. Zekeriyya, Yahyâ ve Şuayb Aleyhimüsselâm Yahudilerin öldürdüğü bilinen Peygamberlerdendir.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿٦٢﴾

62. Şüphesiz ki, (yalnız dilleriyle) îman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiilerden (yıldızlara tapanlardan) her kim Allah’a ve âhiret gününe îman eder ve sâlih amelde bulunursa, onlar için Rableri katında mükâfat vardır ve onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

İzah: Tefsir-i Kebîr, Rûh’ul-Beyan, Nûr’ul-Beyan, Tefsir-i Tibyan ve Tefsir-i Mevâkib gibi eserlerde, bu âyetin başında geçen ″Îman edenler″ ifadesine, ″Dili ile inandığını söyleyip kalben îman etmeyenler diye mânâ verilmiştir. Çünkü âyetin devamında, Yahudi ve Hristiyan ile birlikte hiçbir zaman hak bir din olmayan Sâbiiler yani yıldızlara tapan sapık bir zümre zikredilmiştir. Bu sebeple burada sayılan dört zümre de küfür üzere olan topluluklardır. İşte bunlardan her kim îman eder ve ameli sâlih işlerse, diye buyrulduğundan, âyetin başında geçen ″Îman edenler″ ifadesinden maksadın da, münâfıklar olduğu anlaşılmaktadır. Münâfıklar için, ″Îman edenler″ diye bir ifadenin kullanılması, onların sâdece dilleri ile inandım demelerinin, kendilerini Cehennemden kurtarmayacağından dolayıdır.[1]

Âyet-i Kerîme‘de geçen ″Sâbiin″ ifadesine de, Yıldızlara, meleklere tapan ve Allah’a ortak koşarak küfre giren bâtıl bir zümre″ diye mânâ verilmişir. Bu zümrenin, İslâm’ın dışında olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. ″Ahtâr-i Kebîr″ adlı eserde, İmam-ı Âzam Ebû Hanife Hazretlerinin Sâbiiler hakkında, ″Onların yıldızlara tapan bir kavim olduğu″ beyan edilmiştir.[2]

Bu hususta Mücâhid Hazretleri de şöyle buyurmuştur: ″Sâbiiler, ne Hristiyan ve ne Yahudidir. Onlar kitabı olmayan bir topluluktur.″[3]

Yahudilik ve Hristiyanlık ise, kendi zamanlarında hak din olup sonradan bozulan dinlerdir. Bunlar, hiçbir zaman hak din olmayan yıldıza tapan Sâbiiler ile birlikte zikredildiği için bu âyet, kendi zamanında hak üzere olan Yahudi ve Hristiyanları değil, sonradan bozulmuş olan Yahudi ve Hristiyanları kastetmektedir. İşte âyetin başındaki, ″Âmenû (îman edenler) ifadesi de, îman eden Mü’minleri değil, dili ile inandıkları halde kalbi ile îman etmeyen münâfıkları kastetmektedir. Çünkü burada sayılan zümrelerin hepsi sapık zümrelerdir. Nitekim âyetin devamında da bu sapık zümreler, Allah’a ve âhirete îman edip Mü’min olarak ameli sâlih işlerlerse, işte o zaman, bunlara korku ve hüzün olmayacağı beyan edilmiştir.

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 19’da Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

″Şüphesiz ki, Allah katında tek din İslâm’dır. Bu hakikati bilen Ehl-i Kitab’ın ihtilaf etmeleri ise, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayıdır. Allah’ın âyetlerini kim inkâr ederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, hesabı çabuk görendir.″

Bu husus Sûre-i Nisâ, Âyet 162’de de şöyle geçmektedir:

″Lâkin Ehl-i Kitap’tan ilimde râsih olanlar ve Mü’min olanlar, sana indirilene ve senden önceki Peygamberlere indirilenlere îman ederler. Namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gününe îman edenler var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.″

İşte Sûre-i Bakara, Âyet 62’de sayılan zümrelerin, dalâlet ehli oldukları ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e tâbi olup îman eder ve sâlih amel işlerlerse, ancak o zaman Cehennem azâbından kurtulabilecekleri beyan edilmiştir.

Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[4]

Allah katında artık İslâm’dan başka hiçbir dînin kabul edilmeyeceği, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın bâtıl olup, bunlara uyanların dalâlet üzere oldukları ve bu sebeple de İslâm’a girmedikleri sürece ebedî Cehennemlik olacaklarına dair Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 19, 20, 85; Sûre-i Bakara, Âyet 208, Sûre-i Beyyine, Âyet 6, Sûre-i Tevbe, Âyet 30’a bakınız.


[1] Nûr’ul-Beyan, c. 1, s. 17; Tercüme-i Tefsir-i Tibyan, c. 1, s. 65; Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, c. 2, s. 129; Tefsir-i Rûh’ul-Beyan, c. 1, s. 141-142; Tefsir-i Mevâkib, s. 52.

[2] Şemseddin Âhtari, Ahtâr-i Kebîr, c. 1, s. 413; Ferid Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat adlı kitabında da bu kelimeye: ″Yıldıza tapanlar″ diye mânâ verilmiştir.

[3] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 321.

[4] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿٦٣﴾ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٦٤﴾

63-64. (Ey İsrailoğulları!) Şu vakti de hatırlayın ki, mâsiyetten sakınmanız için sizden sağlam ahid almış, Tur Dağı’nı da üzerinize kaldırmış ve ″Tevrat’a sımsıkı sarılın, ahkâmıyla amel edin!″ demiştik.* Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer Allah’u Teâlâ’nın size lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette hüsrâna uğrayanlardan olurdunuz.


﴿ وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ ﴿٦٥﴾ فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿٦٦﴾

65-66. (Ey İsrailoğulları!) Yemin olsun ki sizler, cumartesi gününün ibâdetini bırakıp haddi aşanların hâlini elbette bilirsiniz. Biz onlara, ″Zelil ve hakir maymunlar olun″ demiştik.* Biz onların bu hallerini, o zamandaki insanlara ve ondan sonrakilere bir ibret ve takvâ sahipleri için de bir öğüt kıldık.

İzah: Yahudiler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde şöyle buyurmuştur:

لَا تَرْتَكِبُوا مَا ارْتَكَبَتِ الْيَهُودُ فَتَسْتَحِلُّوا مَحَارِمَ اللّٰهِ بِأَدْنَى الْحِيَلِ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى هريرة)

″Siz, Yahudilerin işlediğini işlemeyin. Sonra en küçük bir hile ile Allah’ın yasaklarını helâl saymaya başlar­sınız.″[1]

Yahudiler, vaktiyle cumartesi gününe tâzim etmekle, o gün dünyevî işlerini bırakıp ibâdet ve taatte bulunmakla mükellef kılınmışlardı. O gün bir iş yapmak onlara yasaklanmıştı. Allah’u Teâlâ, ″Bakalım bir iş yapacaklar mı? Yoksa emrime mi uyacaklar?″ diye cumartesi günü balıkları denizin yüzüne çıkartıyordu. O gün balık avına ilk defa az bir kimse gidip balık avladılar. Çok balık tuttular. Bunu gören diğer Yahudiler de cumartesi günü balık avlamaya gittiler. Allah’ın emrine itaat edip, balık avlamayanlar pek azınlıkta kaldı. Bu ise Allah’u Teâlâ’nın bir denemesiydi. Nihâyet Allah’u Teâlâ, cumartesi yasağını çiğneyenleri maymun sûretine döndürmüştür.

Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 163’te şöyle geçmektedir:

″Ey Habîbim! O Yahudilere, deniz kenarındaki şehir halkının başına gelenleri sor. Onlar, cumartesi günü balık avlamaktan menedilmişlerdi. Balıklar başka günler gelmeyip cumartesi günü su yüzüne geldiği vakit, cumartesi gününün hürmetini ihlal edip, Allah’ın hudûdunu çiğnediler. İşte yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.″

Yahudilerin maymuna döndürülmeleri bir Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

قَامَ النَّبِىُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ قُرَيْظَةَ تَحْتَ حُصَونِهِمْ فَقَالَ يَا اِخْوَانَ القِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرَ فَقَالُوا مَنْ أَخْبَرَ بِهَذَا الْأَمْرِ مُحَمَّدًا مَا خَرَجَ هَذَا الْقَوْلُ اِلَّا مِنْكُمْ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن مجاهد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Kureyza Yahudilerini muhâsara ettiğinde, kalelerinin altında durdu ve buyurdu ki: ″Ey maymun ve domuzların kardeşleri! Kalenizden inin.″ Onlar birbirlerine: ″Bunu Muhammed’e kim haber verdi? Bu söz sizden çıkmış olmalıdır″ dediler.[2]

Bu hususta İbn-i Mes’ud Hazretleri de şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

سَأَلْنَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ أَهِيَ مِنْ نَسْلِ الْيَهُودِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ اللّٰهَ لَمْ يَلْعَنْ قَوْمًا قَطُّ فَمَسَخَهُمْ فَكَانَ لَهُمْ نَسْلٌ حِينَ يُهْلِكُهُمْ وَلَكِنْ هَذَا خَلْقٌ كَانَ فَلَمَّا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَى الْيَهُودِ مَسَخَهُمْ فَجَعَلَهُمْ مِثْلَهُمْ (م حم عبد اللّٰه بن مسعود)

Bir gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den maymun ve domuzlar hakkında: ″Acaba bu hayvanlar, bunların şekline giren Yahudilerin soyundan mı gel­medir?″ diye sorduk. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Allah’ın lânetine uğratarak başka yaratıklar şekline döndürdüğü her topluluk yok olup gitmiştir, soyları kalmamıştır. Bu maymun ve domuzlar ise, daha önce var olan soylarının devamıdır. Allah’u Teâlâ, Yahudilere gazap edince, onları may­munlar ve domuzlar şekline çevirmiştir.″[3]

Yahudilerin maymun ve domuzlara dönüştürüldüklerine dair Sûre-i Mâide, Âyet 60 ve maymuna dönüştürüldüklerine dair de Sûre-i A’râf, Âyet 166’ya bakınız.

Benî İsrail zamanının ümmetleri, îman ettikten sonra azdılar, dünyâda iken şekilleri değişti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yâ Rabbi! Benim ümmetimin yüzünün karasını bu dünyâda yüzüne vurma, şekillerini değiştirme″ diye duâ edince, duâsı kabul oldu. Fakat Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, âhir zamanda ümmetinden bir takım insanların, şekillerinin değişeceğini şu Hadis-i Şerif’inde haber vermiştir:

لَيَشْرَبَنَّ نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي الْخَمْرَ يُسَمُّونَهَا بِغَيْرِ اسْمِهَا يُعْزَفُ عَلَى رُءُوسِهِمْ بِالْمَعَازِفِ وَالْمُغَنِّيَاتِ يَخْسِفُ اللّٰهُ بِهِمْ الْأَرْضَ وَيَجْعَلُ مِنْهُمْ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ (ه حب طب ق والبغوى عن ابى مالك)

″Ümmetimden birtakım insanlar içki içecekler, ona isminden başka isim takacaklar, başları ucunda çalgılar çalınacak, kadınlar oynatılacak. Allah onları yerle bir edecek ve maymunlar ve domuzlar şekline sokacaktır.″[4]


[1] İbn-i Kesir, Tefir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 493.

[2] İbn-i Kesir, Tefir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 309.

[3] Sahih-i Müslim, Kader 7 (33 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 3560.

[4] Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 22; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 3342.


﴿ وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿٦٧﴾

67. Şu vakti de düşünün ki Mûsâ, kavmine: ″Allah’u Teâlâ size bir inek kesmenizi emrediyor″ dedi. Onlar da: ″Sen bizimle alay mı ediyorsun″ dediler. Mûsâ da: ″Ben, câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım″ dedi.


﴿ قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ ﴿٦٨﴾

68. ″Yâ Mûsâ! Rabbine bizim için duâ et de, o ineğin vasıflarını bize bildirsin″ dediler. Mûsâ dedi ki: ″Rabbim şöyle buyuruyor: O öyle bir inektir ki, ne yaşlı ne de körpe, orta yaşta dinç bir inektir. Artık emrolunduğunuz işi yapın.″


﴿ قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ ﴿٦٩﴾

69. ″Yâ Mûsâ! Rabbine bizim için duâ et, o ineğin renginin ne olduğunu bize bildirsin″ dediler. Mûsâ dedi ki: ″Rabbim şöyle buyuruyor: Görenlerin içini açan, parlak, sarı bir inektir.″


﴿ قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ ﴿٧٠﴾

70. Yâ Mûsâ! Rabbine bizim için duâ et de, onu bize açıkça bildirsin. Zîrâ nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. İnşâallah, buluruz″ dediler.


﴿ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟ ﴿٧١﴾

71. Mûsâ dedi ki: ″Rabbim şöyle buyuruyor: Çift sürmemiş, ekin sulamamış, hiçbir kusuru olmayan, tam sarı bir inektir.″ Onlar: ″Şimdi keseceğimiz ineği anladık″ dediler. Nihâyet o ineği kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.


﴿ وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ ﴿٧٢﴾

72. O vakit, siz bir şahsı öldürmüş, sonra da suçu birbi­rinizin üstüne atmıştınız. Halbuki Allah’u Teâlâ, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkarır.


﴿ فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿٧٣﴾

73. Biz de, ″O ineğin bir parçasıyla öldürülene vurun″ dedik. (vurdular, ölü de dirilerek kâtilinin kim olduğunu söyledi). İşte Allah’u Teâlâ, akledip düşünmeniz için ölüleri böyle diriltir ve kudretinin delillerini size gösterir.

İzah: Bu âyetlerde geçen hâdise, genel olarak şöyle nakledilmiştir:

Mûsâ Aleyhisselâm zamanında bir adam öldürülmüştü. Bu adamın kim tarafından öldürüldüğü bilinmiyordu. Yalancı şâhitler, esas kâtili saklamak istiyordu. Mûsâ Aleyhisselâm’a bu hâdiseyi anlattılar. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, bir inek kesmelerini ve o ineğin azasıyla ölüye vurmalarını, ölünün dirilip; kendini öldüreni söyleyeceğini, bildirdi. O zamanın kavmi Mûsâ Aleyhisselâm’a alay tarzında, ″O ineğin rengi nasıl? Eşgali nasıl? Bize bildir″ dediler. Halbuki hangi ineği kesseler olacaktı.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِنَّ بَنِى اِسْرَائِيلَ لَوْ أَخَذُوا أَدْنَى بَقَرَةً لَأَجْزَأَتَهُمْ (البزار عن ابى هريرة)

″İsrailoğulları, en âdi olan sıradan bir inek alsalardı, bu onlar için yeterli olurdu.″[1]

Allah‘u Teâlâ onların mekirlerine karşı mekir yaptı. O ineğin renginin altın sarısı; ne yaşlı, ne de körpe, ikisi arası bir inek olduğunu ve hiçbir işe koşulmadığını haber vererek tarif etti ve tarif edilen inekten başkasının kabul olmayacağını bildirdi. Evvelce inanmayıp alay edenler, Allah’u Teâlâ’nın kesin olarak sâdece o özellikteki ineğin bulunup kesilmesi emrinden dolayı, o ineği kesmedikleri takdirde Allah’ın kendilerine bir belâ vereceğini düşünerek korktular ve ″İnşâallah o ineği buluruz″ dediler. Böyle dedikleri için de Allah’u Teâlâ o özellikteki ineği kendilerine buldurdu.

Bu inek, çok fakir bir ailenindi. Yahudiler, o ineği sahibinden yüzlerce inek pahasına satın aldılar. Bu, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine bir cezâsıydı. Sonunda o ineği kestiler ve onun bir azasıyla öldürülen şahsa vurdular, ölü dirildi. Kendisini esas öldüreni ve hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Onun için bu sûrenin adı, ″Bakara Sûresi″ (inek hâdisesi anlatılan sûre) olarak kaldı. Bu mûcizeye karşılık birçok kimseler tevbekâr olup Mûsâ Aleyhisselâm’a îman ettiler.

Öldürülen kişi o kadar zengindi ki, zâten malı için öldürülmüştü. O adamı öldürenler adamın amcaoğulları idi. Altınları, malları bize kalsın diye öldürmüşlerdi. İşte ölen kişi dirilince, bütün bu hâdiseyi olduğu gibi anlattı.


[1] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6778.


﴿ ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿٧٤﴾

74. Bu olaydan sonra, yine kalpleriniz taş gibi veya taştan daha katı oldu. Çünkü taşlardan bâzısı var ki yarılır, içinden nehirler akar. Yine bâzı taşlar var ki yarılır, içinden sular çıkar. Yine öyle taşlar var ki Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

İzah: Allah’u Teâlâ, bu misal ile şunu kasdetmiştir: Taşlar bile, delilleri gördükleri halde îman etmeyen bu Yahudilerin kal­binden daha yumuşaktır. Halbuki Allah’u Teâlâ onlara, akıllara durgunluk verecek deliller göstermiş ve onlara, taşlara vermediği selim bir kalp ve akıl vermiştir. Buna rağmen, insanlığın Efendisi olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamışlardır.


﴿ اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿٧٥﴾

75. Ey Mü’minler! Siz onların geçmişteki hallerine vakıf olduktan sonra, yine îman etmelerine tamah mı ediyorsunuz? Halbuki onların atalarından bir fırka, Allah’ın kelâmını (Tevrat’ı) dinlerler ve mânâsını anladıktan sonra bilerek tahrif ederlerdi.


﴿ وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿٧٦﴾ اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ﴿٧٧﴾

76-77. Onlar, îman edenlerle karşılaştıkları zaman, ″Biz de sizin gibi îman ettik″ dediler. Birbir­leriyle başbaşa kaldıkları zaman da, ″Allah’ın size (Tevrat’ta) açıkladığını, Rabbinizin katında aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi Müslümanlara söylüyorsunuz, buna aklınız ermiyor mu?″ dediler.* Bilmezler mi ki, Allah’u Teâlâ onların gizlediklerini de açıkladıklarını da muhakkak bilir.

İzah: İbn-i Zeyd Hazretlerine göre; Allah’u Teâlâ’nın Yahudilere açıkladığı şeylerden maksat, Tevrat’ta açıklanan bir kısım hükümlerdir. Yahudilere: ″Siz bunun, Tevrat’ta böyle böyle olduğunu bilmiyor musunuz?″ diye sorulduğunda, onlar: ″Evet, biliyoruz″ diyorlardı. Liderlerinin yanına vardıklarında, liderleri onlara: ″Allah’ın size (Tevrat’ta) açıkladığını, Rabbinizin katında aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi Müslümanlara söylüyorsunuz, buna aklınız ermiyor mu?″ diyorlardı.

İbn-i Zeyd Hazretleri sözlerine devamla şöyle buyurmuştur:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mü’min olmayanların Medîne’ye girmelerini yasaklamıştı. Yahudilerin liderleri onlara: ″Siz gidin îman ettik, deyin içlerine girin. Döndüğünüz de ise inkâr edin″ diyorlardı. Yahudiler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in haber ve emirlerini öğrenmek için Medîne’ye geliyor; ″Biz Müslüman olduk″ diyerek sabahleyin şehre giriyorlar. İkindiden sonra oradan çıkıyorlar ve kâfir olduklarını belirtiyorlardı.

Bu husus Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 72-73’de de şöyle geçmektedir:

Ehl-i Kitap’tan bir taife diğerlerine dedi ki: ″Mü’minlerin inandıkları şeye, günün başlangıcında îman edin, günün sonunda da inkâr edin. Belki onlar da şüpheye düşerler de dinlerinden dönerler.* Ve sizin dîninize tâbi olanlardan başkasına îman etmeyin…″

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle buyurmuştur:

Bir kısım Yahudiler, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hak Peygamber olduğunu ve onun sıfatlarının Tevrat’ta zikredildiğini Mü’minlere söylüyorlardı. Yahudilerle bir araya geldiklerinde de, diğer Yahudiler onları hesaba çekerek şöyle diyorlardı:

- Allah’ın Tevrat’ta size açıkladığı Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in sı­fatlarını, niçin Müslümanlara anlatıyorsunuz? Onlar, Allah katında bu sözlerinizi aleyhinize delil olarak kullanacaklardır. Halbuki Allah sizden, sıfat­ları belirtilen böyle bir Peygambere îman etmenize dair söz almıştır.

Yahudilerin bu durumu hakkında şu hâdis nakledilmiştir:

قَامَ النَّبِىُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ قُرَيْظَةَ تَحْتَ حُصَونِهِمْ فَقَالَ يَا اِخْوَانَ القِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرَ فَقَالُوا مَنْ أَخْبَرَ بِهَذَا الْأَمْرِ مُحَمَّدًا مَا خَرَجَ هَذَا الْقَوْلُ اِلَّا مِنْكُمْ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن مجاهد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Kureyza Yahudilerini muhâsara ettiğinde, kalelerinin altında durdu ve buyurdu ki: ″Ey maymun ve domuzların kardeşleri! Kalenizden inin.″ Onlar birbirlerine: ″Bunu Muhammed’e kim haber verdi? Bu söz sizden çıkmış olmalıdır″ dediler.[1]


[1] İbn-i Kesir, Tefir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 309.


﴿ وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ ﴿٧٨﴾

78. Yahudilerin içinde birtakım ümmîler vardır, kitabı (Tevrat’ı) bilmezler. Bildikleri ancak (âlimlerinden öğrendikleri) asılsız sözlerdir. Onlar sâdece zanda bulunurlar.


﴿ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ ﴿٧٩﴾

79. Veyl o kimselere ki, dünyâ menfaatleri için (Tevrat’ı tahrif ederek) kendi elleriyle yazdıkları kitaplara: ″Bu, Allah katındandır″ derler. Artık veyl onlara, o ellerinin yazmış olduğu şeylerden dolayı! Ve veyl onlara, o kazanmış oldukları şeylerden dolayı!

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Medîne’ye hicret ettiğinde, Yahudi âlimleri, gelirlerinin ve mevkilerinin son bulacağından korkmuşlar ve bu nedenle de Yahudilerin îman et­melerini engellemek için Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Tevrat’ta yazılı olan vasıflarını tahrif etmişlerdi. Tev­rat’ta, Resûlü Kirâm Efendimiz: ″Güzel yüzlü, güzel saçlı, gözü sürmeli, orta boy­lu″ diye tarif edilmişti. Fakat bunun yerine onlar: ″Uzun boylu, mavi gözlü, kıvırcık saçlı″ diye yazmışlardı. Kendilerine sorulduğu zaman da bu şekilde okurlardı. Yahudiler de bu uydurma sözlere hiç düşünmeden inanarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i inkâr ederlerdi.[1]

Ehl-i Kitab’ın bile bile kendi kitaplarını tahrif ettiklerine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْأَلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ عَنْ شَيْءٍ فَإِنَّهُمْ لَنْ يَهْدُوكُمْ وَقَدْ ضَلُّوا فَإِنَّكُمْ إِمَّا أَنْ تُصَدِّقُوا بِبَاطِلٍ أَوْ تُكَذِّبُوا بِحَقٍّ فَإِنَّهُ لَوْ كَانَ مُوسَى حَيًّا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ مَا حَلَّ لَهُ إِلَّا أَنْ يَتَّبِعَنِي (حم ع عن جابر بن عبد اللّٰه(

″Ehl-i Kitab’a herhangi bir şeye dair soru sormayın. Yemin ederim ki, kendi­leri sapmışken aslâ sizi hidâyete iletemezler. Onları dinlemeniz hâlinde, ya bâtıl olan bir şeyi tasdik etmiş olursunuz veya hak olan bir şeyi yalanlamış olursunuz. Eğer Mûsâ sizin aranızda hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı.″[2]

Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Veyl″ ifadesi; vah olsun, yazıklar olsun mânâsına gelir. Yahut helâk mânâsındadır veya Cehennemde bir vâdinin adıdır. Bu sebeple ″Veyl″ ifadesi, âyetlerde bu mânâların hepsini ifade edebilmektedir. Buradaki mânâsı da, Allah’ın kelâmını tahrif edenlerin, şiddetli azap göreceği yer olan Cehennemde bir vâdidir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْوَيْلُ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ يَهْوِي فِيهِ الْكَافِرُ أَرْبَعِينَ خَرِيفًا قَبْلَ أَنْ يَبْلُغَ قَعْرَهُ (حم ت عن أبى سعيد)

″Veyl, Cehennemde bir vâdidir ki kâfirler, üzerinden bırakıldığı vakit, kırk yılda dibine inemez.″[3]


[1] Tercüme-i Tefsir-i Tibyan, c. 1, s. 73-74.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14104; Ebû Ya’lâ el-Mevsilî, Müsned, Hadis No: 2081.

[3] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11287; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 10063.


﴿ وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٨٠﴾

80. O Yahudiler: ″Bize sayılı günler dışında, aslâ ateş dokunmayacaktır″ dediler. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Allah katından bir vaad mi aldınız? Eğer böyle ise, Allah’u Teâlâ vaadinden dönmez. Yoksa aslâ bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah’a isnat ediyorsunuz?″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Hayber’in fethedildiği gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e zehirli bir kuzu ikram edildi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yahudilerden burada olanları toplayın″ buyurdu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: ″Babanız kimdir?″ diye sordu. Onlar: ″Falancadır″ dediklerinde, buyurdu ki: ″Yalan söylüyorsunuz, bilakis babanız falancadır.″ Onlar: ″Doğru söylersin ve iyi söylersin″ dediler. Sonra onlara buyurdu ki: ″Ben size bir şey soracağım, o sorduğum şey konusunda bana doğruyu söyleyecek misiniz?″ Onlar: ″Evet! Ey Ebû Kasım! Eğer sana karşı yalan söylersek nasıl babamızı bildiysen yalan söylediğimizi de bilirsin″ dediler.

فَقَالَ لَهُمْ مَنْ أَهْلُ النَّارِ قَالُوا نَكُونُ فِيهَا يَسِيرًا ثُمَّ تَخْلُفُونَا فِيهَا فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اخْسَئُوا فِيهَا وَاللّٰهِ لَا نَخْلُفُكُمْ فِيهَا أَبَدًا ثُمَّ قَالَ هَلْ أَنْتُمْ صَادِقِيَّ عَنْ شَيْءٍ إِنْ سَأَلْتُكُمْ عَنْهُ فَقَالُوا نَعَمْ يَا أَبَا الْقَاسِمِ قَالَ هَلْ جَعَلْتُمْ فِي هَذِهِ الشَّاةِ سُمًّا قَالُوا نَعَمْ قَالَ مَا حَمَلَكُمْ عَلَى ذَلِكَ قَالُوا أَرَدْنَا إِنْ كُنْتَ كَاذِبًا نَسْتَرِيحُ وَإِنْ كُنْتَ نَبِيًّا لَمْ يَضُرَّكَ (خ حم عن ابى هريرة)

Peygamberimiz onlara: ″Cehennem ehli kimlerdir?″ diye sordu. Onlar da: ″Biz orada az bir süre kalacağız, sonra bizim yerimize siz oraya gireceksiniz″ dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Allah’a yemin ederim ki, biz ebediyyen sizin yerinize oraya girme­yeceğiz.″ Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu: ″Şimdi ben size bir başka şey soracağım, o konuda bana doğruyu söyleyecek misiniz?″ Onlar yine: ″Evet! Ey Ebû Kasım!″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bu kuzuya zehir kattınız mı?″ buyurdu. Onlar da: ″Evet″ dediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sizi buna sevk eden nedir?″ dedi. Onlar: ″Eğer yalan söylüyorsan senden kurtulmak istedik, eğer Peygamber isen sana aslâ zarar vermez″ dediler.[1]

Bu Hadis-i Şerif’te geçen hâdiselerden önce, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o zehirli kuzudan bir lokma yemişti. O zaman kuzu dile gelip: ″Yâ Resûlallah! Benden yeme, ben zehirliyim!″ dedi. Bu olay üzerine hadiste geçen hâdise gerçekleşmiştir. Zehirli et, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vücuduna girmişti. Allah’ın hikmetiyle, o zaman bir zarar vermedi. Midesinde kaldı ve erimedi. Nihâyet Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem vefât edeceği zaman, o zehir aktif duruma geçerek Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kâfir elinden şehit olmasına sebep olmuştur.

Yahudilerin, ″Bize sayılı günler dışında, aslâ ateş dokunmayacaktır″ diye söylemelerinin mânâsı hakkında da Hz. İkrime şöyle buyurmuştur:

″Bu­zağıya tapındığımız günler kadar bize ateş dokunacaktır″ demiş olmalarıdır. Onlar Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile münâkaşa ederek dediler ki:

لَنْ نَدْخُل النَّار إِلَّا أَرْبَعِينَ لَيْلَة وَسَيَخْلُفُنَا فِيهَا قَوْم آخَرُونَ يَعْنُونَ مُحَمَّدًا صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَصْحَابه رَضِيَ اللّٰه عَنْهُمْ فَقَالَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِيَدِهِ عَلَى رُءُوسهمْ بَلْ أَنْتُمْ خَالِدُونَ مُخَلَّدُونَ لَا يَخْلُفكُمْ فِيهَا أَحَد فَأَنْزَلَ اللّٰه عَزَّ وَجَلَّ وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ إِلَّا أَيَّامًا مَعْدُودَة الْآيَة .(ابن كثير، التفسير القران العظيم عن قتادة)

″Biz Cehenneme ancak kırk gece gireceğiz. Ondan sonra Allah’u Teâlâ başka kavmi Cehenneme sokacak.″[2] Bununla Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve Ashâbını kastediyorlardı. Resûlü Ekrem Efendimiz eliyle onları göstererek: ″Bilakis siz, Cehennemde ebediyyen kalacaksınız. Oraya sizin arkanızdan hiçbir halef kılınmayacaktır″ buyurdu. İşte bunun üzerine Allah’u Teâlâ: O Yahudiler: ″Bize sayılı günler dışında, aslâ ateş dokunmayacaktır″ dediler… diye devam eden Sûre-i Bakara, Âyet 80’i indirdi.[3]


[1] Sahih-i Buhârî, Cizye 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9451.

[2] Mûsâ Aleyhisselâm, vaadleşilen yere kırk gün için gittiğinde Yahudiler, buzağıya tapmışlardı. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 51’in izahına bakınız.

[3] İbn-i Kesir, Tefir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 314.


﴿ بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٨١﴾

81. Hayır! Kim bir kötülük kazanır ve günahı kendisini kuşatırsa, işte onlar Cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

İzah: Her kim Allah’a ortak koşarak O’nun Peygamberlerini yalanlarsa, hatâları kendisini kuşatmış olur. Böylece bu kimsenin hiçbir kurtuluşu kalmaz, ebedî olarak Cehenneme girer.

Ayrıca küçük günahlardan da sakınmak gerekir. Zîrâ bu günahlar birikerek kişinin Cehenneme girmesine sebep olur. Bu hususta da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَمُحَقَّرَاتِ الذُّنُوبِ فَإِنَّهُنَّ يَجْتَمِعْنَ عَلَى الرَّجُلِ حَتَّى يُهْلِكْنَهُ وَإِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ضَرَبَ لَهُنَّ مَثَلًا كَمَثَلِ قَوْمٍ نَزَلُوا أَرْضَ فَلَاةٍ فَحَضَرَ صَنِيعُ الْقَوْمِ فَجَعَلَ الرَّجُلُ يَنْطَلِقُ فَيَجِيءُ بِالْعُودِ وَالرَّجُلُ يَجِيءُ بِالْعُودِ حَتَّى جَمَعُوا سَوَادًا فَأَجَّجُوا نَارًا وَأَنْضَجُوا مَا قَذَفُوا فِيهَا (حم طب عن بن مسعود)

″Günahların küçüklerinden kendinizi koruyun, çünkü bunlar birleşerek adamı helâke götürürler.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlar için bir de şu örneği vermiştir: ″Bunlar, çöle inmiş bir kavim gibidirler. (Pişirmek için) bir şey hazırlamışlardır. Bir kişi çevreye gidip bir çöp getiriyor; öbürü de gidip bir çöp getiriyordu. Nihâyet odunu topla­dılar ve ateşi yaktılar ve ateşe attıkları şeyi pişirdiler.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 3627; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10349.


﴿ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ ﴿٨٢﴾

82. Îman edip sâlih amellerde bulunanlar ise, işte onlar Cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.


﴿ وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ ﴿٨٣﴾

83. Bir vakit İsrailoğullarından; yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, anne ve babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere ihsanda bulunmaları, insanlara güzel söz söylemeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri hususunda sağlam ahid almıştık. Sonra içinizden çok azınız müstesnâ, bu ahdinizden yüz çevirdiniz. Ve siz hâlâ yüz çeviren kimselersiniz.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de zikredilen iyi davranışların bâzısı hakkında Behz İbn-i Hakîm’den şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَنْ أَبَرُّ قَالَ أُمَّكَ قَالَ قُلْتُ ثُمَّ مَنْ قَالَ أُمَّكَ قَالَ قُلْتُ ثُمَّ مَنْ قَالَ أُمَّكَ قَالَ قُلْتُ ثُمَّ مَنْ قَالَ ثُمَّ أَبَاكَ ثُمَّ الْأَقْرَبَ فَالْأَقْرَبَ (ت عن بهز بن حكيم عن أبيه عن جده)

″Yâ Resûlallah! Kime iyi davranayım?″ diye sordum. ″Annene″ buyurdu. ″Sonra kime″ deyince, yine ″Annene″ buyurdu. ″Sonra kime″ deyince, yine ″Annene″ buyurdu. ″Sonra kime″ deyince, bu sefer ″Babana ve sonra sana kim yakınsa yakınına″ diye buyurdu.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Birr 1


﴿ وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ ﴿٨٤﴾ ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿٨٥﴾

84-85. (Ey İsrailoğulları!) Yine sizden: ″Birbirinizi öldürmeyin ve birbirinizi yurdunuzdan çıkarmayın″ diye sağlam ahid almıştık. Sonra ikrar da etmiştiniz ve siz bu ikrarınıza şâhitlik de edersiniz.* Buna rağmen, yine birbirinizi öldürüp, mâsiyet ve zulümde yardımlaşarak birbirinizi yurdunuzdan çıkarmak haram olduğu hâlde, içinizden bir taifeyi yurdunuzdan çıkardınız. Onlar esir olarak size geldikleri zaman da fidye verip kurtardınız. Siz, kitabın (Tevrat’ın) bir kısmına îman ediyor, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Böyle yapanların cezâsı, dünyâ hayatında zillet ve âhirette de şiddetli azaptır. Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında, Medîne civârında yaşayan Benî Kaynuka ve Benî Kureyza diye iki Yahudi kabilesi vardı. Bunlar birbirlerine düşman kesilmişlerdi. Benî Kaynuka, Araplardan Evs kabilesiyle; Benî Kureyza da, yine Araplardan Benî Nadr ve Hazreç kabileleriyle müttefik olup birbirleriyle harp ediyorlardı. Gâlip gelenler, mağlup olanları, yurtlarından sürgün ettiler. Yurtlarından sürülen Yahudiler, düşman memleketlerinde esir düşüp satılmak üzere geri getirildiklerinde, onları fidye vererek geri aldılar. Niçin böyle yaptıkları kendilerine sorulduğu zaman, ″Tevrat’ta böyle emrediliyor, biz dindaşlarımızı kurtarmak istiyoruz″ dediler. Halbuki onların kendi dindaşlarını öldürmeleri ve yurtlarından çıkarmaları kendilerine haram kılınmıştı. İşte böylece Tevrat’ın bâzı hükümlerine îman edip, bâzılarını da inkâr ettikleri için bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinin ise, Yahudiler gibi olmayıp, birbirlerine olan bağlılıkları Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى (م عن النعمان بن بشير)

″Mü’minlerin misâli, birbirlerine karşı merhametli davranmada, birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada tek vücut gibidir. Öyle ki, vücuttan bir organ hasta olunca, vücudun diğer organları birbirlerini hasta organın elemine, uykusuzlukla ve ateş içinde iştirake çağırırlar (hasta olan organın acısını hissederler).[1]


[1] Sahih-i Müslim, Birr 17 (65, 66, 67).


﴿ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟ ﴿٨٦﴾

86. İşte onlar, âhirete karşılık dünyâ hayatını satın alanlardır. Artık onlardan azap hafifletilmeyecektir. Onlara yardım da edilmeyecektir.


﴿ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقًا تَقْتُلُونَ ﴿٨٧﴾

87. Yemin olsun ki, Mûsâ’ya kitabı (Tevrat’ı) verdik ve müteakiben başka Peygamberler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’ya da mûcizeler verdik ve onu Rûh’ül-Kudüs ile destekledik. Sizler ise her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı bir emir ile Peygamber gelince, kibirlenerek, onlardan bir kısmını yalanlayıp diğer bir kısmını da öldürmediniz mi?

İzah: Yahudiler, birçok Peygamberi öldürdükleri gibi, Îsâ Aleyhisselâm’ı da öldürmeye çalışmışlar, fakat buna muvaffak olamamışlardır. Allah’u Teâlâ, Îsâ Aleyhisselâm’ı göğe yükseltmiştir. Kıyâmete yakın bir zamanda da Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti olarak yeryüzüne indirecektir. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Nisâ, 157-159 ve izahlarına bakınız.

Âyet-i Kerîme‘de geçen ″Rûh’ül-Kudüs″ ifadesinden maksat da, Cebrâil Aleyhisselâm’dır. Birçok Hadis-i Şerif’te bu ifade geçmekte ve Cebrâil Aleyhisselâm kastedilmektedir.

Bu hususta Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَضَعُ لِحَسَّانَ مِنْبَرًا فِى الْمَسْجِدِ يَقُومُ عَلَيْهِ قَائِمًا يُفَاخِرُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ قَالَ يُنَافِحُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَيَقُولُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اِنَّ اللّٰهَ يُؤَيِّدُ حَسَّانَ بِرُوحِ الْقُدُسِ مَا يُفَاخِرُ أَوْ يُنَافِحُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (خ ت عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şair olan Hassan’a Mescitte bir minber koyar, Hassan’da onun üzerinde durarak, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i öven veya müdâfaa eden kasideler söylerdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de: ″Allah’ın Resûlünü övdüğü veya müdâfaa ettiği sürece Allah’u Teâlâ Hassan’ı, Rûh’ül-Kudüs (Cebrâil Aleyhisselâm) ile destekler″ derdi.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَا حَسَّانُ اُهْجُ الْمُشْرِكِينَ وَجِبْرِيلُ مَعَكَ إِذَا حَارَبَ أَصْحَابِي بِالسِّلاحِ فَحَارِبْ أَنْتَ بِاللِّسَانِ (خط كر عن حسان بن ثابت)

″Yâ Hassan! Müşrikleri hicvet (şiir ile aşağılayarak onlarla mücâdele et). Cebrâil seninle beraberdir. Ashâbım silahla harp ettiklerinde sen de durma, lisânla harp et.″[2]

İşte bu şekilde Resûlullah Sallallâhu aleyhi vesellem: ″Cebrâil seninle beraberdir″ diye Hassan Radiyallâhu anhu’ya açıktan söylerdi.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَلَّمَهُ رُوحُ الْقُدُسِ لَمْ يُؤْذَنْ لِلْأَرْضِ أَنْ تَأْكُلَ مِنْ لَحْمِهِ (السيوطي، الدر المنثور عن الحسن)

″Rûh’ül-Kudüs’ün kendisiyle konuştuğu kişinin bedenini toprağın yemesine izin verilmez.″[3]


[1] Sahih-i Buhârî, Edeb 91; Sünen-i Tirmizî, Edeb 103.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 496/7; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 7995.

[3] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 371.


﴿ وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلًا مَا يُؤْمِنُونَ ﴿٨٨﴾

88. Yahudiler (Resûlün dâvetine karşı), ″Kalplerimiz kapalıdır″ dediler. Hayır, öyle değil! Allah’u Teâlâ, küfürlerinden dolayı onlara lânet etti. Onlar, pek az îman ederler.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Yahudi kabilelerini İslâmiyete dâvet edip onların yanlış inançlarını açıkladıkça onların: ″Biz işittiğimiz her ilmi alırız, fakat senin söylediklerini anlamıyoruz, senin sözlerine karşı bizim kalplerimiz kapalıdır. Eğer senin söylediğinde bir hayır olsaydı, diğer ilimleri anladığımız gibi senin söylediklerini de anlardık″ deyip alay edercesine bir tavır alınca, bu âyet nâzil olmuştur.

Kalpler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْقُلُوبُ أَرْبَعَةٌ: قَلْبٌ أَغْلَفُ، فَذَلِكَ قَلْبُ الْكَافِرِ، وَقَلْبٌ مُصْفَحٌ فَذَلِكَ قَلْبُ الْمُنَافِقِ، وَقَلْبٌ أَجْرَدُ فِيهِ مِثْلُ السِّرَاجِ، فَذَلِكَ قَلْبُ الْمُؤْمِنِ، وَقَلْبٌ فِيهِ إِيمَانٌ وَنِفَاقٌ، فَمَثَلُ الْإِيمَانِ كَمَثَلِ شَجَرَةٍ يُمِدُّهَا مَاءٌ طَيِّبٌ، وَمَثَلُ النِّفَاقِ كَمَثَلِ قُرْحَةٍ يُمِدُّهَا الْقَيْحُ وَالدَّمُ، فَأَيُّ الْمَادَّتَيْنِ غَلَبَتْ صَاحِبَتَهَا أَهْلَكَتْهُ (مصنف ابن ابى شيبة عن حذيفة)

″Kalpler dört türlüdür. Tamamen mühürlenmiş kalp, bu (küfürde inâdi olan) kâfirin kalbidir. Eğri ve içinde îman ile küfrü bir arada bulunduran kalp, münâfığın kalbidir. İçinde ışıl ışıl bir kandilin yandığı kötülüklerden arındırılmış kalp, Mü’minin kalbidir. Bir kalp daha vardır ki, içinde nifak ve îmanı beraberce barındırır. Îman, bu kalpte tertemiz sulardan beslenen bir ağacı andırırken, nifak, kan ve irin akıtan bir yaraya benzer. Artık hangisi diğerine üstün gelirse, kalp onun hükmü altına girer.″[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 373; İbn-i Ebî Şeybe, Masannef, Hadis No: 53; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 10705.


﴿ وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ ﴿٨٩﴾

89. Onlara, Allah tarafından, ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden Kur’ân gelince, daha önce kâfirlere (Arap müşriklerine) karşı âhir zaman Peygamberini vesîle ederek yardım istedikleri halde, tanıyıp bildikleri bu Peygamber kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti kâfirler üzerinedir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak İbn-i Abbas, Katâde, Ebu’l Âliye, Süddî, Mücâhid, Said b. Cübeyr ve İbn-i Zeyd Hazretleri gibi çok sayıdaki ulemâ tarafından şu hâdise anlatılmıştır:

Yahudiler, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle kılarak yardım diliyor ve müşriklerle savaştıklarında, ″Yâ Rabbi! Sen, gönderilecek âhir zaman Peygamberi hürmetine, müşriklere karşı bize yardım et″ diyorlardı. Fakat Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilip de, onun kendi ırklarından olmadığını görünce, Arapları kıskanarak Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i inkâr ettiler.

Yahudiler kâfir oldukları halde, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle ederek birçok savaş kazanmışlardır.

Şu Hadis-i Şerif’te Âdem Aleyhisselâm da Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle edince, onun hürmetine tevbesi kabul edilmiştir:

لَمَّا اِقْتَرَفَ آدَمُ الْخَطِيئَةَ قَالَ: يَا رَبِّ! اَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اِلَّا لَمَّا غَفَرْتَ لِى فَقَالَ اللّٰهُ تَعَالَى: يَا آدَمُ! كَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّدًا وَلَمْ أَخْلُقْهُ؟ قَالَ: يَا رَبِّ! لِاَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِى بِيَدِكَ وَنَفَخْتَ فِىَّ مِنْ رُوحِكَ رَفَعْتُ رَأْسِى فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا لَا اِلَهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ فَعَلِمْتُ أَنَّكَ لَمْ تُضِفْ اِلَى اسْمِكَ اِلَّا أَحَبَّ الْخَلْقِ اِلَيْكَ فَقَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ: صَدَقْتَ يَا آدَمُ! اِنَّهُ لَاَحَبُّ الْخَلْقِ اِلَىَّ وَاِذَا سَأَلْتَنِى بِحَقِّهِ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ وَلَوْ لَا مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ (ك وابن عساكر عن عمر)

Âdem, Cennetten kovulduğunda hatâsını anlayıp, ″Yâ Rabbi! Eğer beni affetmemiş isen Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetine Senden affımı diliyorum″ demişti. Allah’u Teâlâ (ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için): ″Yâ Âdem! Ben onu henüz (zâhirde) yaratmadığım halde, sen Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i nasıl tanıdın?″ diye buyurdu. Âdem: ″Yâ Rabbi! Sen beni (kudret) elin ile yaratıp bana rûhundan üflediğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda Arş’ın ayaklarında -Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh- yazılmış olduğunu gördüm. İsminin yanına ancak yaratıl-mışların en sevgilisini koyacağını bildim″ dedi. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Âdem! Doğru söyledin, hakikaten Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem Bana yaratılmışların en sevgilisidir. Onun hürmetine Benden ne istesen sana verirdim. Affını diledin, Ben de seni affettim. Şâyet Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem olmasaydı, seni yaratmazdım″ buyurdu.[1]

Yine bir Hadis-i Şerif’te: Gözlerinin açılması için duâ ricâsında bulunan bir âmâya Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, abdest alıp iki rekât namaz kıldıktan sonra şöyle duâ etmesini söylemiştir:

اللّٰهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ اِنِّى تَوَجَّهْتُ بِكَ اِلَى رَبِّى فِى حَاجَتِى هَذِهِ لِتُقْضَى لِيَ اللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ. (ت عن عثمان بن حنيف‏)

″Allah’ım! Ben, rahmet Peygamberi olan Senin Nebîn Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle ederek Senden istiyorum. Yâ Muhammed! Yâ Resûlallah! Ben seni vesîle ederek Rabbimden hacetimin hallini istiyorum. Allah’ım! Onu bana şefaatçi yap.″[2]

Bu hususta Enes Radiyallâhu anhu da şu hâdiseyi anlatmıştır:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ كَانَ اِذَا قَحَطُوا اسْتَسْقَى بِالْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَقَالَ اللّٰهُمَّ اِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا فَتَسْقِينَا وَاِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا قَالَ فَيُسْقَوْنَ (خ طب عن انس)

Kuraklık olduğunda, Ömer b. el-Hattab, (Peygamberimizin amcası) Abbas İbn-i Abdulmuttalib’i vesîle ederek, ″Yâ Rabbi! Bizler, Peygamberimiz (hayatta iken) vesîlesiyle senden yağmur isterdik de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Peygamberimizin amcasının vesîlesiyle bize yağmur ihsan et″ diye duâ ederdi. Enes Radiyallâhu anhu der ki: ″Bu duâyı edince hemen yağmur yağardı.″[3]

Bu sebeple Peygamberleri ve evliyâları vesîle ederek Allah’u Teâlâ’dan istekte bulunmak haktır. Vesîle hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Mâide, Âyet 35 ve izahına bakınız.


[1] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4287; İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 13; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 8371; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 256.

[2] Sünen-i Tirmizî, Duâ bablarında çeşitli hadisler 6, Hakim, bu Hadis-i Şerif’in tahricinden sonra Hadisin sonuna: ″Bu duâ ile duâ edip kalktığı zaman görmeğe başladı″ diye ilâve etmiştir.

[3] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 537; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 82.


﴿ بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ﴿٩٠﴾

90. Allah’ın indirdiği Kur’ân’ı, kullarından dilediğine lütfundan indirmesini haset ile inkâr ederek kendilerini satmaları (dünyâ hayatı için ebedî hayatlarını fedâ etmeleri) ne kötüdür! Bu halleriyle gazap üzerine gazaba uğradılar. Kâfirler için aşağılayıcı bir azap da vardır.

İzah: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, İsrailoğullarından değil de, Araplardan geldiği için îman etmek Yahudiler’in nefislerine ağır gelmişti. Sâdece bu sebepten, bile bile îman etmedikleri için dünyâlarını âhiretlerine tercih edip nefislerini Cehenneme satmış olurlar. Allah’u Teâlâ, onların kendilerini bu şekilde satmalarına ″Ne kötüdür″ diye buyurmuştur.

Bunlar hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 86’da şöyle buyurmuştur:

″İşte onlar, âhirete karşılık dünyâ hayatını satın alanlardır. Artık onlardan azap hafifletilmeyecektir. Onlara yardım da edilmeyecektir.″


﴿ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٩١﴾

91. Onlara: ″Allah’ın indirdiği Kur’ân’a îman edin!″ denildiği zaman, ″Biz ancak bize indirilene îman ederiz″ derler ve ondan sonra gelen Kur’ân’ı inkâr ederler. Halbuki Kur’ân, onlardaki Tevrat’ı tasdik eden hak bir kitaptır. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Mademki (Tevrat’a) îman ediyorsunuz, niçin daha önce gelen Allah’ın Peygamberlerini öldürdünüz?″


﴿ وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ ﴿٩٢﴾

92. Yemin olsun ki, Mûsâ size mûcizelerle geldi de, sonra siz onun arkasından buzağıyı ilah edindiniz. Böylece zâlimlerden oldunuz.

İzah: Sâmirî’nin altından yaptığı buzağıyı ilah edindiklerine dair geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 51’in izahına bakınız.


﴿ وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٩٣﴾

93. (Ey İsrailoğulları!) Şu vakti de hatırlayın ki, üzerinize Tûr Dağı’nı kaldırarak sizden sağlam ahid almıştık, ″Tevrat’a sımsıkı sarılın ve emirlerini dinleyin (gereğince amel edin)″ demiştik. Onlar ise, ″İşittik ve isyan ettik″ dediler. Ve küfürleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi yerleştirildi. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Eğer siz (iddianız üzere) Mü’min iseniz, îmanınızın size emrettiği şey ne kötüdür!″

İzah: Sûre-i Bakara, Âyet 91’de geçtiği üzere Yahudiler: ″Biz ancak bize indirilene îman ederiz″ demişlerdi. Bu âyette de açıkça, Tevrat’a da îman etmeyip, onunla amel etmedikleri anlatılmıştır. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, Tûr Dağı’nı Yahudilerin üzerine kaldırmıştır. Tûr Dağı’nın üzerlerine kalktığını gören İsrailoğulları, dehşete kapılarak çok korkmuşlar ve o anda Tevrat’ın hükümle­riyle amel etmeyi kabul etmişlerdir. Fakat sonra yine bu hükümlere uymamışlardır.

Yahudilerin kalbine, Allah’u Teâlâ’ya yaptıkları isyanları ve küfürleri sebebiyle buzağı sevgisi yerleştirilmiş ve bu sebeple hakkı göremez olmuşlardır.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

حُبُّكَ الشَّيْءَ يُعْمِي وَيُصِمُّ (د عن ابى الدرداء)

″Senin bir şeyi sevmen; seni kör ve sağır kılar.″[1]

Bu hâdise ile ilgili olarak tefsirlerde şu rivâyete de yer verilmektedir:

Mûsâ Aleyhisselâm, Sâmirî’nin altından yaptığı buzağıyı parçalayıp yakarak eritti, küllerini ve bütün kalıntılarını denize attı. Sonra Mûsâ Aleyhisselâm, kalplerinde buzağı sevgisi olanların meydana çıkması için, onlara denizin suyundan için de­di. Onlar da içtiler. Kalplerinde buzağı sevgisi olanların ağzının etrafında buzağıya ait olan alâmetler belirdi. Bunun için Allah’u Teâlâ: ″Ve küfürleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi yerleştirildi″ diye buyurmuştur.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 125.


﴿ قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٩٤﴾

94. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Eğer Allah katında âhiret yurdu (Cennet), başka insanların değil de sâdece sizin olduğu iddiasında bulunuyorsanız ve bu iddianızda doğru iseniz, ölümü temenni edin.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Yahudilerin; ″Allah, Cenneti sâdece bizim için yaratmıştır″ diye iddia etmeleri üzerine nâzil olmuştur.

Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 111’de de şöyle geçmektedir:

Yahudiler: ″Cennete bizden başka kimse girmez″ dedikleri gibi Hristiyanlar da: ″Cennete bizden başka kimse girmez″ dediler. Onların bu sözleri bâtıl temennilerden ibârettir…

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

قَالَ أَبُو جَهْلٍ لَئِنْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي عِنْدَ الْكَعْبَةِ لَآتِيَنَّهُ حَتَّى أَطَأَ عَلَى عُنُقِهِ قَالَ فَقَالَ لَوْ فَعَلَ لَأَخَذَتْهُ الْمَلَائِكَةُ عِيَانًا وَلَوْ أَنَّ الْيَهُودَ تَمَنَّوْا الْمَوْتَ لَمَاتُوا وَرَأَوْا مَقَاعِدَهُمْ فِي النَّارِ وَلَوْ خَرَجَ الَّذِينَ يُبَاهِلُونَ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَرَجَعُوا لَا يَجِدُونَ مَالًا وَلَا أَهْلًا (حم عن ابن عباس(

Ebû Cehil melun dedi ki: ″Ben, Muhammed’i Kâbe’nin yanında görürsem muhakkak onun üzerine gider ve onun boynunu çiğnerim.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Eğer öyle yapsaydı, melekler göz göre göre onu alırlardı. Eğer Yahudiler ölümü temenni etselerdi, hepsi ölür ve mutlaka Cehennemdeki yerlerini görürlerdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e meydan okuyan Hristiyanlar da mübâheleye[1] çıkmış olsalardı, dönüşlerinde ne ailelerini, ne de mallarını bulabilirlerdi.″[2]


[1] Mübâhele âyeti hakkında Süre-i Âl-i İmrân, Âyet 61 ve izahına bakınız.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2115.


﴿ وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ ﴿٩٥﴾

95. Halbuki onlar yaptıkları mâsiyetleri bildikleri için ölümü aslâ temenni etmezler. Allah’u Teâlâ, zâlimleri hakkıyla bilendir.

İzah: Yahudilerin, Peygamberleri öldürmeleri, Tevrat’ı tahrif etmeleri ve Samîri’nin altından yaptığı buzağıya tapmaları gibi birçok fenâlıkları bile bile yaptıklarından, Yahudiler azâbı hak ettiklerini bilirler ve aslâ ölümü temenni etmezler. Hattâ onlar, derler ki: ″Bize sayılı günler dışında, aslâ ateş dokunmayacaktır.″[1] Bu da onların günahları bilerek işlediklerini göstermektedir.


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 80.


﴿ وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟ ﴿٩٦﴾

96. Ey Resûlüm! Yemin olsun ki sen, o Yahudileri dünyâ hayatı üzerine, insanlardan hattâ müşriklerden bile daha fazla hırslı bulursun. Onlardan her biri bin sene yaşamak ister. Halbuki uzun yaşamaları, onları azaptan uzaklaştırmaz. Allah’u Teâlâ, onların bütün yaptıklarını görmektedir.


﴿ قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٩٧﴾ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ ﴿٩٨﴾

97-98. Ey Resûlüm! De ki: ″Her kim Cebrâil’e düşman olmuş ise kahrolsun. Çünkü kendinden önceki kitapları tastik eden ve Mü’minler için hidâyet ve müjde olmak üzere Allah’ın izniyle Kur’ân’ı senin kalbin üzerine indiren şüphesiz ki O’dur.″* Her kim Allah’a, meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâil’e ve Mikâil’e düşman olursa, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ da kâfirlerin düşmanıdır.

İzah: Bu âyetlerin nüzul sebebine dair şu hâdise nakledilmiştir:

Hz. Ömer’in Medîne’nin yukarısında bir tarlası vardı. Yolu Yahudilerin medreselerinin önünden geçerdi. Hz. Ömer, tarlasına giderken ara sıra onların medresesine uğrar ve onları dinlerdi. Bir gün onlar: ″Yâ Ömer! Biz seni sevdik. Biz senin hakkında ümitliyiz″ dediler. Hz. Ömer de: ″Vallâhi! Benim size gelmem, ne sevdiğim için, ne de dînimde bir şüphem olup da onu sormak için değildir. Size gelmemin nedeni, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in emirlerinin serpintilerini kitabınızda görüyorum ve bu inancımı kuvvetlendiriyor″ dedi ve sonra onlara Cebrâil’i sordu. Onlar: ″Cebrâil bizim düşmanımızdır. Bizim sırlarımızı, Muhammed’e haber verir. O, azâbın, kıtlık ve şiddetin sahibidir. Mikâil ise, dâimâ bolluk ve selâmet getirir″ dediler.

فَقَالَ لَهُمْ وَمَا مَنْزِلَتُهُمَا مِنَ اللّٰهِ؟ قَالُوا أَقْرَبُ مَنْزِلَةً جِبْرِيلُعَنْ يَمِينِهِ وَمِيكَائِيلُعَنْ يَسَارِهِوَمِيكَائِيلُعَدُوًّالِجِبْرِيلَفَقَالَعُمَرُلَئِنْ كَانَ كَمَا تَقُولُونَ فَمَا هُمَا بِعَدُوَّيْنِ وَلَأَنْتُمْ أَكْفَرُ مِنَ الْحَمِيرِ وَمَنْ كَانَ عَدُوٌّ لِأَحَدِهِمَا كَانَ عَدُوًّا لِلْآخَرِ وَمَنْ كَانَ عَدُوًّا لَهُمَا كَانَ عَدُوًّا لِلَّهِ ثُمَّ رَجَعَعُمَرُفَوَجَدَجِبْرِيلَعَلَيْهِ السَّلَامُ قَدْ سَبَقَهُ بِالْوَحْيِ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَقَدْ وَافَقَكَ رَبُّكَ يَاعُمَرُقَالَعُمَرُلَقَدْ رَأَيْتَنِي فِي دِينِي بَعْدَ ذَلِكَ أَصْلَبَ مِنَ الْحَجَرِ (الرازى، التفسير الكبير)

Bunun üzerine Hz. Ömer onlara: ″Cebrâil ve Mikâil’in Allah katındaki mevkilerini bana bildirin?″ dedi. Onlar: ″Cebrâil, Allah’ın sağında ve Mikâil de solunda durur ve Mikâil, Cebrâil’in düşmanıdır″ dediler. Hz. Ömer de: ″Şâyet sizin dediğiniz gibi ise, o ikisi birbirine düşman olmaz ve siz eşekten daha ahmaksınız. Onlardan birine düşman olan, diğerine de düşman olmuş olur. Onlardan ikisine düşman olan, Allah’u Teâlâ’ya da düşmanlık etmiş olur″ dedi. Sonra oradan ayrılıp Peygamberimizin huzuruna geldi ve Cebrâil’in kendisinden önce vahiy getirdiğini ve Sûre-i Bakara Âyet 97-98’i indirdiğini gördü. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah’a yemin olsun ki, Rabbin sana muvafakat etti Yâ Ömer!″ dedi. Hz. Ömer de: ″Yâ Resûlallah! Allah’a yemin olsun ki, bundan sonra sen beni din hususunda, inancımı kayadan daha sağlam göreceksin″ dedi.[1]


[1] Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr, c. 2, s. 234.


﴿ وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ ﴿٩٩﴾

99. Ey Habîbim! Yemin olsun ki, Biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fâsıklar (küfürde inâdi olanlar) inkâr eder.


﴿ اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿١٠٠﴾

100. O Yahudiler, ne zaman bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir taife o ahdi bozmadılar mı? Bilakis onların çoğu îman etmezler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Peygamber olarak gönderilip, Yahudilere; kendilerinden Tevrat’ta ahid alındığını ve Allah’u Teâlâ’nın Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında kendilerine emirler verdiğini hatırlatınca, Mâlik b. Dayf: ″Vallâhi! Muhammed hak­kında bize hiçbir emir gelmedi ve onun hakkında bizden herhangi bir ahid alın­madı″ dedi. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’yi indirdi.[1]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 969.


﴿ وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿١٠١﴾

101. Yahudilere, Allah tarafından yanlarındaki Tevrat’ı tasdik eden bir Resûl gelince, kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir taife, sanki (Muhammed Aleyhisselâm’ın Peygamberliğine dair delilleri) bilmiyor-larmış gibi, Allah’ın kitabını (Tevrat’ı) terk edip ondan yüz çevirdiler.

İzah: Allah’u Teâlâ’nın, kendilerine Tevrat vâsıtasıyla bilgi verdiği Yahudi âlimlerine, Tevrat’ı tasdik eden ve Tevrat’ın da geleceğini haber verdiği Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem gelince bu Yahudiler, Allah’ın kitabını arkalarına attılar ve ondan yüz çevirdiler. Bu Ya­hudiler, sanki Tevrat’taki, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tasdik edip ona uymalarını emreden hükmü bilmiyorlarmış gibi bu hakikati inkâr ettiler.


﴿ وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ﴿١٠٢﴾ وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ ﴿١٠٣﴾

102-103. Süleyman’ın hükümdarlığı zamanında Yahudiler, şeytanların (âsi olan cinlerin)[1] okudukları şeye (sihre) tâbi oldular (Süleyman Aleyhisselâm’ın da sihre tâbi olduğu iddiasında bulundular). Halbuki Süleyman, (sihir yapıp) kâfir olmadı. Şeytanlar ise, insanlara sihri öğrettikleri, Bâbil’de Hârut ve Mârut ismindeki iki meleğe indirilen sihri de halka öğrettikleri için kâfir oldular. Halbuki bu iki melek, ″Biz ancak imtihan için gönderildik, (sihri yapmakla) sakın kâfir olma!″ demedikçe kimseye sihir öğretmezlerdi. İşte birtakım kimseler, bu iki melekten kişi ile karısının arasını ayıracak sihri öğreniyorlardı. Halbuki Allah’ın izni olmadıkça onlar, bununla kimseye zarar verecek değillerdi. Onlar, kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihiri satın alan kimse­nin, âhirette bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Yemin olsun ki, nefisleri için satın aldıkları ve seçtikleri şey ne kötüdür. Keşke bilselerdi!* Eğer onlar da, (Kur’ân’a ve âhir zaman Peygamberine) îman ederek mâsiyetten sakınsalardı, yemin olsun ki Allah katından nâil olacakları mükâfat, kendileri için hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Hârut ile Mârut″ hakkında şu hâdise rivâyet edilmiştir:

Hârut ile Mârut, Arş-ı Âlâ’da sevapları ve günahları izleyen iki melekti. Bunlar Allah’u Teâlâ’ya:

- Yâ Rabbi! İnsanlar, bizim yaptığımız ibâdetten çok azını yaptıkları halde onlara çok büyük derece ve sevap veriyorsun, dediler. Allah’u Teâlâ:

- Sizde nefsin arzuları ve şeytanın müdahelesi yok. İnsanlar, nefisleriyle ve şeytanlarıyla mücâdele edip uğraşa uğraşa amel-i sâlih işliyorlar. Bu nedenle onların yaptığı ibâdetin derecesine sizin yetişmenize imkân yoktur, diye buyurdu. Bu iki Melek:

- Yâ Rabbi! Keşke bizi de insan olarak yaratsaydın. Biz de nefis ve şeytan ile mücâdele ederek ibâdet edip onların aldığı dereceleri ve sevapları alsaydık, diye Allah’a duâ ettiler. Allah’u Teâlâ da duâlarını kabul etti. Böylece onlar insan oldular. Nefis ve şeytanın müdâhalesi diğer insanlarda olduğu gibi kendilerinde de olmuştu.

Allah, bunları insan olarak, Süleyman Aleyhisselâm’ın zamanında onun kavminden sihir yapanlara karşı, Süleyman Aleyhisselâm’a yardımcı olmaları için gönderdi. Bunlar kazmayla kürekle, amelelikle çalışıyorlar ve hem de ibâdet ediyorlardı. İnsanları da, Allah’ın nehyettiği şeylerden menediyorlardı. Bunlar; kazma ve kürekle çalışa çalışa, kuru ekmek yiyerek ibâdet edip çok yorgun düşüyor ve lüks hayat yaşayan zenginlere çok imreniyorlardı. Nihâyet şeytan bunları azdırdı. Bunlar:

- Kazma ve kürekle çalışarak amelelikle bizim zengin olmamıza imkan yok. Millete sihirbazlık günahtır yapmayın der, Allah’u Teâlâ’ın emrini tebliğ eder, ondan sonra da bunlara karıyla kocanın arasını açan vs. sihirleri öğretir, karşılığında para alır zengin oluruz, dediler. Böyle yaparak zengin olup büyük mevkilere yükseldiler. Günümüz tabiriyle bunlar, halkın içinde birisi hakim, diğeri de savcı konumunda itibar sahibi kişiler olmuşlardı.

Bir gün genç ve çok güzel bir kadınla, kocası geçimsiz olup mahkeme olmak için bunların huzuruna gelmişlerdi. Onlar ise, kadına göz koydular. Kadın da onlara:

- Eğer kocamı öldürür ve beni ondan kurtarırsanız, sizinle beraber olurum, dedi. Bunun üzerine Hârut ile Mârut, o adamı gizlice öldürdüler ve kadınla da zinâ ettiler. Böylece Allah’ın haram kıldığı büyük günahları işlediler. Sihirle mücâdele etmeleri gerekirken, nefislerine uyup sihri hem yaptılar hem de halka öğrettiler, haksız yere bir kimseyi öldürdüler ve zinâ yaptılar. Bunun üzerine Hârut ile Mârut’u, Allah’u Teâlâ Arş-ı A’lâ’ya çekti. Yine melek yaptı. Onlara:

- Siz dünyâ yüzünde kötülüğü önleyecektiniz, halbuki bunu siz yaptınız. İnsan olmayı da siz istediniz. Ben size, emirlerime uyduğunuzda mükâfat vererek yüksek dereceler vereceğimi; günah işlerseniz de aynı insanların cezâlandırıldığı gibi cezâlandıracağımı vaad etmiştim, dedi. Onlar:

- Yâ Rabbi! Biz hatâ ettik, Sen bizi affet, dediler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ:

- Ben size kıyâmete kadar mı cezâ vereyim, yoksa kıyâmetten sonra mı? diye sordu. Onlar:

- Kıyâmetten sonra ebedî olacak, hiç sonu gelmeyecek. Kıyâmete kadar olursa sonu gelir, kurtuluruz. Sen bize, kıyâmete kadar cezâ ver, ondan sonra affet, dediler. Allah’u Teâlâ, bu ikisini ayaklarından, zincirle Arş-ı Âlâ’ya astı ve ″Siz burada kıyâmete kadar bu cezâyı çekeceksiniz″ buyurdu.

İşte bir kısım Yahudiler, kendilerine sihir ilmi verilen Hârut ve Mârut adındaki iki melekten sihir öğrenerek onlara tâbi olup kâfir olmuşlardır.

Ehl-i Sünnet’e göre, sihrin varlığı gerçektir. Fakat onunla amel etmek küfürdür. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَتَى كَاهِنًا أَوْ عَرَّافًا [فِى رِوَايَةٍ: اَوْ سَاحِرًا] فَصَدَّقَهُ بِمَا يَقُولُ فَقَدْ كَفَرَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (حم ك عن أبي هريرة وابى يعلى الموصلى عن عبد اللّٰه)

″Kim bir kâhine veya büyücüye gider de onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilmiş olana küfretmiş olur.″[2]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

حَدُّ السَّاحِرِ ضَرْبَةٌ بِالسَّيْفِ (ت عن جندب)

″Sihir yapanın haddi (şer’î hükmü), kılıçla onun boynunu vurmaktır.″[3]

Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sihir yapıldığını şöyle anlatmıştır:

سُحِرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى كَانَ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهُ يَفْعَلُ الشَّيْءَ وَمَا يَفْعَلُهُ حَتَّى كَانَ ذَاتَ يَوْمٍ دَعَا وَدَعَا ثُمَّ قَالَ أَشَعَرْتِ أَنَّ اللّٰهَ أَفْتَانِي فِيمَا فِيهِ شِفَائِي أَتَانِي رَجُلَانِ فَقَعَدَ أَحَدُهُمَا عِنْدَ رَأْسِي وَالْآخَرُ عِنْدَ رِجْلَيَّ فَقَالَ أَحَدُهُمَا لِلْآخَرِ مَا وَجَعُ الرَّجُلِ قَالَ مَطْبُوبٌ قَالَ وَمَنْ طَبَّهُ قَالَ لَبِيدُ بْنُ الْأَعْصَمِ قَالَ فِيمَا ذَا قَالَ فِي مُشُطٍ وَمُشَاقَةٍ وَجُفِّ طَلْعَةٍ ذَكَرٍ قَالَ فَأَيْنَ هُوَ قَالَ فِي بِئْرِ ذَرْوَانَ فَخَرَجَ إِلَيْهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثُمَّ رَجَعَ فَقَالَ لِعَائِشَةَ حِينَ رَجَعَ نَخْلُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ فَقُلْتُ اسْتَخْرَجْتَهُ فَقَالَ لَا أَمَّا أَنَا فَقَدْ شَفَانِي اللّٰهُ وَخَشِيتُ أَنْ يُثِيرَ ذَلِكَ عَلَى النَّاسِ شَرًّا ثُمَّ دُفِنَتْ الْبِئْرُ (خ عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sihir yapıldı. Öyle ki, yapmadığı bir şeyi yaptığını zannedi­yordu. Bir gün benim yanımdayken Allah’a çokça duâ etti ve sonra: ″Yâ Âişe! Hissettin mi? Allah’u Teâlâ bana neden şifâ bulacağımı bildirdi″ diye buyurdu. ″Yâ Resûlallah! O nedir?″ deyince, buyurdu ki:

- Yanıma iki kişi geldi. Biri başucuma diğeri de ayak tarafıma oturdu. Sonra biri diğerine: ″Bu adamın ağrısı nedir?″ diye sordu. Diğeri: ″Kendisine büyü yapılmış″ dedi. O da: ″Kim büyü yapmış?″ diye sordu. Diğeri: ″Züreykoğulları Yahudilerinden Lebid b. el-A’sam yapmış″ dedi. ″Ne ile yapmış?″ diye sordu. Diğeri: ″Tarak ve tarağın dişinde kalan saçlar ve hurmanın erkek tomurcuğunun kabuğu ile yapmış″ dedi. ″Şimdi onlar nerede?″ diye sordu. Diğeri: ″Zervan kuyusundadır″ diye cevap verdi.

Daha sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Ashâbından bir grupla beraber oraya gitti ve geldi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yâ Âişe! Kuyunun etrafında yetişen hurma ağaçlarının uçları şeytan başları gibiydi″ buyurdu. Dedim ki: ″Yâ Resûlallah! Onu çıkardın mı?″ Buyurdu ki: ″Hayır! Artık Allah bana şifâ verdi ve onunla insanlara şer yayılmasını istemedim.″ Daha sonra kuyunun kapatılmasını emretti ve kuyunun üstü kapatıldı.[4]


[1] Âyetin metninde şeytanlar diye bir ifade kullanılmakta ve bu ifadeyle âsi olan cinler kastedilmektedir. Nitekim âyetlerde, cin için şeytan ifadesi, bâzen de şeytan için cin ifadesi kullanılmaktadır. Bu hususta Sûre-i En’âm, Âyet 128, Sûre-i Hicr, Âyet 27 ve izahlarına bakınız.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9171; Ebû Ya’la el-Mevsilî, Müsned, Hadis No: 5280.

[3] Sünen-i Tirmizî, Hudûd 27.

[4] Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Halk 11.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿١٠٤﴾

104. Ey îman edenler! (Resûlü Ekrem’e) ″Râinâ″ demeyin, ″Unzurnâ″ deyin ve size emrolunan şeyleri güzel dinleyin. Kâfirler için elim bir azap vardır.

İzah: Ashâb-ı Kirâm, ″Râinâ Yâ Resûlallah!″ derlerdi. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ bu ifadenin, ″Yâ Resûlallah! Sen bizi dinle, biz de seni dinleyelim″ anlamında olduğunu söylemiştir. ″Râinâ″ lafzı ise İbrânice’de, ″Ey sözü dinlenmez adam, bizi dinle″ gibi hakaret anlamına gelmekteydi. Müslümanların böyle söylemelerini fırsat bilen Yahudiler de, hakaret olsun diye Resûlü Ekrem’e böyle demeye başlamışlardı. Said İbn-i Muaz Radiyallâhu anhu İbrânice bildiği için, ″Ey Allah’ın düşmanları! Size lânet olsun. Vallâhi! Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e karşı bunu söylediğinizi bir daha işitirsem boy­nunuzu vururum″ dedi. Onlar da, ″Siz böyle söylemiyor musunuz?″ deyince, bu âyet nâzil olmuştur. Böylece Müslümanların, ″Râinâ″ yerine aynı anlama gelen ″Unzurnâ″ ifadesini kullanmaları emrolunmuştur.


﴿ مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ﴿١٠٥﴾

105. Ehl-i Kitap’tan kâfir olanlar da müşrikler de, Rabbinizden sizin üzerinize bir hayır (vahiy) indirilmesinden hoşlanmazlar. Allah’u Teâlâ ise, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah’u Teâlâ, büyük lütuf sahibidir.


﴿ مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٠٦﴾

106. Biz, herhangi bir âyeti nesh eder yahut unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, şüphesiz Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Biz bir âyetin hükmünü nesh edersek yani helâli haram, harâmı helâl, mübahı sakıncalı, sa­kıncalıyı mübah şeklinde değiştirirsek yahut unutturursak yani amel etmeyi bırakmanızı istediğimiz bir hükmü kaldırırsak, ondan daha hayırlısını yahut mislini göndeririz. Bilmez misin ki, şüphesiz Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir, demektir.

Yahudilerin: ″Muhammed’i görmüyor musunuz? Ashâbına bir şeyi emrediyor, sonra dönüp onu yasaklıyor. Dolayısıyla söyledikleri şeyler hep kendisindendir, Allah katından değildir″ demeleri üzerine Sûre-i Bakara, Âyet 106 ve Sûre-i Nahl, Âyet 101 nâzil olmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’de nâsih ve mensûh âyetler vardır. Daha sonra gelip de önceki âyetin hükmünü kaldıran âyete ″Nâsih″ denir. Hükmü kaldırılan âyete de ″Mensûh″ denir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِنَّ اَحَادِيثِى تَنْسَخُ بَعْضُهَا بَعْضًا كَنَسْخِ الْقُرْآنِ (الديلمى قط عن ابن عمر)

″Kur’ân’ın âyetlerinde nâsih ve mensûh olduğu gibi benim hadislerimde de nâsih ve mensûh hadisler vardır.[1]

İşte âyetlerde olduğu gibi hadislerde de nâsıh ve mensûh hadisler vardır. Meselâ, İmâm-ı Âzam Efendimiz der ki: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ilk defa iki tarafına selâm vermeden sehiv secdesi yapardı. Sonradan iki tarafına selâm verdi ve sehiv secdesini yaptı.″[2] İşte sonraki, evvelkinin hükmünü kaldırmıştır.

İçki hakkında: Ey îman edenler! Sarhoş olduğunuz halde ne dediğinizi bilinceye kadar namaz kılmayın… diye devam eden Sûre-i Nisâ, Âyet 43 nâzil olunca, Ashâbdan bâzıları sarhoş olmayacak kadar içer namazlarını kılarlardı. Daha sonra: Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın amelinden olan murdar bir şeydir. Bunlardan sakının ki, felah bulasınız.* Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza buğuz ve düşmanlık sokmak ve sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan vazgeçtiniz değil mi?mealindeki Sûre-i Mâide, Âyet 90-91 nâzil olunca, Sûre-i Nisâ, Âyet 43’ün içki hakkındaki bu kısmı ve içki hakkındaki diğer âyetler nesh edilmiş oldu. Böylece içki hakkındaki önceki âyetlerin hükmü tamamen kaldırıldı.

Sonuç olarak hükmü kaldırılan âyet ve hadisle amel edilmez. Ehl-i Sünnet itikâdına göre, Âyet-i Kerîme’nin hükmünün kalkmasıyla lafzı ortadan kalkmaz. Bu sebeple nesh edilen âyetler, Kur’ân’da yazılı olup, o âyetler okunarak namaz kılınır.


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 111/9; Sünen-i Dârukutnî, Hadis No: 4323.

[2] Bakınız: İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 606.


﴿ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ﴿١٠٧﴾

107. Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. (Ey insanlar!) Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.


﴿ اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ﴿١٠٨﴾

108. Yoksa, (Ey Müslümanlar!) daha önce Yahudiler’in, Mûsâ’yı sorguya çektikleri gibi, siz de Peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imânı küfür ile değiştirirse, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisine muhalefet edilmemesi gerektiğine dair şöyle buyurmuştur:

دَعُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِسُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ (خ م عن ابى هريرة)

″Ben sizi bıraktı­ğım sürece siz de beni bırakın. Sizden öncekiler çok soru sormaları ve Peygamberlerine karşı muhalefet etmeleri sebebiyle helâk oldular. Ben size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği kadar tutun. Sizi bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan sakının.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, İ’tisâm 2; Sahih-i Müslim, Hac 73 (412 Sünen-i Nesâî, Hac 1.


﴿ وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّارًاۚ حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٠٩﴾

109. Ey Müslümanlar! Ehl-i Kitap’tan birçok kimseler, hak ve hakikat kendilerince mâlum iken, siz îman ettikten sonra hasetlerinden dolayı sizi tekrar küfre döndürmek isterler. Allah’u Teâlâ’nın (onlar hakkındaki) emri gelinceye kadar onları affedin ve onlardan yüz çevirin. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Ehl-i Kitap’tan Müslüman olmayarak küfrü seçen ve Müslümanları da küfre döndürmek isteyenler vardı. Sahâbe-i Kirâm’ın, onlarla harp etmek için Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’den izin istemeleri üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Âyet-i Kerîme’de işâret edilen emir, Sûre-i Tevbe, Âyet 29’da şöyle ifade edilmiştir:

″Ey Mü’minler! Ehl-i Kitap’tan, Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, Allah ve Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, onlar zelil olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.″


﴿ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ﴿١١٠﴾

110. Ey Müslümalar! Namazı kılın ve zekâtı verin. Hayır işlerden kendiniz için önden her ne gönderirseniz, Allah katında mükâfatını bulursunuz. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ yaptıklarınızı görür.


﴿ وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١١١﴾ بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ ﴿١١٢﴾

111-112. Yahudiler: ″Cennete bizden başka kimse girmez″ dedikleri gibi Hristiyanlar da: ″Cennete bizden başka kimse girmez″ dediler. Onların bu sözleri, bâtıl temennilerden ibârettir. Ey Habîbim! Onlara de ki: ″Sözünüzde doğru iseniz, delilinizi gösterin.″* Hayır, onların dedikleri gibi değil! Kim muhsin olarak yüzünü Allah’a döndürürse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

İzah: Hahamlar, râhipler ve onlara benzeyen kişiler, her ne kadar kendilerini Allah’u Teâlâ’ya adadıkları kanâatinde iseler de, amelleri Allah katında makbul değildir. Ancak onlara ve tüm insanlığa gönde­rilen Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e tâbi olup Müslüman olurlarsa, ancak o zaman amelleri makbul olur.

Bunlar hakkında Sûre-i Furkân, Âyet 23’te şöyle buyrulmuştur:

″Biz onların dünyâda yaptıkları iyilikleri saçılmış zerre hâline getiririz. Onlar, dünyâda yaptıkları iyiliklerinin hiçbir faydasını görmezler, demektir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ (خ عن عائشة)

″Bizim emretmediğimiz bir ameli yapan kimsenin, bu ameli reddedilmiştir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Sulh 5.


﴿ وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿١١٣﴾

113. Yahudiler dediler ki: ″Hristiyanların dîni bâtıldır.″ Hristiyan-lar da dediler ki: ″Yahudilerin dîni bâtıldır.″ Halbuki onlar (birbirlerini tasdik eden) kitabı okuyorlardı. Bilmeyenler (müşrikler) de: ″Kendi tuttukları yoldan başka her din bâtıldır″ dediler. Allah’u Teâlâ ise, mahşer gününde ihtilaf ettikleri şey hakkında hükmünü verecektir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Necran Hristiyanları, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler. Yahudi âlimleri de onların bulunduğu yere geldiler ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda münâkaşaya başladılar. Yahudiler, Hristiyanlara hitâben: ″Sizin dîniniz bâtıldır″ dediler ve Meryem oğlu Îsâ’yı ve İncil’i inkâr ettiler. Hristiyanlar da Yahudiler’e hitâben: ″Sizin dîniniz bâtıldır″ dediler ve Hz. Mûsâ’nın Peygamberliğini ve Tevrat’ı inkâr ettiler. Bunun üzerine de bu Âyet-i Kerîme nâzil oldu.


﴿ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ﴿١١٤﴾

114. Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin zikredilmesini meneden ve (böylelikle) o mescitlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim olabilir? Onlar için lâyık olan, mescitlere Allah’tan korkarak girmekti. Onlar için dünyâda zillet vardır ve onlar için âhirette de büyük bir azap vardır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de bahsi geçen ve insanları Allah’ın mescitle­rinde Allah’ın ismini zikretmekten meneden ve onların tahribi için çalışan kişiler hakkında İbn-i Zeyd Hazretleri şöyle buyurmuştur:

″Bu âyette bahsi geçen kişiler, Hudeybiye vakasında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekkeye girmesine engel olan Kureyş müşrikleridir. Zîrâ, Kureyşlilerin geleneklerine göre kişi, babasının katilinin dahi Mekke’ye girmesine engel olmazken, onlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i Kâbe’ye sokmamışlardır. Kureyş müşriklerinin Kâbe’yi harap etme­leri ise, Allah’ı zikrederek orayı tamir eden Mü’minlere engel olmaları, hac ve umre için gelen kişileri oraya sokmamalarıdır.″[1]

İşte Cenab-ı Hakk Teâlâ, mescitlerde namaz kılınmasına, Allah’ın zikredilmesine ve bunlar gibi Allah için oralarda yapılacak ibâdetlere engel olanlar hakkında, bu Âyet-i Kerîme’yi indirmiştir.


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 2, s. 521.


﴿ وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ﴿١١٥﴾

115. Doğu da, batı da Allah’ındır. Ey Müslümanlar! (Namaz esnâsında) nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi (rızâsı) orada­dır. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, rahmeti geniş olandır ve her şeyi bilendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

كَانَ أَوَّل مَا نُسِخَ مِنْ الْقُرْآن الْقِبْلَة وَذَلِكَ أَنَّ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا هَاجَرَ إلَى الْمَدِينَة. وَكَانَ أَكْثَر أَهْلهَا الْيَهُود أَمَرَهُ اللّٰه عَزَّ وَجَلّ أَنْ يَسْتَقْبِل بَيْت الْمَقْدِس فَفَرِحَتْ الْيَهُود فَاسْتَقْبَلَهَا رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِضْعَة عَشَر شَهْرًا فَكَانَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحِبّ قِبْلَة إبْرَاهِيم عَلَيْهِ السَّلَام فَكَانَ يَدْعُو وَيَنْظُر إلَى السَّمَاء فَأَنْزَلَ اللّٰه تَبَارَكَ وَتَعَالَى: {قَدْ نَرَى تَقَلُّب وَجْهك فِي السَّمَاء} إلَى قَوْله: {فَوَلُّوا وُجُوهكُمْ شَطْره} فَارْتَابَ مِنْ ذَلِكَ الْيَهُود وَقَالُوا: {مَا وَلَّاهُمْ عَنْ قِبْلَتهمْ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا} فَأَنْزَلَ اللّٰه عَزَّ وَجَلّ: {قُلْ لِلَّهِ الْمَشْرِق وَالْمَغْرِب} وَقَالَ: { فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْه اللّٰه} (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن ابن عباس)

Kur’ân’ın ilk neshedilen hükmü kıble meselesidir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye hicret ettiğinde Medîne halkının çoğunluğunu Yahudiler oluşturuyordu. Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e Beyt’ül-Makdis’e doğru yönelmesini emretti. Yahudiler buna sevindiler. Resûlul­lah Sallallâhu aleyhi ve sellem, on ay kadar bir zaman Kudüs’e yönelerek namaz kıldı. Fakat o, İbrâhim Aleyhisselâm’ın kıblesi olan Kâbe’ye yönelmeyi istiyordu. Bu hususta Allah’a yalvarıyor ve göğe doğru bakıyordu. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″Ey Habîbim! Biz senin (kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi hususunda vahiy gelmesini bekleyerek) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Seni arzuladığın kıbleye çeviriyoruz. Sen de yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir…″ diye devam eden âyeti indirdi.[1] Yahudiler bundan tedirgin oldular ve ″Müslümanları yöneldikleri kıbleden (Beyt’ül-Makdis’ten) ne döndürdü?″ dediler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: Ey Resûlüm! De ki: ″Doğu da, batı da Allah’ındır…″[2] buyruğunu indirdi ve Sûre-i Bakara, Âyet 115’te: ″Doğu da batı da Allah’ındır. Ey Müslümanlar! (Namaz esnâsında) nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi (rızâsı) oradadır…″ diye buyurdu.[3]

Diğer bâzı müfessirler de, Sûre-i Bakara, Âyet 115’in, kıblenin yönünün tam olarak belirlenemediği durum ile ilgili olduğunu beyan ederek, İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen şu hadisi delil getirirler:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي وَهُوَ مُقْبِلٌ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ عَلَى رَاحِلَتِهِ حَيْثُ كَانَ وَجْهُهُ قَالَ وَفِيهِ نَزَلَتْ {فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ} (م عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’den Medîne’ye doğru gelirken (kendisi binek üzerinde namaz kılarken) devesi hangi tarafa dönerse o tarafa doğru namaz kılardı. İşte ″Ey Mü’minler! Namaz esnasında nereye yönelirseniz Allah’ın vechi (rızâsı) orada­dır…″ diye geçen Sûre-i Bakara, Âyet 115, bu konu hakkında nâzil oldu.[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yolculuk esnâsında binek üzerinde nasıl namaz kılmışsa, günümüzde de yolculuk yapılan araçlarda aracı kullanan kişi hâriç, zaruret hâlinde diğer yolcular namazlarını oturdukları yerden kılabilirler.

Kıblenin önemi ve ona hürmet edilmesi gerektiğine dair Sûre-i Bakara, Âyet 149 ve izahına bakınız.


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 144.

[2] Sûre-i Bakara, Âyet 142.

[3] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 2, s. 527.

[4] Sahih-i Müslim, Salât’ul-Müsâfirîn 4 (33).


﴿ وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ﴿١١٦﴾

116. Kâfirler: ″Allah, çocuk edindi″ dediler. Hâşâ! Allah’u Teâlâ, bundan uzaktır. Doğrusu göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Hepsi de O’na itaat edicilerdir.

İzah: Kâfirlerin, Allah’a çocuk isnat etmeleri hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا أَحَدَ أَصْبَرُ عَلَى أَذًى يَسْمَعُهُ مِنَ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ إِنَّهُ يُشْرَكُ بِهِ وَيُجْعَلُ لَهُ الْوَلَدُ ثُمَّ هُوَ يُعَافِيهِمْ وَيَرْزُقُهُمْ (خ عن ابى موسى)

″İşittiği bir eziyete Allah’u Teâlâ’dan daha çok sabreden hiç kimse yoktur. Kulların rızkını verdiği ve onlara sıhhat ihsan ettiği halde, onlar kendisi için çocuk isnat ederler.″[1]

Müşrikler: ″Melekler, Allah’ın kızlarıdır.″ Yahudiler: ″Üzeyr, Allah’ın oğludur.″ Hristiyanlar da: ″Îsâ Mesih, Allah’ın oğludur″ diyerek Allah’u Teâlâ’ya çocuk isnat etmişlerdir.

İşte bu âyette onlara cevap verilmekte ve Allah’u Teâlâ’nın bundan uzak olduğu net bir şekilde beyan edilmektedir


[1] Sahih-i Buhârî, Tevhid 3; Sahih-i Müslim, Sıfat-ı Kıyâmet 9 (49).


﴿ بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿١١٧﴾

117. Allah’u Teâlâ, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O, bir şeyin olmasını istediği zaman, ona sâdece ″Ol″ der, o da hemen oluverir.

İzah: Allah’ın dilediğinin ″Ol″ demesiyle hemen oluverdiğine dair bir Hadis-i Kudsî’de, şöyle buyrulmuştur:

قَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ يَا جِبْرِيلُ اِنِّى خَلَقْتُ أَلْفَ أَلْفِ أُمَّةٍ لَا تَعْلَمُ أُمَّةٌ اِنِّى خَلَقْتُ سِوَاهَا لَمْ أَطَّلِعْ عَلَيْهَا اللَّوْحَ الْمَحْفُوظَ وَلَا صَرِيرَ الْقَلَمِ اِنَّمَا أَمْرِى لِشَىْءِ اِذَا أَرَدْتُ أَنْ أَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ وَلَا تَسْبِقُ الْكَافُ النُّونَ(الديلمى عن ابن عمر)

Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Ey Cebrâil! Bir milyon muhtelif millet yarattım. Hiçbir millet kendinden başkasını yarattığımı bilmez. Onlara Levh-i Mahfuz’u göstermedim. Kalemin hareketine de muttali kılmadım. Ben bir şeyin olmasını dilediğim zaman, ona sâdece ″Ol″ derim, o da hemen oluverir. Kef, Nûn’u katiyyen geçemez.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 330/7.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ ﴿١١٨﴾

118. Bilmeyenler (câhil müşrikler ve Ehl-i Kitap) dediler ki: ″Allah bizimle konuşsa veya bize bir âyet gelse ya″ dediler. Onlardan öncekiler de böyle demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz, kesin olarak îman eden bir topluluğa âyetlerimizi apaçık bildirdik.


﴿ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ ﴿١١٩﴾

119. Ey Resûlüm! Şüphesiz ki, Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen, Cehennem ehlinden mesul olmazsın.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُنْزِلَتْ عَلَيَّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا قَالَ بَشِيرًا بِالْجَنَّةِ وَنَذِيرًا مِنَ النَّارِ (تفسير ابن ابى حاتم عن بن عباس)

″Ey Resûlüm! Şüphesiz ki, Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik″ diye devam eden âyet, Cenneti müjdele­yen ve Cehennemden korkutan kimse olarak bana indirildi.[1]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 1142-1143.


﴿ وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ﴿١٢٠﴾

120. Ey Resûlüm! Sen onların dinlerine tâbi olmadıkça, Yahudiler de, Hristiyanlar da aslâ senden râzı olmazlar. Sen onlara: ″Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur (İslâm Dîni’dir)″ de. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra, onların hevâlarına uyacak olsan, yemin olsun ki, seni Allah’ın gazabından kurtaracak ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunur.


﴿ اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ ﴿١٢١﴾

121. (Ehl-i Kitap’tan) kendilerine verdiğimiz kitabı, indirildiği üzere okuyanlar, işte onlar ona îman edenlerdir. Kim onu inkâr ederse, işte onlar hüsrâna uğrayanlardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Habeşistan’a hicret eden Mü’minlerle birlikte Müslüman olarak Medîne’ye gelen Ehl-i Kitap hakkında nâzil olmuştur.


﴿ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ﴿١٢٢﴾ وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ﴿١٢٣﴾

122-123. Ey İsrailoğulları! Size ihsan etmiş olduğum nîmetlerimi ve sizi (bir zamanlar atalarınızı) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.* Ve hiçbir kimsenin başka bir kimse için bir şey ödeyemeyeceği, kimseden fidye kabul olunmayacağı, kimseye (Allah’ın izni olmadıkça) şefaatin fayda vermeyeceği ve onların yardım görmeyeceği günden korkun!

İzah: Hakk Teâlâ, İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmış, denizi ya­rıp onları karşıya geçirmiş, çöllerde onlar için bir taştan on iki çeşme akıtmış, gökten bıldırcın eti ve helva indirmiş, soylarından birçok Peygamber göndermiştir. Böylece onla­rı, kendi zamanlarında yaşayan kimselere üstün kılmıştır.

Yine Sûre-i Bakara, Âyet 123‘deki şefaattin reddi, kâfirler içindir. Çünkü Kur’ân’ın bu hitâbı onlara yöneliktir. Bu husus Sûre-i Müddessir, Âyet 48’de de şöyle geçmektedir: Artık o kâfirlere, şefaat edenlerin şefaatleri fayda vermez.″

Nitekim Müslümanlar için şefaatin olduğuna dair çok sayıda Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif vardır. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 255’in izahına bakınız.


﴿ وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًاۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ ﴿١٢٤﴾

124. Ey Resûlüm! Onlara, o vakti hatırlat ki, Rabbi Teâlâ İbrâhim’i birtakım kelimelerle (emir ve nehiylerle) imtihan etmişti. O da bunları tamamen yerine getirmişti. Allah’u Teâlâ ona: ″Seni insanlara imam (önder) yapacağım″ buyurdu. O da, ″Zürriyetimden de imam yap″ deyince, Allah’u Teâlâ: ″Benim ahdime (imâmete) zâlimler nâil olamaz″ diye buyurdu.

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ:Rabbi Teâlâ İbrâhim‘i birtakım kelimelerle (emir ve nehiylerle) imtihan etmişti″ âyetini açıklarken şöyle buyurmuştur: Allah’u Teâlâ, Hz. İbrâhim’i tahâret ile imtihan etmişti. Bunların beş tanesi başta, beş tanesi de bedendedir. Başta olanlar; Bıyıkları kesmek, mazmaza, istinşak,[1] misvak kullanmak ve saçı ortadan ayırmaktır. Bedende bulunanlar ise; tırnakları kesmek, etek tıraşı yapmak, koltuk altı kıllarını gidermek ve büyük abdest ile küçük abdestin yerlerini su ile yıkamaktır.[2]

İmam″ tâbiri, bütün halkın onu önder bilip kendisine tâbi olduğu kimse demektir. Bu âyette kastedilen imamlık, Peygamberlik anlamındadır. Nitekim İbrâhim Aleyhisselâm‘dan, İsmâil Aleyhisselâm ve onun neslinden de Muhammed Mustafa Sallallâhu aleyhi ve sellem gelmiş. İbrâhim Aleyhisselâm‘ın diğer evlâdı olan İshâk Aleyhisselâm‘ın neslinden de, Îsâ Aleyhisselâm‘a kadar çok sayıda Peygamber gelmiştir.


[1] Mazmaza; ağıza su alıp çalkalamak, istinşak da; buruna bolca su verip çıkarmak, demektir.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 466.


﴿ وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًاۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ﴿١٢٥﴾

125. O vakti de hatırlat ki, Kâbe’yi insanlar için sevap kazanılan ve emin bir yer kıldık. Mü’minlere: ″Makâm-ı İbrâhim’de bir namaz kılma yeri edinin″ dedik. Tavaf edenler, orada ibâdet niyetiyle kalanlar ve rükû ve secde edenler (namaz kılanlar) için Kâbe’nin temiz tutulmasını da, İbrâhim ve İsmâil‘e emrettik.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi Enes Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ لَوْ صَلَّيْنَا خَلْفَ الْمَقَامِ فَنَزَلَتْ {وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى} (ت عن انس)

Ömer b. el-Hattab Radiyallâhu anhu: ″Yâ Resûlallah! Makâm-ı İbrâhim arkasında namaz kılabilsek?″ deyince, ″… Makâm-ı İbrâhim’de bir namaz kılma yeri edinin…″ diye geçen Sûre-i Bakara, Âyet 125 nâzil oldu.[1]

Makâm-ı İbrâhim: İbrâhim Aleyhisselâm’ın Kâbe’yi yaparken üzerine bastığı ve ayaklarının izinin bulunduğu taşın adıdır. İbrâhim Aleyhisselâm, Kabe’yi tamamlayınca Allah’ın emriyle bu taşın üzerine çıkıp bütün insanları hacca dâvet etmiştir. Allah’u Teâlâ onun sesini, yer yüzündeki herkese duyurmuştur.[2]

Tavaftan sonra namaz kılmak vâciptir. Bu namaz, tavaf namazıdır. Hanefi Mezhebi‘ne göre, bu namaz kerahat vakitlerine rastlarsa kılınmaz, beklenir ve kerahat vakti çıktıktan sonra kılınır.

Bu hususta Câbir Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حِينَ قَدِمَ مَكَّةَ طَافَ بِالْبَيْتِ سَبْعًا وَأَتَى الْمَقَامَ فَقَرَأَ {وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى} فَصَلَّى خَلْفَ الْمَقَامِ ثُمَّ أَتَى الْحَجَرَ فَاسْتَلَمَهُ ثُمَّ قَالَ نَبْدَأُ بِمَا بَدَأَ اللّٰهُ بِهِ فَبَدَأَ بِالصَّفَا وَقَرَأَ {إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللّٰهِ} (ت عن جابر)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’ye girdiğinde Beytullah’ı yedi şavt ile tavaf etti. Sonra Makâm-ı İbrâhim’e geldi ve Sûre-i Bakara, Âyet 125’teki: ″… Makâm-ı İbrâhim’de bir namaz kılma yeri edinin…″ buyruğunu okudu ve Makâm-ı İbrâhim’in arkasında namaz kıldı. Sonra Hacer’ül Esved’e gelerek onu isti’lam etti (öptü). Sonra ″Say’a, Allah’u Teâlâ‘nın ilk zikrettiği yerden başlayalım″ buyurdu, say’a Safâ‘dan başladı ve ″Şüphesiz Safâ ile Merve, Allah’ın nişânelerindendir…″ diye devam eden Sûre-i Bakara, Âyet 158’i okudu.[3]

Tavaf namazında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hangi sûreleri okuduğuna dair Câbir Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَرَأَ فِي رَكْعَتَيْ الطَّوَافِ بِسُورَتَيْ الْإِخْلَاصِ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ وَقُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ (ت عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem iki rek’at olan tavaf namazında (birinci rek’atta) Kâfirun Sûresi’ni ve (ikinci rek’atta) İhlas Sûresi’ni okurdu.″[4]

Makâm-ı İbrâhim hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

مَنْ طَافَ بِهَذَا الْبَيْتِ سَبْعًا وَصَلَّى خَلْفَ الْمَقَامِ رَكْعَتَيْنِ وَشَرِبَ مِنْ مَاءِ زَمْزَمَ غُفِرَتْ لَهُ ذُنُوبُهُ بَالِغَةً مَا بَلَغَتْ (الديلمى وابن النجار عن جابر)

″Kim, Beytullah’ı yedi şavt ile tavaf ettikten sonra Makâm-ı İbrâhim arkasında iki rek’at namaz kılar ve Zemzem suyundan içerse günahları ne kadar çok olursa olsun Allah’u Teâlâ hepsini affeder.″[5]

إِنَّ الرُّكْنَ وَالْمَقَامَ يَاقُوتَتَانِ مِنْ يَاقُوتِ الْجَنَّةِ طَمَسَ اللّٰهُ نُورَهُمَا وَلَوْ لَمْ يَطْمِسْ نُورَهُمَا لَأَضَاءَتَا مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ (ت عن عبد اللّٰه بن عمرو)

″Muhakak ki, Hacer’ül-Esved ile Makâm-ı İbrâhim, Cennetten gönderilen yâkutlardandır. Allah onların parlaklığını yok etmiştir. Şâyet o iki taşın parlaklığını söndürmeseydi, doğudan batıya her şeyi aydınlatırdı.″ [6]

Ebû Bekr b. Ebî Mûsâ’dan nakledildiğine göre, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya, ″Namaz mı, yoksa tavaf mı daha faziletlidir″ diye sorulunca, şöyle buyurmuştur: ″Mekke halkı için namaz daha faziletlidir, başka şehirlerden gelenler için tavaf daha faziletlidir.″[7]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 3.

[2] Bu hususta Sûre-i Hacc, Âyet 27 ve izahına bakınız.

[3] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 3, Hac 38.

[4] Sünen-i Tirmizî, Hac 43.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 428/11.

[6] Sünen-i Tirmizî, Hac 49.

[7] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 502.


﴿ وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿١٢٦﴾

126. O vakti de hatırlat ki İbrâhim: ″Yâ Rabbi! Bu beldeyi emin bir yer yap. Buranın ahalisinden, Allah’a ve âhiret gününe îman edenleri çeşitli ürünlerle rızıklandır″ dedi. Allah’u Teâlâ da: ″Onlardan kâfir olanı da, yaşadıkları müddetçe rızıklandırır, sonra da onu Cehennem azâbına girmeye mecbur kılarım. Orası ne kötü varılacak yerdir″ diye buyurdu.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de, Medîne’yi harem kılmış ve halkı için duâ etmiştir. Bu husus Enes İbn-i Mâlik Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِأَبِي طَلْحَةَ الْتَمِسْ لِي غُلَامًا مِنْ غِلْمَانِكُمْ يَخْدُمُنِي فَخَرَجَ بِي أَبُو طَلْحَةَ يُرْدِفُنِي وَرَاءَهُ فَكُنْتُ أَخْدُمُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كُلَّمَا نَزَلَ وَقَالَ فِي الْحَدِيثِ ثُمَّ أَقْبَلَ حَتَّى إِذَا بَدَا لَهُ أُحُدٌ قَالَ هَذَا جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ فَلَمَّا أَشْرَفَ عَلَى الْمَدِينَةِ قَالَ اللّٰهُمَّ إِنِّي أُحَرِّمُ مَا بَيْنَ جَبَلَيْهَا مِثْلَ مَا حَرَّمَ بِهِ إِبْرَاهِيمُ مَكَّةَ اللّٰهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي مُدِّهِمْ وَصَاعِهِمْ (خ م عن انس بن مالك)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebû Talhâ’ya: ″Bana çocuklarınızdan bir çocuk bulun da hizmet etsin″ buyurmuş. Ebû Talha da, beni terkisine alarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e götürdü. Ben de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ne zaman bir yerde konak­larsa ona hizmet ederdim.

Enes İbn-i Mâlik Radiyallâhu anhu der ki:

Bir gün Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber gittik. Uhud Dağı göründü. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″İşte bu Uhud Dağı! O, bizi sever, biz de onu severiz″ buyurdu. Medîne görününce de buyur­du ki: ″Allah’ım! İbrâhim’in Mekke’yi haremgâh kıldığı gibi, ben de bu şehrin iki dağının arasını haremgâh kılıyorum. Allah’ım! Onların ölçülerini mübârek kıl. Allah’ım! Onların ölçülerini mübârek kıl.″[1]

Ayrıca bu Âyet-i Kerîme’nin sonunda geçtiği üzere Allah’u Teâlâ, her türlü rızkı dünyâda hem Mü’minlere, hem de kâfirlere vereceğini beyan etmektedir. Ancak in’am ve ihsan, Mü’minlere hem dünyâda, hem de âhirette vardır. Kâfirler için ise sâdece dünyâ hayatındadır; âhirette ise onlar için hiçbir nasip yoktur. Dünyânın bütün nîmetlerinin, âhiretin nîmetleri ve ebediliği yanında hiçbir değeri yoktur.


[1] Sahih-i Müslim, Hac 85 (462 Sahih-i Buhârî, Cihat 71.


﴿ وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿١٢٧﴾

127. O vakit İbrâhim ile İsmâil, Kâbe’nin temellerini yükselterek dediler ki: ″Ey Rabbimiz! Şu hayırlı amelimizi bizden kabul buyur. Şüphesiz ki sen, her şeyi işiten ve bilensin.″

İzah: İbrâhim ve İsmâil Aleyhimesselâm’ın Kâbe’yi inşaa etmeleri, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şöyle nakledilmiştir:

جَاءَ بِهَا إِبْرَاهِيمُ وَبِابْنِهَا إِسْمَاعِيلَ وَهِيَ تُرْضِعُهُ حَتَّى وَضَعَهُمَا عِنْدَ الْبَيْتِ عِنْدَ دَوْحَةٍ فَوْقَ زَمْزَمَ فِي أَعْلَى الْمَسْجِدِ وَلَيْسَ بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ فَوَضَعَهُمَا هُنَالِكَ وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جِرَابًا فِيهِ تَمْرٌ وَسِقَاءً فِيهِ مَاءٌ ثُمَّ قَفَّى إِبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقًا فَتَبِعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ فَقَالَتْ يَا إِبْرَاهِيمُ أَيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بِهَذَا الْوَادِي الَّذِي لَيْسَ فِيهِ إِنْسٌ وَلَا شَيْءٌ فَقَالَتْ لَهُ ذَلِكَ مِرَارًا وَجَعَلَ لَا يَلْتَفِتُ إِلَيْهَا فَقَالَتْ لَهُ أَاللّٰهُ الَّذِي أَمَرَكَ بِهَذَا قَالَ نَعَمْ )خ عن ابن عباس)

Hz. İbrâhim; Hz. İsmâil ve annesi Hacer vâlidemizi şu anki Beytullah’ın bulunduğu yere yakın Zemzem kuyusunun üstüne bıraktı. O tarihte Mekke’de hiçbir kimse yoktu. Hattâ içecek su da yoktu. Hz. İbrâhim, onların yanlarına biraz hurma ve bir miktar su bırakıp, oradan ayrılırken Hacer vâlidemiz:

- Yâ İbrâhim! Bizi buraya bırakıp nereye gidiyorsun? Burası öyle bir vâdi ki, ne bir kimse var, ne de bir hayat eseri var, dedi. Hz. İbrâhim kendisine dönmeyince, tekrar Hacer vâlidemiz:

- Buraya bırakmayı Allah’u Teâlâ mı emretti? diye sordu. Hz. İbrâhim:

- Evet! Allah’ın emri olduğu için bırakıyorum, dedi. Bunun üzerine Hacer vâlidemiz:

- Öyleyse Allah’u Teâlâ bizim vekilimizdir, O bizi korur ve bize yardım eder, dedi.

Hz. İbrâhim, oradan ayrılıp gitti. Mekke’nin üstündeki ″Seniyye″ mevkiinde görülmeyecek bir yere varınca, yüzünü Kâbe’nin olduğu tarafa döndü ve ellerini kaldırarak (Sûre-i İbrâhîm, Âyet 37’de geçtiği üzere) şöyle duâ etti:

″Ey Rabbimiz! Ben zürriyetimden bâzısını Senin Beyt-i Muharremi’nin (Kâbe’nin) yanında, ekinsiz bir vâdiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namaz kılsınlar diye böyle yaptım. İnsanlardan bir kısmının kalplerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, şükretsinler.″

Hz. İsmâil’in annesi, henüz daha çocuğunu emzirmekteydi ve yanlarında bulunan sudan içiyorlardı. Hacer vâlidemiz su bitince kendisi ve oğlu susadı. Oğlunun susuzluk çektiğini görünce dayanamadı ve Safâ Tepesi’ne çıktı. Sonra vâdiye karşı durup bir kimse görebilir miyim, diye bakmaya başladı. Fakat kimseyi göremiyordu. Oradan vâdiye indi. Eteğini toplayarak koşmaya başladı. Sonra Merve Tepesi’ne çıktı. Orada da bakındı ancak kimseyi göremedi. Hacer vâlidemiz, bu şekilde yedi sefer Safâ ile Merve arasında gitti. Bunun için insanlar, Safâ ile Merve arasında sa’y ederler, buyurmuştur. Son defa Merve Tepesi’ne çıktığında bir ses işitti. Bunun üzerine Hacer vâlidemiz: ″Ey ses sahibi! Sesini duyurdun. Eğer bize yardım edecek bir kudretin varsa bize yardım et″ dedi. Böyle der demez, Zemzem kuyusunun yerinde bir melek (Cebrâil Aleyhisselâm) göründü. O melek, topuğu ile yahut kanadıyla yeri kazıyordu. Nihâyet su göründü. Su başka tarafa akmasın diye Hacer vâlidemiz hemen suyun etrafını çevirerek havuz gibi yaptı. Hem eliyle böyle yapıyor. Hem de bir taraftan kırbasını doldurmaya devam ediyordu. Suyu aldıkça su da kaynamaya devam ediyordu. (Hacer vâlidemiz suyun etrafındaki setin dağılmaması için suya dur, dur diye hitap ediyordu. Zemzem adı buradan gelir. O zamanın dilinde de Zemzem, dur dur demektir)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah’u Teâlâ, Hz. İsmâil’in annesi Hz. Hacer’e rahmet etsin. O Zemzem’i kendi hâline bıraksaydı da, suyun etrafına set yaparak dur dur demeseydi, muhakkak Zemzem akar bir ırmak olurdu″ diye buyurdu.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ, sözüne devamla dedi ki:

Hacer vâlidemiz bu sudan içti ve çocuğunu emzirdi. Cebrâil, Hz. Hacer’e:

- Zâyi ve helâk oluruz diye sakın korkmayın! İşte şurası Al­lah’u Teâlâ’nın evidir. O evi şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Allah’u Teâlâ o işin ehlini zâyi etmez, dedi. Beyt’in yeri tepe gibi olup yerden yüksekçe idi. Uzun zaman sel­ler sağını solunu alıp götürmüştü.

Hacer vâlidemiz bu şekilde yaşarken günün birinde Cürhüm’den bir topluluk uğradı. Bunlar Mekke’nin alt tarafına indiler. Cürhümlüler oraya bir kuşun gelip gittiğini gördüler ve ″Hiç şüphesiz şu kuş bir suyun başında döner dolaşır. Halbuki bu vâdide su bulunmadığını biliyorduk″ dediler ve bunu anlamak için çevik olan bir yahud iki kişi gönderdiler. Onlar ora­da su bulunduğunu anlayınca, dönüp geldiler ve su olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Cürhümlüler Mekke mevkiine geldiler.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ dedi ki:

Cürhümlüler geldiğinde Hz. İsmâil’in annesi de su başında idi. Cürhümlüler ona:

- Bizim de gelip şuraya senin yakınına inmemize izin verir mi­sin? dediler. Hz. Hacer de:

-Evet, inebilirsiniz. Fakat bu suda sizin mülkiyet hakkınız yoktur, dedi. Onlar da:

-Evet, diyerek Hz. Hacer’i tasdik ettiler. Ünsiyete muhtaç olduğu bir sırada Cürhümlüler’in bu gelişi Hz. Hacer’in arzusuna uygun oldu. Cürhümlüler Mekke civârına gelip yerleştiler. Sonra Cürhümlülerin asıl kalabalık kısmına da haber gönder­diler. Onlar da gelip yerleştiler. Nihâyet Mekke’nin bulunduğu yer me­denî mâmur bir hâle gelmeye başladı.

Hz. Hacer’in oğlu Hz. İsmâil yiğitlik ve gençlik çağına girdi. Cürhümlülerden Arapça öğrendi. Artık Hz. İsmâil Cürhümlüler arasında en sevimli bir simâ olmuştu. Onun necâbeti[1], güzelliği Cürhümlüleri hayret içinde bırakmıştı. Bu sebeble Hz. İsmâil bulûğa erince Cürhümlüler onu kendilerin­den bir kızla evlendirdiler. Hayatın bu mesûd safhası devam ederken günün birinde Hz. İsmâil’in annesi Hacer vâlidemiz öldü. (Hz. Hacer’in doksan yaşına girdiği ve Kâbe’nin bitişiğindeki Hicr denilen yere gömüldüğü rivâyet edilir.)

Hz. İsmâil evlendikten sonra, Hz. İbrâhim bırakıp gittiği oğlunu ve kadı­nını arayarak görmeye geldi. Hz. İsmâil, o sırada evde yoktu, Hz. İsmâil’i ka­rısına sordu. O da:

-Rızkımızı tedârik etmek için ava gitti, diye cevap verdi. Sonra Hz. İbrâhim:

-Maişetiniz, hâliniz nasıldır? diye sordu. Hz. İsmâil’in hanımı:

- Şiddetli darlık içindeyiz, fenâ bir haldeyiz, diye şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. İbrâhim dedi ki:

- Kocan geldiğinde benden selâm söyle ve ona de ki: ″Kapısının eşiğini değiştirsin.″

Hz. İsmâil geldiğinde babasının gelip gittiğini sezer gibi oldu ve ka­rısına:

-Evimize gelen oldu mu? diye sordu. O da:

- Evet, şöyle şöyle şekilde yaşlı bir kişi geldi. Bana seni sordu. Cevap verdim. Maişetimizi sordu. Ben de şiddetli darlık içinde bulunduğumuzu söyledim, dedi. Bunun üzerine Hz. İsmâil:

-Sana bir şey vasiyet ve bir söz emânet etti mi? dedi. O da:

- Evet, bana, sana selâm söylememi ve kapısının eşiğini değiştirsin dememi tenbih etti, dedi. Sonra Hz. İsmâil, hanımına:

- O gelen ihtiyar, babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen kendi ailenin evine gidebilirsin, dedi ve ondan ayrılarak Cürhümlülerden başka bir kadınla evlendi.

Hz. İbrâhim, Allah’ın dilediği bir müddet uzaklaştı da sonra yine geldi. Yine evde Hz. İsmâil’i bulamadı. Onun hanımının yanına geldi. Ona da Hz. İsmâil’i sordu. O da:

-Maişetimizi tedârik etmek için ava gitti, dedi. Hz. İbrâhim:

-Nasılsınız, maişetiniz, hâliniz iyi midir? diye sordu. İsmâil’in hanımı:

- Biz hayır, saadet ve bolluk içindeyiz, diye Allah’a hamdu senâ etti. Bunun üzerine Hz. İbrâhim:

-Ne yiyip içiyorsunuz? diye sordu. Kadın:

-Et yiyoruz, su içiyoruz, dedi. Hz. İbrâhim:

- Ey Allah’ım! Bunların etlerini ve sularını mübârek kıl, hayır ve bereket ihsan eyle, diye duâ etti.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- Hz. İbrâhim zamanında Mekke ci­vârında hubûbat yoktu. Av etiyle gıdâlanıyorlardı. Eğer o târihlerde ve oralarda hubûbat olsaydı, Hz. İbrâhim hubûbat hakkında da duâ ederdi.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ dedi ki:

Hz. İbrâhim’in bu duâsı bereketiyledir ki, et ile su Mekke’den başka yerlerde (o sıcak muhitte) Mekke’deki kadar hiç­bir kimsenin sıhhatine uygun düşmez.

Yine İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ sözüne devamla dedi ki: Hz. İbrâhim, kadına dedi ki:

- Kocan geldiğinde benden selâm söyle ve ona de ki: ″Kapısının eşiğini güzel tutsun.″

Hz. İsmâil geldiğinde:

-Evimize gelen oldu mu? diye sordu. Karısı:

- Evet, güzel yüzlü bir ihtiyar geldi, diye Hz. İbrâhim’i methetti. Sonra kadın:

- Seni sordu, ben de rızkımızı tedârik etmek için ava gitti, dedim.

- Ge­çiminiz nasıldır? dedi. Ben de:

- Hayır ve saadet içindeyiz, dedim. Sonra Hz. İsmâil:

-Sana bir şey vasiyet etti mi? diye sordu. Kadın da:

- Evet, o ihtiyar sana selâm söyledi ve kapının eşiğini iyi tut­manı emreyledi, dedi. Bunun üzerine Hz. İsmâil, hanımına:

- İşte o, babamdır; sen de evimizin şerefli eşiğisin! Babam ba­na seni hoş tutmamı, iyi geçinmemi emretmiştir, dedi.

Sonra Hz. İbrâhim, yine bir müddet daha oğlundan ve ailesinden uzak­ta yaşadı. Ondan sonra Mekke’ye geldi. O sırada Hz. İsmâil, Zemzem ku­yusunun yakınında büyük bir ağacın altında okunu yontup düzeltmekte idi. Hz. İsmâil, babasını görünce hemen kalkıp ona karşı vardı. Baba oğul birbirlerine sarıldılar; el, yüz öpmelerinde bulundular. Sonra Hz. İbrâhim, oğluna:

-Yâ İsmâil! Allah’u Teâlâ bana büyük bir iş emretti, dedi. Hz. İsmâil de:″Rabbin ne emretti ise onu yerine getir″ dedi. Hz. İbrâhim:″Fakat bu işte sen bana yardım edeceksin″ dedi. Hz. İsmâil: ″Ben sana her türlü yardımı yaparım″ dedi. Bunun üzerine Hz. İbrâhim:

- Allah’u Teâlâ burada bir ″Beyt″ yapmamı emretti, diye etrafından yük­sekçe bir tepeye işâret etti.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ dedi ki:

Hz. İbrâhim ile Hz. İsmâil, işte orada Kâbe’nin temelini atıp duvarlarını yükselttiler. Hz. İsmâil taş getirir, Hz. İbrâhim de bina ederdi. Nihâyet Beyt’in binası ilerleyip duvarları yükseldiğinde Hz. İsmâil, (Makâm-ı İbrâhim[2] diye bilinen) taşı getirdi. Hz. İbrâhim de onu ayağının altına (iskele olarak) koydu, üzerinde inşaata devam etti. Hz. İbrâhim yapar, Hz. İsmâil de taş sunardı. Nihâyet inşaat tamam olduktan sonra, baba oğul Beyt’in etrafını tavaf ederek (Sûre-i Bakara, Âyet 127’de geçtiği üzere) şöyle duâ ediyorlardı:

″Ey Rabbimiz! Şu hayırlı amelimizi bizden kabul buyur. Şüphesiz ki sen, her şeyi işiten ve bilensin.″[3]


[1] Necâbet, soyluluk, soy temizliği anlamına gelmektedir.

[2] Makâm-ı İbrâhim hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 125 ve izahına bakınız.

[3] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 10.


﴿ رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿١٢٨﴾

128. ″Ey Rabbimiz! Bizleri Sana iki muhlis Müslüman kıl ve zürriyetimizden de, Senin için Müslüman bir ümmet meydana getir. Bizlere haccın usulünü göster ve tevbelerimizi kabul buyur. Şüphesiz Sen tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametlisin.″


﴿ رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ ﴿١٢٩﴾

129. ″Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden bir Peygamber gönder. Senin âyetlerini onlara okusun. Kitabı ve hikmeti öğreterek onları günahlardan temizlesin. Şüphesiz Sen, evet Sen her şeye gâlipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de İbrâhim ve İsmâil Aleyhimesselâm’ın kendi nesillerinden gelmesi için duâ ettikleri Peygamber, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَا عَبْدُ اللّٰهِ وَخَاتَمُ النَّبِيِّنَ وَاِنَّ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ لَمُنْجَدِلٌ فِي طِينَتِهِ سَأُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِ ذَلِكَ دَعْوَةُ أَبِى اِبْرَاهِيمَ وَبِشَارَةِ عِيسَى قَوْمَهُ وَرُؤْيَا أُمِّى الَّتِى رَأَتْ اَنَّهُ خَرَجَ مِنْهَا نُورٌ أَضَاءَتْ لَهُ قُصُورُ وَكَذَلِكَ أُمَّهَاتُ النَّبِيِّنَ صَلَوَاتُ اللّٰهِ عَلَيْهِمْ (بزار و طب عن العرباض بن سارية)

″Âdem Aleyhisselâm’ın cesedi, henüz toprağın içindeyken ben Allah’ın kulu ve Peygamberlerin hâtemi idim. Bundan size haber vereyim: Bu, babam İbrâhim’in duâsı, Îsâ’nın kavmine verdiği müjde ve annemin gördüğü rüyâ sonucudur. Annem kendisinden bir nûrun çıktığını ve bu nûrun Şam saraylarını aydınlattığını görmüştü. Zîrâ diğer Peygamberlerin anneleri de bu türden rüyâlar görürlerdi.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Kitabı ve hikmeti öğreterek″ diye buyrularak, iki ayrı ilimden bahsedilmektedir. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 151 ve izahına bakınız.


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 15032; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6356


﴿ وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١٣٠﴾

130. Akılsız ve câhil olanlardan başka İbrâhim’in dîninden kim yüz çevirir? Yemin olsun ki Biz, İbrâhim’i dünyâda (Peygamber olarak) seçtik. Şüphesiz o, âhirette de sâlihlerdendir.


﴿ اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿١٣١﴾

131. Hani o vakit ki, Rabbi Teâlâ İbrâhim’e: ″İslâm ol″ dedi. O da: ″Âlemlerin Rabbine teslim oldum″ dedi.

İzah: İmam Taberî der ki: ″Allah’u Teâlâ, İbrâhim Aleyhisselâm’ı Dîn-i İslâm’a girmeye dâvet etmiş miydi?″ denilecek olursa, cevâben denilir ki: ″Evet etmişti.″ ″Ne zaman etmişti?″ denilecek olursa da, denilir ki: Allah’u Teâlâ, İbrâhim Aleyhisselâm’ı yıldız, ay ve güneş ile imtihan ettikten sonra, şu sözleri söylediği anda, onu Dîn-i İslâm’a dâvet etmiş, o da hemen Müslüman olduğunu belirtmişti. O zaman İbrâhim Aleyhisselâm şöyle demişti: ″Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.* Ben, hanif olarak (İslâm üzere) yüzümü, gökleri ve yeri yaratana yöneldim. Ben müşriklerden değilim.″[1]

İbrâhim Aleyhisselâm’ın bu kıssası hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i En’âm, Âyet 76-79 ve izahlarına bakınız.


[1] Sûre-i En’âm, Âyet 78-79.


﴿ وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ ﴿١٣٢﴾

132. İbrâhim, bu dîne tâbi olmalarını oğullarına vasiyet ettiği gibi, Yâkub da: ″Ey oğullarım! Şüphesiz ki, Allah’u Teâlâ sizin için İslâm Dîni’ni seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün″ dedi.


﴿ اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿١٣٣﴾

133. Yoksa siz, Yâkub’un ölüm döşeğinde iken oğullarına: ″Benden sonra neye ibâdet edersiniz?″ sualine, cevap olarak oğullarının: ″Biz senin ilahına ve babaların İbrâhim’in, İsmâil’in ve İshâk’ın ilahına ibâdet ederiz ki, O bir tek ilahtır. Biz O’na boyun eğen Müslümanlarız″ dedikleri zaman hazır mı idiniz?

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, İbrâhim Aleyhisselâm’ın dînini kabul etmeyerek, Yâkub Aleyhisselâm’ın Yahudi olduğu iddiasında bulunan Yahudilere cevap verilmiştir.

İsmâil Aleyhisselâm, İbrâhim Aleyhisselâm’ın Hz. Hacer’den olan oğludur. Yâkub Aleyhisselâm ise, İbrâhim Aleyhisselâm’ın diğer hanımı Hz. Sâra’dan olan İshâk Aleyhisselâm’ın oğludur. Bu âyette açıkça geçtiği üzere Yâkub Aleyhisselâm oğullarına vasiyette bulunurken, ″Benden sonra neye ibâdet edersiniz?″ suâline cevâben oğulları da: ″Biz senin ilahına ve babaların İbrâhim’in, İsmâil’in ve İshâk’ın ilahına ibâdet ederiz ki, O bir tek ilahtır″ diye cevap vermişlerdir.

Bu Âyet-i Kerîme’de, dedesi olan İbrâhim Aleyhisselâm’a ve anneden ayrı olan amcası İsmâil Aleyhisselâm’a, öz babası olmadığı halde, Yâkub Aleyhisselâm’ın onlara ″Baba″ diye hitap ettiği bildirilmektedir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de Ashâbdan bâzılarına gerçek ismiyle değil de, takmış olduğu isimlerle hitap etmiştir. Meselâ: Asıl adı Abdurrahman olan Ashâba, kedilere olan düşkünlüğünden dolayı ″Ebû Hüreyre (kedilerin babası)″ ismini vermiştir.[1] Bu zâta, o günden itibâren bütün Müslümanlar, ″Ebû Hüreyre″ diye hitap etmektedir. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Ali’yi de ″Ebû Turab (toprağın babası) diye isimlendirmiştir.[2] Yine nakledilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

كَانَ جَعْفَرُ بْنُ أَبِي طَالِبٍ يُحِبُّ الْمَسَاكِينَ وَيَجْلِسُ إِلَيْهِمْ وَيُحَدِّثُهُمْ وَيُحَدِّثُونَهُ وَكَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَكْنِيهِ أَبَا الْمَسَاكِينِ (م عن ابى هريرة)

Câfer İbn-i Ebû Tâlib, fakirleri çok sever, onların yanında oturur, onlarla konuşur sohbet ederdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de ona, ″Ebu’l-Mesâkîn (fakirlerin babası)″ ismini verdi.[3]

Yine Sûre-i Ahzâb, Âyet 6’da: ″Peygamber, Mü’minlere kendi canlarından daha evlâdır. Onun zevceleri de Mü’minlerin anneleridir…″ diye geçen buyruğundan dolayı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mü’minlerin babası hükmündedir. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ بِمَنْزِلَةِ الْوَالِدِ أُعَلِّمُكُمْ (د عن ابى هريرة)

″Doğrusu ben size gö­re baba mevkiindeyim. Ben size öğretirim...″[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Ali Kerremallâhu veche için şöyle buyurmuştur:

يَا عَلِىُّ اَنَا وَ اَنْتَ أَبَوَا هَذِهِ الْاُمَّةِ (الاصفهانى، المفردات)

″Yâ Ali! Ben ve sen, bu ümmete babayız.″[5]

İşte bâzı âlimlere, Müslümanlar tarafından ″Baba″ diye hitap edilmesi de Allah’ın ve Resûlünün emir ve nehiylerini öğreterek onlara önderlik yaptıklarından dolayıdır.

Halka yol göstererek önderlik yapan bu âlimler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَى خُلَفَائِى قِيلَ وَمَا خُلَفَائِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالَى قَالَ الَّذِينَ يُحْيُونَ سُنَّتِى وَيُعَلِّمُونَهَا النَّاسَ (ابى نصر و ابن عساكر عن الحسن)

″Allah‘ın rahmeti benim halifelerime olsun.″ ″Yâ Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir?″ dediler. Buyurdu ki: ″Sünnetimi ihyâ eden ve insanlara da öğretendir.″[6]


[1] Sünen-i Tirmizî, Menkibe (4091 Kütüb-i Sitte, c. 1, s. 63.

[2] Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 4 (38).

[3] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 7.

[4] Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 4.

[5] Râğıb el-İsfehânî, el-Müfredat, s. 7.

[6] Muhtâr’ül-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 250; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/1.


﴿ تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٣٤﴾

134. Onlar bir ümmettir ki, gelip geçti. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız size aittir. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.

İzah: Katâde Hazretleri, Âyet-i Kerîme’de: ″Onlar bir ümmettir ki, gelip geçti″ diye geçen ifadeden maksat, Hz. İbrâhim, Hz. İsmâil, Hz. İshâk, Hz. Yâkub ve torunlarıdır, diye buyurmuştur. Âyetin devamında, onların yaptığı sâlih amellerin, kendilerinden sonra gelen ve dalâlet üzere olan Ehl-i Kitab’a bir faydasının olmayacağı beyan edilmiştir.

Ayrıca Âyet-i Kerîme’de: ″Onların yaptıkları sizden sorulmaz″ diye buyrulmaktadır. Öncekilerin yaptıkları amellerin sonrakilere bir faydası yoktur. Ancak sonrakilerin yaptıkları amellerin öncekilere faydası vardır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ وَعِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ وَوَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ (م د ت ن عن ابى هريرة)

″İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez: Sadaka-i câriye, yararlı ilim ve kendisine duâ eden sâlih bir evlat.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Vasiyye 3 (14 Sünen-i Ebû Dâvud, Vasâya 14; Sünen-i Tirmizî, Ahkâm 36; Sünen-i Nesâî, Vasâya 8


﴿ وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿١٣٥﴾

135. Yahudiler: ″Yahudi olun″ ve Hristiyanlar da: ″Hristiyan olun ki, hidâyete eresiniz″ dediler. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Hayır! Biz, Hanif (İslâm üzere) olan İbrâhim’in dînine tâbi oluruz. O, aslâ müşriklerden olmadı.″

İzah: Ehl-i Kitap, ″Biz, İbrâhim’in dînindeyiz″ diye iddiada bulunmuşlardı. Bu Âyet-i Kerîme, İbrâhim Aleyhisselâm’ın kendileri gibi Allah’a ortak koşmadığını ve İslâm üzere olduğunu söyleyerek, onların iddialarını reddetmiştir.[1]

Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şöyle nakledilmiştir:

عَبْدُ اللّٰهِ بْنُ صُورِيَّا الأَعْوَرُ لِرَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا الْهُدَى اِلَّا مَا نَحْنُ عَلَيْهِ فَاتَّبِعْنَا يَا مُحَمَّدُ تَهْتَدِى وَقَالَتِ النَّصَارَى: مِثْلَ ذَلِكَ فَأَنْزَلَ اللّٰهُ فِيهِمْ: وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُوا (تفسير ابن ابى حاتم عن بن عباس)

Yahudi olan Abdullah İbn-i Surya el-A’ver, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Hidâyet, bizim üzerinde bulunduğumuz yoldan başkası değildir. Yâ Muhammed! Sen bize tâbi ol ki hidâyete eresin″ dedi. Hristiyanlar da aynı şekil­de söyleyince, Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 135’i indirmiştir.[2]


[1] Yahudilerin ve Hristiyanların Allah’a nasıl ortak koştuklarına dair Sûre-i Tevbe, Âyet 30’a bakınız.

[2] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 1283.


﴿ قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿١٣٦﴾

136. Ey Mü’minler! Deyin ki: ″Biz, Allah’u Teâlâ’ya, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilmiş olana, Mûsâ ile Îsâ’ya verilene ve diğer Peygamberlere Rablerinden verilmiş olan şeylere îman ettik. Onlardan hiçbirinin arasını (hak Peygamber oldukları hususunda) ayırmayız. Biz ancak O’na teslim olmuş olanlarız.″

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre; bir grup Yahudi, Peygamber Efendimize geldi ve ona: ″Peygamberlerden kimlere îman ettiğini sordu­lar.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de onlara: ″Sûre-i Bakara, Âyet 136’yı sonuna kadar okudu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Îsâ Aleyhisselâm’ı da zikredince, Yahudi topluluğu onun Peygamberliğini inkâr ettiler ve ″Biz, Îsâ’ya ve ona îman edene de îman etmeyiz″ dediler. Bunun üzerine de Allah’u Teâlâ:

Ey Resûlüm! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Biz, Allah’u Teâlâ‘ya ve bize indirilene ve bizden önce indirilmiş olanlara îman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Şüphesiz ki, sizin çoğunuz (yoldan çıkmış) fâsık kimselersiniz″ mealindeki Sûre-i Mâide, Âyet 59’u indirdi.

Yahudiler ve Hristiyanlar, bu Peygamberlerden bâzılarına îman edip bâzılarını da küfürde görerek Peygamberlerin arasını ayırmış oluyorlar ve bile bile birbirlerini dahi yalanlıyorlardı. Mü’minler ise, Peygamberlerin hiçbirisinin arasını ayırmayıp onların hepsine ve onlara indirilen bütün kitap ve suhuf’a îman ederler.

″Suhuf″, sayfalar demektir. Allah’u Teâlâ bâzı Peygamberlere kitap olarak değil de sayfalar şeklinde hükümler indirmiştir. Nakledildiğine göre; Âdem Aleyhisselâm’a on, Şit Aleyhisselâm’a elli, İdris Aleyhisselâm’a otuz, İbrâhim Aleyhisselâm’a da on sahife verilmiştir.

Bu âyet ile ilgili olarak Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

كَانَ أَهْلُ الْكِتَابِ يَقْرَءُونَ التَّوْرَاةَ بِالْعِبْرَانِيَّةِ وَيُفَسِّرُونَهَا بِالْعَرَبِيَّةِ لِأَهْلِ الْإِسْلَامِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا تُصَدِّقُوا أَهْلَ الْكِتَابِ وَلَا تُكَذِّبُوهُمْ وَقُولُوا {آمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَا أُنْزِلَ} الْآيَةَ (خ عن ابى هريرة(

Ehl-i Kitap, Tevrat’ı İbranice okuyup Müslümanlara da Arapça olarak açıklıyorlardı. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Ey Mü’minler! Deyin ki: ″Biz, Allah’u Teâlâ’ya, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilmiş olana, Mûsâ ile Îsâ’ya verilene ve diğer Peygamberlere Rablerinden verilmiş olan şeylere îman ettik...″ diye devam eden Sûre-i Bakara, Âyet 136’yı okuyun.[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Bakara 11, Tevhid 51.


﴿ فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ ﴿١٣٧﴾

137. Bunun üzerine onlar da sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse, muhakkak hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, bilin ki onlar, ancak bir ay­rılık içindedirler. Ey Habîbim! Onlara karşı Allah’u Teâlâ sana yeter. O, her şeyi işiten ve bilendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Allah’u Teâlâ vaadini yerine getirmiştir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hendek Savaşı’nda müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihânet ettikleri için Kureyza Yahudileri’nin savaşçılarını öldürttü, kadın ve çocuklarını esir aldı. Nadr oğullarını ise Şam’a sürgün etti. Hayber Yahudilerini de cizyeye bağlayarak zımmi[1] yaptı.

Osman-ı Zinnûreyn Efendimiz, Kur’ân okurken şehit edildiğinde akan kanı Sûre-i Bakara, Âyet 137’deki:

Ey Habîbim! Onlara karşı Allah’u Teâlâ sana yeter. O, her şeyi işiten ve bilendir″ buyruğunun üzerine damlamıştır. Hz. Osman Efendimizin kendisine ait olan ve üzerine kanının aktığı bu Kur’ân, İstanbul’da Topkapı Sarayı’ndadır.


[1] İslâm devletine bağlı olan ve haraç veren Hristiyan ve Yahudilerdir.


﴿ صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ ﴿١٣٨﴾

138. Ey Mü’minler! Deyin ki: ″Bizim boyamız Allah’ın boyasıdır. Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kim vardır? Biz yalnız O’na ibâdet ederiz.″

İzah: Ey Mü’minler! Kumaş, boya ile nasıl ziynetlenir ise Allah’u Teâlâ da sizi kalplerinize giren ve eseri görülen boyasıyla (îman ile) ziynetlendirdi. Kimin boyası Allah’ın boyası gibi iyi olabilir? Biz yalnız Allah’a ibâdet ederiz! deyin demektir.

Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Hristiyanlar, vaftiz suyu dedikleri sarı bir su ile yeni doğan çocukları yedi günlük iken yıkarlar ve ″Temizlendi, yani Hristiyan oldu″ derlerdi. Bu Âyet-i Kerîme Mü’minlere, siz de onlara; ″Asıl temizlik ve hak olan Allah’ın boyasıdır, yani îmandır. Bundan daha ziyâde ziynet olan boya yoktur deyin″ diye hitap ederek Hristiyanların yaptıkları uygulamanın bâtıl olduğunu beyan etmiştir.


﴿ قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ ﴿١٣٩﴾

139. Ey Resûlüm! Ehl-i Kitab’a de ki: ″Allah’ın dîni hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Halbuki O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizler ancak O’na muhlis kullarız.″


﴿ اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿١٤٠﴾

140. Yoksa siz: ″İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkub ve torunları, Yahudi veya Hristiyan idiler″ mi diyorsunuz? Ey Resûlüm! De ki: ″Siz mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah katında hak olan gerçeği bildikleri halde, onu gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah’u Teâlâ, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.″

İzah: Hakkı bildikleri halde onu gizleyen Ehl-i Kitap hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْأَلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ عَنْ شَيْءٍ، فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ يُخْبِرُوكُمْ بِالصِّدْقِ فَتُكَذِّبُوهُمْ أَوْ يُخْبِرُوكُمْ بِالْكَذِبِ فَتُصَدِّقُوهُمْ عَلَيْكُمْ بِالْقُرْآنِ فَإِنَّهُ فِيهِ نَبَأُ مَا قَبْلَكُمْ وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ وَفَصْلُ مَا بَيْنَكُمْ (كر عن ابن مسعود(

″Ehl-i Kitab’a bir şey sormayın. Korkarım ki, size doğruyu söylerler de siz yalanlarsınız yahut yalan haber verirler de doğrularsınız. Siz Kur’ân’dan ayrılmayın. Zîrâ Kur’ân’da sizden evvel gelenlerin de sizden sonrakilerin de haberleri mevcuttur. Aranızdaki anlaşmazlıkları bertaraf edecek hükümler de mevcuttur.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, 473/2.


﴿ تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ ﴿١٤١﴾

141. Onlar bir ümmettir ki, gelip geçti. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız size aittir. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin açıklaması için Sûre-i Bakara, Âyet 134’ün izahına bakınız.


﴿ سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿١٤٢﴾

142. İnsanlardan birtakım akılsızlar: ″Müslümanları yöneldikleri kıbleden (Beyt’ül-Makdis’ten) çeviren nedir?″ diyecekler. Ey Resûlüm! De ki: ″Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini doğru yola iletir.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Berâ İbn-i Azib Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحِبُّ أَنْ يُوَجَّهَ إِلَى الْكَعْبَةِ فَأَنْزَلَ اللّٰهُ {قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ} فَتَوَجَّهَ نَحْوَ الْكَعْبَةِ وَقَالَ السُّفَهَاءُ مِنْ النَّاسِ وَهُمْ الْيَهُودُ {مَا وَلَّاهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمْ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} (خ عن البراء بن عزب)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kıblenin Kâbe’ye çevril-mesini çok istiyordu. Bu nedenle Allah’u Teâlâ: ″Ey Habîbim! Biz senin (kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi hususunda vahiy gelmesini bekleyerek) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz…″[1] diye devam eden âyeti indirmiş ve yönünü Kâbe’ye doğru çevirmesini emretmiştir. Halkın akılsızları olan kimselerden bâzılarının ki, onlar Yahudilerdir. Onlar bu hususu hoş karşılamayınca da, insanlardan birtakım akılsızlar: ″Müslümanları yöneldikleri kıbleden (Beyt’ül-Makdis’ten) çeviren nedir?″ diyecekler. Ey Resûlüm! De ki: ″Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini doğru yola iletir″ diye geçen Sûre-i Bakara, Âyet 142 nâzil olmuştur.[2]


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 144.

[2] Sahih-i Buhârî, Salât 31; Sahih-i Müslim Mesâcid 2 (11 Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6784.


﴿ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ﴿١٤٣﴾

143. Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun. Ey Habîbim! Evvelce yöneldiğin Beyt’ul-Makdis’i kıble yapmamız, Resûle tâbi olanlar ile ondan ayrılıp küfrü seçenleri ayırt etmemiz içindi. Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerden başkalarına elbette ağır geldi. Allah’u Teâlâ sizin îmanınızı (Beyt’ül-Makdis’e yönelerek kıldığınız namazları) zâyi etmez. Şüphesiz Allah’u Teâlâ insanlara karşı elbette çok şefkatli, çok merhametlidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık″ diye buyrulmaktadır. Ey Müslümanlar! Biz sizi hidâyete erdirdiğimiz ve İbrâhim Aleyhisselâm’ın kıblesine dönmeyi nasip ettiğimiz gibi, sizi başkalarından üstün de kıldık. Sizi, seçkin ve âdil bir ümmet yaptık, demektir. Yani buradaki ″Orta yol″dan maksat, iki uç tarafın or­tası, demektir. Müslümanlar dinlerinde orta yolu tutmuşlardır. Onlar ne Hristi­yanlar gibi ruhbanlıkta aşırı gitmişler ve Hz. Îsâ hakkında onu ilahlık derecesine çı­karacak sözler söylemişler, ne de Yahudiler gibi Peygamberleri öldürerek mâsiyete düşmüşlerdir. Bilakis Müslümanlar, itidali muhafaza etmişler, ifrat ve tefritten kaçınmışlardır.

Müslümanların diğer ümmetlerden üstün olduğu, Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 110’da da şöyle geçmektedir: ″Ey Mü’minler! Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz...″

Âyet-i Kerîme’de geçen ″Şâhitlik″ ise, Allah’u Teâlâ’nın insanlara doğru yolu gösterdiğine, bunun için Peygamberler gönderdiğine ve bu Peygamberlerin Allah’ın emirlerini ümmetlerine tebliğ ettiklerine dair Ümmet-i Muhammed’in şâhitlik etmesi ve Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in de kendi ümmetinin bu beyanına şâhit olmasıdır. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الرَّجُلَانِ وَيَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الثَّلَاثَةُ وَأَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ وَأَقَلُّ فَيُقَالُ لَهُ هَلْ بَلَّغْتَ قَوْمَكَ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيُدْعَى قَوْمُهُ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَكُمْ فَيَقُولُونَ لَا فَيُقَالُ مَنْ يَشْهَدُ لَكَ فَيَقُولُ مُحَمَّدٌ وَأُمَّتُهُ فَتُدْعَى أُمَّةُ مُحَمَّدٍ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَ هَذَا فَيَقُولُونَ نَعَمْ فَيَقُولُ وَمَا عِلْمُكُمْ بِذَلِكَ فَيَقُولُونَ أَخْبَرَنَا نَبِيُّنَا بِذَلِكَ أَنَّ الرُّسُلَ قَدْ بَلَّغُوا فَصَدَّقْنَاهُ قَالَ فَذَلِكُمْ قَوْلُهُ تَعَالَى {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} (ه عن ابى سعيد(

Mahşer günü, bir Peygamber beraberinde ümmeti olarak iki adam olduğu halde gelir. Bir başka Peygamber, beraberinde ümmeti olarak üç kişi bulunduğu halde gelir. Bundan fazla ve az ümmetle gelen Peygamberde olur. Sonra o gelen her Peygambere: ″Sen kendi kavmine dîni tebliğ ettin mi?″ diye sorulur. O da, ″Evet″ der. Sonra onun kavmi huzura çağrılarak, ″Peygamberiniz size dîni tebliğ etti mi?″ denilir. Onlar: ″Hayır″ derler. Bunun üzerine onların Peygamberlerine: ″Kavmine, senin dîni tebliğ ettiğine dair şâhidin kimdir?″ denilir. O da, ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmeti″ der. Bunun üzerine Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti çağrılır ve onlara: ″Bu Peygamberler, kavmine dîni tebliğ etti mi?″ diye sorulur. Onlar da, ″Evet″ derler. Sonra Allah’u Teâlâ Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetine: ″Bu Peygamberlerin, kendi kavmine dîni tebliğ ettiğine dair bilginiz nedir?″ der. Onlar da, ″Peygamberlerin, kendi kavimlerine dîni tebliğ ettiklerini bize Peygamberimiz haber verdi, biz de onu tasdik ettik″ derler. İşte bu açıklama Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Bakara, Âyet 143’te: ″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″ diye geçen buyruğunun muhtevâsıdır.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

يَجِيءُ نُوحٌ وَأُمَّتُهُ فَيَقُولُ اللّٰهُ تَعَالَى هَلْ بَلَّغْتَ فَيَقُولُ نَعَمْ أَيْ رَبِّ فَيَقُولُ لِأُمَّتِهِ هَلْ بَلَّغَكُمْ فَيَقُولُونَ لَا مَا جَاءَنَا مِنْ نَبِيٍّ فَيَقُولُ لِنُوحٍ مَنْ يَشْهَدُ لَكَ فَيَقُولُ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأُمَّتُهُ فَنَشْهَدُ أَنَّهُ قَدْ بَلَّغَ وَهُوَ قَوْلُهُ جَلَّ ذِكْرُهُ {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ} وَالْوَسَطُ الْعَدْلُ (خ ت ه عن ابى سعيد(

Mahşer günü, Nûh ve ümmeti gelir. Allah’u Teâlâ ona: ″Tebliğ ettin, dînimi duyurdun mu?″ diye sorar. ″Evet, Ey Rabbim!″ diye cevap verir. Allah’u Teâlâ bu sefer ümmetine sorar: ″Nûh size tebliğ etmiş miydi?″ Onlar: ″Hayır! Bize Peygamber gelmedi″ derler. Bu sefer Allah’u Teâlâ Nûh’a yönelerek: ″Söylediğin şey hususunda sana kim şâhitlik edecek?″ diye sorar. ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmeti″ der. Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in ümmeti: ″O tebliğde bulundu″ diye şâhitlikte bulunur. Bu duruma Sûre-i Bakara, Âyet 143’te: ″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″ diye geçen buyruk işâret eder. İşte (âyetin metninde geçen) ″el-Vasat″ kelimesi, ″Adl″ mânâsındadır.[2]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَا وَأُمَّتِى يَوْم الْقِيَامَة عَلَى كَوْم مُشْرِفِينَ عَلَى الْخَلَائِق مَا مِنْ النَّاس أَحَد إِلَّا وَدَّ أَنَّهُ مِنَّا وَمَا مِنْ نَبِيّ كَذَّبَهُ قَوْمه إِلَّا وَنَحْنُ نَشْهَد أَنَّهُ قَدْ بَلَّغَ رِسَالَة رَبّه عَزَّ وَجَلَّ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Ben ve ümmetim mahşer gününde yüksekçe bir yerden halkı gözetleriz. Her­kes ister ki, kendisi de bizden olsun. Hangi Peygamberi kavmi yalan­larsa, biz o Peygambere şâhitlik eder ve o Peygamberin Rabbi Azze ve Celle’nin emirlerini tebliğ ettiğine şâhitlik ederiz.″[3]

Bu Âyet-i Kerîme’nin son kısmında geçen ifade ile ilgili de şu hâdise nakledilmiştir:

Kıble değişince, bu olayı fırsat bilen Yahudiler, ″Bu hâl hidâyet ise Beyt’ül-Makdis’e doğru kıldığınız namazlarınız dalâlet üzere miydi? Oraya doğru namaz kılıp ölenlerin namazı bâtıl mıydı?″ deyince, Allah’u Teâlâ: ″Allah’u Teâlâ sizin îmanınızı (Beyt’ül-Makdis’e yönelerek kıldığınız namazları) zâyi etmez″ diyerek onlara cevap vermiştir.

Bu hususta Berâ Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

أَنَّهُ مَاتَ عَلَى الْقِبْلَةِ قَبْلَ أَنْ تُحَوَّلَ رِجَالٌ وَقُتِلُوا فَلَمْ نَدْرِ مَا نَقُولُ فِيهِمْ فَأَنْزَلَ اللّٰهُ تَعَالَى {وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ} (خ عن البراء)

Kıble, Mescid-i Aksâ’dan Kâbe yönüne çevrilmeden önce, evvelki kıbleye karşı namaz kılan bâzı Müslümanlar ölmüş veya öldürülmüştü. Onlar hakkında ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Bunun üzerineAllah’u Teâlâ: ″… Allah’u Teâlâ sizin îmanınızı (Beyt’ül-Makdis’e yönelerek kıldığınız namazları) zâyi etmez...″ diye geçen âyeti indirdi.[4]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Şüphesiz Allah’u Teâlâ insanlara karşı elbette çok şefkatli, çok merhametlidir″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna (Havâzin kabilesinden) bâzı esirler gelmişti. Esirler arasında emzikli bir kadın vardı. Çocuğunu kaybetmişti. O kadın, göğsüne biriken sütü sağıyor, çocuklara veriyor, emziriyordu. Bu kadın, esirler arasında çocuğunu bulunca, hemen alıp sinesine bastı ve derin bir şefkatle çocuğunu emzirmeye başladı. Bunu görünce Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bize:

أَتُرَوْنَ هَذِهِ طَارِحَةً وَلَدَهَا فِى النَّارِ قُلْنَا لَا وَهِيَ تَقْدِرُ عَلَى أَنْ لَا تَطْرَحَهُ فَقَالَ: لَلّٰهُ أَرْحَمُ بِعِبَادِهِ مِنْ هَذِهِ بِوَلَدِهَا (خ م عن عمر بن الخطاب)

″Şu kadının kendi çocuğunu ateşe atabileceğini düşünür müsünüz?″ dedi. Biz de: ″Hayır, bunu asla yapmaz!″ dedik. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″İşte Allah’u Teâlâ kullarına, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha merhametlidir″ buyurdu.[5]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 34.

[2] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 3, İ’tisam 19; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 3; Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 34.

[3] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 455.

[4] Sahih-i Buhârî, Îman 29; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6783.

[5] Sahih-i Buhârî, Edeb 18; Sahih-i Müslim, Tevbe 4 (22).


﴿ قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ ﴿١٤٤﴾

144. Ey Habîbim! Biz senin (kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi hususunda vahiy gelmesini bekleyerek) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Seni arzuladığın kıbleye çeviriyoruz. Sen de yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey Müslümanlar! Namaz için her nerede olursanız yüzünüzü Kâbe tarafına çevirin. Ehl-i Kitap, bunun Rablerinden bir hak olduğunu elbette bilirler. Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarından gâfil değildir.

İzah: Ehl-i Kitab’ın kıblesi, Beyt’ül-Makdis idi. Onlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Sen Peygambersen, dînin ayrı ise, niçin bizim kıblemize dönüyorsun?″ dediler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de Kâbe’ye doğru namaz kılmayı çok arzuluyordu. Nihâyet Resûlü Ekrem Efendimiz, Ashâbıyla birlikte namazda iken, Allah’u Teâlâ, ″Yönünü Kâbe’ye çevir″ diye emretti.

Böylece namazda yönlerini Kâbe’ye çevirdiler. O mescitte öğle veya ikindi namazının farzının iki rek’atı Beyt’ül-Makdis’e doğru, diğer iki rek’atı da Kâbe’ye doğru kılındığı için, o mescide, ″Mescid-i Kıbleteyn (iki kıbleli mescit) denildi.[1]

Kıblenin çevrilmesi hususunda Sûre-i Bakara, Âyet 115’in izahına bakınız.


[1] Yine bu hususta bakınız: Sünen-i İbni Mâce, İkâmet’üs-Salât 56.


﴿ وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ ﴿١٤٥﴾

145. Ey Resûlüm! Yemin olsun ki sen, Ehl-i Kitab’a her ne kadar burhan getirsen, yine onlar senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Nitekim onlar birbirlerinin kıblesine de tâbi olmadılar. Yemin olsun ki, sana gelen ilimden sonra, onların hevâlarına uyacak olursan, şüphesiz sen de o zaman zâlimlerden olursun.


﴿ اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿١٤٦﴾

146. Ehl-i Kitap, kendi çocuklarını nasıl bilirlerse, onu (Muhammed Aleyhisselâm’ı) da öyle bilirler ki, bütün vasıflarıyla bilirler. Halbuki onlardan bir kısmı bu hakikati bilerek gizlerler.

İzah: Ehl-i Kitab’ın, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i bütün vasıflarıyla çok iyi bildiklerine dair şöyle bir hâdise anlatılmıştır:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in annesi Hz. Âmine, kocasının vefâtından sonra, hem kocasının kabrini ziyaret ve hem de Benî Adiy b. Neccâr, ″Harzeciye″ yurdunda oturan dayılarını ziyaret için Medîne’ye gitmişti. O zaman altı yaşlarında küçük bir çocuk olan Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, annesiyle birlikte Medîne’de kaldıkları müddet içinde Adiy b. Neccâr havuzunda yüzmeyi öğreniyordu; bir gün Medîne çocuklarından bâzılarıyla bir yerde otururlarken yanlarından birkaç Yahudi geçmiş ve içlerinden biri Peygamberimizi işâret ederek, ″Bu çocuk, âhir zaman Peygamberi olup, kendisine Peygamberlik geldikten sonra bizim beldemize hicret edecektir″ diye arkadaşlarına göstermiştir. Bu sözleri, o sırada Hz. Âmine’nin hizmetinde bulunan Ümmü Eymen Radiyallâhu anhâ, Yahudinin ağzından duyduğunu bizzat rivâyet etmiş ve hicretten sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu, Ümmü Eymen’den naklederek anlatmıştır.[1]

Yine bu hususta nakledilen bir Hadis-i Şerif’te A’rabî’den bir adam şöyle anlatmıştır:

جَلَبْتُ جَلُوبَةً إِلَى الْمَدِينَةِ فِي حَيَاةِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا فَرَغْتُ مِنْ بَيْعَتِي قُلْتُ لَأَلْقَيَنَّ هَذَا الرَّجُلَ فَلَأَسْمَعَنَّ مِنْهُ قَالَ فَتَلَقَّانِي بَيْنَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ يَمْشُونَ فَتَبِعْتُهُمْ فِي أَقْفَائِهِمْ حَتَّى أَتَوْا عَلَى رَجُلٍ مِنْ الْيَهُودِ نَاشِرًا التَّوْرَاةَ يَقْرَؤُهَا يُعَزِّي بِهَا نَفْسَهُ عَلَى ابْنٍ لَهُ فِي الْمَوْتِ كَأَحْسَنِ الْفِتْيَانِ وَأَجْمَلِهِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْشُدُكَ بِالَّذِي أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ هَلْ تَجِدُ فِي كِتَابِكَ ذَا صِفَتِي وَمَخْرَجِي فَقَالَ بِرَأْسِهِ هَكَذَا أَيْ لَا فَقَالَ ابْنُهُ إِنِّي وَالَّذِي أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ إِنَّا لَنَجِدُ فِي كِتَابِنَا صِفَتَكَ وَمَخْرَجَكَ وَأَشْهَدُ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَنَّكَ رَسُولُ اللّٰهِ فَقَالَ أَقِيمُوا الْيَهُودَ عَنْ أَخِيكُمْ ثُمَّ وَلِيَ كَفَنَهُ وَحَنَّطَهُ وَصَلَّى عَلَيْهِ (حم عن رجل من الاعراب(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sağ iken satmak üzere Medîne’ye mal götürmüştüm. Satışımı bitirdiğimde: ″Şu adama (Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e) varacağım ve onu dinleyeceğim″ dedim. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in, onun arkasında birlikte yürür-lerken rastladım ve peşlerine düştüm. Nihâyet, ölmekte olan oğluna sabretmek üzere Tevrat’ı okuyan bir Yahudi’nin yanına vardılar. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Tevrat’ı indiren aşkına söyle, şu kitabında benim sıfatımı ve çıkışımı buluyor musun?″ diye sordu. Adam başı ile, ″Hayır″ işâreti yaptı. Oğlu: ″Evet, Tevrat’ı indirene yemin olsun ki, biz kitabımızda senin sıfatını ve çıkışını buluyoruz. Ben Allah’tan başka ilâh olmadığına, senin Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet ediyorum″ dedi (ve kısa süre sonra çocuk öldü). Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yahudiyi kardeşinizden uzaklaştırın!″ buyurdular ve kefenleme işi ile namazını kıldırmayı üzerlerine aldılar.[2]


[1] Mir’at’ul-Haremeyn, Mir’at-ı Mekke, c. 2, s. 1081-1082.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22394.


﴿ اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟ ﴿١٤٧﴾

147. Hak, Rabbinden gelendir. Sen onda şüphe edenlerden olma.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Hak″ ifadesinden maksat, kıblenin Beyt’ül-Makdis’ten Kâbe’ye döndürülmesidir.


﴿ وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٤٨﴾

148. Her ümmetin bir kıblesi vardır, oraya yönelirler. İbâdet ve hayırlı işlerde yarışın. Siz her nerede olursanız olun, Allah’u Teâlâ sizi (mahşer gününde) bir araya toplar. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Siz, Rabbinize şükretmek için salih ameller hususunda yarışın. Dünyâda âhiretiniz için azık hazırlayın. Kıblenizi muhafaza edin. Sizden evvelki ümmetler gibi onu kaybetmeyin. Sonra siz de onlar gibi sapıklığa düşersiniz. Nerede ölürseniz ölün, Allah’u Teâlâ hepinizi mahşer gününde bir araya toplayacak ve amellerinize göre karşılığını verecektir. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, ölümünüzden sonra sizi kabirlerinizden çıkarıp bir araya toplamaya gücü yetendir, demektir.

İbâdet hususunda yarışmayla ilgili Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سِيرُوا سَبَقَ الْمُفَرِّدُونَ قَالُوا وَمَا الْمُفَرِّدُونَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتُ (م عن ابى هريرة)

″Durmayın çalışın, çalışanlar ileri geçtiler ve ilerlediler.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Bu ileri geçenler kimlerdir?″ Buyurdu ki: ″Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlardır.″[1]

İbâdet hususunda yarışanların mükâfatına dair geniş bilgi için de Sûre-i Vâkıa, Âyet 10-12 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Müslim, Zikir 1 (4).


﴿ وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿١٤٩﴾

149. Ey Resûlüm! Yolculuk hâlinde de namaz için yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden gelen bir haktır. Allah’u Teâlâ, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.

İzah: Allah’u Teâlâ, bir Müslümanın her nerede olursa olsun, namaz kılmak için yönünü Kâbe’ye döndürmesi gerektiğini emretmiştir. Bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri yerin Kâbe olması, kıblenin önemini ve ona hürmet edilmesi gerektiğini de göstermektedir.

Bu hususta Enes Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, mescidin kıblesinde bir sümük gördü, ağırına gitti. Kalkıp onu eliyle kazıdı ve sonra şöyle buyurdu:

إِنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا قَامَ فِي صَلَاتِهِ فَإِنَّهُ يُنَاجِي رَبَّهُ أَوْ إِنَّ رَبَّهُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْقِبْلَةِ فَلَا يَبْزُقَنَّ أَحَدُكُمْ قِبَلَ قِبْلَتِهِ (خ عن انس بن مالك)

″Sizden biri namaza kalktığı zaman Rabbine yakarır. Rabbi Teâlâ, kendisiyle kıblesi arasında tecelli eder. Bu yüzden hiçbiriniz kıblesine doğru tükürmesin.″[1]

Kıblenin önemi hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِنَّ لِكُلِّ شَيْءٍ سَيِّدًا وَاِنَّ سَيِّدَ الْمَجَالِسِ قُبَالَةَ الْقِبْلَةِ (طب عن ابى هريرة)

″Şüphesiz ki, her şeyin bir efendisi vardır. Muhakkak ki, meclisin efendisi de kıbleye karşı oturandır.″[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ بِمَنْزِلَةِ الْوَالِدِ أُعَلِّمُكُمْ فَإِذَا أَتَى أَحَدُكُمْ الْغَائِطَ فَلَا يَسْتَقْبِلْ الْقِبْلَةَ وَلَا يَسْتَدْبِرْهَا وَلَا يَسْتَطِبْ بِيَمِينِهِ وَكَانَ يَأْمُرُ بِثَلَاثَةِ أَحْجَارٍ وَيَنْهَى عَنْ الرَّوْثِ وَالرِّمَّةِ (د عن ابى هريرة(

″Doğrusu ben, size gö­re baba mevkiindeyim. Ben, size öğretirim. Sizden birinizin büyük abdesti geldiğinde kıbleye önünü ve arkasını dönmesin. Sağ eliyle istincâ yapmasın.″

Râvi der ki: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, üç taş kullanılmasını emrederdi ve hayvan tersiyle, kemikle taharetlenmeyi yasaklardı.″[3]

Bu Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lerden dolayı bir Müslüman, kıbleye karşı ayak uzatmamalı, bu halde ayağını uzatarak yatmamalı, kıbleye doğru tükürmemeli ve abdest bozarken kıbleye doğru önünü ve arkasını dönmemelidir. Velhâsıl bir Müslümanın, kıbleye karşı terk-i edepte bulunması çok mahsurludur, doğru değildir.


[1] Sahih-i Buhârî, Salât 33; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 1202.

[2] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7790; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 513.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 4.


﴿ وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ﴿١٥٠﴾

150. Ey Resûlüm! Yolculuk hâlinde de namaz için yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz her nerede olsanız, namaz için yüzünüzü o tarafa çevirin ki, (kıblenin çevrilmesi hakkında) insanlar aleyhinizde kullanacak bir delil bulamasın. Ancak onlardan zâlim olanlar müstesnâ. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Ben de size nîmetlerimi tamamlayayım. Böylece hidâyete ermiş olasınız.

İzah: Bir önceki Âyet-i Kerîme’de geçen ″Yolculuk hâlinde de namaz için yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir″ emrinin, bu Âyet-i Kerîme’de de tekrar edilmesinin hikmeti, önemine vurgu içindir.

Yine Âyet-i Kerîme’de: (Kıblenin çevrilmesi hakkında) insanlar aleyhinizde kullanacak bir delil bulamasın″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat şöyle açıklanmıştır: Tevrat’ta âhir zaman Peygamberinin Kudüs tarafını bırakıp, Kâbe tarafına yönelerek namaz kılacağı yazılıdır. Müslümanlar, Kâbe tarafına doğru namaz kılmayacak olsalardı, bu sefer bir kısım münkirler: ″Eğer bu zât, âhir zaman Peygamberi olsaydı, Tevrat’ın beyanı üzere Kâbe tarafına dönüp namaz kılardı″ derlerdi. İşte bu sebeple Allah’u Teâlâ o kâfirlerin böyle bir delil getirmemeleri için, Mü’minlerin namaz kılarken Kâbe’ye yönelmelerini emretmiştir.

Ayrıca daha önceki ümmetlerde, mescit hâricinde namaz kılınmazdı. Bu âyetlerle yeryüzü Müslümanlar için Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetine mescit kılınmıştır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُعْطِيتُ خَمْسًا لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ مِنْ الْأَنْبِيَاءِ قَبْلِي نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَةَ شَهْرٍ وَجُعِلَتْ لِي الْأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا وَأَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلَاةُ فَلْيُصَلِّ وَأُحِلَّتْ لِي الْغَنَائِمُ وَكَانَ النَّبِيُّ يُبْعَثُ اِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ كَافَّةً وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ (خ م حم ه عن جابر)

″Bana, benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş özellik verildi: Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salmakla ilâhi yardıma mazhar oldum. Yeryüzü benim için mescit (namaz kılma mahalli) ve temiz kılındı; ümmetimden kim bir namaz vaktine erişirse, hemen bulunduğu yerde namazını kılsın. Ganîmetler bana helâl kılındı. Benden önceki Peygamberler sâdece kendi kavmine Peygamber olarak gönderiliyordu, ben ise bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildim. Bana şefaat yetkisi verildi.″[1] (Bir diğer Hadis-i Şerif’te: ″Mahşer günü ilk şefaat edecek ve şefaatı kabul edilecek olan benim″[2] diye buyrulmuştur.)


[1] Sahih-i Buhârî, Salat 56; Sahih-i Müslim, Mesâcid 1 (3).

[2] Sahih-i Müslim, Fedâil 2 (3 Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 12; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 3.


﴿ كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ ﴿١٥١﴾

151. Nitekim içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi günahlardan temizleyen, size kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediklerinizi öğreten bir Peygamber gönderdik.

İzah: Allah’ın Resûlü, size Kur’ân’ın âyetlerini okuyarak tebliğde bulunur, kitabı yani şer’î hükümleri size öğretir. Namaz, hac gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını uygulamalı olarak size gösterir. Hakk’a yakınlığı, kendi nefsini bilmeyi öğreten mânevi bir ilim olan hikmeti de size öğretir. Ayrıca önceki ümmetlere ait bilgiler, âhiret ahvâli ve kıyâmet alâmetleri gibi gâib olan bir çok haberleri size bildirir ve öğretir, demektir.

Hâsılı kişiye lâzım olan zâhir ve mânevi ilmin kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu iki ilimi de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetine öğretmiştir. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِى الْقَلْبِ فَذَاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ وَعِلْمٌ فِى اللِّسَانِ فَذَاكَ حُجَّةُ اللّٰهِ عَلَى عِبَادِهِ (ابو نعيم عن انس)

″İlim ikidir: Biri kalpte sâbittir. İşte en faydalı olan ilim (Hikmet ve Ledün ilmi) budur. Bir ilim de lisândaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah’u Teâlâ’nın kullarına hüccetidir (delilidir).[1]

Buradan anlaşılan iki türlü ilim vardır. Zîra Mûsâ Aleyhisselâm, zamanında en yüksek kitap ilmine sahipken, Allah’u Teâlâ’nın yönlendirmesi üzerine Hızır Aleyhisselâm‘a gitmiş ve hikmet ilmi olan ilm-i ledün’ü ondan öğrenmiştir.[2]