İNSÂN SÛRESİ

Bu sûre 31 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. İnsanların durumlarını beyan ettiği için ″İnsân Sûresi″ ismi verilmiştir. Yine ″Zaman″ anlamına gelen ″Dehr″ kelimesinden dolayı ″Dehr Sûresi″ ismi verilmiştir.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا ﴿١﴾ اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعًا بَص۪يرًا ﴿٢﴾ اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا ﴿٣﴾

1-3. Gerçekten insanın üzerinden öyle bir zaman geçti ki, o vakit insan, bilinip yâd olunmuş bir şey değildi.* Biz insanı imtihan etmeyi isteyerek, biri diğeriyle karışan bir nutfe’den (sperm’den) yarattık ve onu işitmeye ve görmeye muktedir kıldık.* Şüphesiz ki, Biz insana hidâyet yolunu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.

İzah: Âyet-i Kerîme’de:Gerçekten insanın üzerinden öyle bir zaman geçti ki, o vakit insan, bilinip yâd olunmuş bir şey değildidiye buyrulmaktadır. Bir kısım âlimlere göre; insanın üzerinden geçtiği zikredilen bu zamanın, sınırları belli değildir. Bu itibarla insana ruh üflenmeden veya yaratılmadan önce ne kadar zaman geçtiği bilinememektedir.

Yine Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de: ″Biz insanı imtihan etmeyi isteyerek, biri diğeriyle karışan bir nutfe’den (sperm’den) yarattık…″ diye buyurmaktadır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in azatlısı olan Sevban Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Bir Yahudi, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek bâzı sorular sormuştur. Bunlardan birinde şöyle söylemiştir:

وَجِئْتُ أَسْأَلُكَ عَنْ شَيْءٍ لَا يَعْلَمُهُ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ إِلَّا نَبِيٌّ أَوْ رَجُلٌ أَوْ رَجُلَانِ قَالَ يَنْفَعُكَ إِنْ حَدَّثْتُكَ قَالَ أَسْمَعُ بِأُذُنَيَّ قَالَ جِئْتُ أَسْأَلُكَ عَنْ الْوَلَدِ قَالَ مَاءُ الرَّجُلِ أَبْيَضُ وَمَاءُ الْمَرْأَةِ أَصْفَرُ فَإِذَا اجْتَمَعَا فَعَلَا مَنِيُّ الرَّجُلِ مَنِيَّ الْمَرْأَةِ أَذْكَرَا بِإِذْنِ اللّٰهِ وَإِذَا عَلَا مَنِيُّ الْمَرْأَةِ مَنِيَّ الرَّجُلِ آنَثَا بِإِذْنِ اللّٰهِ قَالَ الْيَهُودِيُّ لَقَدْ صَدَقْتَ وَإِنَّكَ لَنَبِيٌّ ثُمَّ انْصَرَفَ فَذَهَبَ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَقَدْ سَأَلَنِي هَذَا عَنْ الَّذِي سَأَلَنِي عَنْهُ وَمَا لِي عِلْمٌ بِشَيْءٍ مِنْهُ حَتَّى أَتَانِيَ اللّٰهُ بِهِ (م عن ثوبان)

″Sana yer ehlinden kimsenin bilemeyeceği, ancak bir Peygamberin yahut bir iki kişinin bilebileceği bir şeyi sormak için geldim″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sana cevabı söylersem, bu söylemem sana menfaat verir mi?″ diye buyurdu. O da: ″Kulaklarımla duyarım″ dedi ve konuşmasına şöyle devam etti: ″Sana çocuğun mahiyetinden soruyorum?″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Erkeğin suyu beyazdır, kadının suyu sarıdır. Bu ikisi birleştikleri zaman erkeğin menisi, kadının menisine gâlip gelirse, Allah’ın izniyle erkek çocuk meydana getirirler. Kadının menisi erkeğin menisine gâlip gelirse yine Allah’ın izniyle kız çocuğu meydana getirirler″ buyurdu. Bunun üzerine Yahudi: ″Yemin ederim ki, sen doğru söyledin ve yine yemin ederim ki sen muhakkak bir Peygambersin″ dedi ve sonra ayrılıp gitti. Daha sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bu kişi sormak istediği şeyleri bana sormuştur. Halbuki o sorulardan hiçbirinin cevabını bilmiyordum. Nihâyet o soruların cevabını bana Allah’u Teâlâ bildirdi″ diye buyurdu.[1]

Yine Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de: ″Şüphesiz ki, Biz insana hidâyet yolunu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör″ diye buyurmaktadır. Hakk Teâlâ, her kuluna hidâyet yolunu göstermiştir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ حَتَّى يُعْرِبَ عَنْهُ لِسَانُهُ فَإِذَا أَعْرَبَ عَنْهُ لِسَانُهُ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا (حم جابر بن عبد اللّٰه)

″Her doğan fıtrat (İslâm) üzere doğar. Nihâyet dili, ifade gücüne kavuşur. Dili ifade gücüne kavuşunca (büluğ çağına erişince), ister şükredici olur, ister nankör.″[2]

Her doğanın İslâm fıtratı üzerine doğduğu ve büluğa erince de hidâyet yolunu veya dalâlet yolunu seçmenin kulun irâdesinde olduğuna dair geniş bilgi için Sûre-i Rûm, Âyet 30 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Müslim, Hayz 8 (34).

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14277.


﴿ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالًا وَسَع۪يرًا ﴿٤﴾ اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًاۚ ﴿٥﴾ عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يرًا ﴿٦﴾

4-6. Hakikaten Biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.* Şüphesiz ki hâlisâne ibâdet sahipleri de, kâfur suyu katılmış bir kâseden şarap içerler.* Bir pınar ki, Allah’ın has kulları ondan içerler ve onu istedikleri yere fışkırtarak akıtırlar.


﴿ يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَط۪يرًا ﴿٧﴾ وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪ينًا وَيَت۪يمًا وَاَس۪يرًا ﴿٨﴾ اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُورًا ﴿٩﴾ اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَر۪يرًا ﴿١٠﴾ فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًاۚ ﴿١١﴾

7-11. O Allah’ın has kulları, adaklarını yerine getirirler ve şerri (azâbı) her tarafa yayılmış bir günden korkarlar.* Ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula, yetime ve esire yedirirler* ve onlara derler ki: ″Biz size ancak Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.* Şüphesiz biz, çetin ve dehşetli olan bir günün azâbından dolayı Rabbimizden korkarız.″* Allah’u Teâlâ da o günün dehşetinden onları korur ve yüzlerine güzellik ve kalplerine sevinç verir.

İzah: Adakları yerine getirmeyle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ نَذَرَ أَنْ يُطِيعَ اللّٰهَ فَلْيُطِعْهُ وَمَنْ نَذَرَ أَنْ يَعْصِيَهُ فَلَا يَعْصِهِ (خ عم عائشة)

″Her kim Allah’a itaat etmek üzere adak adarsa ona uysun. Her kim de Allah’a isyan etmek üzere adak adarsa, Allah’a isyan etmesin.″[1]

Adak hakkında daha geniş bilgi Sûre-i Bakara, Âyet 270 ve izahına bakınız.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula, yetime ve esire yedirirler″ diye buyrulmaktadır. Burada vasıfları zikredilen kimseler ile ilgili olarak İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Bu Âyet-i Kerîme, Hz. Ali ve Pey­gamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kızı Hz. Fâtıma hakkındadır. Hz. Ali, bir gece bir miktar arpa karşılığında bir hurmalığı suladı. Sabah olup da ücreti olan arpayı alınca eve geldi, üçte birini öğütüp ondan ″Hazîra″ dedikleri bir yemek yaptılar. Ye­mek pişince bir yoksul geldi ve yemek istedi de pişen yemeği ona verdiler. Son­ra ikinci üçte birini de öğütüp yemek yaptılar. Bu yemek pişince bu sefer de bir ye­tim gelip bir şeyler istedi. Bu yemeği de o yetime verdiler ve kalan son üçte birini de öğütüp ondan yemek yaptılar. Bu yemek pişince bu sefer müşriklerden bir esir geldi ve bir şeyler istedi. Son yemeklerini de ona verdiler ve o günü aç olarak geçirdiler. İşte bunun üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil oldu.


[1] Sahih-i Buhârî, Îman ve’n-Nuzûr 18.


﴿ وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يرًاۙ ﴿١٢﴾ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۚ لَا يَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَر۪يرًاۚ ﴿١٣﴾ وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْل۪يلًا ﴿١٤﴾ وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ ﴿١٥﴾ قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْد۪يرًا ﴿١٦﴾ وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلًاۚ ﴿١٧﴾ عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلًا ﴿١٨﴾ وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا ﴿١٩﴾

12-19. Ve sabırları sebebiyle, onlara mükâfat olarak Cennet ve Cennette ipekten elbiseler ihsan eder.* Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Orada ne güneşin sıcaklı­ğını, ne de soğuğun şiddetini görürler.* Onların üzerlerine o Cennet ağaçlarının gölgeleri yakındır ve meyveleri de yakın olur.* Etraflarında gümüşten kaplar ve billûrdan kadehler dolaştırılır.* Gümüşten billûrlar ki, onların miktar ve şekli arzularına uygundur.* Orada onlar, bir kadehten içirilirler ki, ona katılmış olan Zencebil’dir.* O Zencebil, Cennette ″Selsebîl″ diye isimlendirilen bir pınardır.* Onların etrafında ebedîler olan vildân (genç hizmetçiler) dolaşır ki, sen onları gördüğünde, saçılmış inciler sanırsın.

İzah: Sabır hakkında İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُئِلَ عَنْ الصَّبْر فَقَالَ الصَّبْر أَرْبَعَة أَوَّلُهَا الصَّبْر عِنْد الصَّدْمَة الْأُولَى وَالصَّبْر عَلَى أَدَاء الْفَرَائِض وَالصَّبْر عَلَى اِجْتِنَاب مَحَارِم اللّٰه وَالصَّبْر عَلَى الْمَصَائِب (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sabır hakkında sorulunca, şöyle buyurdu: ″Sabır dört türlüdür. Bunların ilki, öfke esnasında sabırdır. Farzları edaya karşı sabır, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak durmaya karşı sabır ve musîbetlere karşı sabırdır.″[1]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 19, s. 136.


﴿ وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَع۪يمًا وَمُلْكًا كَب۪يرًا ﴿٢٠﴾ عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا ﴿٢١﴾ اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا۟ ﴿٢٢﴾

20-22. Orada hangi tarafa bakarsan, bir nîmet ve büyük bir mülk görürsün.* Onların üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbi­seler vardır ve gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz şarap içirmiştir.* Onlara: ″İşte bu, sizin mükâfatınızdır. Amelleriniz makbul olmuştur″ denir.

İzah: Bu sûrenin başından buraya kadar olan âyetlerle ilgili olarak İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

جَاءَ رَجُلٌ مِنَ الْحَبَشَةِ إِلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَسْأَلُهُ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:سَلْ وَاسْتَفْهِمْ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فُضِّلْتُمْ عَلَيْنَا بِالصُّوَرِ وَالأَلْوَانِ وَالنُّبُوَّةِ أَفَرَأَيْتَ إِنْ آمَنْتُ بِمِثْلِ مَا آمَنْتَ بِهِ وَعَمِلتُ مِثْلَ مَا عَمِلْتَ بِهِ إِنِّي لَكَائِنٌ مَعَكَ فِي الْجَنَّةِ؟ قَالَ: نَعَمْ ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ إِنَّهُ لَيُرَى بَيَاضُ الأَسْوَدِ فِي الْجَنَّةِ مِنْ مَسِيرَةِ أَلْفِ عَامٍ ... (طب عن ابن عمر)

Habeşlilerden bir adam, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ona: ″Sor ve anlamaya çalış″ dedi. Adam dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Siz şekil, renk ve nübüvvetle bize üstün kılındınız. Eğer senin inandığına inanır, senin yaptığını yaparsam, ben de seninle birlikte Cennette ola­cak mıyım? Eğer ben senin îman ettiğine Îman edersem, senin amelin gibi amelde bulunursam, ben de seninle Cennette olacak mıyım?″ diye sordu. Pey­gamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ″Evet, nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki, siyahi bir kimsenin Cennetteki beyazlığı ve aydınlığı bin yıllık mesafeden görülür.″ Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Kim -Lâ ilâhe illallâh- derse, bu­nunla onun Allah katında bir ahdi olur. Kim -Sübhânallâhi velhamdulillâhi- derse bunun karşılığında Allah katında yüz yirmi dört bin hasenesi olur. Bunun üzerine adam: ″Peki, buna rağmen biz nasıl helâk oluruz?″ diye sordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ″Kişi mahşer gününde öy­le amellerle gelir ki, eğer onu bir dağın üzerine bırakacak olursa, o dağa bi­le ağır gelir. Fakat Allah’ın nîmetlerinden bir nîmet onun karşısına konur ve hepsini tüketecek kadar azaltır. Allah’ın rahmetine daldırdığı kimseler müstesnâdır. Bunun üzerine İnsan Sûresi, başından itibaren ″Orada hangi tarafa bakarsan, bir nîmet ve büyük bir mülk görürsün″ mealindeki Sûre-i İnsân, Âyet 20’ye kadar nâzil oldu. Habeşli adam de­di ki: ″Senin Cennette iki gözünün gördüğünü benim gözüm de görecek mi?″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet″ dedi. Adam ağlayarak ruhunu teslim etti. İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ der ki: ″Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in onu kendi eliyle kabrine yatırdığını gördüm.″[1]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً لَيَنْظُرُ فِي مُلْكِ أَلْفَيْ سَنَةٍ يَرَى أَقْصَاهُ كَمَا يَرَى أَدْنَاهُ يَنْظُرُ فِي أَزْوَاجِهِ وَخَدَمِهِ وَإِنَّ أَفْضَلَهُمْ مَنْزِلَةً لَيَنْظُرُ فِي وَجْهِ اللّٰهِ تَعَالَى كُلَّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ (حم ابو الشيخ فى العظمة ك عن ابن عمر)

″Cennet ehlinin derece bakımından en düşük olanları bile, oturduğu köşkünden bin senelik mesâfeye kadar etrafı seyrederler. En yakın yeri gördükleri gibi, en uzak yeri de görebilirler. Hanımlarına, hizmetçilerine ve yataklarına bakıp seyrederler. En üstün dereceye sahip olanları da; günde iki kere Allah’ın Cemâlini seyrederler.″[2]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 13419.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 4395.


﴿ اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلًاۚ ﴿٢٣﴾ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًاۚ ﴿٢٤﴾ وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَص۪يلًاۚ ﴿٢٥﴾ وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَو۪يلًا ﴿٢٦﴾

23-26. Ey Resûlüm! Şüphesiz ki, Kur’ân’ı sana parça parça indiren Biziz Biz.* O halde Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkâra ve nanköre itaat etme.* Sabah akşam Rabbinin ismini zikret* ve gecenin bir kısmında O’na secde et (namaz kıl) ve gecenin uzun bir kısmında da O’nu tesbih et.

İzah: ″O halde, Rabbinin hükmüne sabret. O kâfirlerden hiçbir günahkâra ve nanköre itaat etme″ diye geçen Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair şu rivâyet nakledilmiştir:

Utbe İbn-i Rabîa, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Bu dâvândan vazgeç, seni mehir istemeden kızımla evlendireyim″ demiş ve müşrik beylerinden Velid b. Muğire de, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Sen bu dâvândan vazgeçersen, sana râzı olacağın miktarda mal veririm″ diye söylemiş. İşte bunun üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Ayrıca bu âyetlerde Allah’u Teâlâ, Resûlüne sabah akşam zikrullah etmesini, gece namaz kılmasını ve Allah’ı tesbih etmesini emretmiştir.

Zikrullah ve namaz hakkında İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

كَانَ لَا يَكُونُ فِى الْمُصَلِّينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ صَلَاةً وَلَا يَكُونُ فِى الذَّاكِرِينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ ذِكْرًا (ابو نعيم خط عن ابن مسعود)

″Namaz kılanlar içinde herkesten fazla namazı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kılardı. Allah’ı zikredenler içinde de herkesten fazla zikri o yapardı.″[1] Namazda da zikirde de hepimizden ileriydi, demektir.

Hz. Âişe’den nakledilen bir diğer hadiste de şöyle buyrulmuştur:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَذْكُرُ اللّٰهَ جَمِيعَ اَحْيَانِهِ (خ م د ت حم حب ه عن عائشة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bütün vakitlerinde (gizli, açık) zikrullah ederdi.″[2]

Gece namazına dair de Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

سُئِلَ أَيُّ الصَّلَاةِ أَفْضَلُ بَعْدَ الْمَكْتُوبَةِ وَأَيُّ الصِّيَامِ أَفْضَلُ بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ فَقَالَ أَفْضَلُ الصَّلَاةِ بَعْدَ الصَّلَاةِ الْمَكْتُوبَةِ الصَّلَاةُ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ وَأَفْضَلُ الصِّيَامِ بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ صِيَامُ شَهْرِ اللّٰهِ الْمُحَرَّمِ (م عن ابى هريرة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, ″Farzlardan sonra namazların efdali ve Ramazan ayından sonra orucun efdali hangisidir?″ diye soruldu. Buyurdu ki: ″Farzlardan sonra namazların efdali geceleri kılınan teheccüd namazıdır. Ramazan ayından sonra orucun efdali de, Allah’ın ayı olan Muharrem orucudur.″[3]

Tesbih hakkında da Deylemî’nin ″Müsned’ül Firdevs″ adlı eserinde Hz. Ali’den merfu olarak şu Hadis-i Şerif zikredilmiştir:

نِعْمَ الْمُذَكِّرُ السُّبْحَةُ. )الديلمى عن على)

″Tesbih en güzel hatırlatıcıdır.″[4]

Bu sebeple bâzı Sahâbîlerin çakıl taşları, hurma çekirdekleri ve düğümlü ipliklerle tesbih çektikleri sâbit olmuştur. Ebû Nuaym’in naklettiğine göre, Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’nun torunu, dedesi hakkında şöyle buyurmuştur:

أنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ كَانَ لهُ خَيْطٌ فِيهِ أَلْفَا عُقْدَةٍ فكَانَ لَا يَنَامُ حَتَّى يُسَبِّحَ بِهِ اثنَيْ عَشر أَلْفَ تَسْبِيْحَةٍ. (نعيم بن محرر بن ابى هريرة عن جده ابى هريرة)

(Dedem) Ebû Hüreyre’nin üzerinde, iki bin tâne düğüm bulunan bir ipi vardı. O, on iki bin tesbih çekmeden uyumazdı.″[5]


[1] Râmûz’ul Ehâdîs, s. 547/15; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 17931.

[2] Sahih-i Müslim, Hayz 30 (117 Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 9; Sünen-i Tirmizî, Daavât 7.

[3] Sahih-i Müslim, Sıyam 38 (202, 203).

[4] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 20109; Büyük Şâfii İlmihali, s. 151.

[5] Ebû Nuaym İsfehâni, Hilyet’ul-Evliyâ, c. 1, s. 383.


﴿ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَهُمْ يَوْمًا ثَق۪يلًا ﴿٢٧﴾ نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلًا ﴿٢٨﴾ اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلًا ﴿٢٩﴾

27-29. O kâfirler, dünyâ hayatını severler ve önlerindeki ağır bir günü (mahşer gününü) bırakırlar.* Onları yaratıp, yaratılışlarını sağlam yapan da Biziz. İstersek onları helâk eder; yerlerine benzerlerini getiririz.* Şüphesiz bu âyetler, bir öğüttür. Artık dileyen, Rabbine giden bir yol tutar.


﴿ وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۗ ﴿٣٠﴾ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِم۪ينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا ﴿٣١﴾

30-31. Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.* O, dilediğini rahmetine girdirir. Zâlimlere gelince, onlar için elim bir azap hazırlamıştır.

İzah: Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de: ″Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz″ diye buyurmaktadır. Yani bu ifade, Ey insanlar! Siz tek başınıza bir irâdeye, bir dilemeye sahip değilsiniz; sizin irâdeniz cüz’idir. Mademki Allah’u Teâlâ, size akıl ve irâde vermiş, öyleyse aklınızı ve irâdenizi kötüye kullanmayın; hidâyet yoluna kullanın ve Allah’ın emrettiği hak yol üzere olun ki, kurtuluşa eresiniz, mânâsına gelir.

Yahut birçok Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere hidâyet, ancak Allah’u Teâlâ’nın dilemesiyledir. Hakk Teâlâ, kişinin yönelmesine göre ona hidâyet eder veya dalâlette bırakır. Allah dilemedikçe, hidâyet edecek kimse yoktur, mânâsına gelir.