HAŞR SÛRESİ

Bu sûre 24 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. Bu sûrenin adı olan ″Haşr″ kelimesi; toplamak, bir yerde biriktirmek, bir cemaati yerlerinden çıkarıp savaş veya emsali ile rahatsız etmek mânâsına gelir. Buradaki Haşr’dan maksat da, mahşerdeki haşr ve neşr olayı değildir. Yahudi kabilesi olan Benî Nadr’ın, Allah’ın emriyle Medîne’den çıkartılarak Şam tarafına sürgün edilmesidir. Onların haklarındaki ikinci haşr da, mahşer gününde vâki olacaktır. Bu nedenle bu sûreye, ″Benî Nadr Sûresi″ ismi de verilmiştir.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿١﴾

1. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ı tesbih eder. O her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin açıklaması için Sûre-i Hadid, Âyet 1’in izahına bakınız.


﴿ هُوَ الَّذ۪ٓي اَخْرَجَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِاَوَّلِ الْحَشْرِۜ مَا ظَنَنْتُمْ اَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَاَتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِاَيْد۪يهِمْ وَاَيْدِي الْمُؤْمِن۪ينَ فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ ﴿٢﴾

2. Ehl-i Kitap’tan kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’ın azâbından muhafaza edeceğini zannediyorlardı. Allah’u Teâlâ onlara azâbı tahmin etmedikleri taraftan gönderdi ve kalplerine korku koydu. Onlar, evlerini kendi elleriyle ve Mü’minlerin elleriyle harap ettiler. Ey basiret sahipleri! Bundan ibret alın!


﴿ وَلَوْلَٓا اَنْ كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَٓاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَاۜ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ ﴿٣﴾ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَٓاقِّ اللّٰهَ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٤﴾

3-4. Eğer Allah’u Teâlâ, onlara sürgünü takdir etmemiş olsaydı, mutlaka onlara dünyâda azap ederdi. Onlar için âhirette ise ateş azâbı vardır.* Bu, Allah’a ve Resûlüne muhalefet etmeleri sebebiyledir. Her kim Allah’a muhalefet ederse, şüphesiz Allah’ın azâbı şiddetlidir.

İzah: Bu âyetler, Yahudilerden büyük bir kabile olan Benî Nadr hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Hârun Aleyhisselâm’ın soyundan gelen bir Yahudi koludur. İsrailoğulları fitne­ye düştüklerinde Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gelişini beklemek üzere, gelip Medîne’ye yerleşmişlerdi.

Peygamber Efendimiz, Medîne’ye hicret edince, Benî Nadr ile bir antlaşma yaptı. Onlar Müslümanların ne lehinde, ne de aleyhinde bulunmayacaklarına dair söz verdiler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Bedir Savaşı’nı kazanınca, bunlar: ″Tevrat’ta vasıfları yazılmış olan Yüce Peygamber budur ve onun hiçbir sancağı geri çevrilmez″ dediler. Uhud Günü Müslümanlar yeni­lince de, bu sefer şüpheye düştüler ve antlaşmalarını bozdular.

Bunlar, bilhassa Uhud Vâkâsı’ndan sonra fikir ve tavırlarını büsbütün değiştirdiler. Uhud’dan sonra Mekke’ye giderek Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in aleyhine Kureyşle antlaşma yaptılar. Hattâ ona suikast girişiminde dahi bulundular. Bunu haber alan Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem, Muhammed b. Mesleme ile: ″On gün içinde yerlerini terk edip gitsinler″ diye Benî Nadr’a haber gönderdi. Fakat münâfıkların reisi Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl ve diğer münâfıklar, o Yahudilere: ″Kalenizden çıkmayın, eğer onlar si­zinle savaşacak olurlarsa, biz de sizinle birlikte savaşırız, şâyet çıkartılacak olursanız, biz de sizinle birlikte çıkar gi­deriz″ diye gizli bir haber gönderdiler. Böylece onlar kalelerinden çıkmadılar. Bunun üzerine hicretin dördüncü yılı Rebiulevvel ayında, Peygamber Efendimiz, Mescid-i Nebevî’de imamlık etmesi için Hz. İbn-i Ümmü Mektûm’u yerine bırakarak, Livâ-i Şerif’i Hz. Ali’ye verdi. O da, İslâm ordusuyla Medîne dışına çıktı ve Benî Nadr’ı muhâsara etti.

Münâfıkların başı Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl ve diğer münâfıklar, onlara alenen yardım etmeye cesaret ede­medi. Nihâyet altı gün muhâsaradan sonra, Allah’u Teâlâ bunların kalplerine korku salıp, münâfıkların yar­dım edeceklerinden yana ümitlerini kırınca, barış istediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, onları sürgüne göndermekten başka bir yol kabul etmedi. Onlar da buna râzı oldular. Böylece develerine yükleyebildiklerini alarak kalelerinden çıkıp gitmek üzere antlaştılar. Altı yüz kadar develeri vardı. Yükleyebildiklerini yükleyerek yurtlarını terk ettiler ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in emriyle Şam’a sürüldüler. İşte bu hal, onlar için ilk sürgündür. Allah’u Teâlâ onların üzerine sürgün edilmeyi takdir buyur­muştur. Dünyâ hayatında onların ilk toplanma yeri Şam olmuştur. Onların haklarındaki ikinci toplanma da mahşer gününde vâki olacaktır. Bu hususta nakledilen Hadis-i Şerif’te İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle anlatmıştır:

وَأَنَّ النَّبِيّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَهُمْ: اُخْرُجُوا قَالُوا إِلَى أَيْنَ؟ قَالَ: إِلَى أَرْض الْمَحْشَر (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابن عباس)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine: ″Çı­kın″ deyince onlar: ″Nereye?″ diye sormuşlar, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de: ″Mahşer yurduna (Şam’a)″ diye buyurmuştur.[1]

Bu sûrenin, başından 6. âyetin sonuna kadar olan kısmın nüzul sebebi budur.


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 18, s. 2.


﴿ مَا قَطَعْتُمْ مِنْ ل۪ينَةٍ اَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَٓائِمَةً عَلٰٓى اُصُولِهَا فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِق۪ينَ ﴿٥﴾

5. Ey Mü’minler! Onlara ait hurma ağaçlarını kesmeniz yahut kökleri üzere dikili bırakmanız, Allah’ın izniyledir. Allah’u Teâlâ, fâsıkları zelil etmek için size bu izni verdi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

حَرَّقَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَخْلَ بَنِي النَّضِيرِ وَقَطَعَ وَهِيَ الْبُوَيْرَةُ فَنَزَلَتْ {مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللّٰهِ} (خ ت عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Benî Nadr hurmalığını yaktırdı ve kes­tirdi. Burası, Büveyre denilen mevkii idi. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″Ey Mü’minler! Onlara ait hurma ağaçlarını kesmeniz yahut kökleri üzere dikili bırakmanız, Allah’ın izniyledir…″ diye devam eden Sûre-i Haşr, Âyet 5’i indirdi.[1]

Yine bu hâdise geniş olarak şöyle nakledilmiştir:

Benî Nadr, Uhud Günü müşriklerin safına geçerek Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile olan antlaşmalarını bozmaları üzerine, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Benî Nadr’ın el-Büveyre diye bilinen hisarlarının önünde konakladı. Onların hurma ağaçlarının kesilip yakılmasını emretti. Bu Yahudilere ağır gel­di. O bakımdan Benî Nadr, şöyle dediler:

- Yâ Muham­med! Sen ıslahı isteyen bir Peygamber olduğunu ileri sürmüyor musun? Pe­ki, hurma ağaçlarını kesip ağaçları yakmak ıslahın bir gereği midir? Yoksa Allah’ın sana indirdiği buyruklar arasında yeryüzünde fesat çıkarmanın mübah oldu­ğunu mu görüyorsun?

Bu söz Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ağır geldi, Müslümanlar da içten içe bundan rahatsız oldular. Hattâ aralarında anlaşmazlıklar çıktı. Kimileri Allah’ın bize ganîmet olarak verdiği şeylerden kesmeyin derken, kimileri de onları bu yolla da­ha da öfkelendirelim diye kesin, dedi. İşte bu olay üzerine Sûre-i Haşr, Âyet 5 nâzil olmuştur.

Bu Âyet-i Kerîmeyi izah ederken İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle buyurmuştur:

فِي قَوْلِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ {مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا} قَالَ اللِّينَةُ النَّخْلَةُ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ قَالَ اسْتَنْزَلُوهُمْ مِنْ حُصُونِهِمْ قَالَ وَأُمِرُوا بِقَطْعِ النَّخْلِ فَحَكَّ فِي صُدُورِهِمْ فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ قَدْ قَطَعْنَا بَعْضًا وَتَرَكْنَا بَعْضًا فَلَنَسْأَلَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هَلْ لَنَا فِيمَا قَطَعْنَا مِنْ أَجْرٍ وَهَلْ عَلَيْنَا فِيمَا تَرَكْنَا مِنْ وِزْرٍ فَأَنْزَلَ اللّٰهُ تَعَالَى {مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا} الْآيَةَ (ت عن ابن عباس)

Sûre-i Haşr, Âyet 5’in metninde geçen ″Lîne″ lafzı, hurma ağacıdır. ″Allah’u Teâlâ, fâsıkları zelil etmek için size bu izni verdi″ ifadesine gelince, onların kalelerinden aşağı inmeleri istendi, daha sonra da Müslümanlara, Yahudilere ait olan hurma ağaçları­nı kesmeleri emredildi. Onların gönüllerinde bir daralma oldu. Müslümanlar: Ağaçların bir kısmını kestik, bir kısmını bıraktık. Ashâb: ″Acaba kestiklerimiz­den dolayı sevap aldık mı? Bıraktıklarımız­dan ötürü günaha girdik mi?″ diyerek Pey­gamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir sora­lım, dediler. Bunun üzerine: ″Ey Mü’minler! Onlara ait hurma ağaçlarını kesmeniz yahut kökleri üzere dikili bırakmanız, Allah’ın izniyledir…″ diye devam eden Sûre-i Haşr, Âyet 5 nâzil oldu.[2]


[1] Sahih-i Buhârî, Megâzi 11; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 60.

[2] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 60; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7264.


﴿ وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٦﴾

6. Allah’u Teâlâ’nın, onların mallarından Resûlüne verdiği fey’i elde etmek için, at ve deve sürmediniz. Lâkin Allah’u Teâlâ, Resullerini dilediği kimselere musallat eder ve Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Fey’″, şeriatta; Allah’ın yardımıyla Mü’minlerin kâfirlerden harp yapmadan aldığı mallardır. Bu hâliyle fey’, ganîmetten farklıdır. Çünkü ″Ganîmet″, kâfirlerden savaşarak alınan mallardır.

Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ: ″Ey Müslümanlar! Siz bu Yahudilerden kalan malları savaş yaparak almadınız. Yani ne at, ne de deve sürmediniz″ diyerek savaşmadan onlardan kalan mallara sahip olduklarını beyan etmektedir.


﴿ مَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْۜ وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ ﴿٧﴾

7. Allah’u Teâlâ’nın, o belde ahâlisinden Resûlüne bahşettiği fey’; Allah’a, Resûle, akrabasına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalan gariplere aittir. Tâ ki bu mallar, sizden zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın. Resûl size neyi verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

كَانَتْ أَمْوَالُ بَنِي النَّضِيرِ مِمَّا أَفَاءَ اللّٰهُ عَلَى رَسُولِهِ مِمَّا لَمْ يُوجِفْ عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ بِخَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ فَكَانَتْ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَاصَّةً فَكَانَ يُنْفِقُ عَلَى أَهْلِهِ نَفَقَةَ سَنَةٍ وَمَا بَقِيَ يَجْعَلُهُ فِي الْكُرَاعِ وَالسِّلَاحِ عُدَّةً فِي سَبِيلِ اللّٰهِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن عمر)

Benî Nadr’ın malları, Allah’ın, Resûlüne fey’ olarak verdiği ve Müslüman­ların at ve deve sürmeden elde ettiği mallardandı. Bu mallar özel olarak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e aitti. Resûlü Kirâm Efendimiz, bu mallardan hanımlarının bir yıllık nafakasını harcardı. Arta kalanı ise savaşa elverişli binek ve silaha Allah yolunda bir ha­zırlık olmak üzere harcardı.[1]

Yine Resûl size neyi verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının″ âyeti, her ne kadar fey’ ile ilgili olsa da, Hz. İbn-i Mes’ud ve Hz. İmran b. Husayn gibi Sahâbîler, bu Âyet-i Kerîme’yi, ″Umum ifade eden bir âyet″ olarak genel anlamda tefsir etmişlerdir.

Bu Âyet-i Kerîme’de, Allah’u Teâlâ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in de helâl ve haram kılma yetkisinin olduğunu bildirmektedir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in emrettiği her bir husus, Allah’tan bir emirdir. Bu Âyet-i Kerîme, her ne kadar Fey’in taksimi hakkında ise de, Peygamber Efendimizin bütün emir ve yasakları bu ayetin kapsamına girer. Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآن صَعْب مُسْتَصْعَب عَسِير عَلَى مَنْ تَرَكَهُ يَسِير عَلَى مَنْ اِتَّبَعَهُ وَطَلَبَهُ وَحَدِيثِي صَعْب مُسْتَصْعَب وَهُوَ الْحُكْم فَمَنْ اِسْتَمْسَكَ بِحَدِيثِي وَحَفِظَهُ نَجَا مَعَ الْقُرْآن. وَمَنْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآنِ وَحَدِيثِي خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَة. وَأُمِرْتُمْ أَنْ تَأْخُذُوا بِقَوْلِي وَتَكْتَنِفُوا أَمْرِي وَتَتَّبِعُوا سُنَّتِي فَمَنْ رَضِيَ بِقَوْلِي فَقَدْ رَضِيَ بِالْقُرْآنِ وَمَنْ اِسْتَهْزَأَ بِقَوْلِي فَقَدْ اِسْتَهْزَأَ بِالْقُرْآنِ قَالَ اللّٰهُ تَعَالَى: وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُول فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن الحكم بن عمير)

″Şüphesiz bu Kur’ân, terk eden kimseye zor gelir, kolay değildir. Ona uyan ve ona talip olan kimseye de ko­lay gelir. Benim hadisimden hoşlanmayanlara da, hadisim zor gelir. Hadislerim hakemdir. Benim hadisime sıkı sıkı yapışarak onu öğrenip ihyâ eden kimse kur­tulur ve Kur’ân ile mahşere gelir. Her kim Kur’ân’ı ve hadisimi önemsemeyerek hor görürse, dünyâ ve âhirette hüsrana uğrar. Sizler benim sözümü almakla, emrime uymakla, sünnetimi izlemek­le emrolundunuz. Benim sözüme râzı olan Kur’ân’dan da râzı olur. Benim sözümle alay eden Kur’ân ile alay etmiş olur. Allah’u Teâlâ Sûre-i Haşr, Âyet 7’de: ″… Resûl size neyi verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının…″ diye buyurmuştur.″[2]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَلَا هَلْ عَسَى رَجُلٌ يَبْلُغُهُ الْحَدِيثُ عَنِّى وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللّٰهِ فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلَالًا اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ وَاِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيِهِ وَسَلَّمَ كَمَا حَرَّمَ اللّٰهُ (د ت ه عن المقدام بن معديكرب)

″Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ile birlikte, onun bir benzeri sünnet de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bâzı kimselerin: ″Bize Kur’ân yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz, onu helâl; neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kabul edin″ diyeceği zamanlar yakındır. Şüphesiz ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı da Allah’u Teâlâ’nın haram kıldığı gibidir.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

يَجِيئُ قَوْمٌ يُمِيتُونَ السُّنَّةَ وَيُوغِلُونَ فِي الدِّينِ فَعَلَى اُولَئِكَ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَلَعْنَةُ اللَّاعِنِينَ وَالمْلَاَئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَ (الديلمى عن ابى هريرة )

″Bir kavim gelecek, sünneti terk edip dinde hileli yollar arayacaklar. İşte Allah’ın lâneti, lânetleyenlerin, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerine olsun.″[4] Âmin!


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 18, s. 17; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2468.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkâm’il-Kur’ân, c. 18, s. 17; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 133/7, 227/11; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2468.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 6; Sünen-i Tirmizî, İlim 10; Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 2.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 507/5; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1124.


﴿ لِلْفُقَرَٓاءِ الْمُهَاجِر۪ينَ الَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَۚ ﴿٨﴾

8. Yine Fey’e müstehak olanlar; Allah’ın lütuf ve rızâsını talep eden ve Allah’ın dînine ve Resûlüne yardım etmeleri sebebiyle mallarından ve yurtlarından uzaklaştırılan Muhâcirden fakir olanlardır. İşte sâdık olanlar onlardır.

İzah: Katâde Hazretleri, bu Âyet-i Kerîme’yi açıklarken şöyle buyurmuştur:

″Onlar öyle muhâcirlerdir ki, yurtlarını, mallarını, ailelerini ve aşiretlerini terk ederek Allah ve Resûlünün sevgisi üzere çıkıp giden, Müslüman olanların şiddet görmesine rağmen İslâm’ı tercih edenlerdir.″[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 14, s. 399.


﴿ وَالَّذ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْا۪يمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ ﴿٩﴾

9. Muhâcirler önce Medîne’yi yurt edinmiş ve îmanı kalplerine yerleştirmiş olanlar da kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar ve ihtiyaçları olsa bile, onları kendi nefislerine tercih ederler. Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise anlatılmıştır:

أَنَّ رَجُلًا أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَبَعَثَ إِلَى نِسَائِهِ فَقُلْنَ مَا مَعَنَا إِلَّا الْمَاءُ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ يَضُمُّ أَوْ يُضِيفُ هَذَا فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ أَنَا فَانْطَلَقَ بِهِ إِلَى امْرَأَتِهِ فَقَالَ أَكْرِمِي ضَيْفَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ مَا عِنْدَنَا إِلَّا قُوتُ صِبْيَانِي فَقَالَ هَيِّئِي طَعَامَكِ وَأَصْبِحِي سِرَاجَكِ وَنَوِّمِي صِبْيَانَكِ إِذَا أَرَادُوا عَشَاءً فَهَيَّأَتْ طَعَامَهَا وَأَصْبَحَتْ سِرَاجَهَا وَنَوَّمَتْ صِبْيَانَهَا ثُمَّ قَامَتْ كَأَنَّهَا تُصْلِحُ سِرَاجَهَا فَأَطْفَأَتْهُ فَجَعَلَا يُرِيَانِهِ أَنَّهُمَا يَأْكُلَانِ فَبَاتَا طَاوِيَيْنِ فَلَمَّا أَصْبَحَ غَدَا إِلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ ضَحِكَ اللّٰهُ اللَّيْلَةَ أَوْ عَجِبَ مِنْ فَعَالِكُمَا فَأَنْزَلَ اللّٰهُ {وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ} (خ عن ابى هريرة)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi, açlığın­dan şikâyet ediyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hanımlarına haber gönderdi. Onlar dediler ki: ″Bizde sudan başka bir şey yoktur.″ Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bu adamı kim misafir eder?″ dedi. Ensârdan bir adam: ″Ben ederim″ dedi. Hemen onu evine götürüp hanımına dedi ki: ″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in misafirine ikram et.″ Hanımı da şöyle dedi: ″Çocuklar için olan azıktan başka yiyecek bir şeyimiz yoktur.″ Efendisi hanımına: ″Mevcut yemeğini hazırla, lâmbanı yak ve çocukların akşam ye­meği istedikleri zaman onları uyut″ dedi. Hanımı yemeğini hazırladı, lâmbasını yaktı ve çocuklarını uyuttu. Sonra kadıncağız kalkıp lâmbasını düzeltir gibi yaparak onu söndürdü ve karı koca her ikisi, misafire, yiyorlarmış gibi kendilerini göstermeye başladılar. Böylece her ikisi geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca, konuk sahibi adam Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gitti. Resûlü Ekrem şöyle buyurdu: Sizin işinizden Allah’u Teâlâ memnun oldu ve Hakk Teâlâ: ″Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar ve ihtiyaçları olsa bile, onları kendi nefislerine tercih ederler″ diye geçen Sûre-i Haşr, Âyet 9’u indirdi.[1]

Ensârın üstün yönleri hakkında da Enes Radiyallâhu anhu şöyle anlatmaktadır:

قَالَ الْمُهَاجِرُونَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَا رَأَيْنَا مِثْلَ قَوْمٍ قَدِمْنَا عَلَيْهِمْ أَحْسَنَ مُوَاسَاةً فِي قَلِيلٍ وَلَا أَحْسَنَ بَذْلًا فِي كَثِيرٍ لَقَدْ كَفَوْنَا الْمَئُونَةَ وَأَشْرَكُونَا فِي الْمَهْنَإِ حَتَّى لَقَدْ حَسِبْنَا أَنْ يَذْهَبُوا بِالْأَجْرِ كُلِّهِ قَالَ لَا مَا أَثْنَيْتُمْ عَلَيْهِمْ وَدَعَوْتُمْ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَهُمْ (حم عن انس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye gelince diğer Muhâcirler onun yanına gelip şöyle dediler: ″Yâ Resûlallah! Biz gelip yanlarına yerleştiğimiz bu kavim­den, malı çok olanlar içinde onlardan daha çok harcayan, malı az olanlar içinde de onlardan daha güzel yar­dım eden bir kavim görmedik. Bunlar bizim masraflarımızı üstlendiler. Ellerindeki mallara bizi kolayca ortak ettiler. Öyle ki bizler, onların bütün sevapları tek başlarına alacaklarından korkar olduk.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

″On­lar için Allah’u Teâlâ’ya duâ ettiğiniz ve onları güzel yâd ettiğiniz müddetçe, bundan (size sevap kalmayacağından) korkmayın.″[2]

Âyet-i Kerîme’nin metninde ″ed-Dâr″ diye geçen kelime, ″Medîne″ diye tercüme edilmiştir. Zîrâ Medîne şehrinin çok sayıda farklı isimleri vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:

″Yesrib, Taybe, Tâbe, ed-Dâr, el-Miskîne, Câbire’dir.″[3]


[1] Sahih-i Buhârî, Menâkib 65; Sahih-i Müslim, Eşribe 32 (172 Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 60.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 12602.

[3] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 14, s. 341.


﴿ وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ ﴿١٠﴾

10. Onlardan sonra gelenler de: ″Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden evvel îman eden kardeşlerimizi bağışla ve îman edenlere karşı kalbimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin!″ derler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, bütün Ashâb-ı Kirâm’a karşı hürmet ve muhabbette bulunmanın gerekliliğine delildir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

اِذَا رَأَيْتُمْ الَّذِينَ يَسُبُّونَ أَصْحَابِى فَقُولُوا لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى شَرِّكُمْ (ت طب عن ابن عمر)

″Ashâbıma hakaret edenleri gördüğünüz vakit, Allah’ın lâneti sizin şerrinize olsun, deyin.″[1]

اللّٰهَ اللّٰهَ فِى أَصْحَابِى فَمَنْ أَبْغَضَهُمْ فَلِبُغْضِى أَبْغَضَهُمْ وَمَنْ أَحَبَّهُمْ فَلِحُبِّى أَحَبَّهُمْ اَللّٰهُمَّ اَحَبَّ مَنْ أَحَبَّهُمْ وَاَبْغِضِى مَنْ أَبْغَضَهُمْ (ابن النجار عن انس)

″Ashâbım hakkında Allah, Allah derim. Kim onlara buğzederse, Bana buğzetmiştir. Ben de o kimseye buğzederim. Kim de Ashâbımı severse, Beni sevmiştir. Ben de o kimseleri severim. Allah’ım! Ashâbımı sevenleri sev, Ashâbıma buğzedenlere buğzet.″[2]

لَا تَسُبُّوا أَصْحَابِى فَمَنْ سَبَّ أَصْحَابِى فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ لَا يُقْبَلُ مِنْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صَرْفٌ وَلَا عَدْلٌ (أبو نعيم عن جابر)

″Ashâbıma hakaret etmeyin. Kim Ashâbıma hakaret ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerine olur ve mahşer gününde de onun (dünyâda iken yaptığı) hiçbir iyi ameli kabul edilmez.″[3]

Ayrıca bu Âyet-i Kerîme, sonrakilerin yaptıkları amellerin öncekilere faydasının olduğuna da delildir. Ehl-i Sünnet görüşüne göre; insanın nâfile olarak yaptığı kendi amelinin sevabını başkasına hibe etmesi câizdir. O (nâfile olan) ameller, namaz, oruç, hac, sadaka, Kur’ân okuma, zikir ve gerekse başka iyiliklerden olsun, onları işleyip sevabını başkasına hibe edebilir. Bu sevap ölüye ulaşır. O kimse bununla faydalanır.[4] Dört Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşü de budur. Yaptığı ibâdetin sevabını bağışlayan kişinin, kendi sevabından da bir şey eksilmez.

Dirilerin yemeye ve içmeye ihtiyacından, ölülerin duâya ihtiyacı daha fazladır. Çünkü duâ, ölü için faydalıdır. Bu sebeple Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem vefât etmiş olan Sahâbîlerin kabrine gider ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilerdi.

Bu hususta Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كُلَّمَا كَانَ لَيْلَتُهَا مِنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْرُجُ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ إِلَى الْبَقِيعِ فَيَقُولُ السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَأَتَاكُمْ مَا تُوعَدُونَ غَدًا مُؤَجَّلُونَ وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللّٰهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ اللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِأَهْلِ بَقِيعِ الْغَرْقَدِ) م ن عن عائشة(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, gecenin sonunda Medîne-i Münevvere’deki Bâki Kabristanı’na çıkar ve şöyle derdi: ″Esselâmu aleykum Ey Mü’minler yurdunun sakinleri! Yarın vâki olacak diye vaad olunan şey sizlere geldi. Sizler, ölüm ile yeniden dirilme arasında bekliyorsunuz. Biz de inşâallah size kavuşacağız. Ey Allah’ım! Bâki Kabristanlığı ahâlisini bağışla.″[5]

Yine bu hususta Enes Radiyallâhu anhu‘dan şöyle nakledilmiştir:

Hz. İmam Ali‘nin annesi Hz. Fâtıma Bint-i Esed vefât ettiğinde, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu Muşâr‘un İleyhâ‘nın naaşını bizzat kabre indirip buyurdu ki:

اغْفِرْ لأُمِّى فَاطِمَةَ بنتِ أَسَدٍ ولَقِّنْهَا حُجَّتَها وَوَسِّعْ عَلَيْهَا مُدْخَلَهَا بِحَقِّ نَبِيِّكَ وَالأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِى فَاِنَّكَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ. (طب عن انس بن مالك)

″Ey Allah’ım! Senin Nebîn ve önceki Peygamberlerin hakkı için annem Fâtıma Bint-i Esed’i bağışla ve girdiği yeri kendine genişlet. Muhakkak ki Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin.″[6]

Yine bu konuda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in nakledilen Hadis-i Şerif’lerinden bâzıları şöyledir:

أُمَّتِي أُمَّةٌ مَرْحُومَةٌمُتَابٌعَلَيْهَا تَدْخُلُ قُبُورَهَا بِذُنُوبِهَا وَتَخْرُجُمِنْقُبُورِهَا لَا ذُنُوبَ عَلَيْهَا تُمَحَّصُّ عَنْهَا ذُنُوبُهَا بِاسْتِغْفَارِ الْمُؤْمِنِينَ لَهَا. (طس عن أنس بن مالك)

″Ümmetim, rahmete nâil olmuş bir ümmettir. Günahları ile kabre girerler. Mü’minlerin onlara yaptığı istiğfarla temizlenmiş olarak çıkarlar.″[7]

إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ وَعِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ وَوَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ (م د ت ن عن ابى هريرة)

″İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez: Sadaka-i câriye, yararlı ilim ve kendisine duâ eden sâlih bir evlat.″[8]

اقْرَءُوا يس عَلَى مَوْتَاكُمْ. (حم د عن معقل بن يسار)

″Ölülerinizin üzerine Yâsîn Sûresi’ni okuyun.″[9]

لَا بِرَّ أَفْضَلَ مَنْ بِرَّ أَهْلَ الْقُبُورِ، وَلَا يَصِلُ أَهْلَ الْقُبُورِ إلَّا مُؤْمِنٌ (الديلمي عن جابر)

″Kabir ehline yapılan (sadaka vermek, ruhlarına Kur’ân okumak gibi) iyilikten üstün hiçbir iyilik yoktur; kabir ehlini ancak Mü’min olan kişi ziyâret eder.″[10]

Câbir b. Abdullah Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا إِلَى سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ حِينَ تُوُفِّيَ قَالَ فَلَمَّا صَلَّى عَلَيْهِ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَوُضِعَ فِي قَبْرِهِ وَسُوِّيَ عَلَيْهِ سَبَّحَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَبَّحْنَا طَوِيلًا ثُمَّ كَبَّرَ فَكَبَّرْنَا فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ لِمَ سَبَّحْتَ ثُمَّ كَبَّرْتَ قَالَ لَقَدْ تَضَايَقَ عَلَى هَذَا الْعَبْدِ الصَّالِحِ قَبْرُهُ حَتَّى فَرَّجَهُ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَنْهُ (حم عن جابر بن عبد اللّٰه)

Sa’d İbn-i Muaz defnedildiği zaman Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem tesbih getirdi. Millet de uzun uzun tesbih getirdiler. Sonra tekbir getirdi. Millet de tekbir getirdi. ″Yâ Resûlallah! Neden tesbih getirdin?″ dediler. Buyurdu ki: ″Bu sâlih adamı kabir çokça sıkıştırdı. Sonra Allah’u Teâlâ sıkıntısını giderdi.″[11]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّ أُمِّي مَاتَتْ وَعَلَيْهَا صَوْمُ شَهْرٍ أَفَأَقْضِيهِ عَنْهَا قَالَ نَعَمْ قَالَ فَدَيْنُ اللّٰهِ أَحَقُّ أَنْ يُقْضَى (خ م عن ابن عباس)

Bir adam geldi ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Annem öldü. Bir ay oruç borcu vardı. Onun yerine ben kaza etsem, ondan bu borç düşer mi?″ Buyurdu ki: ″Annenin oruç borcunu ödeAçıklama: http://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif O, ödenmeye daha lâyıktır.″[12]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

أَتَى رَجُلٌ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ لَهُ إِنَّ أُخْتِي قَدْ نَذَرَتْ أَنْ تَحُجَّ وَإِنَّهَا مَاتَتْ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَوْ كَانَ عَلَيْهَا دَيْنٌ أَكُنْتَ قَاضِيَهُ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَاقْضِ اللّٰهَ فَهُوَ أَحَقُّ بِالْقَضَاءِ. (خ عن ابن عباس)

Bir adam Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Kız kardeşim hac yapmayı adadı ve adağını yerine getirmeden öldü″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Eğer kardeşinin boynunda bir borç olsaydı, sen onun yerine borcu­nu ödeyecek miydin?″ diye sordu. Adam: ″Evet″ diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″O halde kardeşinin Allah’a ait olan hac borcunu öde. O, ödenmeye daha lâyıktır″ buyurdu.[13]


[1] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 53.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 185/5; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 53; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 19641.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 473/8; Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 155.

[4] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfât, c. 1, s. 207-208.

[5] Sahih-i Müslim, Cenâiz 35 (102 Sünen-i Nesâî, Cenâiz 103.

[6] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 20324.

[7] Taberânî, Mu’cem’ul-Evsat, Hadis No: 1950.

[8] Sahih-i Müslim, Vasiyye 3 (14 Sünen-i Ebû Dâvud, Vasâya 14; Sünen-i Tirmizî, Ahkâm 36; Sünen-i Nesâî, Vasâya 8.

[9] Sünen-i Ebû Dâvud, Cenâiz 24; Ahme b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 19416, 19427.

[10] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 464/3; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 42600.

[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14344.

[12] Sahih-i Buhârî, Savm 41; Sahih-i Müslim, Sıyam 27 (155).

[13] Sahih-i Buhârî, Îman 30.


﴿ اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِاِخْوَانِهِمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ اُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُط۪يعُ ف۪يكُمْ اَحَدًا اَبَدًاۙ وَاِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ﴿١١﴾

11. Ehl-i Kitap’tan kâfir olan kardeşlerine, ″Yemin olsun ki, siz (Medîne’den) çıkarılırsanız, elbette biz de sizinle beraber çıkarız, sizinle çıkmaktan bizi meneden hiç kimseye aslâ itaat etmeyiz ve size savaş açılırsa, elbette size yardım ederiz!″ diyen münâfıkları görmedin mi? Halbuki Allah’u Teâlâ, onların yalancı olduklarına şâhitlik eder.

İzah: Enes Radiyallâhu anhu, bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair şöyle buyurmuştur:

)اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِاِخْوَانِهِمُ( الآية ان ابن ابي قَالَ لِيَهُودِ النَّضِيرِ: اِذَا اَرَادَ النَّبِىّ اِجْلَائِهِمْ فَنَزَلَتْ. (البزار عن انس)

Ehl-i Kitap’tan kâfir olan kardeşlerine, ″Yemin olsun ki, siz (Medîne’den) çıkarılırsanız, elbette biz de sizinle beraber çıkarız…″ diye geçen Sûre-i Haşr, Âyet 11, münâfıkların başı olan Abdullah İbn-i Ubey’in, Yahudi kabilesi olan Benî Nadr’ı, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendilerini Medine’den sürmek istediğini söylemesi üzerine nâzil oldu.[1]

Bu husus, Sûre-i Haşr, Âyet 3’ün izahında geniş olarak anlatılmıştır.


[1] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7265.


﴿ لَئِنْ اُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْۚ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لَا يَنْصُرُونَهُمْۚ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ ﴿١٢﴾

12. Yemin olsun ki o kâfirler (Medîne’den) çıkarılırsa, münâfıklar onlarla beraber çıkmazlar. Onlara savaş açılırsa, onlara yardım etmezler. Şâyet yardım edecek olsalar bile, mutlaka kaçarlar. Sonra kendilerine de yardım edilmez.


﴿ لَاَنْتُمْ اَشَدُّ رَهْبَةً ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ﴿١٣﴾

13. Ey Mü’minler! Münâfıkların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan daha fazladır. Bu, onların anlayışsız bir kavim olmalarındandır.


﴿ لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَم۪يعًا اِلَّا ف۪ي قُرًى مُحَصَّنَةٍ اَوْ مِنْ وَرَٓاءِ جُدُرٍۜ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَد۪يدٌۜ تَحْسَبُهُمْ جَم۪يعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتّٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَۚ ﴿١٤﴾

14. Onlar (Yahudilerle münâfıklar), sizinle toplu halde savaşmazlar. Ancak surlarla çevrilmiş beldelerden yahut duvarlar arkasından savaşırlar. Onların şecaatleri kendi aralarındaki savaşlardadır. Sen onları toplanmış ve müttefik zannedersin. Halbuki kalpleri ayrılık içindedir. Bu, onların aklını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.


﴿ كَمَثَلِ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَر۪يبًا ذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۚ ﴿١٥﴾

15. Onlar, kendilerinden az zaman önce, yaptıklarının vebâlini tatmış olan kimseler gibidir. Ve (âhirette) onlar için elim bir azap vardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Kendilerinden az zaman önce, yaptıklarının vebâlini tatmış olan kimseler″ diye geçen kişilerden maksat, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya göre, Benî Kaynuka Yahudileridir. Zîrâ bunlar, Benî Nadr’dan önce sürgün edil­mişlerdir. Mücâhid Hazret-lerine göre ise bunlar, Bedir’de mağlup olan Kureyş müşrikleri­dir.


﴿ كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ اِذْ قَالَ لِلْاِنْسَانِ اكْفُرْۚ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِنْكَ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ﴿١٦﴾

16. Münâfıkların hâli, şeytanın hâli gibidir. Nitekim şeytan insana, ″Kâfir ol″ dedi. O da kâfir olunca, ″Şüphesiz ki, ben senden uzağım! Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım″ dedi.


﴿ فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَٓا اَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَ۟ ﴿١٧﴾

17. Nihâyet içinde ebedî oldukları ateş, her ikisinin âkıbeti oldu. Zâlimlerin cezâsı işte budur.

İzah: Yahudi kabilesi olan Benî Nadr ile münâfıkların cezâsı ebedî olan Cehennem azâbıdır, demektir.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿١٨﴾

18. Ey îman edenler! Allah’tan korkun. Herkes, yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan haberdardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ الْآخِرَةِ.

″Dünyâ, âhiretin tarlasıdır.″[1]

Bir kimse, bu dünyâda neyi ekerse, âhirette onu biçer. Yani bir kimse, dünyâda yapmış olduğu amelinin karşılığını âhirette alır. Âyet-i Kerîme’de geçen ″Herkes, yarın için ne hazırladığına baksın!″ ifadesi de bu anlamdadır. Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve bu durumu düşünüp tefekkür edin, demektir.

Yine bu Âyet-i Kerîme ile ilgili, Cerîr İbn-i AbdullahRadiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Bir gün erken vakitlerde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda idik. O esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise veya abalarını delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar kabilesine mensup neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece fakir görünce, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp Bilal’e ezan okumasını emretti. Bilal, kamet getirdi ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de namaz kıldırdı. Sonra da bir hutbe okudu ve ″Ey insanlar! O Rabbinizden korkun ki, sizi bir nefisten (Hz. Âdem’den) yarattığı gibi zevcesini (Hz. Havva’yı) dahi ondan yarattı. İkisinden birçok erkek ve kadın meydana getirdi…″ diye devam eden Sûre-i Nisâ, Âyet 1’i ve sonra da Haşr Sûresi’nin sonunda geçen şu âyeti okudu:

″Ey îman edenler! Allah’tan korkun. Herkes, yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan haberdardır.″ Sonra: ″Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’[2] bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin, hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin″buyurdu.

Bunun üzerine Ensârdan bir zât, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâli birbirinin peşinden sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu.

Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدَهُ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ (م حم جرير ابن عبد اللّٰه)

″Her kim İslâm’da güzel bir yol açarsa, onun mükâfatı ile ondan sonra onunla amel edenlerin mükâfatı ona verilir. Üstelik onlardan hiçbirinin mükâfatlarından bir şey eksiltilmez. Her kim de İs­lam’da kötü bir yol açarsa, onun günahı ile ondan sonra onunla amel eden­lerin günahı o kimseye yazılır. Üstelik onlardan herhangi birilerinin günahlarından da bir şey eksiltilmez.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, toplanan bu yardımların hepsini, Mudar kabilesinden gelmiş olan o fakir halka dağıtmıştır.


[1] Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 636; İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’id-Din, c. 4, s. 17.

[2] Sa’: bir ölçü birimi olup, 3333 gr.’dır.

[3] Sahih-i Müslim, Zekât 20 (69 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 18367, 18381.


﴿ وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿١٩﴾

19. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte fâsık olanlar onlardır.

İzah: Bu âyet, Ey îman edenler! Allah’ın farz kıldığı emirleri yerine getirmeyerek, onları unutan kimselerden olmayın. Allah’u Teâlâ böyle insanlara hayırdan nasip almalarını unutturmuştur. İşte bunlar, Allah’ın itaatinden ayrılıp isyana düşen kimselerdir, anlamına gelmektedir.


﴿ لَا يَسْتَو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ﴿٢٠﴾

20. Cehennem ehli ile Cennet ehli bir olmaz. Kurtuluşa nâil olanlar, Cennet ehlidir.


﴿ لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٢١﴾

21. Ey Resûlüm! Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan o dağın huşû ile boyun eğdiğini ve parça parça olduğunu görürdün. Biz, bu misalleri insanlara tefekkür etmeleri için beyan ederiz.


﴿ هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ ﴿٢٢﴾

22. O, kendinden başka ilah olmayan, gizliyi ve âşikârı bilen Allah’tır. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

İzah: Allah’u Teâlâ, gizli ve âşikâr yapılan her ameli bilir ve mahşerde herkes, kazandığına ve lâyıkına göre karşılığını bulur. O, Rahmândır; dünyâda bütün kullara merhamet edendir. Rahîm’dir; âhirette sâdece Mü’minlere merhamet edendir.


﴿ هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿٢٣﴾

23. O, kendinden başka hiçbir ilah bulunmayan, hükümdar olan, noksan sıfatlardan uzak olan, selâmete erdiren, dostlarını emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, her şeye gâlip olan, istediğini zorla yaptıran, her şeyden yüce olan Allah’tır. Allah’u Teâlâ, müşriklerin ortak koştukları şeylerden uzaktır.


﴿ هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۜ يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿٢٤﴾

24. O, yaratan, yoktan var eden, yarattıklarını şekillendiren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nu tesbih eder. O, her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Haşr Sûresi’nin son üç âyeti hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ حِينَ يُصْبِحُ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ أَعُوذُ بِاللّٰهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ وَقَرَأَ ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ آخِرِ سُورَةِ الْحَشْرِ وَكَّلَ اللّٰهُ بِهِ سَبْعِينَ أَلْفَ مَلَكٍ يُصَلُّونَ عَلَيْهِ حَتَّى يُمْسِيَ وَإِنْ مَاتَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ مَاتَ شَهِيدًا وَمَنْ قَالَهَا حِينَ يُمْسِي كَانَ بِتِلْكَ الْمَنْزِلَةِ (ت عن معقل بن يسار)

Her kim sabahı ettiğinde üç defa ″Eûzu billâhi’s-semîi’l-alîmi mine’ş-şeytâni’r-racim″ deyip de Haşr Sûresi’nin son üç âyetini okuyacak olursa, Allah’u Teâlâ ona, akşamı edinceye kadar duâ edecek yetmiş bin melek gönderir. Şâyet o gün ölürse şehit olarak ölür. Her kim bunu akşamleyin (akşam namazından sonra) oku­yacak olursa, onun için de aynı şey söz konusudur.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Fedâil’ul-Kur’ân 15.