FECR SÛRESİ

Bu sûre 30 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini, ilk âyetinde geçen ve ″Sabahın şafağı″ anlamına gelen ″Fecr″ kelimesinden almıştır.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ وَالْفَجْرِۙ ﴿١﴾ وَلَيَالٍ عَشْرٍۙ ﴿٢﴾ وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِۙ ﴿٣﴾ وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِۚ ﴿٤﴾ هَلْ ف۪ي ذٰلِكَ قَسَمٌ لِذ۪ي حِجْرٍۜ ﴿٥﴾

1-5. Şafağa,* on geceye,* her çift ve tek’e* ve gelip geçen geceye yemin olsun ki,* bunlarda akıl sahipleri için bir yemin yok mudur?

İzah: Müfessirlerin beyanlarına göre; ″On geceden″ maksat, Zilhicce’nin ilk onu ve Ramazan’ın son on gecesidir.

Zilhicce’nin ilk on günü hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

وَلَيَالٍ عَشْرٍ قاَلَ عَشْر الْأَضْحَى (ك عن ابن عباس)

Fecr Sûresi’nde geçen ″On gece″, Kurban Bayramı’nın birinci gü­nü ile tamamlanan on gecedir.[1]

Ramazan’ın son on gününe dair de Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şöyle buyurmuştur:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَجْتَهِدُ فِي رَمَضَانَ مَا لَا يَجْتَهِدُ فِى غَيْرِهِ وفى الْعَشْرِ الْأَوَاخِرِ منه مَا لَا يَجْتَهِدُ فِي غَيْرِهِ (م عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ramazan ayında diğer aylardaki çalışmasından daha fazla çalışırdı. Ramazan’ın son on gününde Ramazan’ın diğer günlerindeki ibâdetten daha fazla ibâdet ederdi.[2]


[1] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 3888.

[2] Sahih-i Müslim, İtikaf 3 (7-8 Riyâz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 1199.


﴿ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙ ۖ ﴿٦﴾ اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙ ۖ ﴿٧﴾ اَلَّت۪ي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِۙ ۖ ﴿٨﴾ وَثَمُودَ الَّذ۪ينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِۙ ۖ ﴿٩﴾ وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۙ ۖ ﴿١٠﴾ اَلَّذ۪ينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِۙ ۖ ﴿١١﴾ فَاَكْثَرُوا ف۪يهَا الْفَسَادَۙ ۖ ﴿١٢﴾ فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍۙ ۖ ﴿١٣﴾

6-13. Ey Resûlüm! Rabbinin, Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?* O Âd kavminin yüksek sütunları ihtiva eden İrem adındaki beldesine ki,* o beldenin hiçbir yerde misli yaratılmamıştı.* Ve vâdide kayaları delip evler edinen Semud kavmine* ve kazıklar sahibi olan Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?* Bunlar, beldelerinde azgınlık ettiler* ve oralarda fesâdı artırdılar;* Rabbin de onlara azap kamçısı yağdırdı.

İzah: Hûd Aleyhisselâm‘ın kavmi Âd ve Sâlih Aleyhisselâm‘ın kavmi Semud hakkında geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 65-79 ve izahlarına bakınız.

Yine Âyet-i Kerîme’de Firavun’un, kazıklar sahibi olarak vasıflan-dırılması; hiddetli ve saltanat sahibi olması nedeniyle cezâlandırmak istediği kimselerin ellerini ve ayaklarını dört kazığa bağlayıp gerdirerek işkence etmiş olmasından dolayıdır.


﴿ اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِۜ ﴿١٤﴾ فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبّ۪ٓي اَكْرَمَنِۜ ﴿١٥﴾ وَاَمَّٓا اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبّ۪ٓي اَهَانَنِۚ ﴿١٦﴾

14-16. Ey Resûlüm! Şüphesiz senin Rabbin, görüp gözetmektedir.* Rabbi, insanı imtihan edip de ona ikramda bulunduğunda ve ona nîmetler verdiğinde, o der ki: ″Rabbim bana ikram etti.″* Fakat Rabbi onu fakirlik ve zorluk ile imtihan edip rızkını azalttığında da der ki: ″Rabbim bana ihânet etti.″


﴿ كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَت۪يمَۙ ﴿١٧﴾ وَلَا تَحَٓاضُّونَ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۙ ﴿١٨﴾ وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ اَكْلًا لَمًّاۙ ﴿١٩﴾ وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّاۜ ﴿٢٠﴾ كَلَّٓا اِذَا دُكَّتِ الْاَرْضُ دَكًّا دَكًّاۙ ﴿٢١﴾ وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّاۚ ﴿٢٢﴾ وَج۪ٓيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰىۜ ﴿٢٣﴾ يَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي قَدَّمْتُ لِحَيَات۪يۚ ﴿٢٤﴾ فَيَوْمَئِذٍ لَا يُعَذِّبُ عَذَابَهُٓ اَحَدٌۙ ﴿٢٥﴾ وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُٓ اَحَدٌۜ ﴿٢٦﴾

17-26. Hayır, hayır! Bilakis siz yetime ikram etmezsiniz,* yoksulu doyurmak için birbirinizi teşvik etmezsiniz,* haram helâl demeyip mîras yersiniz* ve malı hırs ile çok seversiniz.* Hayır (bu tutumunuz doğru değil)! Yer, parça parça olduğu zaman,* Rabbin gelip de melekler saf saf dizildiği* ve o gün Cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan yaptıklarını hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona ne faydası olur?* Der ki: ″Keşke âhiretim için önceden sâlih amellerde bulunsaydım!″* Artık o gün, Allah’u Teâlâ’nın yapacağı azâbı hiçbir kimse yapamaz.* O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz.

İzah: Cehennemin mahşer yerine getirilmesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُؤْتَى بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لَهَا سَبْعُونَ أَلْفَ زِمَامٍ مَعَ كُلِّ زِمَامٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ يَجُرُّونَهَا (م ت عن ابن مسعود)

″Mahşer günü Cehennem,yetmişbin yuları olduğu halde getirilir. Her yularında, onu çekenyetmişbin melek vardır.″[1]

Yine Sûre-i Fecr, Âyet 24’te: Der ki: ″Keşke âhiretim için önceden sâlih amellerde bulunsaydım!″ diye buyrulmaktadır. Yani kişi o gün, günahkâr ise yapmış olduğu günahlara pişman olur. Şâyet itaat ehli ise, daha çok ibâdet etmediği için pişmanlık duyar.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَوْ أَنَّ عَبْدًا خَرَّ عَلَى وَجْهِهِ مِنْ يَوْمِ وُلِدَ إِلَى أَنْ يَمُوتَ هَرَمًا فِي طَاعَةِ اللّٰهِ لَحَقَّرَهُ ذَلِكَ الْيَوْمَ وَلَوَدَّ أَنَّهُ يُرَدُّ إِلَى الدُّنْيَا كَيْمَا يَزْدَادَ مِنَ الْأَجْرِ وَالثَّوَابِ (حم عن محمد بن أبي عَمِيرة)

″Eğer bir kul doğduğu günden, yaşlanıp öldüğü güne kadar yüzü üstü sürünüp Allah’a itaat etse, yine de mahşer günü amelini küçümser ve dünyâya tekrar gönderilip daha fazla sevap, mükâfat elde etmeyi ister.″[2]

Yine âyette, kâfirlere olacak azap hakkında: Artık o gün, Allah’u Teâlâ’nın yapacağı azâbı hiçbir kimse yapamaz.* O’nun vurduğu bağı kimse vuramaz″ diye buyrulmaktadır. Allah’u Teâlâ’nın, Cehennemde kâfirleri zincirlerle bağlayıp azap ettiği gibi, kimse dünyâda azap edemez, demektir.

Bu husus Sûre-i Mü’min, Âyet 71’de de şöyle geçmektedir:

″O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.″

Sûre-i İnsân, Âyet 4’te de şöyle buyrulmuştur:

″Hakikaten Biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.″


[1] Sahih-i Müslim, Cennet 12 (29 Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Cehennem 1.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16992.


﴿ يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ ﴿٢٧﴾ اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ ﴿٢٨﴾ فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ ﴿٢٩﴾ وَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي ﴿٣٠﴾

27-30. Ey mutmain olan nefis!* Rabbine dön, sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak.* Artık kullarımın arasına gir* ve Cennetime gir.

İzah: Bu âyetlere, Ey rızâ ve teslimiyet makâmında karar kılıp yerleşmiş olan, mutmain olup huzura eren nefis! İndirilmiş olduğunuz yoldan tekrar yüksel ve Rabbine dön, dünyâda iken ilâhi takdir gereği başınıza gelenlere sabrettiğinizden rızayla vasıflanmış olarak, Rabbinizin katında kabul ve ikrâma mazhar olmuş bir şekilde Rabbine dön. Ey mutmain olan nefis! Zikredilen şekilde Rabbine döndükten sonra, kullarımın arasına gir, o kullarım ki, Benim dergahıma vâsıl olmuşlar ve katımdaki sıdk makâmına yerleşmişlerdir. Sonuçta, Benim vahdetimin Cennetine gir, yüksek mertebeye erişerek rahata eriş,[1] diye mânâ verildiği gibi âlimler tarafından birçok farklı mânâlarda verilmiştir.

Bu âyetler ile ilgili olarak Said b. Zaid Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

قَرَأَ رَجُلٌ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ، فَقَالَأَبُو بَكْرٍمَا أَحْسَنَ هَذَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ الْمَلَكَ يَقُولُهَا لَكَ يَاأَبَا بَكْرٍ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن سعيد بن زايد)

Bir adam, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda: ″Ey mutmain olan nefis!″ diye geçen Sûre-i Fecr, Âyet 27’yi okudu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir: ″Bu ne kadar güzel bir haldir Yâ Resûlallah!″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Şüphesiz ki melek bu sözü sana söyleyecektir, Yâ Ebû Bekir!″ buyurdu.[2]

Bu âyetlerde, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziye ve Nefs-i Marziye diye üç nefis mertebesi zikredilmiştir. Yedi nefis mertebesi vardır. Bunlar: Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziye, Nefs-i Marziye ve Nefs-i Safiyye’dir.

Tasavvufta olan bu yedi nefis mertebesi şöyledir:

Birincisi: Nefs-i Emmâre’dir. Sahibini hevâsına tâbi eden budur. Bunlar, ya fâsıktır, ya münâfıktır, ya küfür üzeredir. Bu husus Sûre-i Câsiye, Âyet 23’te: ″Hevâsını kendine ilah edinen″ diye geçmektedir.

Bu husus Sûre-i Yûsuf, Âyet 53’te de: ″Yusuf: ″Ben nefsimi temize çıkarmam. Şüphesiz ki nefis, kötülüğü şiddetle emreder. Ancak Rabbimin esirgediği nefis müstesnâ. Şüphesiz Rabbim çok bağış-layandır, çok merhamet edendir″ dedi″ diye geçmektedir. Nefs-i Emmâre‘nin sıfatları yedidir. Her kimde bunlar var ise Cehenneme götürür. Bu kötü ameller şöyledir: Kibir, ucup, riyâ, bahil (cimrilik), haset, gazap ve hubbu dünyâdır (dünyâ hırsı ile âhireti terk etmektir).[3]

İkincisi: Nefs-i Levvâme’dir. Hatâlarından dolayı kendi kendine levm eder, yani nefsini kınar. ″Ey Nefis! Beni azdırdın″ der. Hakkı bâtılı bilir, bâzen nefis kendini aldatır; nefsine uyar, günah işler, fakat pişman olur. Bu husus Sûre-i Kıyâmet, Âyet 2’de: ″Ve hayır! Nefs-i Levvâme’ye yemin ederim ki″ diye geçmektedir.

Üçüncüsü: Nefs-i Mülhime’dir. Haktan ilham kapısı açılan nefistir. İbadet bunda oturaklaşır. Aşk, muhabbet bundadır.

Dördüncüsü: Nefs-i Mutmainne’dir. Kalbi Hakk’a mutmain olmuş kimsedir. Hakk’ın sırları ve tecellileri bundadır. Kalp, Hakk’a mutmain olur. Nişanı Hakk’a tevekküldür. Dünyâdan elini çekmektir.

Bu husus Sûre-i Fecr, Âyet 27-30’da şöyle geçmektedir: ″Ey mutmain olan nefis!* Rabbine dön, sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak.* Artık kullarımın arasına gir* ve Cennetime gir.″

Beşincisi: Nefs-i Râziye’dir. Sahibi, Hakk‘ın belâlarına kazalarına râzı olur.

Altıncısı: Nefs-i Marziye’dir. Hak kendinden râzı olmuştur.

Yedincisi: Nefs-i Safiyye’dir. Her şeyden sâfi (arınmış) olan nefistir.

Bu nefis mertebeleri ibâdetle, taatle çalışarak geçilir. Böylece kişi Allah’u Teâlâ’ya olan yakınlık derecesini artırır. Bize ziyâde bilinmesi lâzım olan bu ilk dörde kadar olandır. Sonra diğer üçü olan Râziye, Marziye ve Safiyye belâ makâmıdır. Belâ çekmeden bunlar geçilmez. Enbiyâlar, evliyâlar makâmıdır. İşte bu dünyâya gelmekten murad bu makamlara varmaktır.

Nefis zikrullah ile mutmainne makâmına yükselir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Ra’d, Âyet 28’de şöyle buyurmuştur:

Onlar, îman edenlerdir ve kalpleri zikrullah ile mutmain olanlardır. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak zikrullah ile mutmain olur.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

اَعْظَمُ النَّاسِ دَرَجَةً اَلذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا (هب عن ابى سعيد الخدرى)

″Derecesi en yüksek olanlar, Allah’ı çok zikredenlerdir.″[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

سِيرُوا سَبَقَ الْمُفَرِّدُونَ قَالُوا وَمَا الْمُفَرِّدُونَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتُ (م عن ابى هريرة)

″Durmayın çalışın, çalışanlar ileri geçtiler ve ilerlediler.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Bu ileri geçenler kimlerdir?″ Buyurdu ki: ″Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlardır.″[5]


[1] Geylânî Tefsiri, c. 6, s. 422-423.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 20, s. 58.

[3] Bu kötü ahlaklar hakkında geniş bilgi için Sûre-i Hadîd, Âyet 23’ün izahına bakınız.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 74/13.

[5] Sahih-i Müslim, Zikir 1 (4).