HİCR SÛRESİ

Bu sûre 99 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini, 80. âyetinde geçen ″Hicr″ kelimesinden almıştır. ″Hicr″, Medîne ile Şam arasındaki bir vâdinin ismidir. Bu vâdide yaşayan kavme, Semud kavmi denilirdi. Sâlih Aleyhisselâm da bu kavimdendir.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ ﴿١﴾ رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ ﴿٢﴾

1-2. Elif, Lâm, Râ. Bunlar, kitabın ve apaçık bildiren Kur’ân’ın âyetleridir.* Kâfirler (mahşer günü): ″Keşke Müslüman olsaydık!″ temennisinde bulunacaklardır.

İzah: Bu âyetler ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا اجْتَمَعَ أَهْلُ النَّارِ فِي النَّارِ وَمَعَهُمْ مَنْ شَاءَ اللّٰهُ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ قَالَ الْكُفَّارُ لِلْمُسْلِمِينَ: أَلَمْ تَكُونُوا مُسْلِمِينَ؟ قَالُوا: بَلَى قَالُوا: فَمَا أَغْنَى عَنْكُمْ إِسْلَامُكُمْ وَقَدْ صِرْتُمْ مَعَنَا فِي النَّارِ؟ قَالُوا: كَانَتْ لَنَا ذُنُوبٌ فَأُخِذْنَا بِهَا فَسَمِعَ اللّٰهُ مَا قَالُوا فَأَمَرَ بِمَنْ كَانَ فِى النَّارِ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ فَأُخْرِجُوا فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ مَنْ بَقَى مِنَ الْكُفَّارِ قَالُوا: يَا لَيْتَنَا كُنَّا مُسْلِمِينَ فَنَخْرُجُ كَمَا خَرَجُوا فَذَلِكَ قُولِه: الٓرٰ۠ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ (طب عن ابى موسى)

Cehennemlikler ile kıble ehlinden olanlardan Allah’ın dilediği kişiler Cehennemde bir araya geldikleri zaman, kâfirler Müslümanlara: ″Siz Müslüman değil misiniz?″ diye sorarlar. Müslümanlar ise: ″Evet Müslümandık″ derler. Bu sefer kâfirler: ″Peki, siz de bizimle beraber Cehennemdeyseniz, Müslümanlığınızın size ne faydası oldu?″ derler. Müslümanlar: ″Bizim günahlarımız vardır, bu sebeple burada tutulduk″ derler. Allah’u Teâlâ Müslümanların bu dediklerini işitince emreder, kıble ehlinden Cehennemde bulunanlar çıkarılırlar. Cehennemde kalan kâfirler bu durumu gördüklerinde, ″Keşke biz de Müslüman olsaydık, onların çıkarıldığı gibi biz de çıkarılırdık!″ demeye başlarlar. Sonra Resûlü Ekrem Efendimiz Sûre-i Hicr, Âyet 1ve 2’yi okudu.[1]


[1] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7035; İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 14, s. 541.


﴿ ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ﴿٣﴾

3. Ey Resûlüm! Onları bırak, yesinler, faydalansınlar ve onları arzu ve emelleri oyalayadursun. Âkıbetlerini yakında bileceklerdir.

İzah: Hakikatte uzun emel, dünyâya dört elle sarılıp âhiretten yüz çevirmektir. Bu anlamda, âyette kastedilenler kâfirlerdir.

Bu âyette hitap her ne kadar kâfire ise de, Müslümanların da buradan alacakları çok büyük dersler vardır. Çünkü bir kimsenin dünyâya dair uzun emelleri, dünyâya hırs ve düşkünlüğü olursa, ibâdeti unutur ve âhiret aklına gelmez olur.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَرْبَعَةٌ مِنَ الشَّقَاءِ جُمُودُ الْعَيْنِ وَقَسْوَةُ الْقَلْبِ وَطُولُ الْأَمَلِ وَالْحِرْصُ عَلَى الدُّنْيَا (البزار عن انس(

″Dört şey bedbahtlıktandır. Gözün donması (Allah korkusuyla yaş akıtmaması). Kalbin katılaşması. Uzun emel. Dünyâya tutkunluk.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

نَجَا أَوَّلُ هَذِهِ الْأُمَّةِ بِالْيَقِينِ وَالزُّهْدِ وَيَهْلِكُ آخِرُهَا بِالْبُخْلِ وَالْأَمَلِ (ابن أبي الدنيا عن ابن عمرو)

″Bu ümmetin ilkleri yakîn ve zühd ile kurtulmuş­tur. Sonrakileri ise, cimrilik ve emel (dünyâ hırsı) ile helâk olacaktır.″[2]

Yine bu hususta Hz. Enes’den şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

خَطَّ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خُطُوطًا فَقَالَ هَذَا الْأَمَلُ وَهَذَا أَجَلُهُ فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ جَاءَهُ الْخَطُّ الْأَقْرَبُ (خ عن انس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem birçok çizgiler çizdi ve: ″Şu emeldir. Şu da insanın ecelidir. İnsan böyle uzak emelinin talibi iken, kendisine en yakın olan çizgi birden ona geliverir″ buyurdu.[3]


[1] Heysemî, Mecmâ’uz-Zevâid, c. 4, s. 458; İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 10, s. 2.

[2] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 7388; Beyhakî, Şuab’ul-îman, Hadis No: 10134.

[3] Sahih-i Buhari, Rikâk 4; Sünen-i Tirmizî, Zühd 25; Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 27.


﴿ وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ ﴿٤﴾ مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ ﴿٥﴾

4-5. Biz hiçbir beldeyi helâk etmedik ki, onun takdir edilen belli bir eceli olmasın!* Hiçbir ümmet, mukadder olan ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.

İzah: Allah’ın Peygamberlerini yalanlayan her topluluğun başına gelecek felâ­ket için belli bir vakit vardır. O helâk olma vakti gelince, ne erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler, demektir. Nitekim Nûh, Hûd, Lût ve Sâlih Aleyhimüsselâm’ın kavimlerinde olduğu gibi, bunlara benzer birçok kavim helâk olmuştur.


﴿ وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ ﴿٦﴾ لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٧﴾ مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذًا مُنْظَر۪ينَ ﴿٨﴾

6-8. Kâfirler, (Muhammed Aleyhisselâm’a hitâben) dediler ki: ″Ey kendine Kur’ân nâzil olan! Şüphesiz ki sen elbette bir mecnûnsun.* Eğer sen dâvânda doğru isen, bize melekleri getirsene!″* Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.


﴿ اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿٩﴾

9. Şüphesiz ki, Kur’ân’ı Biz indirdik Biz. Onun koruyucusu da elbette Biziz.

İzah: Allah’u Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’in kıyâmete kadar korunacağını bu âyet ile vaad etmiştir. Bu sebeple hiçbir kimsenin onda eksiltme veya fazlalaştırma yapması mümkün değildir. Önceki kitaplarda yapılan tahrif, Kuır’ân’da yapılamaz. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra hiçbir Peygamber gelmeyecektir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in hâricinde hiçbir ilahi kitap veya suhuf inmeyecektir. Bu sebeple Allah’u Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in metnini ve hükümlerini koruma altına almıştır, kıyâmete kadar aslâ bir değişime uğramayacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm‘in hükümlerinin de korunacağına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ اَمْرِ دِينِهَا (د طب ك ق عن ابى هريرة)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, bu ümmete her yüz yılın başında bir zât gönderir. Bu kimse, din işlerini yenileyip tazeler (itikâdi ve amelî hususlardaki yanlışlıkları düzeltir).″[1]

Önceki kitapları, Peygamberlerin hâricinde hiçbir kimse ezber-leyemezdi. Bu sebeple Peygamberlerin vefâtından sonra bu kitaplar, onların âlimleri tarafından dünyâ menfaati karşılığında bile bile tahrif edilmiş ve hükümleri değiştirilmiştir. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de böyle bir durum yoktur. Allah’u Teâlâ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hürmetine, Kur’ân’ı ezberlemeyi Müslümanlara kolaylaştırmıştır. Bu sebeple metninin değiştirilmesi mümkün değildir.

İşte bu şekilde Kur’ân-ı Kerîm’in, hükümleri de, metni de Allah’u Teâlâ tarafından koruma altına alınmıştır.

Allah’u Teâlâ’nın, Kur’ân-ı Kerîm’i muhafaza ettiği muhakkaktır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, bin dört yüz yıldan beri kitaplarda ve insanların zihninde muhafaza edilmiş, herhangi bir değişmeye maruz kalmamış ve kalmayacaktır.[2]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 1; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1118.

[2] Yine bu hususta Sûre-i Mâide, Âyet 44’ün izahına bakınız.


﴿ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ ﴿١٠﴾ وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿١١﴾ كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ ﴿١٢﴾ لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ ﴿١٣﴾

10-13. Ey Habîbim! Yemin olsun ki, senden evvelki ümmetlere de Peygamberler gönderdik.* Onlara hiçbir Peygamber gelmedi ki, onunla alay etmesinler.* Biz böylece (küfürde ısrarlarından dolayı) alay etmeyi mücrimlerin kalplerine girdiririz.* Onlar, Kur’ân’a îman etmezler. Halbuki daha öncekilerin neye uğradıkları bellidir.


﴿ وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ ﴿١٤﴾ لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟ ﴿١٥﴾

14-15. Onlara, semâdan bir kapı açsak, onlar da yükselip çıksalar,* yine, ″Muhakkak ki gözlerimiz döndürülmüştür, daha doğrusu biz büyülenmiş bir topluluğuz″ derler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme şu anlamdadır: Onlara, semâdan bir kapı açsak, onlar da bütün gün o kapıdan yükselerek semâvâtta bulunan acâyipleri görseler, yine küfürlerinde inat ederler. Ve yine: ″Gözlerimiz, hakikati görmez oldu; belakis Muhammed bize sihir yaptı da, hakikatlerden uzak olan hayeller gördük″ derler.


﴿ وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ ﴿١٦﴾ وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ ﴿١٧﴾ اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ ﴿١٨﴾

16-18. Şüphesiz Biz, semâda burçlar yarattık ve ibretle bakanlar için onu süsledik.* Onu, kovulmuş her şeytandan koruduk.* O şeytanlardan kulak hırsızlığı edene de, apaçık bir ateş alevi yetişti.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen burçlardan maksat, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya göre, ″Semâda var olan ve korunan köşklerdir.″

Yine İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ der ki:

″Önceleri şeytanlar, semâya çıkmaktan engellen­miyordu. O bakımdan semâya giriyor ve oradan aldıkları haberleri kâhin­lere telkin ediyorlardı. Kâhinler de bu aldıkları kelimelere yalan ka­tarak bunları yeryüzündekilere anlatıyorlardı. Bu kelimelerin birisi hak ise, do­kuzu bâtıl idi.″

Şeytanlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den önce, göğe çıkarak kulak hırsızlığı yaparlardı. Yani gökteki meleklerin konuşmalarını dinlerler ve yeryüzüne gelerek bu haberleri kâhinlere söylerlerdi. Böylece kâhinler de olacak bâzı şeylerden haberdar olurlardı. Firavun’un kâhinlere ″Benim helâkime sebep kim olur?″ diye sorması üzerine onlar, ″Bu sene içinde doğacak bir erkek çocuk″ diye, Hz. Mûsâ’nın doğacağını bilmişlerdi. Yine aynı şekilde Nemrut, Hz. İbrâhim’in doğacağını kâhinler vâsıtasıyla bilmişti. Ancak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gelmesiyle, Allah, apaçık bir ateş parçası ile bu kulak hırsızlığı yapan şeytanların kovalanmasını emretti. Böylece şeytanlar, kulak hırsızlığı yapamaz oldu.

Bu husus Âmir eş-Şa’bî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen rivâyette, şöyle anlatılmaktadır:

لَمَّا بُعِثَ النَّبِيّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رُجِمَتْ الشَّيَاطِين بِنُجُومٍ لَمْ تَكُنْ تُرْجَم بِهَا قَبْل فَأَتَوْا عَبْد يَالِيل بْن عَمْرو الثَّقَفِيّ فَقَالُوا: إِنَّ النَّاس قَدْ فَزِعُوا وَقَدْ أَعْتَقُوا رَقِيقهمْ وَسَيَّبُوا أَنْعَامهمْ لِمَا رَأَوْا فِي النُّجُوم. فَقَالَ لَهُمْ وَكَانَ رَجُلًا أَعْمَى: لَا تَعْجَلُوا وَانْظُرُوا فَإِنْ كَانَتْ النُّجُوم الَّتِي تُعْرَف فَهِيَ عِنْد فِنَاء النَّاس وَإِنْ كَانَتْ لَا تُعْرَف فَهِيَ مِنْ حَدَث. فَنَظَرُوا فَإِذَا هِيَ نُجُوم لَا تُعْرَف فَقَالُوا: هَذَا مِنْ حَدَث. فَلَمْ يَلْبَثُوا حَتَّى سَمِعُوا بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن عامر الشعبى(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Peygamber olarak gönderil­diğinde şeytanlar daha önceden kendileriyle taşlanıp kovulmadıkları yıldız­larla taşlanır oldular. Gökten haber alınamayınca, o zamandaki bâzı Araplar, Sakifli Yâlil b. Amr’a gidip şöyle dediler: ″Bâzı insanlar korku ve dehşete kapıldılar, kölelerini azat ettiler, de­velerini serbest ve sahipsiz saldılar. Buna sebep ise yıldızlarda gördükleri du­rum olmuştur.″ Yâlil b. Amr, akıllı ve âmâ bir adam idi. Onlara şöyle dedi: ″Acele etmeyin ve durumu tetkik edin. Eğer bu bilinen yıldızlar ise, artık insanların yok oluşlarının zamanı yakın demektir. Eğer bilinen yıldızlar değil ise bu, meydana gelen bir olaydan ötürüdür. Durumu incelemeye başladılar. Bilinen yıldızla­rın kaymadığını gördüler.″ Bu sefer: ″Bu, meydana gelen bir olay dolayısıyladır″ dediler. Aradan fazla bir zaman geçmeden Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamberliğini açıkladığını işittiler.[1]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle anlatmıştır:

فَقَالَ إِبْلِيس لَقَدْ حَدَثَ فِي الْأَرْض الْيَوْم حَدَث فَأْتُونِي مِنْ تُرْبَة كُلّ أَرْض فَأَتَوْهُ بِهَا فَجَعَلَ يَشُمّهَا فَلَمَّا شَمَّ تُرْبَة مَكَّة قَالَ مِنْ هَاهُنَا جَاءَ الْحَدَثُ فَنَصَتُوا فَإِذَا رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ بُعِثَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابن عباس(

Gökten haber almalarının engellenmesi üzerine İblis şöyle dedi: ″Yemin ederim ki, bugün semâda önem­li bir olay meydana gelmiş olmalıdır. Bana yerin her tarafından toprak geti­rin. Ona yerin toprağından getirdiler, toprakları koklamaya başladı. Mekke toprağını koklayınca, ″işte bu önemli olay burada olmuştur″ dedi. Olanlara kulak kabarttılar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamber olarak gönderilmiş olduğunu anladılar.[2]

Yine cinlere de semâya çıkarak kulak hırsızlığı yapmalarının yasaklanması hakkında da Sûre-i Cin, Âyet 8-10’a bakınız.


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 10, s. 12.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 14, s. 297.


﴿ وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ ﴿١٩﴾ وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ ﴿٢٠﴾

19-20. Yeri yayıp, oraya sâbit dağlar koyduk ve orada münâsip ve güzel her şeyi bitirdik.* Orada hem sizin için, hem de rızıkları size ait olmayanlar için geçimlikler yarattık.

İzah: Yeryüzünde her canlının rızkını Allah’u Teâlâ’nın verdiği, Sûre-i Hûd, Âyet 6’da da şöyle geçmektedir: ″Yeryüzünde hiçbir canlı varlık yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…″


﴿ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ﴿٢١﴾ وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ ﴿٢٢﴾

21-22. Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri katımızda olmasın. Biz onu, ancak belli bir ölçüyle indiririz.* Biz, rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik. Sonra semâdan su indirdik de onunla sizi suladık. Bunların hazinedarları da siz değilsiniz.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ölçü ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ عَامٍ بِأَمْطَرَ مِنْ عَامٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَصْرِفُهُ حَيْثُ يَشَاءُ مِنَ الْبُلْدَانِ وَمَا نَزَلَتْ قَطْرَةٌ مِنَ السَّمَاءِ وَلَا خَرَجَتْ مِنْ رِيحٍ إِلَّا بِمِكْيَالٍ أَوْ بِمِيزَانٍ .(ابن مردويه عن ابن مسعود)

″Hiçbir yıl, diğerinden daha fazla yağmur yağmaz. Ama Allah’u Teâlâ onu dilediği memlekete yöneltir. Gökyüzünden inen hiçbir damla veya esen hiçbir rüzgâr yoktur ki, belli bir ölçü veya tartıda olmasın.″[1]

Rüzgâr hakkında da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الرِّيح الْجَنُوب مِنَ الْجَنَّة وَهِيَ الرِّيح اللَّوَاقِح الَّتِي ذَكَرَهَا اللّٰه فِي كِتَابه وَفِيهَا مَنَافِع لِلنَّاسِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابى هريرة(

″Güney rüzgârı Cennettendir ve Allah’ın kitabında sözünü etti­ği, aşılayıcı odur. Bu rüzgârlarda insanlar için menfaatler vardır.″[2]

Rüzgârlarla ilgili yapılan bilimsel araştırmalarda, bitkilerin üremesinde ve bulutların oluşumunda rüzgârların aşılama özelliğinin olduğu ortaya çıkmıştır. Rüzgârlarda olan bu aşılama özelliğinin, bin dört yüz yıl önce Kur’ân’da bahsedilmiş olması, Kur’ân’da geçen mûcizelerden biridir.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَجُلًا لَعَنَ الرِّيحَ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ لَا تَلْعَنْ الرِّيحَ فَإِنَّهَا مَأْمُورَةٌ وَإِنَّهُ مَنْ لَعَنَ شَيْئًا لَيْسَ لَهُ بِأَهْلٍ رَجَعَتْ اللَّعْنَةُ عَلَيْهِ (ت عن ابن عباس(

″Bir adam, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda rüzgârı lânetledi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Rüzgârı lânetleme. Çünkü o vazifelidir. Her kim müstehak olmayan birine lânet okursa, o lânet kendisine döner.″[3]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 568.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 10, s. 16.

[3] Sünen-i Tirmîzî, Birr 48.


﴿ وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ ﴿٢٣﴾

23. Şüphesiz ki, hayat veren de, öldüren de Biziz. Her şey yok olduktan sonra bâki kalan da Biziz.

İzah: Bu husus Sûre-i Rahmân, Âyet 26-27’de de şöyle geçmektedir:

″Yer üzerinde bulunan herkes fânidir.* Azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı ise bâkidir.

Yine Sûre-i Hadîd, Âyet 2-3’te şöyle buyrulmuştur:

″Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Hayat veren ve öldüren O’dur. O, her şeye kâdirdir.* O, evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilir.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الْآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ اقْضِ عَنَّا الدَّيْنَ وَأَغْنِنَا مِنَ الْفَقْرِ (م عن ابى هريرة(

″Allah’ım! Sen Evvel’sin, Sen­den önce hiçbir şey yoktur. Sen Âhir’sin, Senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zâhir’sin, Senden üstün hiçbir şey yoktur. Sen Bâtın’sın, Senden öte hiçbir şey yoktur. Borcumuzu öde ve bizi fakirlikten kurtar.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Zikir 17 (61).


﴿ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِر۪ينَ ﴿٢٤﴾

24. Yemin olsun ki Biz, elbette sizden öne geçenleri de, geri kalanları da biliriz.

İzah: Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, ezelî ve ebedî ilmi ile her şeyi bilir. Allah’u Teâlâ vaktiyle ölmüş olanları, hâlâ hayatta olanları ve dünyayâ gelecekleri de bilir. İbâdet ve taatte, ileri geçen kullarını da bilir, geri kalan kullarını da bilir, demektir.


﴿ وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟ ﴿٢٥﴾

25. Ey Resûlüm! Senin Rabbin O’dur ki, elbette onları mahşerde bir araya toplayacaktır. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.


﴿ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَ۬أٍ مَسْنُونٍۚ ﴿٢٦﴾ وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ ﴿٢٧﴾

26-27. Şüphesiz ki Biz, insanı (Âdem Aleyhisselâm’ı), kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.* Cin’i (şeytanı) da, evvelce şiddetli harlanmış ateşten yarattık.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen insandan maksat, Hz. Âdem’dir. Çünkü o, insanlığın atasıdır. Topraktan ilk yaratılan beşerdir. İnsanlık onun neslinden türemiştir.

Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılışı hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى خَلَقَ آدَمَ مِنْ قَبْضَةٍ قَبَضَهَا مِنْ جَمِيعِ الْأَرْضِ فَجَاءَ بَنُو آدَمَ عَلَى قَدْرِ الْأَرْضِ فَجَاءَ مِنْهُمْ الْأَحْمَرُ وَالْأَبْيَضُ وَالْأَسْوَدُ وَبَيْنَ ذَلِكَ وَالسَّهْلُ وَالْحَزْنُ وَالْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ (د ت عن ابى موسى)

″Allah’u Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç topraktan yarattı. Bu sebeple Âdemoğulları, yeryüzünün renkleri ve tabiatları kadar değişik şekiller aldılar. Onlardan kimi siyah, kimi beyaz, kimi kızıl, bâzısı da bunların karışımı bir renktedir ve bunlardan bâzısı yumuşak, bâzısı sert, kimi çirkin, kimi de güzeldir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

لَمَّا صَوَّرَ اللّٰهُ آدَمَ فِي الْجَنَّةِ تَرَكَهُ مَا شَاءَ اللّٰهُ أَنْ يَتْرُكَهُ فَجَعَلَ إِبْلِيسُ يُطِيفُ بِهِ يَنْظُرُ مَا هُوَ فَلَمَّا رَآهُ أَجْوَفَ عَرَفَ أَنَّهُ خُلِقَ خَلْقًا لَا يَتَمَالَكُ (م عن انس)

″Allah’u Teâlâ, Âdem’i Cennette sûretlendirdikten sonra dilediği kadar onu bu hâliyle bıraktı. İblis onun etrafında dönüp, bu­nun ne olduğuna bakmaya koyuldu. Nihâyet içinin boş olduğunu görünce onun, kendi nefsinin arzularına hâkim olamaz bir şekilde yaratılmış olduğunu anladı.″[2]

Yine Âyet-i Kerîme’de ″Cin″ diye geçen ifadeden maksat da ″Şeytan″dır. Zîrâ şeytan, harlanmış ateşten yaratılmıştır. Diğer cinler ise, Sûre-i Rahmân, Âyet 15’te geçtiği üzere, dumansız ateş alevinden yaratılmışlardır.[3]

Âdem Aleyhisselâm topraktan, melekler nûrdan, şeytan şiddetli harlanmış ateşten, cinler de dumansız ateş alevinden yaratılmıştır.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 17; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 3; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 278/4.

[2] Sahih-i Müslim, Birr 31 (111).

[3] İblis’in yaratılışı hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 34’ün izahına bakınız.


﴿ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَ۬أٍ مَسْنُونٍ ﴿٢٨﴾ فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ ﴿٢٩﴾ فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ ﴿٣٠﴾ اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ ﴿٣١﴾

28-31. Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki, Rabbin meleklere demişti ki: ″Şüphesiz ki Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım.* Artık onu yarattığım ve ruhumdan ona üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.″* Bunun üzerine bütün melekler, topluca ona secde ettiler.* Ancak İblis, secde edenlerle birlikte secde etmedi.

İzah: İblis’in Hz. Âdem’e secde etmemesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَلَقَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلامُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ بِيَدِهِ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَأَمَرَ الْمَلائِكَةَ أَنْ يَسْجُدُوا لَهُ فَسَجَدُوا لَهُ اِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ اَىْ خَرَجَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ (م عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm’ı kendi eliyle[1] Cuma günü yarattı ve ruhundan üfledi ve meleklere ona secde etmelerini emretti. Hepsi ettiler. Yalnız İblis secde etmedi ki, o cinden idi.[2] Böylece secde etmediği için İblis, Rabbinin emrinden çıktı.″[3]


[1] Burada geçen ″Kendi eliyle″ ifadesi müteşâbihtir.

[2] İblis’in yaratılışı hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 34’ün izahına bakınız.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 278/2.


﴿ قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ ﴿٣٢﴾ قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَ۬أٍ مَسْنُونٍ ﴿٣٣﴾ قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ ﴿٣٤﴾ وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ ﴿٣٥﴾

32-35. Allah’u Teâlâ: ″Ey İblis! Niçin meleklerle beraber Âdem’e secde etmedin?″ dedi.* İblis de: ″Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana ben secde etmem″ dedi.* Allah’u Teâlâ, İblis’e buyurdu ki: ″O halde oradan (Cennetten) çık. Çünkü sen, şüphesiz kovulmuş birisin.* Şüphesiz ki, lânetim kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir.″

İzah: İblis, Âdem Aleyhisselâm’ın topraktan yaratıldığını görünce ben buna secde etmem, o topraktan, ben ise ateşten yaratıldım, dedi. Kendisini üstün görüp kibirlendi.

İblis’in kibirlenerek Âdem Aleyhisselâm’a secde etmemesi hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَالْكِبْرَ فَإِنَّ إِبْلِيسَ حَمَلَهُ الْكِبْرُ عَلَى أَنْ لا يَسْجُدَ لآدَمَ وَإِيَّاكُمْ وَالْحِرْصَ فَإِنَّ آدَمَ حَمَلَهُ الْحِرْصُ عَلَى أَنْ أَكَلَ مِنَ الشَّجَرَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ ابْنَيْ آدَمَ إِنَّمَا قَتَلَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ حَسَدًا (ابن عساكر عن ابن مسعود)

″Kibirden sakının. Şüphesiz ki kibir, şeytanı Âdem’e secde etmemeye sevk etmiştir. Hırstan da sakının. Zîrâ hırs, Âdem’i mâlum ağaçtan yemeğe sevk etmiştir. Hasetten de sakının. Zîrâ Âdem’in iki oğlundan biri kardeşini ancak haset sebebiyle öldürmüştür. İşte bunlar her hatânın aslıdır.″[1]

Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılması ve şeytanın da kibirlenerek ona secde etmemesi hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 30, 34 ve Sûre-i A’râf, Âyet 11-17 ve izahlarına bakınız.


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 173/5.


﴿ قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿٣٦﴾ قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ ﴿٣٧﴾ اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ﴿٣٨﴾

36-38. İblis dedi ki: ″Yâ Rabbi! Mademki beni kovdun, kıyâmet gününe kadar bana mühlet ver.″* Allah’u Teâlâ da buyurdu ki: ″Şüphesiz sen, mühlet verilenlerdensin;* mâlum vakte (kıyâmet gününe) kadar.″


﴿ قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٣٩﴾ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿٤٠﴾

39-40. İblis dedi ki: ″Yâ Rabbi! Beni rahmetinden kovmana karşılık, yemin olsun ki, ben de insanlara yeryüzünde mâsiyetleri süslü göstereceğim ve onların hepsini azdıracağım.* Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnâ.″

İzah: İblis’in fitnesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِبْلِيسُ أَيْ رَبِّ لَا أَزَالُ أُغْوِي بَنِي آدَمَ مَا دَامَتْ أَرْوَاحُهُمْ فِي أَجْسَادِهِمْ قَالَ فَقَالَ الرَّبُّ عَزَّ وَجَلَّ لَا أَزَالُ أَغْفِرُ لَهُمْ مَا اسْتَغْفَرُونِي (حم ابى سعيد الخدري)

İblis dedi ki: ″Ey Rabbim! İzzetin hakkı için Âdemoğullarının ruhları bedenlerinde bulunduğu sürece, onları azdırmaktan geri durmayacağım.″ Bunun üzerine Rabbi Azze ve Celle şöyle buyurdu: ″İzzetim ve Celalim hakkı için Ben de, onlar Benden bağışlanma diledikleri sü­rece, onları bağışlayıp duracağım.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11304.


﴿ قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٤١﴾ اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ ﴿٤٢﴾ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٤٣﴾ لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ ﴿٤٤﴾

41-44. Allah’u Teâlâ da buyurdu ki: ″İşte Bana ulaşan doğru yol budur.* Azgınlardan sana tâbi olanlar dışında, kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur.* Şüphesiz ki, o azgın olanların hepsine vaad edilen yer, Cehennemdir.* Onun yedi kapısı vardır, her kapıdan şeytana tâbi olanlardan bir kısmı girer.″

İzah: Cehennemin yedi derecesinin yedi ayrı kapısı vardır. Her kapı, İblis’e tâbi olan belli bir zümrenin girişi için ayrılmıştır.

Bu hususta Hz. Ali Kerremallâhu veche’nin şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Cehennemin kapıları, üst üste bulunan yedi kattan oluşmaktadır. Önce birinci katın kapısı açılıp orası doldurulur. Sonra ikincisinin, sonra üçüncüsünün. Nihâyet hepsi doldurulur.

İbn-i Cüryec Radiyallâhu anhu ise, bu yedi kapıdan herbirinin, ait olduğu Cehennem katlarının adlarını şöyle saymıştır:

İlkinin adı ″Cehennem″ ondan sonra gelen ″Lezâ″ ondan sonra gelen ″Hutâme″ ondan sonra gelen ″Saîr″ ondan sonra gelen ″Sekar″ ondan sonra gelen ″Cahim″ ondan sonra gelen ″Hâviye″dir.

Cehennem hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لِجَهَنَّمَ سَبْعَةُ أَبْوَابٍ بَابٌ مِنْهَا لِمَنْ سَلَّ السَّيْفَ عَلَى أُمَّتِي (ت عن ابن عمر)

″Cehennemin yedi kapısı vardır. Bu kapılardan birisi, ümmetime kar­şı kılıç çeken kimseleredir.″[1]


[1] Sünen-i Tirmizî. Tefsir’ul-Kur’ân 16.


﴿ اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ ﴿٤٥﴾ اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ ﴿٤٦﴾ وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ﴿٤٧﴾ لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ ﴿٤٨﴾

45-48. Şüphesiz ki Allah’tan korkanlar, Cennetlerde ve pınarlar başındadırlar.* Onlara: ″Selâmetle ve emniyetle oraya girin″ denir.* Onların kalplerinden kin ve hasedi kaldırdık. Artık onlar tahtlar üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.* Onlara orada hiç bir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılmazlar da.

İzah: Âyet-i Kerîme’de de geçtiği üzere, Cennet ehlinin dünyâda iken birbirlerine karşı olan kin ve husumetleri, Allah tarafından kalplerinden çıkartılır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الغِلُّ عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ كمَبارِكِ الإبلِ قَدْ نَزَعَهُ اللّٰهُ مِنْ قُلُوبِ المُؤمِنينَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن)

″Kin, Cennetin kapısında develerin çöküş yeri gibi olacaktır. Allah’u Teâlâ onu Mü’minlerin kalplerinden almış olacaktır.″[1]

Yine Sûre-i Hicr, Âyet 48’de geçtiği üzere Cennette yorgunluk olmadığına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ جِبْرِيلَ أَتَانِي فَقَالَ بَشِّرْ خَدِيجَةَ بِبَيْتٍ مِنْ قَصَبٍ لَا صَخَبَ فِيهِ وَلَا نَصَبَ (طب عن جابر رياب)

″Cebrâil bana geldi ve dedi ki: ″Hatice’yi Cennette inciden oyulmuş bir ev ile müjdele. Orada gürültü patırtı, meşakkat ve yorgunluk yoktur.″[2]

Cennetteki nîmetler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ لَكُمْ أَنْ تَصِحُّوا فَلَا تَسْقَمُوا أَبَدًا وَإِنَّ لَكُمْ أَنْ تَحْيَوْا فَلَا تَمُوتُوا أَبَدًا وَإِنَّ لَكُمْ أَنْ تَشِبُّوا فَلَا تَهْرَمُوا أَبَدًا وَإِنَّ لَكُمْ أَنْ تَنْعَمُوا فَلَا تَبْأَسُوا أَبَدًا فَذَلِكَ قَوْلُهُ عَزَّ وَجَلَّ {وَنُودُوا أَنْ تِلْكُمْ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} (م عن ابى هريرة وابى سعيد الخدرى)

Şüphesiz ki Cennet ehline bir münâdi şöyle nidâ eder: ″Sizin için sıhhatli olmak var, ebedî hasta olmayacaksınız, size yaşamak var, ebedî ölmeyeceksiniz, sizin için genç olmak var ebedî ihtiyarlamayacaksınız, sizin için devamlı nîmetlendirilmek var, ebedî sıkıntı çekmeyeceksiniz.″ Onlara: ″İşte sâlih amellerinizin karşılığı olarak mîrasçı olduğunuz Cennet budur″ diye nidâ olunur, diye geçen âyetten[3] murad budur.″[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

يَأْكُلُ أَهْلُ الْجَنَّةِ فِيهَا وَيَشْرَبُونَ وَلَا يَتَغَوَّطُونَ وَلَا يَمْتَخِطُونَ وَلَا يَبُولُونَ وَلَكِنْ طَعَامُهُمْ ذَاكَ جُشَاءٌ كَرَشْحِ الْمِسْكِ يُلْهَمُونَ التَّسْبِيحَ وَالْحَمْدَ كَمَا تُلْهَمُونَ النَّفَسَ (م عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Cennet ehli, orada yerler, içerler fakat küçük ve büyük abdeste çıkmazlar ve sümük çıkarmazlar. Lâkin onların yediği bu yiyecekler, geğirmekten ibâret olur ki bu, misk’in terleyip uçmasına benzer. Onlar nefes alıp verdikleri gibi aynı şekilde Allah’u Teâlâ’yı tesbih ve hamd edeceklerdir.″[5]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 7, s. 208.

[2] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1747; Sahih-i Buhârî, Hac 161; Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 12 (71).

[3] Sûre-i A’râf, Âyet 43.

[4] Sahih-i Müslim, Cennet 8 (22).

[5] Sahih-i Müslim, Cennet 7 (19).


﴿ نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ ﴿٤٩﴾ وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ ﴿٥٠﴾

49-50. Ey Resûlüm! Benim, elbette çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğumu kullarıma haber ver.* Şüphesiz, azâbımın elim olduğunu da kullarıma haber ver.

İzah: Allah’ın rahmeti ve gazabı hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَوْ يَعْلَمُ الْمُؤْمِنُ مَا عِنْدَ اللّٰهِ مِنَ الْعُقُوبَةِ مَا طَمِعَ بِجَنَّتِهِ أَحَدٌ وَلَوْ يَعْلَمُ الْكَافِرُ مَا عِنْدَ اللّٰهِ مِنَ الرَّحْمَةِ مَا قَنَطَ مِنْ جَنَّتِهِ أَحَدٌ (م ت عن ابى هريرة(

Eğer Mü’min, Allah’ın yanındaki cezâlandırmayı bilecek olsay­dı, hiçbiri O’nun Cennetine girmeyi ümit etmezdi. Şâyet kâfir, Allah’ın yanındaki rahmeti bilmiş olsaydı, hiçbiri O’nun Cennetinden ümit kesmezdi.″[1]

Bir kulun, Rabbine ümit ve korku içinde itaat etmesi gerekir. Görülüyor ki kul, durumu ne olursa olsun, Allah’tan ümit kesmemeli, yine durumu ne olursa olsun Allah’tan korkmayı terk etmemelidir.

İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan bu âyetlerin nüzul sebebine dair şu hâdise nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Şeybeoğullarının girdiği kapıdan yanımıza çıkıp geldiğinde biz gülüyorduk. Bunun üzerine: ″Size ne oluyor ki, böyle gü­lüyorsunuz? Güldüğünüzü görmeyeyim″ dedi. Sonra geri döndü, nihâyet odasının yanına varınca tekrar döndü ve bize şöyle buyurdu:

إِنِّي لَمَّا خَرَجْت جَاءَنِي جِبْرِيل فَقَالَ يَا مُحَمَّد لِمَ تُقَنِّط عِبَادِي مِنْ رَحْمَتِي نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُور الرَّحِيم . وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَاب الْأَلِيم (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابن عمر)

- Ben çı­kıp gittiğimde Cebrâil yanıma geldi ve bana dedi ki: ″Yâ Muhammed! Niçin rahmetim­den kullarımın ümidini kesiyorsun?″ ″Ey Resûlüm! Benim, elbette çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğumu kullarıma haber ver.* Şüphesiz, azâbımın elim olduğunu da kullarıma haber ver.(Sûre-i Hicr, Âyet 49-50)[2]


[1] Sahih-i Müslim, Tevbe 4 (23 Sünen-i Tirmizî, Daavât 99;

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 10, s. 34.


﴿ وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ ﴿٥١﴾ اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ ﴿٥٢﴾ قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ ﴿٥٣﴾ قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ ﴿٥٤﴾ قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ ﴿٥٥﴾ قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ ﴿٥٦﴾

51-56. Ey Resûlüm! İbrâhim’in misafirlerinin kıssasını da kullarıma bildir.* Hani onlar, İbrâhim’in yanına girmiş ve ″Selâm″ demişlerdi. İbrâhim de, ″Şüphesiz ki, biz sizden korkuyoruz″ demişti.* Onlar, ″Korkma! Biz seni ilim sahibi olan bir oğul ile müjdeleriz″ dediler.* İbrâhim de, ″Ben ihtiyar olduktan sonra mı beni müjdeliyorsunuz? Neye göre beni müjdeliyorsunuz?″ dedi.* Onlar, ″Seni hak olan bir şeyle müjdeliyoruz. Allah’tan ümidini kesenlerden olma″ dediler.* İbrâhim de, ″Dalâlette olanlardan başka, Rabbinin rahmetinden ümidini kim keser?″ dedi.

İzah: İbrâhim Aleyhisselâm’a gelen misafirler, Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil idi. Kendisine ve zevcesi Sâra vâlidemize, kendilerinden İshâk Aleyhisselâm’ın ve ondan da Yâkub Aleyhisselâm’ın olacağını müjdele-mek için gelmişlerdi.

İşte melekler İbrâhim Aleyhisselâm’ı ilim sahibi olan erkek bir çocuk ile müjdeleyince, İbrâhim Aleyhisselâm’ın şaşırması; hanımı Hz. Sâra’nın yaşlı ve kısır olup o zamana kadar hiç çocuk doğurmamış olmasıdır. Yoksa İbrâhim Aleyhisselâm’ın Hacer vâlidemizden olan evlâdı İsmâil Aleyhisselâm vardı.[1]


[1] Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i Hûd, Âyet 69-73’e bakınız.


﴿ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ ﴿٥٧﴾ قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ ﴿٥٨﴾ اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٥٩﴾ اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِر۪ينَ۟ ﴿٦٠﴾

57-60. İbrâhim: ″Ey melekler! Bu müjdeden başka daha ne vazifeniz vardır?″ dedi.* Melekler de dediler ki: ″Biz, mücrim bir kavme (onları helâk etmek için) gönderildik.* Ancak (îman eden) Lût’un ailesi müstesnâ; Biz onların hepsini elbette kurtaracağız.* Lâkin Lût’un zevcesi hâriç. Biz onun (kâfirlerle beraber olması sebebiyle) geride kalıp helâk edilenlerden olmasını takdir ettik.″

İzah: Lût Aleyhisselâm’ın bu kıssası hakkında geniş bilgi için Sûre-i Hûd, Âyet 74-83 ve izahlarına bakınız.


﴿ فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍۨ الْمُرْسَلُونَۙ ﴿٦١﴾ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ ﴿٦٢﴾

61-62. Nihâyet (Lût kavminin azap edilmesiyle) görevli olan melekler, Lût ailesine (evine) geldiler.* Lût, onlara: ″Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz″ dedi.


﴿ قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ ﴿٦٣﴾ وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ ﴿٦٤﴾ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ ﴿٦٥﴾وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ ﴿٦٦﴾

63-66. Melekler, Lût’a dediler ki: ″Hayır! Biz sana, kavminin şüphe ettikleri azap ile geldik.* Biz sana, hak bir emirle geldik ve şüphesiz biz, bu sözümüzde doğruyuz.* Gecenin bir kısmında ehlini yola çıkar, sen de peşlerinden yürü ve sizden hiçbir kimse arkasına bakmasın. Allah’ın emrettiği tarafa gidin.″* Ve Lût’a şu kesin emri vahyettik ki, sabaha çıkarken o kavmin kökü kesilmiş olacaktır.″


﴿ وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ ﴿٦٧﴾ قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا تَفْضَحُونِۙ ﴿٦٨﴾ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ ﴿٦٩﴾ قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَم۪ينَ ﴿٧٠﴾ قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ ﴿٧١﴾

67-71. (Melekler, Lût’a geldiği vakit) belde ahâlisi sevinerek (çirkin fiillerini yerine getirmek için) Lût’un evine geldiler.* Lût, onlara dedi ki: ″Bunlar benim misafirlerimdir, beni onlara karşı rezil etmeyin.* Allah’tan korkun, beni hakir ve zelil etmeyin.″* Onlar da Lût’a: ″Biz seni halkla görüşmekten ve işimize karışmandan nehyetmedik mi?″ dediler.* Lût da: ″Eğer (şehvetinizi teskin etmek) istiyorsanız, işte kızlarım!″ dedi.


﴿ لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿٧٢﴾ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ ﴿٧٣﴾ فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ ﴿٧٤﴾

72-74. Ey Resûlüm! Senin hayatına yemin olsun ki, şüphesiz onlar, sarhoşlukları (azgınlıkları) içinde bocalayıp duruyorlardı.* Nihâyet güneş doğarken, korkunç bir ses onları helâk etti.* Beldelerinin altını üstüne çevirdik. Onların üzerine ateşte pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık.

İzah: Sûre-i Hicr, Âyet 72 ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا حَلَفَ اللّٰهُ بِحَيَاةِ أَحَدٍ إِلَّا بِحَيَاةِ مُحَمَّدٍ، قَالَ: {لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ} وَحَيَاتِكَ يَا مُحَمَّدُ (ابن مردويه عن أبي هريرة)

″Allah’u Teâlâ, Muhammad Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hayatı dışında, kimsenin hayatı üzerine yemin etmemiştir. Allah’u Teâlâ, ″Ey Resûlüm! Senin hayatına yemin olsun ki, şüphesiz onlar, sarhoşlukları (azgınlıkları) içinde bocalayıp duruyorlardı″ buyurarak, ″Ey Resûlüm! Senin hayatına yemin olsun ki″ diye yemin etmiştir.[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 597.


﴿ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ ﴿٧٥﴾

75. Şüphesiz bunda, ferâset sahipleri için elbette ibretler vardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Ebû Said Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ ثُمَّ قَرَأَ {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ} (ت عن ابى سعيد الخدرى)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Mü’minin ferâsetinden sakının. Çünkü o, Al­lah’ın nûru ile bakar″ diye buyurdu ve daha sonra da: ″Şüphesiz bunda, ferâset sahipleri için elbette ibretler vardır″ mealindeki âyeti okudu.[1]

Mü’minin ferâseti hakkında yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إنَّ لِلّٰهِ تَعَالَى عِبَادًا يَعْرِفُونَ النَّاسَ بِالتَّوَسُّمِ. (الحكيم والبزار عن أنس)

″Allah’u Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, insanları ferâsetleri ile tanırlar.[2]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 16.

[2] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 30732.


﴿ وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ ﴿٧٦﴾ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ ﴿٧٧﴾ وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ ﴿٧٨﴾ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟ ﴿٧٩﴾

76-79. Lût’un beldesinin (Sedum’un) kalıntıları, hâlâ mevcut olan bir yol üzerindedir.* Şüphesiz bunda, Mü’minler için elbette bir ibret vardır.* Ashâb-ı Eyke de elbette zâlimler idi.* Onlardan da intikam aldık. Gerek Sedum gerek Eyke, anayol üzerindedir.

İzah: Lût Aleyhisselâm’ın beldesinin adı Sedum’dur. Eyke de, Şuayb Aleyhisselâm‘ın gönderildiği kavminin yaşadığı şehrin adıdır. Eyke halkı hakkında geniş bilgi için Sûre-i Şuarâ, Âyet 185-189 ve izahına bakınız.


﴿ وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ ﴿٨٠﴾

80. Yemin olsun ki, Hicr halkı da Resulleri yalanladı.

İzah: ″Hicr″, Medîne ile Şam arasındaki bir vâdinin ismidir. Bu vâdide yaşayan halka Semud denilirdi. Bunlar Sâlih Aleyhisselâm’ın kavmidir.

Bu hususta İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

مَرَرْنَا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْحِجْرِ فَقَالَ لَنَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا تَدْخُلُوا مَسَاكِنَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ إِلَّا أَنْ تَكُونُوا بَاكِينَ حَذَرًا أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَهُمْ ثُمَّ زَجَرَ فَأَسْرَعَ حَتَّى خَلَّفَهَا (م عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber Hicr vâdisinden geçerken, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bize buyurdu ki: ″Nefislerine zulmetmiş olanların ikametgâhlarına girmeyin. Onlara dokunmuş olan azâbın sizlere de dokunmasından sakının. Ancak ağlayıcılar olarak (hüzün ve ibretle) giriniz.″ Peygamberimiz daha sonra devesini dürterek hızlıca yoluna devam etti.″[1]

Yine İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan şöyle nakledilmiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا نَزَلَ الْحِجْرَ فِي غَزْوَةِ تَبُوكَ أَمَرَهُمْ أَنْ لَا يَشْرَبُوا مِنْ بِئْرِهَا وَلَا يَسْتَقُوا مِنْهَا فَقَالُوا قَدْ عَجَنَّا مِنْهَا وَاسْتَقَيْنَا فَأَمَرَهُمْ أَنْ يَطْرَحُوا ذَلِكَ الْعَجِينَ وَيُهَرِيقُوا ذَلِكَ الْمَاءَ (خ عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Tebuk Gazvesi sırasında Hicr denilen yerde konakladığında Ashâbına, oranın kuyusundan su içmemelerini ve o kuyudan su çekmemelerini emretti. Onlar: ″Biz, o su ile hamur yoğurduk ve oradan su çektik″ deyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine, suyu dökmelerini ve o hamuru bir kenara atmalarını emretti.[2]


[1] Sahih-i Müslim, Zühd 1 (39 Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 17.

[2] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 17.


﴿ وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ ﴿٨١﴾ وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِن۪ينَ ﴿٨٢﴾ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ ﴿٨٣﴾ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ ﴿٨٤﴾

81-84. Biz onlara âyetlerimizi gönderdik. Fakat onlar, âyetlerden yüz çevirdiler.* Onlar, dağları oyarak güvenli evler yapıyorlardı.* Sabah vakti korkunç bir ses onları helâk etti.* Kazandıkları (sağlam evleri ve topladıkları malları) onları azaptan kurtaramadı.


﴿ وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ ﴿٨٥﴾

85. Biz, gökleri ve yeri ve her ikisinin arasındakileri, ancak hak ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyâmet elbette gelecektir. Artık sen güzel bir kaçınmakla kaçın, onlardan yüz çevir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Artık sen güzel bir kaçınmakla kaçın, onlardan yüz çevir″ diye buyrulmaktadır. Yani, Ey Resûlüm! Sen, inkârcıların hallerinden dolayı üzülme. Onlardan intikam almaya acele etme, onlara karşı sabret ve onlar ile münâkaşa etme, demektir.


﴿ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ ﴿٨٦﴾

86. Şüphesiz senin Rabbin, her şeyi yaratan ve bilendir.


﴿ وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ ﴿٨٧﴾

87. Ey Resûlüm! Yemin olsun ki, Biz sana tekrarlanan yediyi (Fâtiha Sûresi’ni) ve büyük Kur’ân’ı verdik.

İzah: Âyet-i Kerîme’de, ″Tekrarlanan yedi″ diye geçen ifade Fâtiha Sûresi’dir. Bu sûre yedi âyetten ibâret olup namazların her rek’atında okunduğu için ″Seb’ül-Mesânî (tekrarlanan yedi) adını almıştır.

Bu hususta Ebû Said İbn’ul-Muallâ Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

كُنْتُ أُصَلِّي فِي الْمَسْجِدِ فَدَعَانِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمْ أُجِبْهُ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنِّي كُنْتُ أُصَلِّي فَقَالَ أَلَمْ يَقُلْ اللّٰهُ {اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ} ثُمَّ قَالَ لِي لَأُعَلِّمَنَّكَ سُورَةً هِيَ أَعْظَمُ السُّوَرِ فِي الْقُرْآنِ قَبْلَ أَنْ تَخْرُجَ مِنَ الْمَسْجِدِ ثُمَّ أَخَذَ بِيَدِي فَلَمَّا أَرَادَ أَنْ يَخْرُجَ قُلْتُ لَهُ أَلَمْ تَقُلْ لَأُعَلِّمَنَّكَ سُورَةً هِيَ أَعْظَمُ سُورَةٍ فِي الْقُرْآنِ قَالَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ هِيَ السَّبْعُ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنُ الْعَظِيمُ الَّذِي أُوتِيتُهُ (خ د ن عن سعيد بن المعلى)

Ben, Mescid-i Nebevî’de (nâfile) namaz kılıyordum. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem beni çağırdı. Fakat namazda olduğum için icâbet edemedim. Sonra yanına gelerek: ″Yâ Resûlallah! Namaz kılıyordum″ dedim. Bana: ″Allah’u Teâlâ, kitabında: ″Ey îman edenler! Resûl, kalplerinizi dîni hakikatler ile ihyâ için sizi dâvet ettiği vakit, Allah’a ve Resûle icâbet edin…″[1] diye buyurmuyor mu?″ dedi ve sözüne şöyle devam etti: ″Mescitten çıkmazdan önce, sana Kur’ân-ı Kerîm’in en büyük sûresini öğreteyim mi?″ dedi ve elimden tuttu. Mescitten çıkacağı sırada ben: ″Yâ Resûlallah! Sana en büyük sûreyi öğreteceğim, dememiş miydiniz?″ dedim. Bunun üzerine bana: ″O sûre, Elhamdulillâhi Rabbi’l âlemîn’dir ki, Seb’ül-Mesânî’dir ve bana verilen Yüce Kur’ân’dır″ buyurdu.[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي التَّوْرَاةِ وَلَا فِي الْإِنْجِيلِ مِثْلَ أُمِّ الْقُرْآنِ وَهِيَ السَّبْعُ الْمَثَانِي وَهِيَ مَقْسُومَةٌ بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ (ن عن ابى بن كعب)

″Allah’u Teâlâ ne Tevrat’ta ne de İncil’de, Ümm’ül-Kur’ân (Fâtiha Sûresi) gibi bir sûre indirmemiştir. Bu sûre, Seb’ül-Mesânî’dir. Hakk Teâlâ: ″O sûre, benimle kulum arasında taksim edilmiştir. Kulum için dilediği verilir″ buyuruyor.″[3]


[1] Sûre-i Enfâl, Âyet 24.

[2] Sahih-i Buhârî, Tefsir’ul-Fâtiha 1; Sünen-i Nesâî, İftitah 26; Sünen-i Ebû Dâvud, Vitir 15.

[3] Sünen-i Nesâî, İftitah 26.


﴿ لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٨٨﴾ وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ ﴿٨٩﴾

88-89. Ey Resûlüm! Kâfirlerin bâzısına verdiğimiz nîmetlere bakma! Onların îman etmemesinden mahzun olma ve Mü’minlere yumuşak ve tevâzu ile muâmele et.* Ve de ki: ″Şüphesiz ben, (sizi Allah’ın azâbı ile) apaçık uyarıcıyım!″

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, kâfirlerin malında gözü yoktu. Ancak Ashâbının, müşriklerde olan mal ve mülkler gibi nîmetlere ve rahatlığa sahip olmasını arzulamıştı. Çünkü İslâm’ın ilk yıllarında Müslüman olan kişilerin tamamına yakını köle ve fakirlerden oluşmaktaydı. O zamanlar, Müslümanlar için her türlü sıkıntının olduğu, çok zor geçen yokluk yılları idi. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, ″Ey Resûlüm! Kâfirlerin bâzısına verdiğimiz nîmetlere bakma!″ diye buyurmuştur.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in dünyâ malında gözü yoktu. Çünkü Hatice annemizden kendisine büyük bir servet kalmıştı. Hatice annemiz, Mekke’nin en zenginlerinden biriydi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu malın tamamını, fakir olan Ashâbını kölelikten kurtarmak ve onların ihtiyaçları için harcadı. Eğer dünyâlık bir arzusu olsaydı, servetini bu yolda harcamazdı. Buradan da, Peygamberimizin dünyâ malına hiç önem vermediği, malını canını, her şeyini Allah için fedâ edip Ashâbının güvenliği ve huzuru için harcadığı anlaşılmaktadır.

Ancak daha sonraları Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in kâfirlerle yapmış olduğu savaşlar neticesinde, aldığı ganîmetlerle hem kendisinin hem de ashâbının maddi durumları iyileşmiş, zengin olmuşlardır. Bu durumda bile Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem her türlü imkâna sahip olduğu halde mütevâzi bir hayat yaşamış, kendi şahsı için mal biriktirmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. O bir zaman, hanımlarına öfkelenip özel bir odaya çekildiğinde kendisini ziyaret eden Hz. Ömer’e şunları anlatmıştır:

دَخَلْتُ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى حَصِيرٍ قَالَ فَجَلَسْتُ فَإِذَا عَلَيْهِ إِزَارٌ وَلَيْسَ عَلَيْهِ غَيْرُهُ وَإِذَا الْحَصِيرُ قَدْ أَثَّرَ فِي جَنْبهِ وَإِذَا أَنَا بِقَبْضَةٍ مِنْ شَعِيرٍ نَحْوِ الصَّاعِ وَقَرَظٍ فِي نَاحِيَةٍ فِي الْغُرْفَةِ وَإِذَا إِهَابٌ مُعَلَّقٌ فَابْتَدَرَتْ عَيْنَايَ فَقَالَ مَا يُبْكِيكَ يَا ابْنَ الْخَطَّابِ فَقُلْتُ يَا نَبِيَّ اللّٰهِ وَمَالِي لَا أَبْكِي وَهَذَا الْحَصِيرُ قَدْ أَثَّرَ فِي جَنْبِكَ وَهَذِهِ خِزَانَتُكَ لَا أَرَى فِيهَا إِلَّا مَا أَرَى وَذَلِكَ كِسْرَى وَقَيْصَرُ فِي الثِّمَارِ وَالْأَنْهَارِ وَأَنْتَ نَبِيُّ اللّٰهِ وَصَفْوَتُهُ وَهَذِهِ خِزَانَتُكَ قَالَ يَا ابْنَ الْخَطَّابِ أَلَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَنَا الْآخِرَةُ وَلَهُمْ الدُّنْيَا قُلْتُ بَلَى (ه عمر بن الخطاب)

Bir gün Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına girdim, bir hasır üzerinde oturuyordu. Ben de oturdum. Üzerinde sâdece izarı vardı. Başka bir elbise yoktu. Hasır, yanağında iz bırakmıştı. Odanın bir kenarında bir sa’ kadar arpa ile (deri tabaklamakta kullanılan) bir miktar selem ağacı yaprağı vardı. Duvarda da bir deri asılıydı. Kendimi tutamadım, gözlerim boşaldı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yâ Ömer! Niçin ağlıyorsun?″ dedi. ″Yâ Resûlallah! Neden ağlamayayım, şu hasır yanağınızda iz bırakmış. Şu odana da bakıyorum, gördüklerimden başka bir şey yok. Halbuki Kisra ve Kayser nîmetler içindedirler. Sen ise Allah’ın Peygamberi ve O’nun seçkin kulusun, evin de işte bu haldedir″ dedim. Buyurdu ki: ″Yâ Ömer! İstemez misin ki âhiret bizim, dünyâ da onların olsun!″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: Ve de ki: ″Şüphesiz ki ben, (sizi Allah’ın azâbı ile) apaçık uyarıcıyım ″ diye buyrulmaktadır. Yani, Ey Resûlüm! De ki: ″Ben, insanları, can yakıcı bir azâbın, hakkı inkâr ederlerse, kendilerine geleceğini söyleyerek uyarıyorum″ demektir.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 11.


﴿ كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ ﴿٩٠﴾ اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ ﴿٩١﴾

90-91. Biz, bölücülere de (Ehl-i Kitab’a da) kitap indirmiştik.* Onlar, Kur’ân’ın bir kısmına îman edip, bir kısmına îman etmeyerek onu böldüler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Bölücüler″ hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

{الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ} قَالَ هُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ جَزَّءُوهُ أَجْزَاءً فَآمَنُوا بِبَعْضِهِ وَكَفَرُوا بِبَعْضِهِ (خ عن ابن عباس)

″Sûre-i Hicr, Âyet 91’de geçen bölücülerden maksat, Ehl-i Kitap’tır. Zîrâ onlar Kur’ân’ı, cüzlere ayırıp bir kısmına inandılar ve bir kısmını da inkâr ettiler.″[1]

Ehl-i Kitab’ın bu durumu Sûre-i Ra’d, Âyet 36’da şöyle geçmektedir:

Ey Resûlüm! Kendilerine kitap gönderdiğimiz kimseler, sana nâzil olan kitapla sevinirler. Senin aleyhinde ittifak edenlerden bâzıları da, sana nâzil olan kitabın bir kısmını inkâr ederler. Ey Habîbim! De ki: ″Ben ancak Allah’a ibâdet etmekle ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolundum. Ben, insanları O’na dâvet ederim. Dönüşüm de ancak O’nadır.″


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Hicr 4; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7040.


﴿ فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٩٢﴾ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٩٣﴾

92-93. Ey Habîbim! Rabbine yemin olsun ki, kâfirlerin hepsini (mahşer günü) hesaba çekeceğiz;* bütün yaptıklarından.

İzah: Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي قَوْلِهِ {لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ} عَنْ قَوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ (ت عن انس)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Sûre-i Hicr, Âyet 92-93 hakkında buyurdu ki: ″Lâ ilâhe illallâh, sözünden sorarız″ demektir.[1]

Bu Hadis-i Şerif, Allah’a ortak koşanlar hakkında söylenmiştir. Sûre-i Tevbe, Âyet 30’da: Yahudiler: ″Üzeyr, Allah’ın oğludur″ dediler. Hristiyanlar da: ″Îsâ Mesih, Allah’ın oğludur″ dediler…″ diye geçtiği üzere, Ehl-i Kitap da Allah’a ortak koştular. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in zamanındaki müşrikler de, Kâbe’de bulunan üçyüz altmış tane puta tapar ve bunların her birine ayrı isim ve görev taksiminde bulunarak Allah’a ortak koşarlardı. İşte Hadis-i Şerif’te geçen ″Lâ ilâhe illallâh″ ifadesi; Allah’ın tek olup, O’ndan başka ilah olmadığını vurgulamış ve mahşerde Allah’a ortak koşanlara, bu hususun sorulacağı beyan edilmiştir.


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ül-Kur’ân 16.


﴿ فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿٩٤﴾ اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِ ئ۪نَۙ ﴿٩٥﴾ اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ﴿٩٦﴾

94-96. Ey Resûlüm! Emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.* Şüphesiz Biz, o alay edenlere karşı sana yeteriz.* Onlar ki, Allah ile beraber başka ilâh edindiler (Allah’a ortak koştular). Yakında (âkıbetlerinin ne olacağını) bileceklerdir.

İzah: Abdullah b. Ubeyd Radiyallâhu anhu der ki: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, ″Emrolunduğun şeyi açıkça söyle″ buyruğu ininceye kadar gizli kalmaya devam etti. Daha sonra Müslümanların sayısı artınca, bu âyetler inmiş ve böylece Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâb-ı Kirâm, İslâm’ı açıktan, aleni bir şekilde tebliğ etmeye başlamışlardır.


﴿ وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ ﴿٩٧﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ ﴿٩٨﴾ وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ ﴿٩٩﴾

97-99. Ey Resûlüm! Yemin olsun ki, onların söylediklerinden dolayı senin göğsünün daraldığını biliyoruz.* Sen, Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.* Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Sen, Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol″ diye geçen ifadede, iki türlü ibâdetten bahsedilmektedir.

Birincisi: Allah’ın isimlerini veya bu isimlerden birini belli sayılarda tesbih etmektir. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مُعَقِّبَاتٌ لَا يَخِيبُ قَائِلُهُنَّ أَوْ فَاعِلُهُنَّ دُبُرَ كُلِّ صَلَاةٍ مَكْتُوبَةٍ ثَلَاثٌ وَثَلَاثُونَ تَسْبِيحَةً وَثَلَاثٌ وَثَلَاثُونَ تَحْمِيدَةً وَأَرْبَعٌ وَثَلَاثُونَ تَكْبِيرَةً (م كعب بن عجرة)

″Farz namazların ardı sıra söylenecek güzel zikirler vardır ki, onları her farz namazların ardından söyleyen ve yapan kimse hiçbir vakit hüsrâna uğramaz. Bunlar otuz üç defa Subhânallâh, otuz üç defa Elhamdulillâh, otuz dört defa Allâh’u Ekber’dir.″[1]

İkincisi: Secde etmek, yani namaz kılmaktır. Bu hususta da Hüzeyfe Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا حَزَبَهُ أَمْرٌ صَلَّى (د عن حذيفة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sıkıntılı bir işle karşılaştığı zaman, namaz kılardı.″[2]

Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Kâf, Âyet 39-40 ve izahına bakınız.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَيْرُ مَا عَاشَ النَّاسُ لَهُ رَجُلٌ يُمْسِكُ بِعِنَانِ فَرَسِهِ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ، كُلَّمَا سَمِعَ هَيْعَةً أَوْ فَزْعَةً طَارَ عَلَى مَتْنِ فَرَسِهِ فَالْتَمَسَ الْقَتْلَ فِي مَظَانِّهِ ، وَرَجُلٌ فِي شِعْبٍ مِنْ هَذِهِ الشِّعَابِ أَوْ فِي بَطْنِ وَادٍ مِنْ هَذِهِ الْأَوْدِيَةِ فِي غُنَيْمَةٍ لَهُ يُقِيمُ الصَّلَاةَ وَيُؤْتِيَ الزَّكَاةَ وَيَعْبُدَ اللّٰهَ حَتَّى يَأْتِيَهُ الْيَقِينُ لَيْسَ مِنَ النَّاسِ إِلَّا فِي خَيْرٍ (النسائي وابن مردويه عن أبي هريرة)

″İnsanların içinde en hayırlı yaşayan kişi, Allah yolunda atının yularını elinden bırakmayan, her düşman sesi veya tehlikeli bir durum işittiğinde uçarcasına atına atlayıp, ya şehit ya gazi olmak için olay yerine giden kişidir. Veya şu tepelerden bir tepede yahut şu vâdilerden bir vâdinin içinde bir koyun sürüsü sahibi olan, namazını kılıp zekâtını veren, ölüm ona gelene kadar Allah’a ibâdet eden ve insanlardan yana hayırdan başka bir şey düşünmeyen kişidir.″[3]


[1] Sahih-i Müslim, Mesâcid 26 (144 Riyâz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 1449.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât’ut-Tatavvû 22.

[3] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 8, s. 623; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 10570.