YÛNUS SÛRESİ

Bu sûre 109 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Yunus Aleyhisselâm’ın kavminin tevbesine dikkat çekildiği için ″Yûnus Sûresi″ diye isimlendirilmiştir.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِ ﴿١﴾

1. Elif, Lâm, Râ. Bunlar, hikmetlerle dolu olan kitabın âyetleridir.


﴿ اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ ﴿٢﴾

2. ″İnsanları (Allah’ın azâbıyla) uyar ve îman edenleri, Rablerinin katında yüksek bir makam ile müjdele″ diye içlerinden bir erkeğe (Muhammed Aleyhisselâm’a) vahyetmemizde, insanlar için şaşı­lacak bir şey mi var ki, o kâfirler: ″Bu, elbette apaçık bir sihirbazdır!″ dediler.

İzah: Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e Peygamberlik verilince, müşriklerin: ″Ne acâyiptir, hayret verici bir şeydir. Allah’u Teâlâ Ebû Talib’in yetiminden başka Peygamber olarak gönderecek bir Resûl bulamadı mı?″ diye söylemeleri üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Bu Âyet-i Kerîme, Mü’minlerin sebât-ı kadem edip sadakatle din üzerinde olmalarını söyler. Bunlara Allah katında yüksek bir makam olacağını da müjdeler.


﴿ اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿٣﴾

3. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istivâ eden ve kâinatın işlerini düzene koyan ve takdir eden Allah’tır. O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. İşte sizin Rabbiniz, bu sıfatlara sahip olan Allah’tır. Yalnız O’na ibâdet edin. Bunları dü­şünüp ibret almaz mısınız?

İzah: Allah’u Teâlâ’nın Arş üzerine istivâ etmesi, Ehl-i Sünnet itikâdına göre müteşabihtir. Göklerin ve yerin altı günde yaratıldığına dair geniş bilgi için de Sûre-i A’râf, Âyet 54’ün izahına bakınız.

Sûre-i Bakara, Âyet 255’te de geniş olarak izah edildiği üzere, Allah’ın izin verdiği zâtların şefaatinin hak olduğu hem âyetlerde hem de hadislerde açık bir şekilde beyan edilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

Sûre-i Bakara, Âyet 255:

″… O’nun izni olmadıkça, O‘nun katında kimse şefaat edemez…″

Sûre-i Meryem, Âyet 87:

″O gün, Rahmân’ın katında Allah’tan izin alandan başka, hiçbir kimse şefaat etme hakkına sahip olmayacaktır.″

Sûre-i Tâhâ, Âyet 109:

″O gün şefaat fayda vermez. Ancak Rahmân‘ın kendilerine izin verdiği ve sözünden râzı olduğu kimseler müstesnâ.″

Sûre-i Sebe, Âyet 23:

Allah katında, O’nun izin verdiklerinden başkasının şefaati fayda vermez. Nihâyet kalplerinden korku giderilince, şefaat edilecekler şefaatçilere: ″Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?″ derler. Şefaatçiler de: ″Hakkı″ buyurdu (Allah’u Teâlâ, sizlere şefaat etmemiz için izin verdi) derler. O, çok yücedir ve çok büyüktür.

Şefaat hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Hadis-i Şerif’lerinden bazıları şöyledir:

إِنَّ شَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي (ه عن جابر)

″Şüphesiz ki benim şefaatim, mahşer günü ümmetimden büyük günah işleyen kimselere olacaktır.″[1]

لِكُلِّ نَبِىٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِىٍّ دَعْوَتَهُ وَاِنِّى أَخْتَبَأْتُ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لِأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ. (خ م ت عن ابى هريرة وهو متواتر(

″Her Peygamberin Allah katında kabul edilecek bir duâsı vardır. Her Peygamber, o duâyı yapmakta acele etti. Ben ise, bu duâmı mahşer gününde ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım.″[2]

أَوَّلُ مَنْ يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الشُّهَدَاءُ. (خط عن عثمان)

″Mahşer gününde en evvel şefaat eden peygamberlerdir, sonra âlimlerdir, sonra şehitlerdir.″[3]

اِنَّ مِنْ أُمَّتِى مَنْ يَشْفَعُ لِلْفِئَامِ مِنَ النَّاسِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلْقَبِيلَةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلْعَصَبَةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَشْفَعُ لِلرَّجُلِ حَتَّى يَدْخُلُوا الْجَنَّةَ. (ت عن ابى سعيد)

″Ümmetim içinde, insanlardan büyük cemaatlere şefaat edecek kişiler vardır. Onlardan kimi bir kabileye, kimi bir zümreye, kimi de bir kişiye şefaat edecek ve neticede bunlar Cennete gireceklerdir.″[4]

Şefaati inkâr edenler hakkında da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا لَمْ يَكُنْ مِنْ أَهْلِهَا (ابن منيع عن زيد بن أرقم وبضعة عشر من الصحابة)

″Mahşer günü, şefaatim haktır. Kim şefaatimin hak olduğuna inanmazsa, şefaat edilecek kimselerden olmayacaktır.″[5]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 37; Sahih-i Buhârî, Rikâk 51; Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 21; Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 11.

[2] Sahih-i Buhârî, Daavât 1; Sahih-i Müslim, Îman, 86 (296 Sünen-i Tirmizî, Daavât 141.

[3] Muhtar’ül-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 1392; Kenz’ul-İrfan, Hadîs No: 327, 331; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 28770.

[4] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 11.

[5] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 39059.


﴿ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّاۜ اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ ﴿٤﴾

4. Hepiniz O‘na dönersiniz. Bu, Allah’u Teâlâ’nın hak olan vaadidir. Şüphesiz O, mahlûkları yoktan var etmiştir. Sonra îman edip sâlih amellerde bulunanların mükâfatını adâletle vermek için, onları geri iâde eder. Kâfir olanlar için de küfürleri sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve elim bir azap vardır.


﴿ هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّۚ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿٥﴾

5. O, güneşi bir ışık, ayı da bir aydınlık kılan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah’u Teâlâ, bunları hak ve hikmete uygun olarak yaratttı. O, bilen bir topluluk için âyetleri tafsilatlı olarak açıklar.

İzah: Allah katında aylar on ikidir. Âyette geçen, ″Ona menziller takdir edendir″ ifadesinden anlaşılan, aylar ve yıllar gökyüzündeki ayın dönüşümüne göre belirlenir. Bu şekilde yapılan hesaba da hicri takvim denilir. İslâm Dîni’nde geçerli olan takvim de budur.

Hicri sene, miladi seneden farklıdır. Miladi sene üç yüz altmış beş gün, hicri sene ise üç yüz elli beş gündür. Bu nedenle hicri sene, miladiye göre, her yıl on gün daha erken tamamlanmaktadır. Bundan dolayı meselâ; Ramazan ayı her yıl bir önceki yıla göre on gün erken gelmektedir. Böylece yaklaşık otuz altı yılda bir başladığı noktaya geri gelir.


﴿ اِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ ﴿٦﴾

6. Şüphesiz ki gece ve gündüzün biribirini takib etmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, Allah’tan korkan bir topluluk için elbette deliller vardır.

İzah: Allah’ın âyetlerini düşünüp tefekkür etmeyle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَعْطُوا أَعْيُنَكُمْ حَظَّهَا مِنَ الْعِبَادَةِ النَّظَرُ فِي الْمُصْحَفِ، وَالتَّفَكُّرُ فِيهِ، والاعْتِبَارُ عِنْدَ عَجَائِبِهِ (رواه الحاكم عن ابي سعيد)

″Şu ibâdet işinde gözlerinizin hazzını verin: Mushaf’a (Kur’ân’a) bakarak okumak. Onda tefekkür etmek. Acâiblerini okurken de ibret almak.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

فِكْرَةُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْعِبَادَةِ سِتِّينَ سَنَةً(أبو الشيخ في العظمة عن أبي هريرة)

″Bir saat tefekkür,altmış sene nâfile ibâdetten hayırlıdır.″[2]


[1] Muhtâr’ul-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 189.

[2] Kenz’ul, Ummal, Hadis No: 5710.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ ﴿٧﴾ اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٨﴾

7-8. Şüphesiz ki Bize kavuşacaklarını ümit etmeyenler, dünyâ hayatına râzı olup onunla mutmain olanlar ve âyetlerimizden gâfil olanlar var ya,* işte onların, kazandıkları (küfür ve isyan) sebebiyle varacakları yer ateştir.

İzah: Küfür ehli, Allah’ı inkâr ederek sâdece dünyâyı istediği için Hakk Teâlâ onlara dünyâlık arzularını verir. Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 200’de şöyle geçmektedir:

… İnsanlardan öylesi vardır ki, ″Ey Rabbimiz! Bizim nasibimizi dünyâda ver″ der. Bunlar için âhirette bir nasip yoktur.″


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ﴿٩﴾ دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ﴿١٠﴾

9-10. Îman edip sâlih amellerde bulunanlara gelince, Rableri onları îmanları sebebiyle hidâyete erdirir. Onlar, altlarından nehirler akan Naîm Cennetlerindedir.* Oradaki duâları, ″Subhâneke Allâhumme (Allah’ım! Sen, noksan sıfatlardan uzaksın)″, oradaki selamlaşmaları ″Selâm″, duâlarının sonu ise, ″Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn!″ (Âlem-lerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun) sözleridir.

İzah: Müfessirler, bu Âyet-i Kerîme’de geçen duâ cümlelerini şöyle ifade etmişlerdir:

Cennet-i Naîm’e girenlerin, ″Subhâneke Allâhumme″ (Allah’ım! Sen, noksan sıfatlardan uzaksın) diye söylemeleri; Cennet yemeğinde Cennet ehli ile oradaki hizmetçiler arasında olan alâmettir. Öyle ki, Cennet ehli onlardan yemek isterler ve sonra, ″Subhâneke Allâhumme″ diye tesbih ederler. Yemekten ayrıldıkları zaman da, ″Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn!″ diyerek, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ederler ve birbirlerini gördüklerinde de ″Selâm″ diyerek selamlaşırlar.

Cennetler içerisindeki en yüksek makam olan Cennet-i Naîm ve orayı kazananların özellikleri ve mükâfatlarına dair daha geniş bilgi için Sûre-i Yûnus, Âyet 26, Sûre-i Hûd, Âyet 108 ve Sûre-i Vâkıa, Âyet 11-12 ve izahına bakınız.


﴿ وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿١١﴾

11. İnsanların, hayrı acele istedikleri gibi, Allah’u Teâlâ da onlara (müstehak oldukları) şerri acele verseydi, elbette ecelleri tez gelirdi (lâkin onlara mühlet verir). Artık Bize kavuşacaklarını ummayanları, kendi azgınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakırız.

İzah: Allah’u Teâlâ acele etmez ve sonunu bekler; kullarına mühlet verir ki, kimsenin bir bahanesi kalmasın. En sonunda ecelleri tamam olunca da Allah’u Teâlâ’nın huzurunda herkes toplanır ve yaptıklarına göre karşılığı kendilerine verilir.


﴿ وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِدًا اَوْ قَٓائِمًاۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٢﴾

12. İnsana bir sıkıntı isâbet ettiği vakit, (onun kalkması için) yan üstü yatarken, otururken yahut ayakta iken Bize duâ eder. O sıkıntıyı ondan kaldırdığımız zaman, kendisine isâbet eden sıkıntının kalkması için Bize duâ etmemiş gibi evvelki hâlinde devam eder gider. İşte o haddi aşanlara, yaptıkları ameller böyle güzel göründü.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, haddi aşan müşriklerin, başına bir belâ geldiğinde Allah’ı hatırlayıp duâ ettiği ve o belâ kalktığı zamanda, sanki bu sıkıntıyı hiç yaşamamış gibi eski hatâlarında devam ettiği söylenmektedir.

Mü’min’in hâli ise böyle değildir. Musîbete sabreder ve bolluk zamanında da şükreder. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ (م عن صهيب)

″Mü’minin işi acâyiptir. Doğrusu onun her işi hayırdır. Bu husus Mü’minden başkası için böyle değildir. Ona iyilik ve genişlik isabet ederse, şükreder ve bu kendisi için hayır olur. Bir sıkıntı ve darlığa uğrarsa da, sabreder, bu da kendisi için hayır olur.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Zühd 13 (64).


﴿ وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ﴿١٣﴾ ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ ﴿١٤﴾

13-14. Şüphesiz Biz, sizden önce nice nesilleri, Peygamberleri kendilerine apaçık deliller ile geldiği halde, zulmettikleri (yalanladıkları) ve îman etmeyip küfürde ısrar ettikleri vakit helâk ettik. Mücrimler topluluğunu işte böyle cezâlandırırız.* Onlardan sonra, nasıl amel edeceğinizi görmek için, sizi yeryüzünde halifeler kıldık.

İzah: Sûre-i Yûnus, Âyet 14 hakkında Katâde Hazretleri, Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’nun şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

صَدَقَ رَبُّنَا مَا جَعَلَنَا خُلَفَاءَ إِلا لِيَنْظُرَ كَيْفَ أَعْمَالُنَا فَأَرُوا اللّٰهَ مِنْ أَعْمَالِكُمْ خَيْرًا بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالسِّرِ وَالْعَلانِيَةِ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن قتادة)

″Rabbimiz doğru söyledi. O, bizleri an­cak amellerimizin nasıl olacağını görmek için yeryüzünde halifeler kıldı. Siz, Allah’u Teâlâ’ya gece gündüz, gizli ve açık iyi ameller gösterin.″[1]

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الدُّنْيَا حُلْوَةٌ خَضِرَةٌ وَإِنَّ اللّٰهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا فَيَنْظُرُ كَيْفَ تَعْمَلُونَ فَاتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ (م عن ابى سعيد الخدرى)

″Şüphesiz dünyâ tatlıdır, yeşildir. Muhakkak ki Allah, sizleri oraya halifeler kılmıştır. Nasıl ameller işleyeceğinize bakmaktadır. Dünyâdan sakının. Kadınlardan sakı­nın. Zîrâ İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar olmuştur.″[2]

Ayrıca Âyet-i Kerîme’de geçen ″Halife″ ifadesi, kendisinden önce-kinin yerine geçen kimse demektir. Halifeler diye çoğul kullanıldığında da, önceki kavimlerin yerine gelen diğer kavimler anlamındadır. İşte Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefâtından sonra onun yerine geçen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye halife denmesi bu sebepten dolayıdır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vekili olan kimseler, demektir.


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 15, s. 39.

[2] Sahih-i Müslim, Zikir 26 (99 Sünen-i Tirmizî, Fiten 26.


﴿وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿١٥﴾

15. Bize kavuşacaklarını ümit etmeyen müşrikler, kendilerine apaçık olarak âyetlerimiz okunduğu vakit, ″Bize bundan başka bir Kur’ân getir yahut onu değiştir″ dediler. Ey Habîbim! De ki: ″Bu Kur’ân’ı kendiliğimden değiştirmem mümkün değildir. Ben, bana nâzil olan vahiyden başka bir şeye tâbi olmam. Eğer ben, Rabbime isyan edersem, elbette büyük bir günün azâbına uğramaktan korkarım.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, müşriklerin: ″Îman etmemizi istiyorsan, içinde; dirilmeye, azâba ve ilahlarımıza ibâdetin terk edilmesine dair bir hüküm bulunmayan başka bir kitap getir yahut azap âyetlerini rahmete, helâlı harama; haramı helâle çevirmek sûretiyle değiştir″ diye söylemeleri üzerine nâzil olmuştur.


﴿ قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿١٦﴾

16. Ey Habîbim! De ki: ″Eğer Allah’u Teâlâ dileseydi, bu Kur’ân’ı size okumazdım. Ve benim vâsıtamla onu size bildirmezdi. Ben, Kur’ân nâzil olmadan evvel içinizde uzun müddet kaldığım halde, böyle bir şey okumadığımı düşünmez misiniz?″

İzah: Abdullah İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Ebû Süfyan, Müslüman olmadan önce, Bizans imparatoru Heraklius ile karşılaşıp Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında konuşurken Heraklius, Ebû Süfyan’a:

وَسَأَلْتُكَ هَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ فَذَكَرْتَ أَنْ لَا فَقَدْ أَعْرِفُ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيَذَرَ الْكَذِبَ عَلَى النَّاسِ وَيَكْذِبَ عَلَى اللّٰهِ (خ عن ابن عباس)

- Bu iddiada bulunmadan önce onu hiç yalancılıkla suçlamış mıydınız? diye sordum. Sen: ″Hayır″ dedin. Çok iyi bili­yorum ki, daha önce insanlara karşı yalan söylemeyen bir kimsenin Allah’a karşı yalan söylemeyeceği muhakkaktır, demiştir.[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Vahy 6, Cihat ve Siyer 101.


﴿ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ ﴿١٧﴾ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿١٨﴾

17-18. Allah’a yalan isnat edenlerden yahut O’nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim vardır? Şüphesiz ki, mücrimler kurtuluşa eremezler.* Onlar, Allah’ı bırakıp kendine zararı ve faydası olmayacak putlara taparlar. ″Bunlar, Allah katında şefaatçilerimizdir″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na ha­ber veriyorsunuz? Allah’u Teâlâ, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır ve çok yücedir.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, müşriklerin tapmış oldukları putların kendilerine hiçbir şefaat ve yardımının olmayacağı ifade edilmektedir. Nitekim Sûre-i Yûnus, Âyet 30’da bu husus şöyle ifade edilmiştir:

″Orada her nefis, evvelce yapmış olduğundan haberdar olacaktır. Ve müşrikler, hak mevlâları olan Allah’ın cezâsına sevk olunur. Ve müşriklerin, ilah diye uydurdukları şeyler kaybolup gider.″


﴿ وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿١٩﴾

19. İnsanlar, (hak din üzere) tek bir ümmet idiler; sonra ihtilafa düştüler. Eğer (azâbın ertelenmesi hakkında) Rabbinden önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, ihtilaf ettikleri konuda elbette aralarında hemen hüküm verilirdi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’yi İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle izah etmiştir:

- Âdem Aleyhisselâm ile Nûh Aleyhisselâm arasında on ümmet geçti. Bunların hepsi Müslümandı. Sonra insanlar arasında ihtilaf çıktı. Bâzı insanlar Allah’ı bırakıp putlara ve heykellere tapar oldular. Allah’u Teâlâ da, bunlara âyet ve mûcizeleriyle birlikte Peygamberler gönderdi ki, helâk olan da açıkça delili gördükten sonra helâk olsun, yaşayanlar da açıkça delili gördükten sonra yaşasın.


﴿ وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟ ﴿٢٠﴾

20. Müşrikler: ″Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″Gaybı ancak Allah’u Teâlâ bilir. Siz de bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.″

İzah: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, çok sayıda mûcize göstermiştir. Buna rağmen küfürde inâdî olanlar, her defasında bir bahane uydurarak yine inkâr etmişlerdir. Bu Âyet-i Kerîme’de de o kâfirlerin:

″Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!″ diye söylemeleri, Sâlih Aleyhisselâm’ın devesi, Mûsâ Aleyhisselâm’ın âsâsı gibi buna benzer bir mûcize daha istemeleridir. İşte Allah’u Teâlâ, böyle bir mûcize verdiğinde, buna da inanmayıp yalanladıkları takdirde helâk olacaklarını beyan etmektedir.

Bu husus Sûre-i En’âm, Âyet 37’de de şöyle geçmektedir:

O kâfirler: ″Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!″ dediler. Ey Resûlüm! De ki: ″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, mûcize vermeye kâdirdir. Lâkin onların birçoğu (mûcizeden sonra, yine yalanladıkları takdirde helâk olacaklarını) bilmezler.″

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

قَالَتْ قُرَيْشٌ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ أَنْ يَجْعَلَ لَنَا الصَّفَا ذَهَبًا وَنُؤْمِنُ بِكَ قَالَ وَتَفْعَلُونَ قَالُوا نَعَمْ قَالَ فَدَعَا فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلَامَ وَيَقُولُ إِنْ شِئْتَ أَصْبَحَ لَهُمْ الصَّفَا ذَهَبًا فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنْهُمْ عَذَّبْتُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ وَإِنْ شِئْتَ فَتَحْتُ لَهُمْ بَابَ التَّوْبَةِ وَالرَّحْمَةِ قَالَ بَلْ بَابُ التَّوْبَةِ وَالرَّحْمَةِ (حم عن ابن عباس)

Kureyşliler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Rabbine duâ et de bize Safa Tepesi’ni altın yapsın, sana inanalım″ dediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: ″Şâyet bunu yaparsam beni tasdik eder misiniz?″ diye sorunca, onlar: ″Evet″ dediler. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm geldi ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e şöyle dedi: Rabbinin sana selâmı var ve der ki: ″İsterse onlar için Safa Tepesi altın olur, ama içlerinden her kim bundan sonra küfre devam ederse; onu âlemlerden hiç kimseyi azaplandırmadığım bir biçimde azaplandırırım. İstersen de, onlar için tevbe ve rahmet kapılarını açarım.″ Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet, tevbe ve rahmet kapılarını isterim″ dedi.[1]

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mîraca çıkması, ayın ikiye ayrılması, parmaklarından çeşmeler akması gibi sayılamayacak kadar çok mûcizesi vardır. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mûcizeleriyle ilgili geniş bilgi için Sûre-i Kamer, Âyet 1 ve izahına bakınız.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2058.


﴿ وَاِذَٓا اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُمْ اِذَا لَهُمْ مَكْرٌ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ قُلِ اللّٰهُ اَسْرَعُ مَكْرًاۜ اِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ ﴿٢١﴾

21. İnsanlara, isâbet eden bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet (sıhhat ve genişlik) verirsek, hemen âyetlerimiz hakkında hile kurarlar. Ey Resûlüm! ″Allah’u Teâlâ hile kurmada daha hızlıdır″ de. Ey kâfirler! Şüphesiz resûllerimiz (kirâmen kâtibîn melekleri), kurduğunuz hileleri yazarlar.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, kâfirlere Allah’u Teâlâ’nın mühlet verdiği­ni, onların da buna aldanarak kendilerine azap edilmeyeceğini zannettikleri­ni, Allah’ın tayin ettiği mühlet bitince de onların âniden yakalanacağını ifade etmekte­dir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ (خ عن ابى موسى)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, zâlime mühlet verir. Nihâyet (mühleti dolup) onu yakaladığında aslâ kurtulamaz.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Hûd 5; Sahih-i Müslim, Birr 15 (61).


﴿ هُوَ الَّذ۪ي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ﴿٢٢﴾ فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿٢٣﴾

22-23. Sizi karada ve denizde (çeşitli vâsıtalarla) yürüten O’dur. Hattâ gemilerde bulunduğunuzda, gemiler taşı­dığı yolcularını uygun bir rüzgârla istedikleri yöne götürürken ve onlar da bu durumla mesrur iken, ansızın şiddetli bir fırtına çıkar, her taraftan dalgalar hücum etmeye başlar, bütünüyle kuşatılıp helâk olacaklarını anlayınca, ″Yâ Rabbi! Bizi bu felâketten kurtarırsan, vallâhi! Sana şükredenlerden oluruz″ diye tam bir ihlas ile Allah’a duâ ederler.* Allah’u Teâlâ onları kurtarınca da, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Bu azgınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir. Dünyâ hayatının menfaati geçicidir. Sonra Bize dönersiniz. Biz de bütün yaptıklarınızı size haber veririz.

İzah: Allah’u Teâlâ, insanoğlunun tutarsız olduğunu, sıkıntıya düşünce hemen Allah’a sığındığını, selâmete kavuşunca da, hemen önceki sıkıntılı hâlini unuttuğunu beyan etmekte ve onların başıboş bırakılmayacağını, iyi veya kötü yaptığı her amelin karşılığını göreceğini beyan etmektedir.

Bu husus Sûre-i İsrâ, Âyet 67’de de şöyle geçmektedir:

″Denizde gark olmak korkusuna düşerseniz, Allah’ı bırakıp da ibâdet ettiğiniz ilahlar hatırınızdan çıkar. Fakat Allah’u Teâlâ sizi kurtarıp karaya çıkarınca, O’ndan yüz çevirirsiniz. Çünkü insanoğlu, çok nankördür.″


﴿ اِنَّمَا مَثَلُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْاَنْعَامُۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذَتِ الْاَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ اَهْلُهَٓا اَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَٓاۙ اَتٰيهَٓا اَمْرُنَا لَيْلًا اَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَص۪يدًا كَاَنْ لَمْ تَغْنَ بِالْاَمْسِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٢٤﴾

24. Dünyâ hayatı şuna benzer ki; semâdan indirdiğimiz yağmurla insanların ve hayvanların yedikleri, birbirine girmiş yeryüzü bitkileri yetişir. Yeryüzü güzelliklerini ve ziynetini ortaya çıkardığı zaman ve o bitkilerin gelişmesiyle sahipleri de, bunları elde etmeye (mahsulünü almaya) kâdir olduklarını zannettitikleri bir sırada, gece yahut gündüz emrimizin meydana gelmesiyle o bitkileri, kökünden biçilmiş ve evvelce hiç ekilmemiş bir hâle getiririz. Tefekkür eden bir topluluk için âyetlerimizi işte böyle genişçe açıklarız.

İzah: Allah’u Teâlâ birçok âyette buna benzer misaller vererek dünyâ hayatının geçici ve değersiz olduğuna dikkat çekmektedir. Bu âyetlerden bâzıları ise şöyledir:

Sûre-i Kehf, Âyet 45:

Ey Resûlüm! O kâfirlere dünyâ hayatını misal olarak beyan et. Dünyâ hayatı şuna benzer ki; Biz semâdan yağmur indiririz. Onunla birbirine girmiş yeryüzü bitkileri yetişir. En sonunda da kuruyup rüzgârın savurduğu çerçöp hâline gelir. Allah’u Teâlâ her şeye muktedirdir.″

Sûre-i Hadîd, Âyet 20:

Bilin ki, dünyâ hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme, mal ve evlatların çoğalmasından ibârettir. Dünyâ hayatı şuna benzer ki; yağmur yağar ve onunla hâsıl olan bitkiyi çiftçiler beğenirler. Lâkin çok geçmeden kurur, sararır, sonra da çer çöp hâline gelir. İşte (dünyâyı üstün görenler için) âhirette şiddetli bir azap vardır. Ve (Mü’minler için) Allah’ın bağışlaması ve rızâsı vardır. Dünyâ hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir.

Dünyâ nîmetlerinin Allah katında bir öneminin olmadığına dair de Sehl b. Sa’d Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِذِي الْحُلَيْفَةِ فَإِذَا هُوَ بِشَاةٍ مَيِّتَةٍ شَائِلَةٍ بِرِجْلِهَا فَقَالَ أَتُرَوْنَ هَذِهِ هَيِّنَةً عَلَى صَاحِبِهَا فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَلدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللّٰهِ مِنْ هَذِهِ عَلَى صَاحِبِهَا وَلَوْ كَانَتْ الدُّنْيَا تَزِنُ عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا سَقَى كَافِرًا مِنْهَا قَطْرَةً أَبَدًا (ه عن سهل بن سعد)

Biz, Zuاhüleyfe’de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Peygamberimiz, şişkinlikten ayakları havaya kalkmış murdar bir koyunla karşılaştı. Bunun üzerine buyurdu ki: ″Şu murdar koyunun sahibinin yanında ne kadar kıymetsiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah katında dünyâ, sahibi yanında şu koyundan daha kıymetsizdir. Eğer dünyâ, Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar kıymetli olsaydı, Allah’u Teâlâ, bir kâfire dünyâ sularından bir damla bile içirmezdi.″[1]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 3.


﴿ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿٢٥﴾

25. Allah’u Teâlâ, Dâr’us-Selâm’a (Cennete) dâvet eder ve dilediğini doğru yola (İslâm’a) hidâyet buyurur.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Dâr’us-Selâm″ ifadesi; selâm, emniyet ve huzur yurdu demektir, kastedilen Cennettir.

Ey insanlar! Sizler dünyâyı ve onun ziynetlerini istemeyin. Çünkü onlar, Allah’ın beyan ettiği gibi, yeryüzündeki bitkiler gibi, sonunda yok olacaklardır. Fa­kat sizler, ebedî olan âhireti isteyin ve onun için amel işleyin. Zîrâ Allah’u Teâlâ sizleri, hazırladığı Cennetlerine çağırmaktadır. Sizler, Cennetlere girdiğiniz takdirde sıkıntı ve kederlerden kurtulmuş olacak ve orada bulunan nîmetlerin yok olmayacağından emin olacaksınız, demektir.

Allah’u Teâlâ’nın, kullarını âhirete yönelmeye dâvet ettiği hususunu izah eden bir Hadis-i Şerif’te Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا طَلَعَتْ شَمْسٌ قَطُّ إِلَّا بُعِثَ بِجَنْبَتَيْهَا مَلَكَانِ يُنَادِيَانِ يُسْمِعَانِ أَهْلَ الْأَرْضِ إِلَّا الثَّقَلَيْنِ يَا أَيُّهَا النَّاسُ هَلُمُّوا إِلَى رَبِّكُمْ فَإِنَّ مَا قَلَّ وَكَفَى خَيْرٌ مِمَّا كَثُرَ وَأَلْهَى وَلَا آبَتْ شَمْسٌ قَطُّ إِلَّا بُعِثَ بِجَنْبَتَيْهَا مَلَكَانِ يُنَادِيَانِ يُسْمِعَانِ أَهْلَ الْأَرْضِ إِلَّا الثَّقَلَيْنِ اللّٰهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقًا خَلَفًا وَأَعْطِ مُمْسِكًا مَالًا تَلَفًا (حم عن ابى الدرداء)

Güneşin doğduğu hiçbir gün yoktur ki, Güneş’in iki yanında insanların ve cinlerin dışında bütün mahlûkatın işittiği şu çağrıyı yapan iki melek gönderilmiş olmasın: ″Ey insanlar! Rabbinize koşun. Az ve yeterli olan dünyâ malı, çok ve meşgul eden dünyâ malından daha hayırlıdır.″ Ve Güneş’in battığı hiçbir gün yoktur ki, Güneş’in iki yanında insanların ve cinlerin dışında bütün mahlûkatın işittiği şu çağrıyı yapan iki melek gönderilmiş olmasın: ″Allah’ım! İnfak edenin malını artır ve cimrilik edenin de malını yok et.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ″Dâr’us-Selâm″ hakkında Câbir Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Bir gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:

إِنِّي رَأَيْتُ فِي الْمَنَامِ كَأَنَّ جِبْرِيلَ عِنْدَ رَأْسِي وَمِيكَائِيلَ عِنْدَ رِجْلَيَّ يَقُولُ أَحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ اضْرِبْ لَهُ مَثَلًا فَقَالَ اسْمَعْ سَمِعَتْ أُذُنُكَ وَاعْقِلْ عَقَلَ قَلْبُكَ إِنَّمَا مَثَلُكَ وَمَثَلُ أُمَّتِكَ كَمَثَلِ مَلِكٍ اتَّخَذَ دَارًا ثُمَّ بَنَى فِيهَا بَيْتًا ثُمَّ جَعَلَ فِيهَا مَائِدَةً ثُمَّ بَعَثَ رَسُولًا يَدْعُو النَّاسَ إِلَى طَعَامِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ أَجَابَ الرَّسُولَ وَمِنْهُمْ مَنْ تَرَكَهُ فَاللّٰهُ هُوَ الْمَلِكُ وَالدَّارُ الْإِسْلَامُ وَالْبَيْتُ الْجَنَّةُ وَأَنْتَ يَا مُحَمَّدُ رَسُولٌ فَمَنْ أَجَابَكَ دَخَلَ الْإِسْلَامَ وَمَنْ دَخَلَ الْإِسْلَامَ دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ دَخَلَ الْجَنَّةَ أَكَلَ مَا فِيهَا (ت عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Ben uykumda gördüm ki Cebrâil başucumda, Mikâil ayakucumda. Biri arkadaşına: ″Şunun için bir misâl ver″ dedi. O, şöyle dedi: ″İşit, kulağın duysun, kalbinle anla, aklet. Muhakkak ki senin ve ümmetinin misâli bir padişah gibidir ki o, önce bir dâr (yurt) edinir, sonra orada bir ev bina eder. Orada bir yemek verir. Daha sonra insanları yemeğine çağıracak bir elçi gönderir. Onlardan elçiye uyanlar ve terk edenler vardır.″ İşte Allah’u Teâlâ, o padişahtır. Yurt, İslâm’dır. Ev Cennettir ve sen Yâ Muhammed, işte o elçisin. Kim sana uyarsa İslâm’a girer, kim İslâm’a girerse Cennete girmiştir. Kim de Cennete girerse o yemekten yer.″[2]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20728.

[2] Sünen-i Tirmizî, Emsâl 1.


﴿ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٢٦﴾

26. Güzel amellerde bulunanlar için, sevap ve fazla mükâfat (Cemâlullah) vardır. Onların yüzlerinde siyahlık ve zillet eseri bulunmaz. İşte onlar Cennet ehlidirler ve orada ebedî kalacaklardır.

İzah: Müfessirlerin beyanına göre bu Âyet-i Kerîme’de, güzel amellerde bulunanlara verilen sevap, Cennet ve ziyâde olarak verilen fazla mükâfat da, Allah’u Teâlâ’nın, onlara Cemâlini göstermesidir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ قَالَ يَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ فَيَقُولُونَ أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ قَالَ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ} (م عن صهيب)

Cennet ehli Cennete girdikten sonra, Allah’u Teâlâ şöyle buyuracak: ″Size daha fazlasını vermemi istediği­niz bir şey var mı?″ Onlar: ″Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi Cennete koymadın mı, Cehennem ateşinden korumadın mı?″ diyecekler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ perdeyi açar. Onlara, Aziz ve Celil olan Rablerine bakmaktan daha çok sevdikleri bir şey verilmiş olmayacaktır. Sonra da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Güzel amellerde bulunanlar için, sevap ve fazla mükâfat (Cemâlullah) vardır…″ diye devam eden Sûre-i Yûnus, Âyet 26’yı okudu.[1]

Yine bu konuda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً لَيَنْظُرُ فِي مُلْكِ أَلْفَيْ سَنَةٍ يَرَى أَقْصَاهُ كَمَا يَرَى أَدْنَاهُ يَنْظُرُ فِي أَزْوَاجِهِ وَخَدَمِهِ وَإِنَّ أَفْضَلَهُمْ مَنْزِلَةً لَيَنْظُرُ فِي وَجْهِ اللّٰهِ تَعَالَى كُلَّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ (حم ابو الشيخ فى العظمة ك عن ابن عمر)

″Cennet ehlinin derece bakımından en düşük olanları bile, oturduğu köşkünden bin senelik mesâfeye kadar etrafı seyrederler. En yakın yeri gördükleri gibi, en uzak yeri de görebilirler. Hanımlarına, hizmetçilerine ve yataklarına bakıp seyrederler. En üstün dereceye sahip olanları da; günde iki kere Allah’ın Cemâlini seyrederler.″[2]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 80 (297, 298 Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 13.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 4395.


﴿ وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّـَٔاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ الَّيْلِ مُظْلِمًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٢٧﴾

27. Kötü amellerde bulunanlar ise, yaptıkları kötülüklerin karşılığında misliyle cezâ görürler. Onları bir zillet kaplar. Allah’ın azâbından onları kurtaracak kimse yoktur. Onların yüzleri, gecenin karanlığının bir kısmıyla kaplanmış gibidir. İşte onlar, Cehennem ehlidirler ve orada ebedî kalacaklardır.


﴿ وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ اَنْتُمْ وَشُرَكَٓاؤُ۬كُمْۚ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ مَا كُنْتُمْ اِيَّانَا تَعْبُدُونَ ﴿٢٨﴾ فَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اِنْ كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِل۪ينَ ﴿٢٩﴾

28-29. Ey Resûlüm! İnsanların hepsini topladığımız, sonra onlardan müşrik olanlara: ″Siz ve Allah’a ortak koştuklarınız, hakkınızdaki muâmeleyi bekleyin″ dediğimiz ve aralarındaki bağı kopardığımız günü kendilerine haber ver. Halbuki o gün, taptıkları da onlara derler ki: ″Siz bize ibâdet etmiyordunuz.* Sizin bize ibâdetinizden bizim habersiz olduğumuza, Allah’ın şâhitliği yeter.″

İzah: Mahşer günü, müşriklerin taptıkları putlar; kendilerine ibâdet edildiğini inkâr edecekler. Zîrâ işitmez, görmez ve bilmezdik. Taptınız ise, bize değil, kendi hevânıza ve hayallerinize tapmışsınız, biz böyle bir şeyi kabul etmeyiz, diyecekler.


﴿ هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَٓا اَسْلَفَتْ وَرُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ﴿٣٠﴾

30. Orada her nefis, evvelce yapmış olduğundan haberdar olacaktır. Ve müşrikler, hak mevlâları olan Allah’ın cezâsına sevk olunur. Ve müşriklerin, ilah diye uydurdukları şeyler kaybolup gider.


﴿ قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿٣١﴾ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ ﴿٣٢﴾كَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ فَسَقُٓوا اَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿٣٣﴾

31-33. Ey Resûlüm! Müşriklere de ki: ″Gökten ve yerden sizi rızıklandıran kimdir? Kulakları ve gözleri yaratan kimdir? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? Âlemin işlerini idâre eden kimdir?″ Onlar: ″Allah’tır″ diyecekler. De ki: ″Allah’tan korkmaz mısınız?* İşte O Allah, sizin hak olan Rabbinizdir. Hakkın dışında dalâletten başka ne vardır? O halde nasıl haktan yüz çeviriyorsunuz?″* Böylece, küfürde inat edenlerin îman etmeyeceği hakkındaki Rabbinin hükmü sâbit oldu.


﴿ قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ قُلِ اللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ﴿٣٤﴾

34. Ey Resûlüm! Müşriklere de ki: ″Allah’a ortak koştuklarınız (putlarınız) arasında, mahlûkatı ilk olarak yaratacak, öldükten sonra da tekrar diriltecek olan var mı?″ Yine de ki: ″Allah’u Teâlâ mahlûkatı ilk olarak yaratır, öldükten sonra da tekrar diriltir. O halde nasıl haktan yüz çeviriyorsunuz?″


﴿ قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّۜ قُلِ اللّٰهُ يَهْد۪ي لِلْحَقِّۜ اَفَمَنْ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ اَحَقُّ اَنْ يُتَّبَعَ اَمَّنْ لَا يَهِدّ۪ٓي اِلَّٓا اَنْ يُهْدٰىۚ فَمَا لَكُمْ۠ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ﴿٣٥﴾

35. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’a ortak koştuklarınızdan hakka hidâyet edecek bir kimse var mıdır?″ De ki: ″Allah’u Teâlâ hakka hidâyet eder. O halde hakka hidâyet eden mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet olunmadıkça kendi kendine hidâyete eremeyecek kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?

İzah: Ey Resûlüm! O müşriklere de ki: Allah’a ortak koştuğunuz putlarınızdan deliller ve Resuller göndererek doğru yolu gösterecek bir kimse mevcut mudur? Elbette mevcut olmadığı muhakkaktır. Ey Resûlüm! Onlara de ki: Dilediğini hidâyete kavuşturmak, yalnız Allah’ın kudret elindedir. Düşünün! Hakka hidâyet eden mi kendisine ibâdet ve itaat edilmeye daha lâyıktır, yoksa Allah tarafından hidâyet olunmadıkça kendi kendine hidâyete eremeyecek kimse mi? elbette ki, böyle kendisini bizzat hidâyete erdirmekten âciz bir kimse, başkalarını da asla hidâyete erdiremez. Ne oluyor size? Kendilerine uyulmaya lâyık olmayan şeyleri nasıl Allah’a ortak koşarsınız? demektir.


﴿ وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَنًّاۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ ﴿٣٦﴾

36. Müşriklerin çoğu zandan başka bir şeye tâbi olmazlar. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarını hakkıyla bilir.

İzah: Putlara ibâdet edenlerin tâbi oldukları şey, zandan yani babalarını taklitten başka bir şey değildir. Zan ise, ilmî ve aklî bir delil olmadığına göre, haktan bir şey ifade etmez. Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarını hakkıyla bilir ve cezâlarını verir, demektir.

Kâfirlerin, babalarının bâtıl inançlarına tâbi olarak, onlarla birlikte Cehennemlik oldukları Sûre-i Sâffât, Âyet 68-70’de de: ″Sonra onların dönüp varacakları yer, şüphesiz yine Cehennemdir.* Çünkü onlar, babalarını azgın buldular* ve onların izine uymada sürat gösterdiler″ diye geçmektedir.


﴿ وَمَا كَانَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ اَنْ يُفْتَرٰى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۠ ﴿٣٧﴾

37. Bu Kur’ân, Allah’tan başkasına isnat edilemez. Lâkin o, önceki kitapları tasdik eden, hüküm ve hakikatleri açıklayan bir kitaptır. Onda hiçbir şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

İzah: Kur’ân-ı Kerîm hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كِتَابُ اللّٰهِ فِيهِ نَبَأُ مَا قَبْلَكُمْ ، وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ، وَحُكْمُ مَا بَيْنَكُمْ (مصنف ابن ابى شيبة عن على)

″Kur’ân’da, sizden öncekilerin ve sizden sonrakilerin haberi ve aranızda olan hükümler vardır.″[1]


[1] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Hadis No: 7/164.


﴿ اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِه۪ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٣٨﴾

38. Yoksa o kâfirler: ″Kur’ân’ı, kendisi uydurdu mu?″ diyorlar. Ey Resûlüm! De ki: ″Eğer sözünüzde doğru iseniz, onun gibi bir sûre getirin ve Allah’tan başka gücünüzün yettiği herkesi de yardımınıza çağırın.″

İzah: Kul sözü eksik, yanlış ve geçersizdir. Allah’ın sözü ise her dâim geçerlidir ve sözlerin en güzelidir. Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden birinin dahi, bir misli başkaları tarafından ne gelmiştir, ne de gelecektir. Kullar onu taklit edemezler.

Yalancı Peygamber Müseylemet’ül-Kezzab, Kur’ân-ı Kerîm’deki Fil Sûresi’nin karşılığını yazabilmek için yedi sene uğraştı ve âyet diye yerine şu saçma sözleri uydurdu:

اَلْفِيلُ مَا الْفِيلُ وَمَا اَدْرَيكَ مَا الْفِيلُ لَهُ ذَنْبٌ وَثِيلٌ وَمِشْفَرٌ طَوِيلٌ وَاِنَّ ذَلِكَ مِنْ خَلْقٍ وَرَبَّنَا الْقَلِيلُ.

″Fil nedir? Fil ne bildirdi sana ki, fil nedir? Onun hurma lifinden ipe benzer bir kuyruğu vardır ve uzun bir hortumu vardır. Gerçekten bu bizim Rabbimizin yaratıklarından az bulunur bir nesnedir.″

Yine kendisine indiğini iddia ettiği başka bir yalan söz de şöyle geçmektedir:

يَا ضِفْدَعُ كَمْ تَنْقِينَ اَعْلَاكِ فِى الْمَاءِ وَاَسْفَلُكَ فِى الطِّينِ لَا الْمَاءَ تَكْدُرِينَ وَلَا الشَّارِبَ تَمْتَعِينَ.

″Ey kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun. Yukarın suda aşağın balçık içindedir. Ne suyu bulandıra-bilirsin, ne de içen kimseyi menedebilirsin.″

Müseyleme’ye: ″Sana inen Fil Sûresi’nin mânâsını ver″ dediler. Kendisi hiçbir mânâ veremedi. Çünkü kul sözünün mânâsı olmaz. Allah’u Teâlâ ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözünün mânâları ise iç içe birçok mânâlar taşır. Kur’ân-ı Kerîm rumuzludur, düşündükçe mânâsı derinlere varır.

Müseyleme, kendi bozuk itikâdınca böyle hezeyanlar söyledi.[1]

İşte, Kur’ân’ın sûrele­rine benzeyen bir sûre yapmaya çalışan Müseyleme gibi birçok kâfirler, Kur’ân’ın hikmeti karşısında âciz kalmışlar ve yazdıkları yazılarla gülünç hâle düşmüşlerdir.


[1] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 306.


﴿ بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُح۪يطُوا بِعِلْمِه۪ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْو۪يلُهُۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ ﴿٣٩﴾

39. Bilakis o kâfirler, ilmini kavrayamadıkları ve daha açıklaması kendilerine gelmemiş olan Kur’ân’ı yalanladılar. Onlardan öncekiler de (Peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı. Bak! Zâlimlerin âkıbeti nasıl oldu?


﴿ وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ ﴿٤٠﴾

40. Onlardan bir kısmı, Kur’ân’a îman eder ve onlardan bir kısmı da îman etmez. Senin Rabbin, fesat çıkaranları çok iyi bilir.


﴿ وَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ ل۪ي عَمَل۪ي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْۚ اَنْتُمْ بَر۪ٓيؤُ۫نَ مِمَّٓا اَعْمَلُ وَاَنَا۬ بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ ﴿٤١﴾

41. Ey Resûlüm! Seni yalanlarlarsa, de ki: ″Benim amelim bana, sizin ameliniz size döner. Siz benim amelimden uzaksınız, ben de sizin amelinizden uzağım.


﴿ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ ﴿٤٢﴾ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ ﴿٤٣﴾

42-43. Ey Habîbim! Onlardan bir kısmı seni dinlerler. Hiç sen, sağırlara işittirebilir misin? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa!* Ve onlardan sana bakanlar da vardır. Hiç sen, körlere doğ­ru yolu göstere-bilir misin? Hele gerçeği de görmüyorlarsa!

İzah: Ey Habîbim! Müşriklerden bâzıları, okuduğun Kur’ân’ı, senin güzel sözlerini, kalplere ve bedenlere şifa olan hadislerini dinlerler ve senin ortaya koyduğun delilleri­, mûcizelerini, vakarını ve güzel ahlâkını, üstün meziyetlerini de görürler. Bu, onların doğru yola gelmeleri için kâfidir. Ancak bunlar bile bile küfürde ısrar ettikleri için Allah’u Teâlâ onlara hidâyet etmez, onların kulaklarını ve gözlerini hakikatlere kapatmıştır. Bu sebeple sen, onlara ne hakikatleri duyurabilirsin, ne de gösterebilirsin. Onlar hidâyete eremezler, demektir.

Ayrıca bu Âyet-i Kerîme, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamberliğini inkâr eden ve onu yalanlayanlara karşı, Habîbini teselli etmektedir. Aynı zamanda, İslâm’ı tebliğ etmesine rağmen, onların îman etmemelerine üzülmemesini, zîrâ hidâyetin ancak Allah’u Teâlâ’nın elinde olduğunu bildirmektedir.


﴿ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـًٔا وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿٤٤﴾

44. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, insanlara aslâ zulmetmez. Lâkin insanlar, kendi nefislerine zulmederler.

İzah: Allah’u Teâlâ insanlara, günah işlemediği hal­de cezâ vererek zulmetmez. Fakat insanlar, Allah’ın gazabını gerektiren günah­ları işleyerek kendi kendilerine zulmetmiş olurlar. İşte bu âyet, Allah’ın emrine karşı gelenlerin bu hâllerinin kendi suçlarından kaynaklandığını be­yan etmektedir.

Nitekim Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm‘ı yasakladığı ağacın meyvesinden yemesi üzerine Cennetten kovmuştur. Sûre-i A’râf, Âyet 23’te geçtiği üzere Âdem Aleyhisselâm:

″Ey Rabbimiz! Biz kendi nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrâna uğrayanlardan oluruz″ diye duâ etmiştir.


﴿ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ﴿٤٥﴾

45. Allah’ın onları diriltip bir araya toplayacağı gün, dünyâda sanki gündüzün bir saati kadar kalmış olduklarını sanacaklardır. Birbirlerini tanıyacaklardır. Allah’ın huzuruna çıkacaklarını yalanlayanlar, o gün elbette hüsrandadırlar. Çünkü doğru yolda değillerdi.

İzah: Mahşer günü, insanlar dünyâda çok kısa bir süre kaldıklarını söylerler. Bu husus birçok Âyet-i Kerîme’de beyan edilmiştir. Sûre-i Ahkâf, Âyet 35’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

″Ey Habîbim! O halde, (kâfirlerin eziyetlerine) Peygamberlerden Ulu’l-Azim olanların sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar hakkında (azâbın inmesi için) acele etme. Onlar kendilerine vaad olunan azâbı gördükleri gün, dünyâda gündüzden ancak bir saat kadar kalmış olduklarını zannederler. Bu, bir tebliğdir. Öyleyse, fâsıklar (kâfirler) topluluğundan başkası helâk edilir mi? (Elbette edilmez)

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, mahşerde insanlar birbirlerini tanırlar, fakat kendilerine zarar gelir korkusuyla birbirlerinden kaçarlar. Bu husus Sûre-i Abese, Âyet 33-42’de de şöyle geçmektedir:

″O çok kuvvetli ses geldiği (tekrar dirilme için Sûr’a üflendiği) zaman,* insan o gün kardeşinden kaçar,* annesinden, babasından,* zevcesinden ve oğullarından kaçar.* O gün herkesin kendisine yetecek kadar derdi vardır.* O gün birtakım yüzler parlar,* güler ve müjde ile sevinir.* O gün birtakım yüzleri de toz* ve karanlık kaplar.* İşte bunlar, kâfirler ve fâcirlerdir.″


﴿ وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ ﴿٤٦﴾

46. Ey Resûlüm! Kâfirler için vaad ettiğimiz azaptan bâzısını sana dünyâda iken göstersek de, göstermeden evvel seni vefât ettirsek de sonunda onların dönüşü Bizedir. Sonra, Allah’u Teâlâ onların yaptık-larına da şâhittir.


﴿ وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ﴿٤٧﴾

47. Her ümmet için bir Resûl vardır. Resulleri gelince, aralarında adâletle hüküm verilir. Onlara aslâ haksızlık edilmez.

İzah: Geçmiş her ümmetin, insanları Allah’ın dînine ve O’na itaate dâvet eden bir Resûlü olmuştur. Âhirette o ümmetlerin Resûlleri hesap görme yerine gelince, ümmetin fertleri arasında adâletle hükmedilecek, onlara herhangi bir haksızlık yapılmayacaktır. Aralarında hüküm verilecek, herkese lâyık olduğu cezâ veya mükâfat verilecek, hiçbir kimseye haksızlık edilmeyecektir, demektir.

Mahşer günü hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

نَحْنُ الْآخِرُونَ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا وَالْأَوَّلُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْمَقْضِيُّ لَهُمْ قَبْلَ الْخَلَائِقِ (ن عن حذيفة)

″Bizler, Dünyâ ehlinin sonuncusuyuz. Mahşer günü ise ilkleriz. Bütün yaratılanlardan önce, haklarında hüküm verilenleriz (ilk olarak Cennete girenleriz).″[1]

Elbette ki Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti, mahşer günü bu ilk olmayı, Peygamberlerinin şerefiyle kazanmıştır. Allah’u Telala’nın salâtü selâmı dâimâ onun üzerine olsun! Âmin.


[1] Sahih-i Müslim, Cuma 6 (22 Sünen-i Nesâî, Cuma 1.


﴿ وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٤٨﴾

48. Kâfirler: ″Sözünüzde doğru iseniz, beyan ettiğiniz bu azap vaadi ne zamandır?″ derler.

İzah: Kıyâmetin kopacağına inanmayan kâfirler, bu vaad edilen azâbın hemen gelmesini temenni etmişlerdir. Bu husus birçok âyette zikredilmektedir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Şûrâ, Âyet 18’de şöyle buyurmaktadır:

″Kıyâmete îman etmeyenler, onun acele olarak kop­masını isterler. Îman edenler ise, ondan korkarlar ve onun hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun ki, kıyâmet hakkında mücâdele edenler, haktan uzak dalâlet içindedirler.″


﴿ قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي ضَرًّا وَلَا نَفْعًا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ﴿٤٩﴾

49. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’ın dilediğinden başka, kendim için ne bir zarar, ne de bir fayda verme gücüne sahibim. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği vakit, onu ne bir an erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler.″

İzah: Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de şöyle buyurmuştur: Ey Resûlüm! Kendilerine vaad edilen azâbın acele gelmesini isteyenlere ve kıyâmetin ne zaman kopacağını soranlara de ki: ″Onun ne zaman kopacağını Allah’u Teâlâ bilir. Onu koparacak olan Allah’tır. Ben, Allah’ın izni olmadıkça, kendim için bir zararı defedecek veya bir fayda sağlayacak güce sahip değilim. Kıyâmetin kopacağını kendiliğimden nasıl bilir de onu haber verebilirim? Ancak şunu bilin ki, her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince, ne bir an erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler.″


﴿ قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا اَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ ﴿٥٠﴾ اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِه۪ۜ آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ ﴿٥١﴾ ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ ﴿٥٢﴾

50-52. Ey Habîbim! De ki: ″Meydana gelmesinde acele ettiğiniz Allah’ın azâbı size gece veya gündüz gelir­se, ne yaparsınız? Mücrimler bu konuda niçin acele ederler? Bana haber verin.″* Vaad olunan azâbın meydana gelmesinden sonra mı O’na îman edeceksiniz? O zaman onlara: ″Şimdi mi îman ettiniz? Halbuki (yalanlama ve alay ile) azâbın meydana gelmesi hususunda acele ediyordunuz″ denir.* Sonra o zulmedenlere: ″Ebedî azâbı tadın, sizler sâdece yaptıklarınızla cezâlandırılıyorsunuz?″ denir.


﴿ وَيَسْتَنْبِؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ۟ ﴿٥٣﴾

53. Ey Resûlüm! Müşrikler sana: ″Bize vaadettiğin azap gerçek midir?″ diye sorarlar. De ki: ″Evet, Rabbime yemin ederim ki, o haktır. Siz, Allah’ın azâbından kurtulamazsınız!″


﴿ وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِه۪ۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ﴿٥٤﴾

54. (Nefsine) zulmeden herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, azâbı gördükleri vakit, pişmanlıkla azaptan kurtulmak için onu muhakkak fedâ ederdi. Aralarında adâletle hükmedilir. Onlar haksızlığa da uğratılmazlar.

İzah: Âhirette herkese adâletle muâmele edilir. Kimseye haksızlık edilmez. Herkes kendi yaptığının karşılığını mükâfat veya cezâ olarak görür. Hiçbir kimse, başkasının günahından dolayı cezâlandırılarak zulme uğratılmaz. O gün, zerre kadar hayır da şer de zâyi olmaz.


﴿ اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٥٥﴾ هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٥٦﴾

55-56. Haberiniz olsun ki, şüphesiz göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Haberiniz olsun ki, Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.* Dirilten ve öldüren O’dur. Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.


﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٥٧﴾ قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴿٥٨﴾

57-58. Ey insanlar! Rabbinizden size bir nasihat, gönüllere bir şifâ, Mü’minler için hidâyet ve rahmet geldi.* Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ’nın bu lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar. O, onların dünyâda topladıkları şeylerden daha hayırlıdır!″

İzah: ″Allah’u Teâlâ’nın bu lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar″ diye geçen Âyet-i Kerîme’de ″Lütuf″ ifadesi, Kur’ân-ı Kerîm, anlamına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, Allah’u Teâlâ’nın emir ve nehiylerini bildirmekte ve Müslümanlar için bir ihsan, rahmet ve mükâfat olmakla beraber Cennetteki makamlarını bildirerek onları sevindirmektedir. ″Rahmet″ diye buyrulması da Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Allah’u Teâlâ, Sûre-i Enbiyâ, Âyet 107’de:

″Ey Habîbim! Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik″ diye buyurmaktadır. Müslümanlar, İslâm’ı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den öğrenerek, dalâletten hidâyete onun sayesinde ermişlerdir. İşte kurtuluşlarına vesîle olduğu için onunla ferahlanıp sevinmektedirler. Bu sebeple Peygamber Efendimize olan sevgilerinden dolayı Ashâb-ı Kirâm, Resûlü Ekrem Efendimizi evlerine dâvet ederlerdi, ona olan sevgi ve muhabbetlerini bu şekilde gösterirlerdi, böylece evlerinde bolluk, bereket ve rahmet olurdu.

Sahâbe-i Kirâm’ın yaptığı gibi, onlardan sonra gelen Müslümanlar da Peygamber Efendimize olan sevgi ve muhabbetlerini göstermek için evlerinde ziyâfet verirler; Müsümanları dâvet ederler, onun üzerine hep birlikte salât-u selâmlar getirirler,[1] Mevlid-i Şerif okurlar ve onu öven kasideler söylerler, böylece evlerinde bolluk, bereket ve rahmet olmasını umarlar.


[1] Resûlü Ekrem Efendimizin üzerine salât-u selâm getirmek hakkında Sûre-i Ahzâb, Âyet 56 ve izahına bakınız.


﴿ قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًاۜ قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ ﴿٥٩﴾

59. Ey Resûlüm! Müşriklere de ki: ″Söyleyin bana, Allah’u Teâlâ’nın size ihsan ettiği rızıkların, niçin bir kıs­mını helâl, bir kısmını haram saydınız?″ De ki: ″Allah’u Teâlâ mı size izin verdi? Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?″

İzah: Câhiliye Arapları, Allah’ın helâl kıldığı bâzı şeyleri birtakım adetler edinerek kendilerine haram kılarlardı. Meselâ: Bâzı develeri Bahîre, Sâibe, Vasîle ve Hâm diye kısımlara ayırırlar ve bunları serbest bırakır, onlara binmez, sütünü sağmaz ve onları kendilerine haram kılarlardı. Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i Mâide, Âyet 103’e bakınız.

İşte Allah’u Teâlâ onların bu adetlerinin bâtıl olduğunu ve Allah’ın kullarına helâl kıldığı şeyleri, kimsenin haram kılamayacağını açık bir şekilde beyan etmektedir.

Bu hususta Mâlik b. Nadle Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَتَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَا قَشِفُ الْهَيْئَةِ فَقَالَ هَلْ لَكَ مَالٌ قَالَ قُلْتُ نَعَمْ قَالَ مِنْ أَيِّ الْمَالِ قَالَ قُلْتُ مِنْ كُلِّ الْمَالِ مِنَ الْإِبِلِ وَالرَّقِيقِ وَالْخَيْلِ وَالْغَنَمِ فَقَالَ إِذَا آتَاكَ اللّٰهُ مَالًا فَلْيُرَ عَلَيْكَ … (حم عن مالك بن نضلة)

Bir gün, eskimiş bir elbise içerisinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna gittim. Bana dedi ki: ″Senin malın var mı?″ Ben: ″Evet″ deyince buyurdu ki: ″Ne cins malın var?″ Ben: ″Allah’u Teâlâ; deve, köle, at, koyun vs. her cins maldan verdi″ diye cevap verince de, buyurdu ki: ″Allah’u Teâlâ sana bir mal verdiğinde, o malın eserini senin üzerinde görmek ister.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözlerine devamla: ″Sen, kavminin develeri sağlam olarak doğurduklarında eline usturayı alıp onların kulaklarını kesip; bunlar Bahîre’dir veya kulaklarını yahut deri­lerini yarıp; bunlar Sâibe’dir, diyor ve onları kendine ve ehline haram kılı­yor musun?″ dedi. Ben: ″Evet″ dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah’u Teâlâ’nın sana verdiği bu şeyler helâldir. Allah’u Teâlâ’nın bileği, senin bile­ğinden daha güçlü ve onun usturası senin usturandan daha keskindir″ diye buyurdu. ″Yâ Resûlallah! Ben bir adama gitsem de, o bana ikram etmese ve beni misafir etmese, o bana gelince ben ona aynen bana davrandığı gibi mi dav­ranayım? Yoksa onu misafir edeyim mi?″ diye sorunca da, ″Misafir et″ diye buyurdu.[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 15323; Ayrıca bakınız: Sünen-i Tirmizî, Birr 62.


﴿ وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟ ﴿٦٠﴾

60. Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunanların, mahşer günü âkibetleri hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, insanlara karşı lütuf sahibidir. Lâkin onların çoğu şükretmezler.

İzah: Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl sayarak Allah’a karşı yalan uyduranlar âhirette Allah’u Teâlâ’nın, kendilerine ne yapacağını düşünürler? Bütün iftiralarına rağmen, Allah’u Teâlâ’nın kendilerini affedeceğini mi zannederler? Bilakis Allah, onları affetmeyecek ve Cehennemine atacaktır. Çünkü onlar bunu hak etmişlerdir. Halbuki Allah, kullarını yaptıkları günahlardan dolayı hemen cezâlandırmayıp ayıkmaları ve tevbe etmeleri için mühlet verir. Bu, kullar için büyük rahmettir. İşte Allah’ın lütfu, bu hususta umûmidir, herkesi kapsar. Fakat insanların çoğu bu rahmete rağmen, şükretmeyerek hak yola gelmezler ve Allah’a nankörlük ederler, demektir.

Allah’u Teâlâ’nın rahmetinin büyüklüğü hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَمَّا قَضَى اللّٰهُ الْخَلْقَ كَتَبَ فِي كِتَابِهِ فَهُوَ عِنْدَهُ فَوْقَ الْعَرْشِ إِنَّ رَحْمَتِي غَلَبَتْ غَضَبِي (خ م عن ابى هريرة)

Al­lah’u Teâlâ, mahlûkatı var edince, Arş’ın üzerinde kendi katında bulunan kitabına (Levh-i Mahfuz’a) şöyle yazmıştır: ″Şüphesiz ki, merhametim gazabıma gâlip gelmiştir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tevhid 15, 22, 55; Sahih-i Müslim, Tevbe 4 (14).


﴿ وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ ﴿٦١﴾

61. Ey Resûlüm! Sen herhangi bir işde bulunsan, Kur’ân’dan bir âyet okusan, sen ve ümmetin her ne iş yapsanız, onu yapmaya girişti-ğinizde, Biz ona mutlaka şâhit oluruz. Rabbine yerde ve gökte zerre kadar bir şey gizli kalmaz. Zerreden küçük ve zerreden büyük, hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) kayıtlı olmasın.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de anlatılan Levh-i Mahfuz’da yazılı olan kaderdir. Her insanın başına gelebilecek iyi veya kötü her şey Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. Kulların yaşantısına ve ameline göre Levh-i Mahfuz’daki yazılı olan bu kaderi Allah’u Teâlâ dilerse değiştirir.

Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Ra’d, Âyet 39’da şöyle buyurmuştur:

Allah’u Teâlâ, dilediği hükmü siler ve dilediğini sâbit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.″

Sûre-i Yûnus, Âyet 97-98’de geçtiği üzere, Yunus Aleyhisselâm’ın kavminin helâk olacağı kesinleştiği halde, Allah’u Teâlâ’ya olan duâları ve yalvarmaları sonucunda, helâktan kurtuldular, dolayısıyla ecelleri de uzamış oldu.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

بِرُّ الْوَالِدَيْنِ يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ وَالدُّعَاءُ يَرُدُّ الْقَضَاءَ وَالْكَذِبُ يَنْقُصُ الرِّزْقَ (عد والديلمي عن أبي هريرة)

″Anne ve babaya yapılan iyilik ömrü uzatır. Duâ kazâyı önler. Yalan da rızkı eksiltir.″[1]

Kader hakkında geniş bilgi için Sûre-i Enfâl, Âyet 51’in izahına bakınız.


[1] Kenz’ul-Ummal 45520; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 244/3.


﴿ اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ ﴿٦٢﴾ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ ﴿٦٣﴾ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ ﴿٦٤﴾

62-64. Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah’ın evliyâsı için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.* Onlar, îman etmiş ve takvâya sarılmışlardır.* Onlar için hem dünyâda, hem de âhirette müjdeler vardır. Allah’ın kelimeleri aslâ değişmez (vaadi haktır). Bu müjde, büyük kurtuluştur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Evliyâ″ kelimesi, dostlar anlamına gelmektedir. ″Evliyâullah″ ifadesi de, Allah’ın dostları demektir. Bunlar da; Peygamberler, ulemâlar, şehitler ve sâlih kullardır. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Nisâ, Âyet 69’da şöyle buyurmuştur:

Her kim Allah’a ve Resûle itaat ederse, işte onlar Allah’u Teâlâ’nın, kendilerine nîmet verdiği Peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlihler ile beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.

Said b. Cübeyr Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

سُئِلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ أَوْلِيَاءِ اللّٰهِ فَقَالَ الَّذِينَ إِذَا رُءُوا ذُكِرَ اللّٰهُ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان ك عن سعيد بن جبير)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Allah’ın evliyâsı kimlerdir?″ diye sorulunca, buyurdu ki: ″Görüldüğü zaman, Allah’ın hatırlandığı kimseler­dir.″[1]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خِيَارُكُمْ مِنْ ذَكَّرَكُمْ بِاللّٰهِ رُؤْيَتُهُ وَزَادَ عِلْمِكُمْ مَنْطِقُهُ وَرَغَّبَكُمْ فِى الْاَخِرَةِ عَمَلُهُ (الحكيم عن ابن عمرو)

″Meclisinde bulunacağınız en hayırlı kimseler, görüldüğünde size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminize bereket katan ve ameli âhirete rağbetinizi artıran sâlihlerdir.″[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ مِنْ عِبَادِ اللّٰهِ لَأُنَاسًا مَا هُمْ بِأَنْبِيَاءَ وَلَا شُهَدَاءَ يَغْبِطُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ وَالشُّهَدَاءُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِمَكَانِهِمْ مِنَ اللّٰهِ قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَخْبَرَنَا مَنْ هُمْ وَمَا أَعْمَالُهُمْ؟ فَإِنَّا نَحْبُهُمْ لِذَلِكَ قَالَ هُمْ قَوْمٌ تَحَابُّوا فِي اللّٰهِ بِرَوْحِ اللّٰهِ عَلَى غَيْرِ أَرْحَامٍ بَيْنَهُمْ وَلَا أَمْوَالٍ يَتَعَاطَوْنَهَا فَوَاللّٰهِ إِنَّ وُجُوهَهُمْ لَنُورٌ وَإِنَّهُمْ لِعَلَى نُورٍ لَا يَخَافُونَ إِذَا خَافَ النَّاسُ وَلَا يَحْزَنُونَ إِذَا حَزِنَ النَّاسُ وَقَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ اَلَا اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (هب عن عمر بن الخطاب)

″Allah’ın kulları arasında öy­le kimseler vardır ki, onlar ne Peygamberdir, ne de şehittirler. Fakat mahşer günü, Allah katındaki makamlarının yüksekliğine Peygamberler de, şehitler de gıpta ederler.″ Denildi ki: ″Yâ Resûlallah! Bunlar kimlerdir, amelleri nedir? Bize haber ver, biz de onlara dost olalım!″ Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Bunlar, Allah’ın kullarından bir taifedir ki, aralarında ne bir akrabalık ve ne maddi bir alâka olmaksızın, Allah için birbirlerini severler. Allah’u Teâlâ, onların yüzlerini nûrlandırır. Şüphesiz onlar, nurdan minberler üzerinde olacaklardır. İnsan­lar korktuğu vakit, onlar korkmaz ve insanlar mahzun oldukları vakit, onlar mahzun olmazlar.″ Daha sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Haberiniz olsun! Muhakkak Allah’ın evliyâsı için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır″ mealindeki Sûre-i Yûnus, Âyet 62’yi okudu.[3]

Nakledilen bir Hadis-i Kudsi’de de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ وَمَا تَقَرَّبَ اِلَيَّ عَبْدِى بِشَيْءٍ أَحَبَّ اِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ وَمَا يَزَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ اِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى اُحِبَّهُ فَاِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ لَهُ سَمْعُهُ الَّذِى يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِى يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِى يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِى يَمْشِى بِهَا وَاِنْ سَأَلَنِى أَعْطَيْتُهُ وَلَوِ اسْتَعَاذَنِى لَأُعِيذُنِيهِ (خ حب ق عن ابى هريرة)

″Her kim Benim evliyâmdan birine düşmanlık ederse, Bana karşı harp ilan eyledi. Kulum Bana farz namazı kılarken yakın olduğu gibi başka bir şey ile yakın olamaz. O kulum, nâfilelere devam ettiği sürece, bu yakınlığı devam eder. Hattâ o kulumu severim. Bir kulumu seversem; onun işiten kulağı Ben olurum, Benim ile işitir. Gören gözü Ben olurum, Benim ile görür. Tutan eli Ben olurum, Benim ile tutar ve yürüyen ayağı Ben olurum, Benim ile yürür. Benden ne isterse istediğini veririm. Bana sığınır ise Ben de onu muhafazama alırım.″[4]

Bu âyetlerde Allah’u Teâlâ, evliyâsına dünyâ da iken vereceği İhsan-ı İlâhiye’sini haber vermiştir. Yani Benim vereceğim dereceler yalnız âhirette değildir. Oraya mahsustur, sanmayın. Âhirette vereceklerimi bu dünyâda sağ iken de evliyâlarıma vereceğim, diye buyurmuştur. İşte bu müjde, Gurbiyet-i İlâhi’dir. Yani Allah’u Teâlâ’ya yakınlık kazanmaktır.

Allah’a yakınlık kazanan bu zâtlar, daha dünyâda iken, temiz bir hayat kazanırlar. Bu husus Sûre-i Nahl, Âyet 97’de şöyle geçmektedir:

″Erkek ve kadından her kim, Mü’min olarak sâlih amelde bulunursa, elbette ona dünyâda yeniden temiz bir hayat veririz ve âhirette de onu, amellerinin daha güzeliyle mükâfatlandırırız.″


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1783; Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 4 (benzeri İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 15, s. 120.

[2] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1787.

[3] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 8714; İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 15, s. 121.

[4] Sahih-i Buhârî, Rikâk 38; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 330/3.


﴿ وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۜ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿٦٥﴾

65. Ey Habîbim! Kâfirlerin sözleri seni mahzun etmesin. İzzet ve kuvvetin hepsi Allah’ındır. O, her şeyi işiten ve bilendir.


﴿ اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ ﴿٦٦﴾

66. Haberiniz olsun ki, şüphesiz göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’tan başkasına (putlara, mahlûklara) ibâdet edenler, gerçekte ortak koştuklarına uymazlar. Sâdece zanna uyarlar ve onlar ancak yalan söylerler.


﴿ هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ﴿٦٧﴾

67. Size geceyi istirahat edesiniz diye karanlık, gündüzü de (nasibinizi arayasınız diye) aydınlık olarak yaratan O’dur. Şüphesiz ki bunda, âyetlerimizi dinleyen bir topluluk için elbette deliller vardır.


﴿ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُۜ هُوَ الْغَنِيُّۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اِنْ عِنْدَكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَاۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٦٨﴾ قُلْ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ ﴿٦٩﴾ مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟ ﴿٧٠﴾

68-70. Müşrikler: ″Allah, çocuk edindi″ dediler. Hâşâ! O, bundan uzaktır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Sizin bu iddianıza bir deliliniz yoktur. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a isnat mı ediyorsunuz?* Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’a yalan isnat edenler, aslâ kur­tuluşa eremezler.″* Onlar için dünyâda geçici bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri Bizedir. Sonra da, inkârları sebebiyle onlara şiddetli azâbı tattıracağız.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Müşrikler: ″Allah, çocuk edindi″ dediler. Hâşâ! O, bundan uzaktır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir″ diye buyrulmaktadır. Müşrikler: ″Melekler, Allah’ın kızlarıdır″ şeklindeki sözleriyle ″Allah, çocuk edindi″ dediler. Halbuki Allah’u Teâlâ, onların bu iftiralarından uzaktır. Zîrâ O’nun, yarattıklarından hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ki ço­cuk edinmeye de ihtiyacı olsun, demektir.


﴿ وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ ﴿٧١﴾ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۙ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ﴿٧٢﴾

71-72. Ey Resûlüm! Onlara, Nûh’un kıssasını oku. Hani o, kavmine şöyle demişti: ″Ey kavmim! Benim, içinizde bulunmam ve Allah’ın âyetleri ile nasihat etmem size ağır geliyorsa, bilin ki ben, Allah’a tevekkül ettim. Siz de Allah’a ortak koştuğunuz şeylerle beraber aleyhimdeki kötü maksatlarınızı aranızda kararlaştırın. Sonra bana yapacağınızı âşikâre yapın. Sonra hakkımda hükmünüzü verin, bana mühlet de vermeyin.″* ″Yine hakkı kabulden yüz çevirirseniz, ben sizden bir ücret istemedim. Benim mükâfatım, ancak Allah’a aittir ve ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum.″

İzah: Peygamberler, hayatlarını tehlikeye atarak yaptıkları tebliğ ve nasihatlardan dolayı hiçbir şekilde ücret ve menfaat gözetmemişlerdir. Nitekim Peygamberlerin kıssalarını anlatan âyetlere bakıldığı zaman, bu hususa vurgu yapıldığı görülmektedir.

Peygamberlerin vârisleri olan âlimlerin de böyle olmaları gerekir. Sûre-i Yâsîn, Âyet 20-21’de; Îsâ Aleyhisselâm’ın ümmetinden olan bâzı âlimlerin, Antakya ahâlisini dîne dâvet için gittiklerinde, dîni tebliğ etme karşılığında, onlardan bir ücret talep etmedikleri şöyle geçmektedir:

″O esnâda şehrin öbür ucundan bir adam (Habib-i Neccâr) koşarak geldi ve şehir ahâlisine şöyle dedi: ″Ey kavmim! Bu Resullere tâbi olun.* Sizden hiçbir ücret istemeyen ve hidâyete ermiş olan bu kimselere tâbi olun.″

Bu sebeple nasihat, Allah için yapılır. Kur’ân, Allah için okunur ve bunlar yapılırken hiç kimseden bir menfaat beklenmez. Bunun karşılığı ancak Allah’u Teâlâ’dan beklenir.

Bu husus nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

أَنَّهُ مَرَّ عَلَى قَارِئٍ يَقْرَأُ القُرآنَ ثُمَّ يَسْألُ النَّاسَ بِهِ فاسْتَرْجَعَ وَقالَ: سَمِعْتُ رَسُولُ اللّٰهِ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يقُولُ: مَنْ قَرَأَ الْقُرآنَ فَلْيَسْأَلِ اللّٰهَ بِهِ سَيَجِئُ أَقْوَامٌ يَقْرَأُونَ الْقُرآنَ وَيَسْأَلُونَ بِهِ النَّاسَ (ت عن عمران بن حصين )

İmran İbn-i Husayn Radiyallâhu anhu, Kur’ân okuyan arkasından da buna mukabil halktan dünyâlık taleb eden birine rastlamıştı. ″İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!″[1] deyip arkasından şu açıklamayı yaptı: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işitmiştim: ″Kim Kur’ân okursa isteyeceğini Allah’tan istesin. Zîrâ birtakım insanlar zuhur edecek, onlar Kur’ân okuyup, okudukları mukabilinde halktan dünyâlık isteyecekler.″[2]

Nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

دَخَلَ رَجُلَانِ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَسْجِدًا، فَلَمَّا سَلَّمَ الْإِمَامُ قَامَ رَجُلٌ فَتَلَا آيَاتٍ مِنَ الْقُرْآنِ، ثُمَّ سَأَلَ، فَقَالَ أَحَدُهُمَا: إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: سَيَجِيءُ قَوْمٌ يَسْأَلُونَ بِالْقُرْآنِ، فَمَنْ سَأَلَ بِالْقُرْآنِ فَلَا تُعْطُوهُ (عن فضيل بن عمرو)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından iki kişi, bir gün bir mescide geldiler. İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri bir miktar Kur’ân okudu, sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan Sahâbîlerden biri dedi ki: ″İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Muhakkak ki, biz O’ndan geldik ve elbette yine O’na döneceğiz).″ Resûsullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işitmiştim: ″Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’ân’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyin.″[3]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مِنْ اِقْتِرَابِ السَّاعَةِ اِذَا كَثُرَ خُطَبَاءِ مَنَابِرِكُمْ وَرَكَنَ عُلَمَاؤُكُمْ اِلَى وُلَاتِكُمْ فَأَحَلُّوا لَهُمُ الْحَرَامَ وَحَرَّمُوا عَلَيْهِمُ الْحَلَالَ فَأَ‏فْتُوهُمْ بِمَا يَشْتَهُونَ، وَيُعَلِّمُ عُلَمَائَكُمْ لِيُحِلُّوا بِهِ دَنَانِيرَكُمْ وَدَرَاهِمَكُمْ، وَاتَّخَذْتُمُ الْقُرْآنَ تِجَارَةً ‏(‏الديلمي عن علي‏)‏‏

″Minberlerinizin hatipleri çoğaldığı, âlimleriniz idarecilere meylettikleri, haram olan şeyleri onlara helâl, helâl olanları da haram ederek arzularına göre fetvâ verdikleri zaman, yine âlimleriniz sırf dinar ve dirhemleriniz için öğrettikleri zaman, bir de Kur’ân’ı ticaret vesîlesi edindiğiniz zaman, bilin ki kıyâmet yaklaşmıştır.″[4]

Yine bu hususta Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَحْنُ نَقْرَأُ الْقُرْآنَ وَفِينَا الْأَعْرَابِىُّ وَالْأَعْجَمِىُّ فَقَالَ اقْرَؤُا فَكُلٌّ حَسَنٌ وَسَيَجِيءُ أَقْوَامٌ يُق۪يمُونَهُ كَمَا يُقَامُ الْقِدْحُ يَتَعَجَّلُونَهُ وَلَا يَتَأَجَّلُونَهُ (د عن جابر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bizler Kur’ân okuyorken yanımıza geldi; aramızda Arap da vardı, Arap olmayan da. Şöyle buyurdu: ″Okuyun, her okuyuş güzel­dir. İlerde bir kavim gelecektir ki bunlar, Kur’ân’ın kelime ve lafızlarını, okun yon­tulması gibi yontacaklar. Ondan hâsıl olan ecri âhirete bırakmayıp, dünyâda iken karşılığını alacaklar.″[5]

Kur’ân okuyanlar hakkında Tabiinden Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

Kur’ân okuyucuları üç grupta mütalaa edilir:

Bir grup vardır ki, bunlar Kur’ân kıraatini geçimlerine vasıta yapıp bu yoldaki kazançlarıyla hayatlarını sürdürürler. Bunlar dilenci grubudur.

Diğer bir grup vardır ki, bunlar bütün tecvid kaidelerine de uyarak okumayı başarırlar, ama Kur’ânla amel etmezler, onu istismar ederek halkın kendilerine rağbetini sağlarlar. Devlet adamlarının bu sayede teveccühlerini elde ederler. Bu sınıfın çoğunu hafızlar teşkil eder. Allah’u Teâlâ onların sayısını artırmasın.

Diğer bir grup da vardır ki, onlar Kur’ânın ilahi feyzine yönelmiş-lerdir. Kalplerine arız olan hastalıkları bu feyizle tedavi ederler, daima Allah’tan sakınırlar. Şiarları ciddiyet ve vakardır. Allah’u Teâlâ onları rahmetiyle taltif etsin ve düşmanlarına üstün kılsın. Ancak, Allah’a yemin ederim ki, Hamele-i Kur’ân’ın (âlimlerin) bu sınıfından olanlar parmakla gösterecek kadar azdır ve her biri bir değerdir.[6]

İşte Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi, İslâm’ı yaymak karşılığında dünyâlık bir ücret beklenemez. İnsanlara ilim öğretmek ve Kur’ân okumak karşılığında bir ücret beklemek haramdır. Ancak istemedikleri halde, kendilerine verilen hediyeyi almalarında, bir sakınca yoktur. Peygamberler ve ulemâ, dîne yaptıkları hizmetlerin karşılığını kullardan değil, ancak Allah’u Teâlâ’dan beklemişlerdir.


[1] Sure-i Bakara, Âyet 156: Bu Âyet-i Kerîme; musîbet ve belâ anında okunur, sünnet-i seniyyedir.

[2] Sünen-i Tirmizî, Fedâil’ul-Kur’ân 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 19039; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 14788; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 434.

[3] Nevevî, et-Tibyan, s. 29; Yüce Kitabımız Hz Kur’ân, s. 57.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 448/10.

[5] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 139; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 7352.

[6] Ebû Şâme, el-Mürşid’ul-Vecîz, s. 209; Dr. Tayyar Altıkulaç, Yüce Kitabımız Hz Kur’ân, s. 57-58.


﴿ فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ ﴿٧٣﴾

73. Kavmi, Nûh’u yalanladılar. Biz, Nûh’u ve gemide onunla beraber olanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da tufanla gark ettik. Ey Resûlüm! Bak, uyarıldıkları halde, kabul etmeyenlerin âkıbeti nasıl oldu?

İzah: Kavmi, Nûh Aleyhisselâm’ı yalanlayınca, Allah’u Teâlâ tufanla hepsini gark etti. Yeryüzünde karada yaşayan insanlar, hayvanlar, ne varsa hepsi ölmüştü. Çünkü tufanda su, dünyânın en yüksek dağından kırk arşın daha yukarıya yükselmişti. Daha sonra insanlar, Nûh Aleyhisselâm’a îman edip gemiye binenlerden dünyâ yüzüne yayıldı. Allah’u Teâlâ bu gark edilenlerin yerine bunları getirdi ve nesil tekrar onlardan çoğaldı. İşte bu âyette geçen halifeler kıldık, ifadesi bu anlamdadır. Yine karada yaşayan hayvanlar da, Nûh Aleyhisselâm’ın gemiye aldığı hayvanlardan çoğalmıştır.

Nûh Aleyhisselâm’ın kıssası hakkında geniş bilgi için Sûre-i Hûd, Âyet 25-49 ve izahlarına bakınız.


﴿ ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلًا اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَد۪ينَ ﴿٧٤﴾

74. Biz, Nûhtan sonra gelen kavimlere de Peygamberler gönderdik, onlara apaçık mûcizeler ile geldiler. Kavimleri, evvelce yalanladıkları şeye yine îman etmediler. İşte Biz, haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.


﴿ ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَ۬ائِه۪ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ ﴿٧٥﴾

75. O Peygamberlerden sonra, Mûsâ ve Hârun’u, mûcizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat kibirlenerek îman etmediler. Onlar da mücrim bir topluluktu.


﴿ فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴿٧٦﴾ قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ ﴿٧٧﴾

76-77. Mûsâ onlara, Bizim tarafımızdan mûcizeler ile geldiği zaman, ″Şüphesiz bu, âşikâr sihirden başka bir şey değildir″ dediler.* Mûsâ da onlara: ″Size mûcize gelince, böyle mi diyorsunuz? Bu sihir midir? Halbuki sihirbazlar, aslâ kurtuluşa eremezler″ dedi.


﴿ قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿٧٨﴾

78. Firavun ile onun ileri gelenleri, Mûsâ’ya dediler ki: ″Bizi babalarımızın dîninden döndürmek ve yeryüzünde büyüklüğü kendine ve kardeşine mahsus kılmak için mi bize geldin? Biz ikinize de îman etmeyiz!″


﴿ وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ ﴿٧٩﴾ فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ ﴿٨٠﴾ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿٨١﴾ وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟ ﴿٨٢﴾

79-82. Firavun: ″Bana her bilgin sihirbazı getirin″ dedi.* Sihirbazlar geldiği vakit, Mûsâ onlara: ″Atmak istediğiniz şeyleri siz atın″ dedi.* Sihirbazlar (iplerini) attıkları vakit, Mûsâ onlara dedi ki: Bu sizin yaptığınız sihirdir. Allah’u Teâlâ onları iptal edecektir. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, fesat çıkaranların işini düzeltmez.* Mücrimler istemese de Allah’u Teâlâ, kelimeleriyle (emir ve hükümleriyle) hakkı ispat eder.″

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm Firavun’a ilk olarak Peygamberliğini ilan ettiğinde, Firavun ondan mûcize istemişti. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm âsâsını yere attı ve âsâ büyük korkunç bir yılan oldu. Bunu gören Firavun, kavmine: ″Mûsâ, büyük sihirbazdır; bu değnek yılan olmaz″ dedi. Firavun’un adamları da: ″Biz de çevremizdeki beldelerde ne kadar bilgili sihirbaz varsa çağıralım, onlar da buna karşılık sihir yapsın″ dediler. Sonuçta sihirbazları getirdiler. O sihirbazlar, kalın ipleri uc uca bağlayıp sihirle yüzlerce metre uzunluğunda, ağzından ateş saçan çok sayıda yılan yaptılar. Bu sihirler, Mûsâ Aleyhisselâm’ın ve tâbiasının üzerine doğru geliyordu. Artık hiç kurtuluş yoktu. Tâbiası, Mûsâ Aleyhisselâm’a yalvardılar. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Mûsâ! Âsâyı yere bırak″ deyince Mûsâ Aleyhisselâm âsâyı yere bıraktı. Âsâ, yine bir mil uzunluğunda büyük ve korkunç bir yılan oldu. Onların sihirle ağızlarından ateş saçarak gelen yılanların hepsini yuttu.

Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 117-119’da da şöyle geçmektedir:

Biz, ″Mûsâ’ya âsânı bırak″ diye vahyettik. Bıraktı, âsâ da hemen onların bütün uydurduklarını yutuverdi.* Böylece hak ortaya çıktı ve onların yaptıkları yok olup gitti.* Artık orada sihirbazlar mağlup ve Firavun ile kavmi zelil oldular.


﴿ فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَ۬ائِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ ﴿٨٣﴾

83. Mûsâ’ya, kavminden sâdece az bir topluluk îman etti. Onlar da, Firavun ve onun ileri gelenlerinin, kendilerine azap etmelerinden korkmakta idiler. Çünkü Firavun, Mısır’da kibirli, kuvvetli ve şüphesiz haddi aşmış bir kimse idi.


﴿ وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ ﴿٨٤﴾ فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ ﴿٨٥﴾ وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ﴿٨٦﴾

84-86. Mûsâ, (Mü’minlerin bu korkularını görünce): ″Ey kavmim! Siz gerçekten Allah’a îman ettiyseniz ve O’nun birliğine ihlas ile teslim olmuş Müslümanlarsanız, artık O’na tevekkül edin!″ dedi.* Onlar da dediler ki: ″Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Zâlimleri üzerimize musallat etme* ve rahmetinle bizi kâfirler topluluğundan kurtar.″


﴿ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخ۪يهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٨٧﴾

87. Biz, Mûsâ’ya ve kardeşi Hârun’a: ″Kavminiz için Mısır’da evler yapın ve evlerinizi mescit edinin ve (düşmanın musallat olmasından emin olmak için, o evlerde) namazlarınızı kılın, Yâ Mûsâ! Mü’minleri (yardım ve Cennet ile) müjdele″ diye vahyettik.

İzah: İsrailoğullarına namazlarını sâdece mâbetlerinde kılmaları emredilmişti. Firavun, onların mâbetlerini yıkıp onları namaz kılmaktan menetti. Bu­nun üzerine Allah’u Teâlâ onlara, Firavun’un musallat olmasından emin olmaları için, evlerini namazgâh edinip oralarda namaz kılma­larını emretti.

Mûsâ Aleyhisselâm’da olduğu gibi, bütün Peygamberlere namazlarını sâdece mescitlerde kılmaları emredilmişti. İşte bizim Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in diğer Peygamberlerden üstün olan özelliklerinden biri de, kendisine yeryüzünün mescit kılınmasıdır. Böylece Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti, namaz vakti girdiğinde namazını dilediği yerde kılabilir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisinden önce hiçbir Peygambere verilmeyen ve sâdece kendisine verilen özellikleri sayarken bunlardan birinin de bir Hadis-i Şerif’inde şu olduğunu beyan etmiştir:

وَجُعِلَتْ لِي الْأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا وَأَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلَاةُ فَلْيُصَلِّ... (خ م عن جابر)

″Yeryüzü benim için mescit (namaz kılma mahalli) ve temiz kılındı. Ümmetimden kim bir namaz vaktine erişirse, hemen bulunduğu yerde namazını kılsın…″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Salât 56; Sahih-i Müslim Mesâcid 1.


﴿ وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَ۬أَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالًا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ ﴿٨٨﴾

88. Mûsâ dedi ki: ″Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine dünyâ hayatında ziynet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin? Ey Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalplerini şiddetle mühürle ki, elim azâbı görünceye kadar îman etmesinler!″

İzah: Burada açık bir şekilde Mûsâ Aleyhisselâm, Firavun ve adamlarına bedduâ etmiştir. Nitekim daha evvel Nûh Aleyhisselâm da kavmini dokuz yüz elli yıl îmana dâvet etmiş ve her defasında kavmi tarafından büyük hakaretlere uğramıştı. En sonunda Nûh Aleyhisselâm, kavminin îmana gelmelerine dair ümidi kalmadığında, helâk olmaları için bedduâ etmiştir. Bu husus Sûre-i Nûh, Âyet 26-28’de şöyle geçmektedir:

Nûh dedi ki: ″Yâ Rabbi! Yeryüzünde hiçbir kâfir bırakma.* Şüphesiz ki, Sen onları bırakırsan, kullarını dalâlete düşürürler ve ancak fâcir, kâfir çocuklar doğururlar.* Yâ Rabbi! Beni, anne ve babamı, Mü’min olarak evime girenleri, bütün Mü’min erkekleri ve Mü’min kadınları bağışla. Zâlimlerin ise ancak helâkini artır.″

Bu sebeple dînimizde Müslümanlara zulmeden kâfirlere bedduâ etmek haktır. Nitekim Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in müşrik beylerinden bâzılarına bedduâ ettiğine dair şu hâdiseyi anlatır:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir keresinde Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ile bâzı arkadaşları da oturuyor-lardı. Derken biri diğerlerine falancalarda yeni boğazlanan devenin döl eşini hanginiz muhteviyâtı ile beraber getirip secdeye vardığında Muhammed’in sırtına koyar, dedi. Oradakilerin en şâkisi koşarak getirdi ve bekledi. Tâ ki Resûlü Ekrem secdeye varınca, iki omuzu arasına mübârek sırtının üzerine koydu. Ben ise hiçbir işe yaramayarak bel bel bakıyordum. Ah ne olurdu o zaman elimde kuvvet olaydı. İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu der ki:

- Herifler gülmek ve eğlenmek için bu işi birbirlerine isnat etmeye başladılar. Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem secdeden başını kaldıramıyordu. Nihâyet kızı Hz. Fâtıma gelip onu sırtından attı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem başını kaldırdı. Namazı tamamladıktan sonra da üç kere:

اَللّٰهُمَّ عَلَيْكَ بِقُرَيْشٍ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ فَشَقَّ عَلَيْهِمْ إِذْ دَعَا عَلَيْهِمْ قَالَ وَكَانُوا يَرَوْنَ أَنَّ الدَّعْوَةَ فِي ذَلِكَ الْبَلَدِ مُسْتَجَابَةٌ ثُمَّ سَمَّى اللّٰهُمَّ عَلَيْكَ بِأَبِي جَهْلٍ وَعَلَيْكَ بِعُتْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ وَشَيْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ وَالْوَلِيدِ بْنِ عُتْبَةَ وَأُمَيَّةَ بْنِ خَلَفٍ وَعُقْبَةَ بْنِ أَبِي مُعَيْطٍ وَعَدَّ السَّابِعَ فَلَمْ يَحْفَظْ قَالَ فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ رَأَيْتُ الَّذِينَ عَدَّ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَرْعَى فِي الْقَلِيبِ قَلِيبِ بَدْرٍ (خ عن ابن مسعود)

″Yâ Rabbi! Kureyş’i Sana havale ederim″ diye buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in aleyhlerinde böyle duâ buyurması onlara pek ağır geldi. Zîrâ o makamda duânın kabul olacağını biliyorlardı. Ondan sonra Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem birer birer isim sayarak:

″Yâ Rabbi! Ebû Cehil’i Sana havale ederim. Utbe b. Rebia’yı, Şeybe b. Rebia’yı, Velid b. Utbey’i, Umeyye b. Halef’i, Utbe b. Ebî Muayt’ı sana havale ederim″ buyurdu. Yedinciyi de saydı ise de ismini râvi unut-muştur. İbn-i Me’sud Radiyallâhu anhu der ki: ″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu saydıklarının ekserisini Bedir çukurunda serilmiş gördüm.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarîh, Hadis No: 177.


﴿ قَالَ قَدْ اُج۪يبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَق۪يمَا وَلَا تَتَّبِعَٓانِّ سَب۪يلَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٨٩﴾

89. Allah’u Teâlâ, Mûsâ ve Hârun’a buyurdu ki: ″İkinizin duâsı da kabul edildi. Siz, yine istikâmette devam edin. Câhillerin tuttuğu yola gitmeyin.″

İzah: Ebû Sâlih, Ebu’l-Âliye ve İkrime Hazretlerinden nakledildiğine göre; Allah’u Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm’ın Firavun ve adamlarının helâk olmaları için yapmış oldukları bu bedduâsını kabul buyurmuştur. Kardeşi Hârun Aleyhisselâm da bu duâya âmin! demiştir. İşte bundan dolayı, Âyet-i Kerîme’de: Allah’u Teâlâ, Mûsâ ve Hârun’a buyurdu ki: ″İkinizin duâsı da kabul edildi…″ diye buyrulmuştur.


﴿ وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًاۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓا ئ۪لَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ﴿٩٠﴾ آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿٩١﴾فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟ ﴿٩٢﴾

90-92. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de azgınlıkla, düşmanlıkla onları tâkip ettiler. Tâ ki Firavun gark olacağını anladı ve ″İsrailoğullarının îman ettiği ilahtan başka hiçbir ilah olmadığına îman ettim. Ben de Müslümanlardanım″ dedi.* Ona: ″Şimdi mi? Halbuki evvelce isyan ettin ve fesat çıkaranlardan idin″ denildi.* Biz de bugün senin cesedini kurtaracağız ki, senden sonra geleceklere bir ibret olsun. Şüphesiz ki, insanların birçoğu bizim âyetlerimizden elbette gâfildirler.

İzah: Firavun’un helâk olması ile ilgili Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَمَّا أَغْرَقَ اللّٰهُ فِرْعَوْنَ قَالَ {آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ} فَقَالَ جِبْرِيلُ يَا مُحَمَّدُ فَلَوْ رَأَيْتَنِي وَأَنَا آخُذُ مِنْ حَالِ الْبَحْرِ فَأَدُسُّهُ فِي فِيهِ مَخَافَةَ أَنْ تُدْرِكَهُ الرَّحْمَةُ (ت عن ابن عباس)

Allah’u Teâlâ, Firavun’u suya gark ettiği vakit o: ″İsrailoğullarının îman ettiği ilahtan başka hiçbir ilah olmadığına îman ettim ve ben, Müslümanlardanım″ dedi. Cebrâil dedi ki: ″Yâ Muhammed! Rahmetin ona ulaşmasından korkarak, denizin çamurlarından alıp onun ağzını tıkarken beni görecektin!″[1]

Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 136 ve Sûre-i Şuarâ, Âyet 63-66 ve izahlarına bakınız.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Biz de bugün senin cesedini kurtaracağız ki, senden sonra geleceklere bir ibret olsun″ diye buyrulmaktadır.

İngilizler, Firavun’un cesedini Kızıldeniz’de aradılar. Üç bin yıldan fazla kalmış olan Firavun’un cesedinin hâlâ sağlam olduğunu gördüler. Bu ceset, İngiltere’de bulunan bir müzede sergilenmektedir.

Allah’u Teâlâ, Firavun’un cesedini üç bin yıldan fazla denizin altında korumuş ve kullara ibret olması için, onu ne balıklara yedirmiş ne de çürütmüştür. Bu ibretlik hâdise, Allah’ın dilemesiyle, kâfirlerin eliyle ortaya çıkarılmış, onlar tarafından da korunmakta ve sergilenmektedir. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’deki mûcizelerden biridir.


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 11.


﴿ وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۚ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿٩٣﴾

93. Yemin olsun ki, İsrailoğullarını (düşmanlarından kurtardıktan sonra) güzel bir yerde yerleştirdik. Onlara temiz rızıklar verdik. Onlar, kendilerine ilim (Tevrat) gelinceye kadar aralarında (dîni işlerinden dolayı) ihtilaf etmediler. Şüphesiz senin Rabbin, mahşer günü ihtilaf ettikleri şeylerden dolayı aralarında hükmünü verecektir.

İzah: İsrailoğullarının yerleştirildiği güzel yerden maksat, Mısır veya Şam diyârıdır.

İsrailoğulları, kendilerine kitap indirilmeden önce dinleri hususunda ihtilafa düşmüş değillerdi. Bilakis onlar Peygamberlerinin kendilerine tebliğ ettiği ve kendisiyle hidâyete yönlendirdiği şey hususunda ayrılığa düşmüş olmayıp müttefik idiler. Her ne zaman ki onlara Tevrat indi, hemen onda ihtilafa düştüler ve fırkalara ayrıldılar. Daha sonra hak yolundan uzaklaştılar ve o kitabı da tahrif ettiler. Özellikle de Peygamberlerin en mükemmeli olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem geldiğinde hasetlerinden ihtilafa düştüler ve Tevrat’ta geçen Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in üstün vasıflarını ve sıfatlarını değiştirdiler. Böylece onlardan çok azı hâriç, büyük bir kısmı îman etmedi. Âyette de geçtiği üzere Allah’u Teâlâ, mahşer gününde onlar hakkında hükmünü verecek, mükâfatlandırmak veya cezâlandırmak sûretiyle hakkı bâtıldan ayıracaktır.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 19’da da şöyle buyurmaktadır:

″Şüphesiz ki, Allah katında tek din İslâm’dır. Bu hakikati bilen Ehl-i Kitab’ın ihtilaf etmeleri ise, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayıdır. Allah’ın âyetlerini kim inkâr ederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, hesabı çabuk görendir.″

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

افْتَرَقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً فَوَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ وَافْتَرَقَتْ النَّصَارَى عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً فَإِحْدَى وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ وَوَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَتَفْتَرِقَنَّ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ وَثِنْتَانِ وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ قِيلَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَنْ هُمْ قَالَ الْجَمَاعَةُ (ه عن عوف بن مالك)

″Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Biri hâriç hepsi ateştedir. Hristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bunlardan da biri hâriç hepsi ateştedir. Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birinden başka hepsi ateştedir.″ ″Yâ Resûlallah! O kurtuluşa eren tek fırka kimlerdir?″ diye sorulunca, buyurdu ki: ″Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.″[1]

Bu Hadis-i Şerif’ten anlaşılan; Yahudiler, Mûsâ Aleyhisselâm’dan sonra yetmiş bir fırkaya ayrılmış ve daha sonraki gelen Peygamberlere, bunların içinden hak üzere olan bir fırka îman etmiş ve bunlar kurtuluşa ermiştir. Îsâ Aleyhisselâm gelinceye kadar bu durum böyle devam etmiş ve o geldiğinde de, yine hak olan bir zümre hemen ona tâbi olarak kurtuluşa ermiştir. Îsâ Aleyhisselâm’ın göğe yükseltilmesinden sonra, Peygam-berimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in zamanına kadar, Îsâ Aleyhisselâm’ın ümmeti de yetmiş iki fırkaya ayrılmış ve bunlardan da ancak bir fırka kurtulmuştur. Onlardaki hak üzere olan fırka da, Hz. Necâşi ve tâbileri gibi hak üzere olan topluluktur. Bunlar, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in geldiğini haber alır almaz, hemen îman edip, ona tâbi olmuşlardır.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[2]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 17. Bu Hadis-i Şerif’in sonunda geçen ″el-Cemaat″ ifadesine, ″Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır″ diye mânâ vermemizin sebebi, bu Hadis-i Şerif’in başka rivâyetlerinde, مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي ″Mâ ene aleyhi ve ashâbî″ diye mânâ verildiği içindir (Sünen-i Tirmizî, Îman 18).

[2] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُ۫نَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَقَدْ جَٓاءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَۙ ﴿٩٤﴾ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٩٥﴾

94-95. Ey Resûlüm! Sana indirdiğimiz bu kıssalarda, şüphe ediyorsan, senden evvel kitabı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Yemin olsun ki, Rabbinden sana gelen bu kıssalar doğrudur. Bunlarda aslâ şüphe edenlerden olma!* Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma! Yoksa hüsrâna düşenlerden olursun.

İzah: Katâde’den nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Sûre-i Yûnus, Âyet 94 indikten hemen sonra:

لَا أَشُكُّ وَلَا أَسْأَلُ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن قتادة)

″Şüphe etmiyorum ve sormuyorum″[1] diye buyurmuştur.

İmam Taberî, bu Âyet-i Kerîme’yi şöyle izah etmektedir: Aslında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kendisinin Peygamber olduğu ve kendisine Allah tarafından indirilen vahiy hususunda aslâ şüphe etmemektedir. Bu ifadenin böyle kullanılması, Arapça’nın bir özelliğinden kaynaklanmaktadır. Buna misal olmak üzere şunu söylemek mümkündür. Meselâ: Bir kişi; oğlundan bir işi kesinlikle yapma­masını isterse ona şöyle derdi: ″Eğer sen benim oğlum isen, şu işi kesinlikle yap­mayacaksın.″ Bu ifade de baba, çocuğunun gerçek çocuğu olup olmadığı hususun­da şüphe etmiş değildir. Bu, ifadenin özel bir şeklidir ve te’kid ifade eder ve ″Şu işi kesinlikle yapmayacaksın″ demektir. Bu Âyet-i Kerîme’deki ifade, böyle bir ifadedir.


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 15, s. 202.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَۙ ﴿٩٦﴾ وَلَوْ جَٓاءَتْهُمْ كُلُّ اٰيَةٍ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ ﴿٩٧﴾ فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَۜ لَمَّٓا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍ ﴿٩٨﴾

96-98. Şüphesiz ki, aleyhlerinde Rabbinin kelimesi (hükmü) hak olanlar, îman etmezler.* Onlar, elim azâbı görünceye kadar delillerin hepsini görseler de yine îman etmezler.* Helâk olan bir belde ahâlisi, onlara azap inmeden önce îman etselerdi de bu îmanları kendilerine fayda verseydi ya! Ancak Yunus’un kavmi, azap işâretlerini görür görmez îman ettiler. Biz de onlardan, dünyâ hayatında zelil olacakları azâbı kaldırdık ve onları bir müddete kadar faydalandırdık.

İzah: Yunus Aleyhisselâm, kavmini îmana dâvet edince, onlar kendisine inanmayarak, ″Sen bizi kandırıyorsun″ dediler. Allah’u Teâlâ, Yunus Aleyhisselâm’a: ″Yâ Yunus! Sen, sana tâbi olanları al, içlerinden çık, ben onlara belâ vereceğim. Sen felan ayın, felan günü gel, şehrin sokaklarında gez de onların hâlini gör″ dedi.

Yunus Aleyhisselâm, kavmine her ne kadar söylediyse de bunlar inanmadılar. O da kendine tâbi olanları alıp, onların içinden ayrıldı. Yunus Aleyhisselâm, onların üzerine belânın geleceği günü haber vermişti. O gün gelince onların üzerine belâ olarak Allah’u Teâlâ gökyüzünden ateş yağmuru yağdırmaya başladı. O kavmin kralı, Yunus Aleyhisselâm’ın doğru söylediğini anladı ve adamlarına: ″Yunus’u bulun, ona îman edelim″ dedi. Fakat Allah’ın emri ile Yunus Aleyhisselâm ve kendisine îman edenler oradan ayrılmıştı. Adamları: ″Yunus gitmiş, yok″ dediler. Bunun üzerine Kral: ″Onun adamlarından birini bulun; ona îman edelim″ dedi. Adamlarının da tamamının, Yunus Aleyhisselâm ile birlikte gitmiş olduğunu söylediler. Kral onları bulamayınca insan, hayvan ne varsa, bir araya toplayıp dişileri erkeklerinden, yavruları analarından ayırdı. Onlar hep birlikte bağırmaya başladılar. Kral: ″Yâ Rabbi! Ben bilsem, Sana Yunus’un ettiği gibi duâ edeceğim. Ama elimden ancak, bu insanları ve hayvanları Sana karşı bağırttırmak geliyor. Bunların bağırmalarını Yunus’un yaptığı duâ gibi kabul et″ dedi. Kral’ın bu duâsı, Allah’u Teâlâ’nın hoşuna gitti ve onların üzerlerinde ki belâyı kaldırdı. Daha sonra o kavim, Yunus Aleyhisselâm’a tâbi olarak îman etttiler.

Yunus Aleyhisselâm’ın kavminin tevbesinin Aşûre Günü kabul edilmesi hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

يَوْمُ عَاشُورَاءَ أُهْبِطَ عَلَى الْجُودِيِّ فَصَامَ نُوحٌ وَمَنْ مَعَهُ وَالْوَحْشُ شُكْرًا لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَفِي يَوْمِ عَاشُورَاءَ أفْلَقَ اللّٰهُ الْبَحْرَ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ وَفِى يَوْمِ عَاشُورَاءَ تَابَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى آدَمَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَى مَدِينَةِ يُونُسَ وَفِيهِ وُلِدَ اِبْرَاهِيمُ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (طب عن سعيد بن أبي راشد)

″Aşûre Günü Nûh’un gemisi Cudi Dağı’na indirildi. O gün Nûh ve yanındakiler, Allah’a şükür için oruçlu idiler. Allah’u Teâlâ, denizi İsrailoğulları için Aşûre Günü yardı. Aşûre Günü Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ın tevbesini ve Yunus’un kavminin tevbesini kabul etti. İbrâhim Aleyhisselâm da o gün doğdu.″[1]

Bu Hadis-i Şerif’te de geçtiği gibi bunlara benzer birçok önemli hâdiseler Aşûre günü vukû bulmuştur.

Yunus Aleyhisselâm’ın kavmi, rivâyete göre, Musul Bölgesi’nde yaşayan Ninovalılar denilen topluluktur.[2]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 5407.

[2] Yunus Aleyhisselâm’ın kıssası hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Enbiyâ, Âyet 87-88 ve izahına bakınız.


﴿ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعًاۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ ﴿٩٩﴾وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تُؤْمِنَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ ﴿١٠٠﴾ قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا تُغْنِي الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿١٠١﴾ فَهَلْ يَنْتَظِرُونَ اِلَّا مِثْلَ اَيَّامِ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِهِمْۜ قُلْ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ ﴿١٠٢﴾ ثُمَّ نُنَجّ۪ي رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿١٠٣﴾

99-103. Ey Resûlüm! Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi îman ederdi. Allah’u Teâlâ istemese de, sen insanları Mü’min olmaları için zorlar mısın?* Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimsenin îman etmesi mümkün değildir. Allah’u Teâlâ, azâbı âyetlerini ve delillerini düşünüp akletmeyenlere gönderir.* Ey Resûlüm! (Müşriklere) de ki: ″Göklerde ve yerde olanlara bakın da ibret alın!″ Fakat îman etmeyen bir kavme, deliller ve uyarılar fayda vermez.* Onlar, ancak kendilerinden önce gelip geçmiş olanların günleri gibi, azap dolu bir gün bekliyorlar. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″(Âkıbetinizi) bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.″* Sonra (kâfirlere azap inince), Resullerimizi ve onlara îman edenleri kurtarırız. Böylece Mü’minleri kurtarmak üzerimize hak oldu.

İzah: Eğer Allah’u Teâlâ dilemiş olsaydı yeryüzündeki bütün insanlar, ister istemez îman etmiş olurlardı. Fakat hikmetinin gereği; herkesi îman edip etmemekte, kendi irâdesiyle baş başa bırakmıştır. Bu sebeple Resûlüne: ″O halde sen onları zorla îman ettiremezsin. Senin vazifen sâdece tebliğ etmektir″ diye buyurmuştur.

Yine âyette geçen ve kelime olarak ″Pislik, murdarlık″ anlamına gelen ″Rics″ ifadesi, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan, buradaki kastın; ″Allah’ın azâbı olduğu″ beyan edildiği için, bu ifadeye, ″Azap″ diye mânâ verilmiştir.


﴿ قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ د۪ين۪ي فَلَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ اَعْبُدُ اللّٰهَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْۚ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ ﴿١٠٤﴾ وَاَنْ اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۚ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿١٠٥﴾ وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَۚ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٠٦﴾

104-106. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey insanlar! Benim dînim hakkında şüphe ediyorsanız, bilin ki Allah’ı bırakıp da sizin ibâdet ettiğiniz şeylere ibâdet etmem. Lâkin sizi öldürecek olan Allah’a ibâdet ederim. Ben, Mü’minlerden olmakla emrolundum.* Ve yüzünü İslâmiyet’te sabit olarak dîne çevir, müşriklerden olma! diye emrolundum.* Ve Allah’ı bırakıp da, sana faydası ve zararı olmayan şeylere ibâdet etme. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun! diye emrolundum.″

İzah: Allah’u Teâlâ bu âyetlerde, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şahsında bütün kullarına seslenerek, müşriklerin putları kendilerine ilah edinerek onlara ibâdet ettikleri gibi, putlara tapmamalarını emretmiştir. Hâşâ! Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in puta tapma gibi bir hâli olamaz.


﴿ وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَٓادَّ لِفَضْلِه۪ۜ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ﴿١٠٧﴾

107. Ey Resûlüm! Eğer Allah’u Teâlâ sana bir zarar dokundurursa, O’ndan başka bunu defedecek yoktur ve eğer senin için bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine nasip eder. O, çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, zararın ve hayrın ancak Al­lah katından olduğu, hiçbir hususta putların O’na ortak olamayacağı ve ibâdet edilmeye sâdece Allah’u Teâlâ’nın lâyık olduğu beyan edilmiştir.

Allah’u Teâlâ’dan hayır istenmesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اطْلُبُوا الْخَيْرَ دَهْرَكُمْ كُلَّهُ وَتَعَرَّضُوا لِنَفَحَاتِ رَحْمَةِ اللّٰهِ فَإِنَّ لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نَفَحَاتٍ مِنْ رَحْمَتِهِ يُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَاسْأَلُوا اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ أَنْ يَسْتُرَ عَوْرَاتِكُمْ وَيُؤَمِّنَ رَوْعَاتِكُمْ (هب عن أنس بن مالك)

″Bütün ömrünüz boyunca hayır isteyin. Allah’ın rahmetinin esintilerine göğsünüzü açın. Şüphesiz ki, Allah’ın rahmetinin esintileri vardır. Kullarından dilediğine onu isâbet ettirir. Ayıplarınızı örtmesini ve korkularınızdan emin kılmasını da Allah’u Teâlâ’dan isteyin.″[1]


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 1132.


﴿ قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ ﴿١٠٨﴾

108. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey insanlar! Muhakkak ki, Rabbinizden size hak (Kur’ân ve Peygamber) geldi. Artık her kim hidâyeti kabul ederse, şüphesiz ki kendisi için hidâyete ermiş olur. Her kim de dalâlete düşerse, şüphesiz ki kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur. Ben sizin üzerinize vekil değilim (sâdece tebliğ ile görevliyim).″


﴿ وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿١٠٩﴾

109. Ey Resûlüm! Sana nâzil olan vahye tâbi ol ve Allah’ın hükmü gelinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

İzah: Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de: ″Allah’ın hükmü gelinceye kadar sabret″ diye buyurmaktadır. Bu hüküm Bedir Savaşı’nda vukû bulmuştur. Bedir Savaşı hakkında Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 123’ye bakınız.