ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ

Bu sûre 200 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. Âl-i İmrân, İmrân ailesi demektir. İmrân, Mûsâ Aleyhisselâm’ın babasının adıdır. Daha sonra gelmiş olan Hz. Meryem’in babasının adı da İmrân’dır.

İmrân ailesi, içinden Peygamberlerin çıktığı mübârek bir ailedir. Bu sûrede, Hz. Meryem ve babası İmrân’dan, Zekeriyya Aleyhisselâm’dan ve Hz. Meryem’in Îsâ Aleyhisselâm’ı babasız olarak dünyâya getirmesinden bahsedilmiş, ismi geçen bu aileden dolayı ″Âl-i İmrân Sûresi″ diye isimlendirilmiştir.

Bu sûre hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُؤْتَى بِالْقُرْآنِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَأَهْلِهِ الَّذِينَ كَانُوا يَعْمَلُونَ بِهِ تَقْدُمُهُ سُورَةُ الْبَقَرَةِ وَآلُ عِمْرَانَ وَضَرَبَ لَهُمَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثَلَاثَةَ أَمْثَالٍ مَا نَسِيتُهُنَّ بَعْدُ قَالَ كَأَنَّهُمَا غَمَامَتَانِ أَوْ ظُلَّتَانِ سَوْدَاوَانِ بَيْنَهُمَا شَرْقٌ أَوْ كَأَنَّهُمَا حِزْقَانِ مِنْ طَيْرٍ صَوَافَّ تُحَاجَّانِ عَنْ صَاحِبِهِمَا (م ت عن نواس بن سمعان)

″Mahşer gününde Kur’ân ve onunla amel eden Kur’ân sahipleri getirilirler. Bakara Sûresi ile Âl-i İmrân Sûresi, onların önüne geçerler.″ Râvi der ki: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bu iki sûre için üçer misâl getirdi ki, artık bunları hiç unutmadım.″ Buyurdu ki: ″Bu iki sûre, iki bulut kümesi yahut aralarında bir nûr bulunan siyah iki gölgelik yahut da gökyüzünde saf saf kanat açmış vaziyette uçan iki alay kuş gibidir. Bunlar, sahiplerini hararetten koruyacak ve şefaat edeceklerdir.″[1]

Bu Hadis-i Şerif’te geçtiği üzere, Bakara Sûresi ile Âl-i İmrân Sûresi çifttir. Fâtiha Sûresi’nde geçen ″Yalnız Sana ibâdet ederiz″ buyruğu; Bakara Sûresi’ne, ″Yalnız Sana sığınırız″ buyruğu da Âl-i İmrân Sûresi’ne işârettir. Bakara Sûresi; îman, ahkâm ve cümle amelin beyanıdır. Âl-i İmrân Sûresi de, Hakk’a ne ile yakın olunur, Cennete ne ile girilir, ne ile kâfir olunur, ne ile Mü’min olunur bunların beyanıdır. Kısaca korktuğundan kurtulmak için günahlardan sakınıp Allah’a sığınmaktır.

Bir kimse tefekkür ederek düşünmelidir ki, bu âyetlerde Allah’u Teâlâ’nın yeminler ile vaad ettiğini vereceğini, herkesin Cennet veya Cehennemi kendi eliyle kazanacağını nice şekillerle, misâllerle söylemekte ve iyilik yapanlara Cenneti, kötülük yapanlara Cehennemi yatak yapacağını beyan etmektedir. Kulun yapmak istediği şeyleri, onun isteğine göre, Allah’ın yaratacağını; istemenin kulun elinde, yaratmanın da Allah’ın elinde olduğunu söylemektedir. Allah’u Teâlâ, kulun irâdesini kendi eline vermiştir. ″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, kullarına aslâ haksızlık yapmaz[2] buyruğu budur.

Allah’u Teâlâ’nın hiçbir kuluna haksızlık yapmayacağına ve îman edip sâlih amel işleyenlerin Cennete, inkâr ederek kötü amellerde bulunup küfrü seçenlerin de Cehenneme gideceğine ve bu hususta irâdeyi tamamen kulun eline verdiğine dair çok sayıda Âyet-i Kerîme vardır. Bu konuda geniş bilgi için Sûre-i Enfâl, Âyet 51’in izahına bakınız.


[1] Sahih-i Müslim, Salât’ül-Müsâfirîn 42 (253 Sünen-i Tirmizî, Sevâb’ul-Kur’ân 5.

[2] Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 182.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓمٓ ﴿١﴾ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ ﴿٢﴾

1-2. Elif, Lâm, Mîm.* Allah’u Teâlâ ki, O’ndan başka ilah yoktur, Hayy ve Kayyûm olan O’dur.

İzah: Hayy: Ezelî ve ebedî hayat ile diridir. Kayyûm: Bütün mükevvenâtın yaratma ve tedbiri, muhafazası O’na aittir, demektir.

Necran Hristiyanları tarafından gönderilen bir heyet, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendi­mizle tartışmış ve Hz. Îsâ’nın Allah veya Allah’ın oğlu olduğunu yahut da üç ila­hın üçüncüsü olduğunu iddia etmişlerdir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara hak dîni tebliğ etmiş ve Hz. Îsâ’nın da kendileri gibi insan ve Allah’ın Peygamberi olduğunu söylemiştir.

Bu Âyet-i Kerîme, Hristiyanların bâtıl iddialarını reddederek, Allah’u Teâlâ’nın tek bir ilah olduğunu, O’ndan başka hiçbir ilahın bulunmadığını be­yan etmiş ve bu sûrede bunlara ve Ehl-i Kitab’a cevap verilmiştir.

Yine bu iki Âyet-i Kerîme hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اسْمُ اللّٰهِ الْأَعْظَمُ فِي هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ {وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا اِلٰهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ} وَفَاتِحَةِ سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ {الم اللّٰهُ لَا اِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} (د ت عن اسماء بنت يزيد)

″Allah’u Teâlâ’nın İsm-i A’zam’ı şu âyetlerdedir. Bunlar: ″Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir″[1] âyeti ile ″Elif, Lâm, Mîm.* Allah’u Teâlâ ki, O’ndan başka ilah yoktur, Hayy ve Kayyûm olan O’dur″[2] âyetidir.″[3]


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 163.

[2] Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 1-2.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 358; Sünen-i Tirmizî, Daavât 65.


﴿ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ ﴿٣﴾ مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ ﴿٤﴾ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ ﴿٥﴾ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿٦﴾

3-6. Ey Resûlüm! O, sana kitabı (Kur’ân’ı) hak olarak ve kendisinden önce gönderdiği kitapları tasdik edici olarak indirdiği gibi, Tevrat ve İncil’i de indirmişti;* önceki insanların hidâyeti için. Şimdi ise hak ile bâtılı ayıran âyetleri indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah’u Teâlâ, hükmünde gâliptir ve intikam sahibidir.* Şüphesiz ki, Allah’a yerde ve gökte olan hiçbir şey gizli değildir.* O, rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendirir. O’ndan başka ilah yoktur, her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: Şimdi ise hak ile bâtılı ayıran âyetleri indirdi″ diye geçen ifadeyle; Allah’u Teâlâ’nın, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile, Îsâ Aleyhisselâm hakkın­da tartışan Hristiyanların yanlışta olduğunu Resûlü Ekrem’in sözlerinin ise hak olduğunu beyan eden âyet ve delilleri indirdiği beyan edilmiştir.

Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’nin devamında: ″O, rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendirir″ diye geçtiği üzere, annelerinizin karnında erkek, dişi, beyaz, siyah, kırmızı gibi di­lediği sûrette yaratan Allah’tır. Îsâ Aleyhisselâm’ı da annesinin karnında şekillendiren ve babasız olarak dünyâya getiren O’dur. Bu durumda olan Îsâ Aleyhisselâm, nasıl ilah olabilir? Halbuki Allah’tan başka ilah yok­, demektir.


﴿ هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿٧﴾

7. O, sana kitabı (Kur’ân’ı) indirdi. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Bu âyetler kitabın esâsıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri gibi mânâ vermek ve fitne çıkarmak maksadıyla müteşâbih âyetlere tâbi olurlar. Halbuki müteşâbih âyetlerin mânâsını, ancak Allah’u Teâlâ bilir. İlimde râsih olanlar ise, ″Âyetlerin cümlesi Rabbimizden nâzil olmuştur, biz onlara îman ettik″ derler. İşte böyle diyenler, hâlis akıl sahipleridir.

İzah: Rebi’ b. Enes Radiyallâhu anhu, Âyet-i Kerîme’de: ″Kalp-lerinde eğrilik olanlar″ diye geçen kişilerin, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelen Necran Hristiyanları olduk­larını söylemiştir. Necran Hristiyanlarının heyeti Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelmiş, onunla münazaraya girmiş ve şöyle demişlerdir: ″Sen Hz. Îsâ’nın, Allah’ın sözü ve ruhu olduğunu kabul etmiyor musun?″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de onlara: ″Evet, o öyledir″ demiştir. Hristiyanlar da: ″Senin bu sözün bizim için kâfidir″ demişler. İşte bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri gibi mânâ vermek ve fitne çıkarmak maksadıyla müteşâbih âyetlere tâbi olurlar″ diye geçen Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 7’yi indirmiştir.

Nitekim Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 59’da buyurmuştur ki:

″Şüphesiz ki, Allah katında Îsâ’nın misâli, Âdem’in misâli gibidir ki, onu topraktan yarattı ve sonra ona ″Ol″ dedi, o da oluverdi.″

Bu Âyet-i Kerîme, her ne kadar Necran Hristiyanları hakkında nâzil olmuşsa da hükmü geneldir. Nitekim Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

تَلَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ سورة آل عمران آية 7، قَالَتْ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِذَا رَأَيْتُمُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ، فَأُولَئِكَ الَّذِينَ سَمَّى اللّٰهُ فَاحْذَرُوهُمْ (خ عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Âl-i İmrân Sûresi’ndeki: ″O, sana Kur’ân’ı indirdi. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Bu âyetler Kur’ân’ın esâsıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri gibi mânâ vermek ve fitne çıkarmak maksadıyla müteşâbih âyetlere tâbi olurlar...″ diye devam eden âyeti okudu ve bana dedi ki: ″Yâ Âişe! Kur’ân’ın yalnız müteşâbih âyetlerine tâbi olan şu dalâlet sahiplerini gördüğünde, Allah onları Kur’ân’da beyan edip kötülemiştir, onlardan sakının!″[1]

Yani diyor ki: Müteşâbih âyetlere, istedikleri gibi mânâ vermek ve fitne çıkarmak maksadıyla o âyetlere tâbi olanları gördüğünüz zaman, onları tanıyın, onlardan sakının. Çünkü siz farkında olmadan îmanınızı, itikâdınızı bozar ve Allah’u Teâlâ’ya âsi ederler. Bunun için Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Onları tanıyın ve onlardan sakının, uzak olun!″ diye uyarmıştır.

Âyet-i Kerîme’de geçen ″Muhkem âyetler,″ herkesin zâhir mânâsını anlayabileceği âyetlerdir. ″Müteşâbih âyetler″ ise, mânâsını Allah’u Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediği âyetlerdir. Yalnız Kur’ân’da söylendiği şekilde îman edilir. Bu türden olan âyetlerden bâzıları şöyledir:

Îsâ Aleyhisselâm’ın tekrar yeryüzüne inme vakti, kıyâmetin ne zaman kopacağı türünden olan âyetler müteşâbihtir.

Allah’ın Zât’ı birdir. Sıfatı çoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette Allah’u Teâlâ, ″Biz″ diyerek çoğul kullanmaktadır. İşte bunun mânâsını ancak Allah bilir, başkası bilmez. Biz ancak Zât’ı birdir, ortağı ve benzeri yoktur, sıfatı çoktur, diye inanırız.

Yine Sûre-i Fetih, Âyet 10’da: ″Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir″ diye geçmektedir. Allah’u Teâlâ’nın eli deyince, O’nun eli tarif edilemez. Biz bunu okur, böyle îman ederiz. İştebu âyet de müteşâbih’tir. Bu âyette ″Allah’ın eli″ diye geçen ifadesinin esas mânâsını Allah’tan başkası bilmez. Biz ancak anladığımız şekilde söyleriz. ″Allah’ın kudreti, hıfz-ı himâyesi onların üzerindeydi″ deriz.

Ayrıca âyet ve hadiste ne mânâya geldiği açıklanmayan ve birçok mânâya ihtimali olabilen âyetler de müteşâbihtir.

Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Kehf, Âyet 9’da: Ey Habîbim! Yoksa sen, Ashâb-ı Kehf ve Rakîm’i, Bizim şaşılacak âyetlerimizden mi zannettin?diye buyuruyor. Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ, Ashâb-ı Kehf ile Rakîm’i birbirinden ayırmıştır. Ashâb-ı Kehf altı kişiydiler. Yedincileri giderken yolda karşılaştıkları çoban ki, o da onlara katılmıştı. Bir de yanlarında kendilerine katılan çobanın köpeği vardı. Bunlar, âyetlerde açıklanmıştır. Rakîm de, Âyet-i Kerîme’de geçmektedir. Ashâb-ı Kehf’in mânâsı okunur, öğrenilir, bilinir ve söylenir. Ama Rakîm’in mânâsını Allah’tan başkası bilmez. Çünkü Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lerde bunun ne olduğu bildirilmemiştir. Dolayısıyla Ashâb-ı Kehf muhkem; Rakîm ise müteşâbihtir.[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

نَزَلَ الْكِتَابُ الْأَوَّلُ نَزَلَ مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَعَلَى حَرْفٍ وَاحِدٍ وَنَزَلَ الْقُرْآنُ مِنْ سَبْعَةِ أَبْوَابٍ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ زَاجِرًا وَآمِرًا وَحَلالًا وَحَرَامًا وَمُحْكَمًا وَمُتَشَابِهًا وَأَمْثَالًا فَأَحَلُّوا حَلالَهُ وَحَرَّمُوا حَرَامَهُ وَاَفْعَلُوا مَا أُمِرْتُمْ وَاَنْتَهُوا عَمَّا نُهِيتُمْ عَنْهُ وَاعْتَبِرُوا بِأَمْثَالِهِ وَاعْمَلُوا بِمُحْكَمِهِ وَآمِنُوا بِمُتَشَابِهِهِ وَقُولُوا آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا (ك عن ابن مسعود)

Birinci kitap, tek kapıdan tek harf üzerine indi. Kur’ân ise yedi kapıdan yedi harf üzerine nâzil oldu. Nehyedici, emredici, helâl kılıcı, haram kılıcı, muhkem, müteşâbih, misâl âyetlerini ihtivâ etmiştir. Öyleyse onun helâlini helâl, haramını da haram kılın! Onda ne ile emrolundu iseniz onu yapın, neden nehyedildi iseniz ondan kaçının. Ondaki misâllerden de ibret alın! Muhkemiyle amel edin, müteşâbihine îman edin ve şöyle deyin: ″Biz ona îman ettik, hepsi Rabbimizden nâzil olmuştur!″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْقُرْآن لَمْ يَنْزِل لِيُكَذِّب بَعْضه بَعْضًا فَمَا عَرَفْتُمْ مِنْهُ فَاعْمَلُوا بِهِ وَمَا تَشَابَهَ مِنْهُ فَآمِنُوا بِهِ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عمرو بن العاص)

″Kur’ân, bir kısmı diğer bir kısmını yalanlamak için indiril-memiştir. Ondan anladığınızla amel edin ve müteşâbih olanlarına da îman edin.″[4]

Bu konu da Hz. Ömer Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

إِنَّهُ سَيَأْتِى نَاسٌ يُجَادِلُونَكُمْ بِشُبُهَاتِ الْقُرْآنِ فَخُذُوهُمْ بِالسُّنَنِ فَإِنَّ أَصْحَابَ السُّنَنِ أَعْلَمُ بِكِتَابِ اللّٰهِ. (در عن عمر بن الخطاب )

″Size birtakım insanlar Kur’ân’ın müteşâbih âyetleriyle mücâdele etmeye gelecekler. Siz de onlara, sünnetler ile karşı koyun. Çünkü sünnetleri bilenler Allah’ın kitabını en iyi bilenlerdir.″[5]

İlimde râsih olanlar hakkında da birçok Sahâbeden nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmaktadır:

سُئِلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمْ مَنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ؟ قَالَ: هُوَ مَنْ بَرَّتْ يَمِينُهُ، وَصَدَقَ لِسَانُهُ، وَعَفَّ بَطْنَهُ وَفَرْجَهُ، فَذَاكَ الرَّاسِخُ (طب عن أبو الدّرداء وأبو أمامة، وواثلة بن الأسقع وأنس بن مالك)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, ilimde râsih olanların kimler olduğu sorulunca, buyurdu ki: ″Bir şey hakkında yemin ettiği zaman yemini doğru çıkan, doğru sözlü olan ve midesini ve fercini günahlardan uzak tutanlar, işte râsih olanlar bunlardır.″[6]

Bu Hadis-i Şerif’te râsihlik mertebesine erişenlerin, ilim tahsiliyle değil, salih amel ile eriştiğine vurgu yapılmıştır.


[1] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1684.

[2] Ashâb-ı Kehf ve Rakîm ile ilgili daha geniş bilgi için Sure-i Kehf, Âyet 9’un izahına bakınız.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 451/9.

[4] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 2, s. 11.

[5] Sünen-i Dârimî, Mukaddime 17.

[6] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 7544; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6840.


﴿ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٨﴾

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟ ﴿٩﴾

8-9. Râsihler derler ki: ″Ey Rabbimiz! Bize hidâyet ettikten sonra kalplerimizi haktan döndürme ve katından bize bir rahmet ihsan et. Şüphesiz ki, Vehhâb olan (çok bahşeden) ancak Sensin.″* ″Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde (mükâfat ve cezâ için) insanları toplayacak olan ancak Sensin. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, vaadinden dönmez.″

İzah: Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 8 ile ilgili olarak Ümmü Seleme Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يُكْثِرُ فِي دُعَائِهِ أَنْ يَقُولَ اللّٰهُمَّ مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ قَالَتْ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَوَإِنَّ الْقُلُوبَ لَتَتَقَلَّبُ قَالَ نَعَمْ مَا مِنْ خَلْقِ اللّٰهِ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ بَشَرٍ إِلَّا أَنَّ قَلْبَهُ بَيْنَ أُصْبُعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ اللّٰهِ فَإِنْ شَاءَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ أَقَامَهُ وَإِنْ شَاءَ اللّٰهُ أَزَاغَهُ فَنَسْأَلُ اللّٰهَ رَبَّنَا أَنْ لَا يُزِيغَ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا وَنَسْأَلُهُ أَنْ يَهَبَ لَنَا مِنْ لَدُنْهُ رَحْمَةً إِنَّهُ هُوَ الْوَهَّابُ قَالَتْ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَلَا تُعَلِّمُنِي دَعْوَةً أَدْعُو بِهَا لِنَفْسِي قَالَ بَلَى قُولِي اللّٰهُمَّ رَبَّ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي وَأَذْهِبْ غَيْظَ قَلْبِي وَأَجِرْنِي مِنْ مُضِلَّاتِ الْفِتَنِ مَا أَحْيَيْتَنَا (حم عن ام سلمة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ey Kalpleri çeviren Allah’ım! Sen kalbimi dînin üzere sâbit kıl″ diye çokça duâ ederdi. Dedim ki: ″Yâ Resûlallah! Kalpler değişir mi?″ Buyurdu ki: ″Evet! Hiçbir insan yoktur ki, onun kalbi Allah’u Teâlâ’nın parmaklarından iki parmağı arasında bulunmuş olmasın. O, dilediğine hidâyet eder, dilediğini de kaydırır. Biz, Rabbimiz olan Allah’tan dileriz ki, bizi hidâyete kavuşturduktan sonra kalplerimizi haktan kaydırmasın, bizi Rahmet-i İlâhiyesine nâil etsin. Çünkü o, her isteyene ihsan buyurandır.″ Yâ Resûlallah! Benim, kendim için yapacağım bir duâyı bana öğretir misin?″ deyince buyurdu ki: ″Evet, öğreti­rim.″ De ki: ″Ey Peygamberim Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Rabbi olan Allah’ım! Sen benim gü­nahlarımı affet, kalbimin öfkesini gider ve sağ kaldığım müddetçe beni saptıracak fitnelerden koru.″[1]

Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا اسْتَيْقَظَ مِنْ اللَّيْلِ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ اللّٰهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلَا تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ (د عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem gece uyandığında: ″Allah’u Teâlâ’dan başka ilâh yok, O’nu tesbih ederim. Allah’ım! Günahlarımı bağışlamanı ve rahmetini dilerim. Allah’ım! İlmimi artır, bana hidâyet lütfettikten sonra kalbimi haktan döndürme, bana katından bir rahmet ver. Şüphesiz ki, Vehhâb olan (çok bahşeden) ancak Sensin″ diye duâ ederdi.[2]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 25364.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 109.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ ﴿١٠﴾ كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿١١﴾

10-11. Kâfirlere, (azaptan kurtulmak için) ne mallarının ne de çocuklarının bir faydası vardır. Onlar, Cehennemin odunudurlar.* Bunların hâli, Âl-i Firavun’un (Firavun ve adamlarının) ve onlardan öncekilerin hâli gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar. Allah’u Teâlâ da onları günahları sebebiyle yakaladı. Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.

İzah: Hakkı söyleyen Mu­hammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i inkâr eden Yahudi, Hristiyan, münâfık ve diğer kâfirlerin malları ve evlatları, kendilerini Allah’ın azâbından koruyamayacak ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Âhirette Cehennemin odunu işte bun­lardır. Bu kâfirlerin davranışı, Âl-i Firavun ve onlardan önce geçen Nûh, Hûd, ve Lût Aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin azgınlaşan kavimleri gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar. Allah’u Teâlâ da onları günahları sebebiyle yakalayıp helâk etti. Malları ve evlatları kendilerine fayda vermedi. Allah’u Teâlâ, kendisini inkâr edene ve Peygamberini yalanlayana karşı cezâlandırması çok şiddetlidir, demektir.


﴿ قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ ﴿١٢﴾

12. Ey Resûlüm! O kâfirlere (Yahudilere) de ki: ″Yakında siz de mağlup olacak ve Cehennemde toplanacaksınız. Orası, ne kötü bir yataktır.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre şöyledir:

مَّا أَصَابَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قُرَيْشًا يَوْمَ بَدْرٍ وَقَدِمَ الْمَدِينَةَ جَمَعَ الْيَهُودَ فِي سُوقِ بَنِي قَيْنُقَاعَ فَقَالَ يَا مَعْشَرَ يَهُودَ أَسْلِمُوا قَبْلَ أَنْ يُصِيبَكُمْ مِثْلُ مَا أَصَابَ قُرَيْشًا قَالُوا يَا مُحَمَّدُ لَا يَغُرَّنَّكَ مِنْ نَفْسِكَ أَنَّكَ قَتَلْتَ نَفَرًا مِنْ قُرَيْشٍ كَانُوا أَغْمَارًا لَا يَعْرِفُونَ الْقِتَالَ إِنَّكَ لَوْ قَاتَلْتَنَا لَعَرَفْتَ أَنَّا نَحْنُ النَّاسُ وَأَنَّكَ لَمْ تَلْقَ مِثْلَنَا فَأَنْزَلَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي ذَلِكَ قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ. (د عن ابن عباس)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir Gazâsı’nda Kureyş müşriklerine gâlip gelerek, Medîne’ye döndüğü zaman Benî Kaynuka semtinde bir grup Yahudi ile karşılaşarak onlara dedi ki: ″Ey Yahudiler! Allah’ın azâbından korkun ve İslâm’a gelin ki, Kureyş’in başına gelen musîbet size de gelmesin. Halbuki siz, benim hak Peygamber olduğumu kitabınız da bulup bilirsiniz.″ Onlar: ″Yâ Muhammed! Sen ona aldanma; harp ilmini bilmeyen bir kavme olan muzafferiyetine bakıp da bizi onlara kıyas ederek bize gâlip geleceğini sanma″ dediler. İşte bu olay üzerine Allah’u Teâlâ, Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 12’yi indirdi.[1]

Bu Âyet-i Kerîme, Yahudilerin de yakında Müslümanlara karşı mağlup olacakları­nı haber vermiştir. Nitekim daha sonra Yahudilerle yapılan anlaşmayı bozarak Müslümanlara ihânet etmeleri üzerine Yahudiler cezâlandırılmış, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı ise sürgün edilmiştir.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, İmâre 22; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6842.


﴿ قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ ﴿١٣﴾

13. Şüphesiz ki, Bedir’de karşılaşan iki toplulukta sizin için ibret vardır. Birisi Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfirdi. Müslüman topluluk, kâfir topluluğun sayılarını, kendi sayılarının iki ka­tı olduğunu bizzat gözleriyle görüyorlardı. Allah’u Teâlâ dilediğine yardım eder. Şüphesiz bunda, basiret sahibi olanlar için elbette bir ibret vardır.

İzah: Bedir Savaşı’nı tasvir eden bu Âyet-i Kerîme, önceki âyeti kuvvetlendirmek için Yahudilere hitâben nâzil olmuştur.

Ey Yahudiler! Birbirleriyle karşılaşan toplulukta sizin için bir ibret var­dır. Bunlardan bir topluluk Allah yolunda savaşan Müslümanlardır. Diğeri ise inkârcı olan kâfirlerdir. Müslümanlar, müşrik topluluğun kendilerinin iki katı olduğunu bizzat gözleriyle görmüşlerdir. Buna rağmen yılmamışlar ve onları Allah’ın yardımıyla mağlup etmişlerdir.

Allah’u Teâlâ, müşriklerin gerçek sayısını Müslümanlara az göstermiştir. Çünkü müşriklerin sayısı, Müslümanların üç misli kadar, hattâ üç mislinden de fazla idi. Allah onların sayısını Mü’minlere bu âyette zikredildiği gibi bir ara kendilerinin iki katı kadar gösterdi. Diğer bir durumda da müşriklerin sayısını Müslümanlara kendi sayıları kadar gösterdi.

Abdullah b. Mes’ud Radiyallâhu anhu bu âyeti okuduktan sonra şunları söylemiş­tir: Bu durum, Bedir Savaşı’nda olmuştur. Biz, müşriklere baktık. Onların bizim iki katımız olduklarını gördük. Tekrar onlara baktık. Bu defa onların bizden tek bir kişi dahi fazla olmadıklarını gördük. İşte bu son durum, Sûre-i Enfâl, Âyet 44’te şöyle zikredilmektedir:

″Ey Mü’minler! O vakti zikredin ki, siz düşmanla karşılaştığınız sırada, Allah’u Teâlâ onları size az gösterdi ve bu harbe katılmaları için de onlara sizi az gösterdi. Çünkü Allah’u Teâlâ, mukadder emrini yerine getirecekti. İşlerin hepsi Allah’a döndürülür.″

Allah’u Teâlâ, Müslümanların bu hâlini, iki fırkanın da ger­çek sayısını bilen Yahudilere haber vererek onları, ibret almaya, sayılarının çokluğu ile gururlanmamaya ve müşriklerin başına gelenlerin kendi başlarına gelmesinden kaçınmaya çağırmıştır.

Bedir Harbi’nde, Müslümanların sayısı üç yüz on üç kişi idi. Bu hususta Berâ b. Âzib Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

كُنَّا نَتَحَدَّثُ أَنَّ أَصْحَابَ بَدْرٍ يَوْمَ بَدْرٍ كَعِدَّةِ أَصْحَابِ طَالُوتَ ثَلَاثُ مِائَةٍ وَثَلَاثَةَ عَشَرَ رَجُلًا (ت عن البراء)

″Bedir Günü, savaşa katılan Müslümanların, Tâlut’un adamlarının sayısı kadar; üç yüz on üç olduğunu söylerdik.″[1]

Bedir’de müşriklerin sayısı da, bin kişi kadardı. Müslümanların hem sayısı, hem de harb âletleri müşriklere göre çok yetersiz olmasına rağmen, Allah’ın yardımıyla gâlip gelmişlerdir.

Bedir Harbi hakkında geniş bilgi için yine bu Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 123’ün izahına bakınız.


[1] Sünen-i Tirmizî, Siyer 37; Tâlut hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 246-252’ye bakınız.


﴿ زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ ﴿١٤﴾ قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ ﴿١٥﴾

14-15. Kadınlar, oğullar, kantarlarca altın ve gümüş, nişânı olan atlar, deve, sı­ğır, koyun gibi havyanlar ve ekinler insanlara güzel göründü. İnsanlar, bunların üzerine düşerek çok fazla severler. Bunlar ise, hep dünyâ hayatının menfaatidir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.* Ey Resûlüm! De ki: ″Size bunlardan daha hayırlısını bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri katında altlarından nehirler akan ve orada ebedî kalacakları Cennetler, tertemiz zevceler ve Allah’ın rızâsı vardır. Allah’u Teâlâ, kullarını hakkıyla görendir.″

İzah: Dünyânın kıymetsizliğine dair Sehl b. Sa’d Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِذِي الْحُلَيْفَةِ فَإِذَا هُوَ بِشَاةٍ مَيِّتَةٍ شَائِلَةٍ بِرِجْلِهَا فَقَالَ أَتُرَوْنَ هَذِهِ هَيِّنَةً عَلَى صَاحِبِهَا فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَلدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللّٰهِ مِنْ هَذِهِ عَلَى صَاحِبِهَا وَلَوْ كَانَتْ الدُّنْيَا تَزِنُ عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا سَقَى كَافِرًا مِنْهَا قَطْرَةً أَبَدًا (ه عن سهل بن سعد)

Biz, Zuاhüleyfe’de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Peygamberimiz, şişkinlikten ayakları havaya kalkmış murdar bir koyunla karşılaştı. Bunun üzerine buyurdu ki: ″Şu murdar koyunun sahibinin yanında ne kadar kıymetsiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah katında dünyâ, sahibi yanında şu koyundan daha kıymetsizdir. Eğer dünyâ, Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar kıymetli olsaydı, Allah’u Teâlâ, bir kâfire dünyâ sularından bir damla bile içirmezdi.″[1]

Hz. Ömer Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

اللّٰهُمَّ إِنَّا لَا نَسْتَطِيعُ إِلَّا أَنْ نَفْرَحَ بِمَا زَيَّنْتَهُ لَنَا اللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ أَنْ أُنْفِقَهُ فِي حَقِّهِ (خ عن عمر)

″Ey Allah’ım! Biz ancak Senin bizler için ziynetlediğin şeylerle ferahlanmaya muktedir oluyoruz. Ey Allah’ım! Ben Senden, malı hak yolda harcamama muvaffak kılmanı dilerim!″[2]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ هَذَا الْمَالَ خَضِرَةٌ حُلْوَةٌ وَنِعْمَ صَاحِبُ الْمُسْلِمِ لِمَنْ أَخَذَهُ بِحَقِّهِ فَجَعَلَهُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَنْ لَمْ يَأْخُذْهُ بِحَقِّهِ فَهُوَ كَالْآكِلِ الَّذِي لَا يَشْبَعُ وَيَكُونُ عَلَيْهِ شَهِيدًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ (م عن ابى سعيد الخدرى)

″Şüphesiz ki dünya malı yeşildir, tatlıdır. Bu mal, Müslüman olan sahibi için ne güzeldir. O, bu malı helâl yoldan kazanır. Onu Allah yolunda yetimlere ve yoksullara harcar. Kim de malını helâl yoldan kazanmazsa, işte o, hiç doyma­dan yiyen kimse gibidir. Bu malı, mahşer gününde onun aleyhine şahitlik ede­cektir.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الدُّنْيَا كُلَّهَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِ الدُّنْيَا الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ (ن م عبد اللّٰهِ بن عمرو)

″Dünyâ, bir nîmettir. Dünyâ nîmetlerinin en hayırlısı da sâliha kadındır.″[4]

Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’nin sonunda takvâ sahiplerini rızâsına kavuşturacağını zik­retmiştir. Çünkü nîmetlerin en yücesi, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Bu sebep­ledir ki, Mü’minler birbirlerine duâ edip en iyi dileklerini sunarlarken ″Allah râzı olsun″ temennisinde bulunurlar.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ يَقُولُ لِأَهْلِ الْجَنَّةِ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ فَيَقُولُونَ لَبَّيْكَ رَبَّنَا وَسَعْدَيْكَ وَالْخَيْرُ فِي يَدَيْكَ فَيَقُولُ هَلْ رَضِيتُمْ فَيَقُولُونَ وَمَا لَنَا لَا نَرْضَى يَا رَبِّ وَقَدْ أَعْطَيْتَنَا مَا لَمْ تُعْطِ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ فَيَقُولُ أَلَا أُعْطِيكُمْ أَفْضَلَ مِنْ ذَلِكَ فَيَقُولُونَ يَا رَبِّ وَأَيُّ شَيْءٍ أَفْضَلُ مِنْ ذَلِكَ فَيَقُولُ أُحِلُّ عَلَيْكُمْ رِضْوَانِي فَلَا أَسْخَطُ عَلَيْكُمْ بَعْدَهُ أَبَدًا (م عن ابى سعيد الخدرى)

Allah’u Teâlâ Cennetliklere: ″Ey Cennetlikler!″ diye seslenecek, onlar da: ″Emret, emret; emrinle mutluyuz, emrinle mutluyuz. Ey Rabbimiz! Hayır, Senin ellerindedir″ derler. Allah’u Teâlâ da: ″Râzı oldunuz mu?″ diye sorar. Onlar da: ″Ey Rabbimiz! Nasıl râzı olmayalım? Sen bize, yarattıklarından hiçbir kimseye vermediğin nîmetleri verdin″ derler. Allah’u Teâlâ: ″Ben size, bunlardan daha üstününü vereyim mi?″ der. Onlar da: ″Ey Rabbimiz! Bunlardan daha üstün ne ola­bilir?″ derler. Allah’u Teâlâ da: ″Sizin üzerinize rızâmı indiririm. Artık ondan sonra size ebedî gazap etmem″ der.[5]

Takvâ sahipleri ile ilgili Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

جَاءَ رَجُلٌ اِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَوْصِنِى قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ عَلَيْكَ بِتَقْوَى اللّٰهِ تَعَالَى! فَاِنَّهَا جِمَاعِ كُلُّ خَيْرٍ وَعَلَيْكَ بِالْجِهَادِ ف۪ى سَبِيلِ اللّٰهِ تَعَالَى! فَاِنَّهُ رُهْبَانِيَّةُ الْمُسْلِم۪ينَ وَعَلَيْكَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَعَالَى وَتِلَاوَةِ الْقُرْآنِ ! فَاِنَّهُ نُورٌ لَكَ فِى الْاَرْضِ وَذِكْرٌ لَكَ فِى السَّمَاءِ وَاَخْزِنْ لِسَانِكَ اِلَّا مِنْ خَيْرٍ فَأِنَّكَ بِذَلِكَ تَغْلِبُ الشَّيْطَانَ (ع خط عق صف طح غ عن أبى سعيد الخدرى)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir adam gelerek: ″Yâ Resûlallah! Bana vasiyet eyle″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Takvâ ile amel edesin. Çünkü hayrın hepsi ondadır. Ve senin üzerine Allah yolunda (nefsin ile) mücâhede etmek olsun ki bu, Müslümanların ruhbanlığıdır.[6] Ve senin üzerine zikrullah etmek olsun ve Kur’ân okumak olsun. Çünkü bunlar, sana yeryüzünde nûr ve gökyüzünde de senin için zikirdir. Ve senin üzerine dilini tutmak olsun. Yalnız hayırda tutmalı değil, hayrı söylemelisin. İşte sen bunların hepsini yaparsan, şeytana gâlip gelirsin.[7]

Takvâ ile amel odur ki, herkes haramdan sakınır. Takvâ ehli, daha fazla dikkat edip, fetvâda câiz olduğu halde şüpheli şeylerden sakınır. Takvâ ehli, helâl malından çok yemeye bile sakınır. Şeriatta karnı doyana kadar yiyebilir. Ancak bunlar daha fazla ibâdet yapıp Hakka sevilebilmek için yemeyi içmeyi azaltır. Şeriatta yemeye içmeye ruhsat varken, takvâ ehli hak yolunda nefisle mücâhede eder.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 3.

[2] Sahih-i Buhârî, Rikâk 11.

[3] Sahih-i Buhârî, Cihat 37.

[4] Sünen-i Nesâî, Nikah 15; Sahih-i Müslim, Radâ 17 (64).

[5] Sahih-i Müslim, Cennet 3 (9).

[6] Ruhbanlık hakkında Sûre-i Hadid, Âyet 27 ve izahına bakınız.

[7] Râmûz’ul-Ehâdîs, 317/8.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ ﴿١٦﴾ اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ ﴿١٧﴾

16-17. O takvâ sahipleri ki, ″Ey Rabbimiz! Sana îman ettik, bizim günahlarımızı bağışla ve bizi Cehennem azâbından koru″ derler.* Onlar sabrederler, îmanlarında sâdıktırlar, ibâdette devamlıdırlar, mallarını Allah yolunda infak ederler ve seher vakitlerinde istiğfar ederler.

İzah: Bu âyetlerde geçen ibâdetlerle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur.

يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الْآخِرُ فَيَقُولُ مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ (د عن ابى هريرة)

″Her gece, gecenin son üçte biri kaldığında Allah’u Teâlâ dünyâ semâsına iner ve şöyle buyurur: Yok mu bir isteyen, istediğini vereyim. Yok mu bir duâ eden, duâsını kabul edeyim, yok mu istiğfar eden, bağışlayayım.″[1]

يَا أَيُّهَا النَّاسُخُذُوا مِنْ الْأَعْمَالِ مَا تُطِيقُونَ فَإِنَّ اللّٰهَ لَايَمَلُّحَتَّىتَمَلُّواوَإِنَّ أَحَبَّ الْأَعْمَالِ إِلَى اللّٰهِ مَا دَامَ وَإِنْ قَلَّ (خ عن عائشة)

″Ey insanlar! Amellerden gücünüz yettiği kadar yapın. Çünkü Allah, siz usanmadıkça usanmaz. Allah’a amellerin en sevgili olanı, azda olsa devamlı olanıdır.″[2]

اِنَّهُ لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِى وَاِنِّى لَأَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ فِى الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ )م طب عن الاغر المزنى(

″Muhakkak ki, kalbime perde çekilir ve bu nedenle ben günde yüz kere (Estağfirullah el-Azîm, diye) Allah’a istiğfar ederim.″[3]

ثَلَاثَةٌ مَعْصُومُونَ مِنْ شَرِّ اِبْلِيسَ وَجُنُودِهِ: اَلذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْمُسْتَغْفِرُونَ بِالْاَسْحَارِ وَالْبَاكُونَ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ (ابو الشيخ فى الثواب عن ابن عباس)

″Üç şey kimde var ise şeytanın ve yardımcılarının şerrinden kur-tulmuştur. Zikrullahı gece gündüz çok edenler, seher vakti (Estağfirullah el-Azîm, diye) istiğfar edenler. Allah korkusundan ağlayanlar.″[4]

Yine bu hususta Mesrûk Hazretlerinden şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

سَأَلْتُ عَائِشَةَ عَنْ عَمَلِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ كَانَ يُحِبُّ الدَّائِمَ قَالَ قُلْتُ أَيَّ حِينٍ كَانَ يُصَلِّي فَقَالَتْ كَانَ إِذَا سَمِعَ الصَّارِخَ قَامَ فَصَلَّى (م عن مسروق)

Hz. Âişe’ye sordum: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e göre hangi amel efdaldi?″ Bana: ″Devamlı olan″ diye cevap verdi. Ben tekrar: ″Gecenin hangi vaktinde kalkardı?″ dedim. ″Horozun sesini işittiği zaman kalkar akabinde namaz kılardı″ diye cevap verdi.[5]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 21.

[2] Sahih-i Buhârî, Libas 43.

[3] Sahih-i Müslim, Zikir 12 (41 Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 884, 879.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, 266/1.

[5] Sahih-i Müslim, Salât’ul-Müsâfirîn 16 (131 Sahih-i Buhârî, Teheccüd 7, Rikâk 18.


﴿ شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ ﴿١٨﴾

18. Allah’u Teâlâ, melekler ve adâleti yerine getiren ilim sahipleri (Peygamberlerle Mü’minler) O’ndan başka ilah olmadığına şâhitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur, her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ile münazaraya girişen Necran Hristiyanlarının, Hz. Îsâ’ya isnat etmiş oldukları Allah’ın oğlu şeklindeki iddialarını reddetmiş, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını eşi ve benzeri bu­lunmadığını beyan etmiştir. Bunu hem bizzat kendisi beyan buyurmuş, melekler ikrar etmiş ve Peygamberlerle Mü’minler de îman etmişlerdir.


﴿ اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿١٩﴾

19. Şüphesiz ki, Allah katında tek din İslâm’dır. Bu hakikati bilen Ehl-i Kitab’ın ihtilaf etmeleri ise, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayıdır. Allah’ın âyetlerini kim inkâr ederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, hesabı çabuk görendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi tek ve hak olan dînin, İslâm Dîni olduğuna dair Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 85’te de şöyle buyrulmuştur:

″Her kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu din ondan aslâ kabul edilmeyecek ve o kimse âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِۜ وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ۟ ﴿٢٠﴾

20. Ey Habîbim! Bu kadar delilden sonra (hak dînin İslâm olduğu hususunda) seninle mücâdele ederlerse, de ki: ″Ben ve bana tâbi olanlar sâdece Allah’a îman ettik ve O’na boyun eğdik.″ Ve Ehl-i Kitap olanlar ile ümmîlere (Arap müşriklerine) de ki: ″Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?″ Eğer İslâm’ı kabul ederlerse, hidâyete nâil olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, senin üzerine düşen, ancak tebliğ etmektir. Allah’u Teâlâ, kullarını hakkıyla görendir.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine îman etmeden Cennete girilemeyeceğine dair bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmuştur:

أَنَّ غُلَامًا يَهُودِيًّا كَانَ يَضَعُ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَضُوءَهُ وَيُنَاوِلُهُ نَعْلَيْهِ فَمَرِضَ فَأَتَاهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَدَخَلَ عَلَيْهِ وَأَبُوهُ قَاعِدٌ عِنْدَ رَأْسِهِ فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا فُلَانُ قُلْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ فَنَظَرَ إِلَى أَبِيهِ فَسَكَتَ أَبُوهُ فَأَعَادَ عَلَيْهِ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَظَرَ إِلَى أَبِيهِ فَقَالَ أَبُوهُ أَطِعْ أَبَا الْقَاسِمِ فَقَالَ الْغُلَامُ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَنَّكَ رَسُولُ اللّٰهِ فَخَرَجَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يَقُولُ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَخْرَجَهُ بِي مِنْ النَّارِ (حم عن انس)

Yahudi bir genç, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e abdest suyu hazırlar, nalinlerini getirirdi. Bir gün hastalandı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onu ziyarete gitti. O gencin babası başucunda duruyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o gence: Ey falan, ″Lâ İlâhe illallâh″ de, diye buyurdu. Genç, babasına baktı, babası sustu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözünü tekrarlayınca çocuk yine babasına baktı ve babası: ″Ebu’l–Kâsım’ın dediğini yap″ deyince, o genç: ″Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle diyerek, gencin yanından çıktı: ″Benim sâyemde onu Cehennemden çıkaran Allah’a hamd olsun.″[1]

İşte bu Hadis-i Şerif’ten anlaşıldığı üzere, ″Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh″ demeden, Hristiyan ve Yahudi olan kimseler de dâhil olmak üzere hiçbir kimse Cennete giremez.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 12330.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ﴿٢١﴾ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ ﴿٢٢﴾

21-22. Ey Habîbim! Allah’u Teâlâ’nın âyetlerini inkâr edenleri, Peygamberleri haksız yere öldürenleri ve insanlardan adâletle emreden kimseleri öldürenleri elim bir azap ile müjdele.* İşte onların amelleri, dünyâ ve âhirette bâtıl oldu. Onların (kendilerini azaptan kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur.

İzah: Bu âyetler üç yüze yakın peygamberin ölümünden sorumlu olan Yahudilerden bahsetmektedir. Yahudilerin, Zekeriyya Aleyhisselâm ve Yahyâ Aleyhisselâm gibi çok sayıda Peygamberi öldürdüklerine dair Sûre-i Bakara, Âyet 61 ve izahına bakınız.


﴿ اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ ﴿٢٣﴾ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ﴿٢٤﴾ فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ﴿٢٥﴾

23-25. Ey Resûlüm! Kendilerine kitaptan (Tevrat’tan) nasip verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın kitabına dâvet olunurlar da, sonra onlardan bir kısmı yüz çevirir. Onların âdeti dönekliktir.* Bu da onların, ″Bize sayılı günler dışında, aslâ ateş dokunmayacaktır″ demelerindendir. Onları, dinlerinde iftira ettikleri şeyler aldatmıştır.* Gerçekleşmesinde şüphe olmayan ve herkesin amelinin karşılığını tam olarak görüp haksızlığa uğratılmadığı o günde, bu yüz çevirenleri de topladığımız vakit, onların halleri nasıl olacaktır?


﴿ قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٢٦﴾ تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿٢٧﴾

26-27. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz ve dilediğini zelil edersin. Her hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kâdirsin.″* ″Geceyi gündüze girdirirsin, gündüzü de geceye girdirirsin. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.″

İzah: Katâde Hazretleri der ki: Ey Resûlüm! De ki: ″Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin…″ diye devam eden âyet, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in; şu anki İran’ın ve Bizans’ın elinde bulunan yerlerin, ümmetine verilmesini istemesi üzerine nâzil olmuştur. Mülkün asıl sahibinin Allah’u Teâlâ olduğunu, onu kullarından dilediğine verip, dilediğin­den de çekip alacağını beyan etmiştir. Nitekim buralar, daha sonra Müslümanlar tarafından alınmıştır.

Yine bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Muaz b.Cebel Radiyallâhu anhu’ya şöyle buyurmuştur:

يَا مُعَاذُ، أَلا أُعَلِّمُكَ دُعَاءً تَدْعُو بِهِ؟ فَلَوْ كَانَ عَلَيْكَ مِنَ الدِّينِ مِثْلُ جَبَلِ صَبِرٍ أَدَّاهُ اللّٰهُ عَنْكَ وَصَبِرٌ جَبَلٌ بِالْيَمَنِ، فَادْعُ بِهِ يَا مُعَاذُ قُلِ: اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ، وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ، وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ، وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكِ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ، وتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ، وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ، وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ، وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ. رَحْمَنَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا، تُعْطِي مَنْ تَشَاءُ مِنْهُمَا، وتَمْنَعُ مَنْ تَشَاءُ، ارْحَمْنِي رَحْمَةً تُغْنِيني بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ (طب عن معاذ بن جبل)

Ey Muaz! Sana öyle bir duâ öğreteceğim ki, bu duâyı yaptığında, Uhud Dağı kadar borcun olsa bile Allah’u Teâlâ bu borcu ödeyecektir. Ey Muaz! Allah’a şöyle duâ et: ″Ey Mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz ve dilediğini zelil edersin. Her hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kâdirsin.″* ″Geceyi gündüze girdirirsin, gündüzü de geceye girdirirsin. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.[1] Ey dünyâ ve âhiretin Rahmân ve Rahîm’i olan Allah’ım! Sen onlardan dilediğine verir ve dilediğine de vermezsin. Allah’ım! Beni başkasının rahmetine (yardımına) muhtaç kılmadan fakirlikten kurtar ve borcumu öde (bu hususta bana yardımcı ol). Beni Senin ibâdetinde ve yolunda öldür.″[2]


[1] Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 26-27.

[2] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 16739.


﴿ لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ ﴿٢٨﴾

28. Mü’minler, Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Her kim bunu yaparsa, Allah’tan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onların size zarar vermesinden korkarsanız müstesnâ. Allah’u Teâlâ size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihâyet dönüş Allah’adır.


﴿ قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٢٩﴾

29. Ey Resûlüm! (Kâfirleri dost edinenlere) de ki: ″Allah’u Teâlâ sizin kalplerinizde sakladığınızı da açıkladığınızı da bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.″

İzah: Bu âyette geçen kâfirleri dost tutan münâfıkların özellikleri hakkında Hz. Ebu’l-Âliye şöyle buyurmuştur:

هِيَ سِتُّ خِصَالٍ فِي الْمُنَافِقِينَ إِذَا كَانَتْ فِيهِمُ الظُّهْرَةُ عَلَى النَّاسِ أَظْهَرُوا هَذِهِ الْخِصَالَ: إِذَا حَدَّثُوا كَذَبُوا وَإِذَا وَعَدُوا أَخْلَفُوا وَإِذَا ائْتُمِنُوا خَانُوا وَنَقَضُوا عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَقَطَعُوا مَا أَمَرَ اللّٰهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَأَفْسَدُوا فِي الأَرْضِ وَإِذَا كَانَتِ الظُّهْرَةُ عَلَيْهِمْ أَظْهَرُوا الْخِصَالَ: إِذَا حَدَّثُوا كَذَبُوا وَإِذَا وَعَدُوا أَخْلَفُوا وَإِذَا ائْتُمِنُوا خَانُوا (تفسير ابن ابى حاتم عن ابى العالية)

Münâfıkların altı özelliği vardır. İnsanlar üzerine gâlip geldikleri zaman bu özelliklerini açığa çıkarırlar. Bunlar: ″Konuştukları zaman yalan söyler­ler, vaad ettikleri zaman dönerler, emânet verildiğinde hıyânet ederler, Allah’a söz verdikten sonra ahidlerini bozarlar, Allah’ın emrettiği Hakka kavuşmak yolunu keserler ve yeryüzünde zulüm, fitne ve fesat yaparlar.″ Eğer gâlibiyet kendilerinin değil de başkalarının olursa, o zamanda şu üç özellikleri ortaya çıkar: ″Konuşunca yalan söylerler, vaad edince dönerler, emânet verilince hıyânet ederler.″[1]


[1] Tefsir’i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 285.


﴿ يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًاۚۛ وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًاۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟ ﴿٣٠﴾

30. O günü düşünün ki, herkes yaptığı hayrı ve işlediği kötülü­ğü önünde hazır bulacak, işlediği kötülük ile kendi arasında uzun bir mesâfe bu­lunmasını arzu edecektir. Allah’u Teâlâ size kendisinden korkmanızı emrediyor. Allah’u Teâlâ, kullarına karşı çok şefkatlidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, mahşer gününün çok dehşetli olacağı haber verilmektedir. Herkes, hayırlı ve kötü amellerinin yazılı olduğu defteri kendine verildiği gün, kötülüklerinin ortaya çıkmasından korkarak, ″Keşke bugün gelmeseydi, çok uzak olsaydı″ der. Güzel amellerde bulunanlar dahi, o günün korkusundan ve dehşetinden titrerler.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

تُحْشَرُونَ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا فَقَالَتْ امْرَأَةٌ أَيُبْصِرُ أَوْ يَرَى بَعْضُنَا عَوْرَةَ بَعْضٍ قَالَ يَا فُلَانَةُ {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} (ت عن ابن عباس)

″Sizler mahşer yerine yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksınız.″ Bunun üzerine bir kadın: ″O zaman birbirimizin ayıp yerlerini görmez miyiz?″ diye sorunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: Ey kadın! ″O gün herkesin kendisine yetecek kadar derdi vardır[1] diye buyurdu.[2]


[1] Sûre-i Abese, Âyet 37.

[2] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 73; Sahih-i Buhârî, Rikâk 27. Bu Hadis-i Şerif, Hz. Âişe’den de rivâyet edilmiş ve burada ″Bir kadın″ diye geçen kişi de kendisidir.


﴿ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٣١﴾ قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ ﴿٣٢﴾

31-32. Ey Habîbim! De ki: ″Eğer Allah’u Teâlâ’yı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah’u Teâlâ da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″* Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’a ve Resûle itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ kâfirleri sevmez.″

İzah: Rivâyet olunduğuna göre, Ey Habîbim! De ki: ″Eğer Allah’u Teâlâ’yı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah’u Teâlâ da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…″ diye geçen Âyet-i Kerîme nâzil olduğu zaman, Abdullah İbn-i Ubeyy münâfığı, ″Muhammed kendine itaati, Allah’a itaat gibi sayıyor ve Hristiyanların Îsâ’yı sevdikleri gibi, bizimde kendini sevmemizi emrediyor″ dedi. Bunun üzerine de, Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’a ve Resûle itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ kâfirleri sevmez″ diye geçen Âyet-i Kerîme nâzil oldu.

Allah’a ve Resûlüne itaatin farz olduğuna dair Kur’ân’da çok sayıda Âyet-i Kerîme vardır. Bu sebepledir ki, elli dört farzın yirmi dördüncüsü, Allah’a ve Resûlüne itaattir.

Âyet-i Kerîme’de geçen ″Allah’a itaat edin″ emri, Kur’ân-ı Kerîm’e tâbi olup onunla amel etmektir. ″Resûle itaat edin″ emri de, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin emirlerine uymak ve onun yaşadığı gibi yaşamaya ve onun sünnetlerine, Hadis-i Şerif’lerine tâbi olup onunla amel etmeye çalışmaktır. Çünkü Sultan-ı Enbiyâ’nın sünnetlerine tâbi olup, onunla amel ve itikâd etmedikçe, Allah’u Teâlâ’ya sevilemezsin.

Allah’u Teâlâ’ya inandığını ve O’nu sevdiğini iddia eden herkesin Allah’ın Peygamberi olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e inanması, onu sevmesi ve onun yolundan ayrılmaması gerekir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yolundan ayrılan herkes, sapıklık içindedir.

Kendisine itaatın şart olduğuna dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كُلُّ أُمَّتِى يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ أَبَى قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَمَنْ يَأْبَى قَالَ مَنْ أَطَاعَنِى دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَان۪ى فَقَدْ أَبَى (خ عن ابى هريرة)

″İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı Cennete girer.″ ″Yâ Resûlallah! Cennete girmeyi kim istemez ki?″ denilince, buyurdu ki: ″Bana itaat edenler Cennete girer, bana karşı gelenler Cenneti istememiş demektir.″[1]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

مَنْ عَمِلَ عَمَلًا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ (خ م عن عائشة)

″Kim bizim üzerinde bulunduğumuz yolun dışında başka bir amel işler­se, o amel reddedilir.″[2]

مَنْ أَحْيَا سُنَّةً مِنْ سُنَّتِى قَدْ أُمِيتَتْ بَعْدِى فَقَدْ أَحَبَّنِى وَمَنْ أَحَبَّنِى كَانَ مَعِى فِى الْجَنَّة (رزين عن على)

″Kim benden sonra öldürülen (unutturulan) sünnetimi diriltirse, beni sevmiş olur. Kim de beni severse Cennette benimle beraber olur.″[3]

مَنْ أَحْيَا سُنَّتِى فَقَدْ أَحَبَّنِي ‏‏ وَمَنْ أَحَبَّنِى كَانَ مَعِى فِى الْجَنَّةِ (طس عن انس)

″Her kim benim sünnetimi ihyâ ederse, beni sevmiş olur. Beni seven kimse ise Cennette benimle beraberdir.″[4]

اِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ صَعْبٌ مُسْتَصْعِبٌ لِمَنْ كَرِهَهُ مُيَسَّرٌ لِمَنْ تَبِعَهُ وَاِنَّ حَدِيثِى صَعْبٌ مُسْتَصْعِبٌ لِمَنْ كَرِهَهُ مُيَسَّرٌ لِمَنْ تَبِعَهُ مَنْ سَمِعَ حَدِيثِى فَحَفِظَهُ وَعَمِلَ بِهِ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَعَ الْقُرْآنِ وَمَنْ تَهَاوَنَ بِحَدِيثِى فَقَدْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآنِ وَمَنْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآنِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاَخِرَةِ (خط فى الجامع عن الحكم)

″Bu Kur’ân, ondan hoşlanmayanlara muhakkak zor gelir. Ona tâbi olanlara ise gâyet kolay gelir. Benim hadisimden hoşlanmayanlara da, hadisim muhakkak zor gelir. Ona tâbi olanlara ise, gayet kolay gelir. Her kim benim hadisimi dinler, ezberler ve amel ederse, mahşer günü Kur’ân ile gelir. Her kim de benim hadisimi önemsemeyerek hor görürse, yemin olsun ki Kur’ân’ı hor görmüş olur. Kim de Kur’ân’ı hor görürse, dünyâ ve âhirette hüsrâna uğrar.″[5]

اِنَّمَا بُعِثْتُ خَاتِمًا فَاتِحًا وَأُعْطِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِمِ وَفَوَاتِحَهُ وَاخْتَصَرَ لِى الْحَدِيثُ اِخْتِصَارًا فَلَا يُهْلِكَنَّكُمْ اِلَّاالْمُتَهَوِّكُونَ (هب عن قلابة)

″Ancak ben gönderildim ki, Peygamberlerin hâtemiyim ve yaratılış itibariyle de ilkiyim. Bana az söz ile çok mânâlar anlatma kabiliyeti verilmiştir. Bütün fütuhat bana açılmıştır. Hadisler bana kısa ve toplu olarak güzel kelimeler ile çok büyük mânâlı olarak gelmiştir. Siz bu hadislerime uyar ve amel ederseniz helâk olmazsınız. Yalnız hadisimi hiçe sayarak kıymete almayanlar helâk olurlar.″[6]

Allah’u Teâlâ Sûre-i Necm, Âyet 3-4’te şöyle buyurmuştur:

O (Muhammed Aleyhisselâm), kendi hevâsından konuşmaz.* Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, sünnetini hafife alarak yüz çeviren kimseler hakkında şöyle buyurmuştur:

مَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِى فَلَيْسَ مِنِّى (خ م ن حم در عب حب طح ابن عساكر عن ابى ايوب )

″Kim hafife alarak sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.″[7]


[1] Sahih-i Buhârî, İ’tisâm 2. Riyâz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 158.

[2] Sahih-i Buhârî, İ’tisam 20; Sulh 5; Sahih-i Müslim Akdiye 8 (17).

[3] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 139. Ayrıca bakınız: Sünen-i Tirmizî, İlim 16.

[4] Muhtâr’ul-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 1128; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 933.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 133/7, 227/11.

[6] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 4983; Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, Hadis No: 10163; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 139/5.

[7] Sahih-i Buhârî, Nikah 1; Sahih-i Müslim, Nikah 1 (5).


﴿ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٣٣﴾ ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ ﴿٣٤﴾

33-34. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesini ve İmran ailesini âlemlere üstün kıldı ve seçti.* Bunlar, birbirinden kollara ayrılmış bir nesildir. Allah’u Teâlâ, her şeyi işiten ve bilendir.

İzah: Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı balçıktan yarattı, ona ruhundan üfledi, melekleri ona saygı için secde ettirdi. Ona her şeyin ismini öğretti. Onu önce Cennetine yerleştirip daha sonra, hikmeti gereği yeryüzüne indirdi. Böylece Âdem Aleyhisselâm, di­ğer varlıklara karşı seçkin bir kimse oldu.

Allah’u Teâlâ, Nûh Aleyhisselâm’ı ise, insanların ilk defa putlara tapması ve kendisine ortak koştuğu bir zamanda, Peygamber olarak gönderdi. Ona uzun bir ömür verip do­kuz yüz elli sene insanları hak yola dâvet ettirdi. İnsanlar, Nûh Aleyhisselâm’ın emrini dinlemeyince, ona tâbi olanların dışında bütün insanları suda boğdu. Böylece Nûh Aleyhisselâm’ı seçkin bir insan kıldı.

Allah’u Teâlâ, İbrâhim Aleyhisselâm’ı da diğer insanlardan seçmiş, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem dâhil birçok Peygamberi onun soyundan göndermiştir.

Âyet-i Kerîme’de geçen İmrân da, Hz. Meryem’in babası olan İmrân’dır. Allah’u Teâlâ, onun soyundan Hz. Meryem’i ve on­dan da insanlığın ilk yaratılışını hatırlatmak üzere, babasız olarak Îsâ Aleyhis-selâm’ı meydana getirmiş, böylece İmrân ailesini de seçkin kılmıştır.


﴿ اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿٣٥﴾

35. Ey Resûlüm! Hatırlat o vakti ki, İmrân’ın zevcesi: ″Ya Rabbi! Karnımdakini, ancak senin Beyt’ül-Makdis’ine hizmet etmesi için adadım. Bunu benden kabul buyur. Şüphesiz Sen her şeyi işiten ve bilensin″ dedi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

{نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا} لِلْمَسْجِدِ يَخْدُمُهَا. (خ عن ابن عباس)

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 35’te geçen ″Adamak″ ifadesinden maksat, mescide hizmet etmek için adamak anlamındadır.[1]

Müfessirlerin beyanına göre, İmrân’ın zevcesi: Îsâ Aleyhisselâm’ın vâlidesi olan Hz. Meryem’in annesi Hanne’dir. Bu kadın, Zekeriyya Aleyhisselâm’ın karısının kız kardeşidir. Hanne’nin karnındaki çocuğu, Allah’ın evine hizmet etmek için adaması­nın sebebi, Muhammed b. İshâk tarafından şöyle nakledilmiştir:

Zekeriyya Aleyhisselâm ile İmrân, iki bacı ile evlendiler. Bu bacılardan biri, Zekeriyya Aleyhisselâm’ın oğlu Yahyâ Aleyhisselâm’ın annesi, diğeri ise İmran’ın kızı Hz. Mer­yem’in annesidir. Hanne, ileri yaşlarına kadar çocuk doğurmamıştı. O, Allah’u Teâlâ’nın seçkin kıldığı bir ailedendi. Bir gün, bir ağacın gölgesi altında otururken bir kuşun, yavrularını beslediğini gördü ve kendisinin de çocuğu olmasını arzuladı. Allah’u Teâlâ’ya, kendisine çocuk vermesi için yal­vardı. Bundan sonra Hz. Meryem’e hâmile kaldı. Hâmileliği sırasında kocası İmran vefât etti. Hanne de karnında bulunan çocuğu Allah’a adadı. Onu adamasının mânâsı şuydu:

- Adanan çocuk, Allah’ın evine vakfedilmiş oluyordu. Artık o çocuk, sâdece Allah’u Teâlâ’ya ibâdet ediyor ve ondan ailesi dünyevî bir fayda beklemiyordu.


[1] Sahih-i Buhârî, Salât 73.


﴿ فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ﴿٣٦﴾

36. İmran’ın zevcesi çocuğu doğurunca, Allah’u Teâlâ onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde, ″Yâ Rabbi! Onu kız doğurdum. Erkek kız gibi değildir. Ve ona Meryem ismini verdim. Yâ Rabbi! Onu ve zürriyetini kovulmuş şeytanın şerrinden Senin himâyene bıraktım″ dedi.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme de geçtiği üzere Allah’u Teâlâ, Hz. Meryem’in annesinin duâsını kabul etmiştir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ مَوْلُودٍ يُولَدُ إِلَّا وَالشَّيْطَانُ يَمَسُّهُ حِينَ يُولَدُ فَيَسْتَهِلُّ صَارِخًا مِنْ مَسِّ الشَّيْطَانِ إِيَّاهُ إِلَّا مَرْيَمَ وَابْنَهَا ثُمَّ يَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ وَاقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ {وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنْ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ} (خ م عن ابى هريرة)

″Doğan hiçbir çocuk yoktur ki annesinden doğduğu anda şeytan ona do­kunmuş olmasın. Çocuk, şeytanın bu dokunmasından dolayı ilk defa ağlar. Fakat Hz. Meryem ile oğlu böyle değildirler.″ Sonra Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu şöyle dedi: ″Dilerseniz, Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 36’yı okuyun.″[1]

Ayrıca Hz. Meryem’in annesinin bu duâsı üzerine Hz. Meryem ve Hz. Îsâ’nın günah işlemedikleri, Allah’u Teâlâ’nın Hz. Îsâ’ya verdiği yakîn sebebiyle onun, karada yürür gibi denizlerin üzerinde de yürüdüğü nakledilmiştir.

Nitekim Hz. Îsâ hakkında Resûlullah (Salllallâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

اِنَّ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ كَانَ يَمْشِي عَلَى الْمَاءِ وَلَوْ اِزْدَادَ يَقِينًا لَمَشَى فِي الْهَوَى. (الحكيم عن زافر بن سليمان)

″Meryem oğlu Îsâ suda yürürdü. Eğer daha fazla yakîn elde etseydi, havada da yürürdü.″[2]

Bu husus Mir’ât-ı Kâinat adlı eserde de şöyle nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bâzı Ashâb-ı Kirâm: ″Yâ Resûlallah! İşittik ki, Îsâ Aleyhisselâm su üstünde yürür imiş″ dediklerinde, buyurdu ki: ″Evet, eğer korkusu daha ziyâde olaydı, hava üzerinde dahi yürürdü.″ Ashâb-ı Kirâm: ″Yâ Resûlallah! Resullerin kusurlu olabileceklerini, anlıyoruz″ dediklerinde, buyurdu ki:

اِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى اَبْلَغَ شَاْنًا مِنْ اَنْ اَبْلَغَ اَحَدٌ اَمْرِهِ.

″Allah’u Teâlâ’nın İzzet ve Kibriyâsı öyle büyüktür ki, hiç kimse O’nun kulluğunu tam olarak yapamaz.″[3]


[1] Sahih-i Buhârî, Ehâdis’ül-Enbiyâ 42; Tefsir-i Âl-i İmrân 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 7540, 7574; Sahih-i Müslim, Fedâil 40 (146).

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 24/1; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 7342; İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 6, s. 341.

[3] Mir’at-ı Kâinat, c. 1, s. 295.


﴿ فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿٣٧﴾

37. Bunun üzerine Rabbi, Meryem’in annesinin adağını kabul etti ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriyya onun odasına her girişinde, yanında yiyecek bulurdu. ″Yâ Meryem! Bunlar sana nereden geldi?″ deyince, o da: ″Allah katından geldi″ derdi. Zîrâ Allah’u Teâlâ, dilediğine hesapsız rızık verir.

İzah: Hz. Meryem’in bakımı hususunda anlaşmazlığa düşülünce, yine Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 44’te de geçtiği üzere atılan kura sonucu Hz. Meryem’in bakımı Zekeriyya Aleyhisselâm’a verilmişti. Zekeriyya Aleyhisselâm, Hz. Meryem’in yanına her geldiğinde, onun yanında o zamana kadar hiç görmediği meyveler görürdü. Bunların nerden geldiğini sorunca da Hz. Meryem:

- Rabbim tarafından gönderilen Cennet meyveleridir; buyur ye, diye kendisine de ikram ederdi. İşte Allah’u Teâlâ Hz. Meryem’in böyle büyük bir kerâmete erdiğini, bu âyetle bildirmiştir. Nitekim Hz. Meryem bir Peygamber değildir. Bu sebeple ona Cennetten meyve gelmesi olayı bir mûcize değil, kerâmettir. Bu da Hz. Meryem’in Allah katında büyük bir evliyâ olduğunu gösterir.

Evliyâ kerametine dair Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Bir keresinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem birkaç gün yemek yemeden durdu. Sonra bu ona ağır gelmeye başladı. Hanımlarının evlerine uğradı. Onlardan hiçbirinde yiyecek bir şey yoktu. Onlardan çıkıp kızı Hz. Fâtıma’ya geldi ve ″Kızcağızım, yanında yiyebileceğim bir şey var mı? Karnım aç″ buyurdular. O da: ″Her şeyim anam babam sana fedâ olsun, yok″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Fâtıma’nın yanından çıktıktan sonra bir komşusu, Hz. Fâtıma’ya iki ekmekle bir parça et gönderdi. Hz. Fâtıma bunları aldı ve bir kaba koyarak: ″Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah’ı kendime ve yanımdakilere tercih ederim″ dedi. Halbuki hepsi de bir parça yemeğe çok muhtaç idiler. Hz. Hasan’ı veya Hz. Hüseyin’i Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gönderdi. Peygamberimiz geri geldi. Hz. Fâtıma: ″Anam babam sana fedâ olsun. Allah’u Teâlâ bize bir şey gönderdi, ben de onu sana sakladım″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Getir onu kızcağızım″ buyurdu. Hz. Fâtıma anlatıyor:

فَأَتَيْته بِالْجَفْنَةِ فَكَشَفْت عَنْهَا فَإِذَا هِيَ مَمْلُوءَة خُبْزًا وَلَحْمًا فَلَمَّا نَظَرْت إِلَيْهَا بُهِتّ وَعَرَفْت أَنَّهَا بَرَكَة مِنَ اللّٰهِ فَحَمِدْت اللّٰه وَصَلَّيْت عَلَى نَبِيّه وَقَدَّمْته إِلَى رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا رَآهُ حَمِدَ اللّٰه وَقَالَ مِنْ أَيْنَ لَك هَذَا يَا بُنَيَّة؟ قَالَتْ يَا أَبَت هُوَ مِنْ عِنْد اللّٰه إِنَّ اللّٰه يَرْزُق مَنْ يَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب فَحَمِدَ اللّٰه وَقَالَ الْحَمْد لِلّٰهِ الَّذِي جَعَلَك يَا بُنَيَّة شَبِيهَة بِسَيِّدَةِ نِسَاء بَنِي إِسْرَائِيل فَإِنَّهَا كَانَتْ إِذَا رَزَقَهَا اللّٰه شَيْئًا وَسُئِلَتْ عَنْهُ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْد اللّٰه إِنَّ اللّٰهَ يَرْزُق مِنْ يَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب فَبَعَثَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى عَلِيّ ثُمَّ أَكَلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَكَلَ عَلِيّ وَفَاطِمَة وَحَسَن وَحُسَيْن وَجَمِيع أَزْوَاج النَّبِيّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَهْل بَيْته حَتَّى شَبِعُوا جَمِيعًا قَالَتْ وَبَقِيَتْ الْجَفْنَة كَمَا هِيَ قَالَتْ فَأَوْسَعْت بِبَقِيَّتِهَا عَلَى جَمِيع الْجِيرَان وَجَعَلَ اللّٰه فِيهَا بَرَكَة وَخَيْرًا كَثِيرًا. (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن جابر)

Kabı getirdim, açtım, bir de baktım ki ekmek ve etle dolu. Hz. Fâtıma kaba bakıp da içindekileri görünce, âdeta dili tutuldu ve anladı ki bu, Allah’ın bereketindendir. Allah’a hamd ve Peygamberine de salât ve selâm ederek, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ikram etti. Peygamberimiz onu görünce Allah’a hamd etti ve ″Kızcağızım, bu sana nereden geldi?″ diye sordu. O da: ″Babacığım! Bu Allah katındandır. Muhakkak ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar Allah’a hamd etti ve buyurdu ki: ″Kızcağızım, seni İsrailoğulları kadınlarının Efendisi olan Hz. Meryem’in bir benzeri kılan Allah’a hamdolsun. Allah’u Teâlâ, Hz. Meryem’i rızıklandırıp da bundan sorulduğunda: ″Allah katından geldi″ derdi. Zîrâ Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. Sonra Hz. Ali’ye haber gönderdi. Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Efendimizin hanımları ve ev halkı ondan doyuncaya kadar yediler. Hz. Fâtıma diyor ki: ″Yemek kabı olduğu gibi dolu duruyordu. Kalanını bütün komşularıma dağıttım. Allah’u Teâlâ ona çok hayır ve bereket vermişti.″[1]

Bu hususta Enes Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَا مِنْ عِنْدِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِى لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ وَمَعَهُمَا مِثْلُ الْمِصْبَاحَيْنِ يُضِيئَانِ بَيْنَ أَيْدِيهِمَا فَلَمَّا افْتَرَقَا صَارَ مَعَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا وَاحِدٌ حَتَّى أَتَى أَهْلَهُ (خ عن انس بن مالك)

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından iki kişi karanlık bir gece de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından çıktılar. Önlerinde meşâle gibi iki ışık belirdi. Birbirlerinden ayrılınca da, evlerine varıncaya kadar her birinin yolunu bir ışık aydınlattı.″[2]

İmam Muhammed Mâturidî Hazretleri kerâmetin hak olduğunu delillerle ispat etmiş ve Süleyman Aleyhisselâm’ın baş veziri olan Âsaf bin Berhaya’nın Belkıs’ın Yemende bulunan köşkünü Yemen’den Kudüs’e göz açıp kapayıncaya kadar getirdiğini anlatan Sûre-i Neml, Âyet 40’ı delil getirmiş ve Yine Nihavend’de bulunan Sâriye Radiyallâhu anhu, Medîne’deki halife Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’nun:

يَا سَارِيَةُ الْجَبَلُ اَلْجَبَلُ

″Ey Sâriye! Dağa dikkat et, dağa!″ sözünü işitmiştir. Halbuki ikisi arasında beş yüz fersahtan (2778 km’den) fazla bir mesafe bulunuyordu.

Yine Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’nun mektubu atılınca Nil Nehri’nin taşması, Hz. Halid’in zehir içmesi ve bundan zarar görmemesi meşhurdur.

Tâbiine ve Ümmet-i Muhammed’in sâlihlerine ait nakledilen kerâmetler o dereceye ulaşmıştır ki, ahad yolla gelen bu rivâyetler bir araya getirildiği takdirde, kerâmetin hak olduğu tevâtür mertebesine varır, diye bu delilleri İmam Maturidî sıralamaktadır.[3]

Tevâtür: Bir Hadis-i Şerif’i veya bir olayı, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan büyük bir topluluğun, nesilden nesile başka topluluklara aktarmasıdır. Örneğin, Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri tarafından İstanbul’un alınması hâdisesinin nesilden nesile söylenilerek günümüze kadar geldiği gibi. Bunun aksini iddia etmek imkânsızdır.

Bir Hadis-i Kudsî’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ وَمَا تَقَرَّبَ اِلَيَّ عَبْدِى بِشَيْءٍ أَحَبَّ اِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ وَمَا يَزَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ اِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى اُحِبَّهُ فَاِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ لَهُ سَمْعُهُ الَّذِى يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِى يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِى يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِى يَمْشِى بِهَا وَاِنْ سَأَلَنِى أَعْطَيْتُهُ وَلَوِ اسْتَعَاذَنِى لَأُعِيذُنِيهِ (خ حب ق عن ابى هريرة)

Her kim Benim evliyâmdan birine düşmanlık ederse, Bana karşı harp ilan eyledi. Kulum Bana farz namazı kılarken yakın olduğu gibi başka bir şey ile yakın olamaz. O kulum, nâfilelere devam ettiği sürece, bu yakınlığı devam eder. Hattâ o kulumu severim. Bir kulumu seversem; onun işiten kulağı Ben olurum, Benim ile işitir. Gören gözü Ben olurum, Benim ile görür. Tutan eli Ben olurum, Benim ile tutar ve yürüyen ayağı Ben olurum, Benim ile yürür. Benden ne isterse istediğini veririm. Bana sığınır ise Ben de onu muhafazama alırım.[4]

Bu Hadis-i Kudsî’de de belirtildiği üzere, Allah’u Teâlâ diğer kullarına vermediği birçok özellikleri velî kullarına vermiştir. İşte kerâmet de, bu özellikte olan kişilerde zuhur eder.


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 2, s. 36.

[2] Sahih-i Buhârî, Salât 79, Menâkıb’ül–Ensâr 13.

[3] Mâturidiyye Akâidi, s. 123-124.

[4] Sahih-i Buhârî, Rikâk 38; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 330/3.


﴿ هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ ﴿٣٨﴾

38. Orada Zekeriyya, Rabbine duâ ederek dedi ki: ″Yâ Rabbi! Bana da kendi katından tertemiz bir zürriyet ihsan et. Sen, duâyı hakkıyla işitensin.″

İzah: Zekeriyya Aleyhisselâm, Hz. Meryem’in bu olağanüstü hikmetli hâlini görünce, kendisi de aynı onun gibi hayırlı bir evlâdı olması için istekte bulunmuştur.

Ayrıca bu Âyet-i Kerîme’de, evlenip hayırlı evlat yetiştirmenin önemine de vurgu yapılmaktadır. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ يَبْقِينَ لِلْعَبْدِ بَعْدَ مَوْتِهِ‏:‏ صَدَقَةٌ أَجْرَاهَا، وَعِلْمٌ أَحْيَاهَ، وَذُرِّيَّةٌ يَبْقُونَ بَعْدَهُ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ‏‏ ‏(‏أبو الشيخ عن أنس‏)‏‏

″Şu üç şeyin, kul için öldükten sonra da mükâfatı devam eder: Sadaka-i câriye (insanların istifâde ettiği yol, çeşme, cami vs. yapmak). Faydalı ilim. Kendisinden sonra Allah’ı zikreden nesil.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الرَّجُلَ لَتُرْفَعُ دَرَجَتُهُ فِي الْجَنَّةِ فَيَقُولُ يَا رَبِّ أَنَّى لِي هَذَا فَيُقَالُ بِاسْتِغْفَارِ وَلَدِكَ لَكَ (حم ه ق عن ابى هريرة)

Kişinin Cennetteki derecesi bir anda yükseltilecek, hayretler içinde: ″Yâ Rabbi! Bu nereden geldi bana?″ diye soracak. Kendisine şu cevap verilecek: ″Bu, çocuğunun sana yaptığı duâ ve istiğfar sebe-biyledir.″[2]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 264/6.

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Edeb 1; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 99/9.


﴿فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿٣٩﴾

39. Zekeriyya, mihrapta namaz kılarken, melekler (Cebrâil) ona: ″Şüphesiz Allah’u Teâlâ seni, Allah tarafından olan bir kelimeyi (Îsâ Aleyhisselâm’ı) tasdik edici, kavminin Efendisi ve nefsâni arzulardan uzak ve sâlihlerden bir Peygamber olarak Yahyâ ile müjdeler″ diye nidâ etti.

İzah: Allah’u Teâlâ, Hz. Zekeriyya’yı, Hz. Yahyâ ile müjdelerken; ″Allah tarafından olan bir kelimeyi (Îsâ Aleyhisselâm’ı) tasdik edici″ olarak geleceğinden bahsetmiştir. Hz. Îsâ için, ″Allah tarafından olan bir kelime″ diye buyrulması; onun, babasız olarak Allah’ın kendi sözüyle meydana geldiğinden dolayıdır. Bundan dolayı Hz. Îsâ’ya ″Kelimetullah″ da denir.


﴿ قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ﴿٤٠﴾

40. Zekeriyya: ″Yâ Rabbi! Ben ihtiyar ve zevcem de kısır olduğu halde, benim oğlum nasıl olur?″ dedi. Hakk Teâlâ da: ″Bu böyledir, Allah’u Teâlâ dilediğini yapar″ buyurdu.

İzah: Zekeriyya Aleyhisselâm’ın kendisi ihtiyar ve hanımı da kısır olduğu halde, kendilerinden nasıl çocuk olacağını sorması üzerine, Allah’u Teâlâ: Bu böy­ledir. Allah seni daha önce ortada yok iken var ettiği gibi, hanımın kısır sen de ihtiyar olduğun halde sana çocuk verecektir, diye buyurmuştur. Nakledildiğine göre; Zekeriyya Aleyhisselâm yüz yirmi veya doksan dokuz, hanımı ise doksan sekiz yaşında idi.

Zekeriyya Aleyhisselâm ve ona müjdelenen Yahyâ Aleyhisselâm hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Meryem, Âyet 7-8 ve izahına bakınız.


﴿ قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزًاۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟ ﴿٤١﴾

41. Zekeriyya: ″Yâ Rabbi! (Zevcemin hâmile olduğuna dair) bana bir alâmet ver″ dedi. Allah’u Teâlâ da: ″Üç gün insanlar ile konuşamayıp, ancak işâretle konuşmandır. Ayrıca Rabbini çok zikret ve akşam sabah tesbih et″ buyurdu.

İzah: Katâde Hazretleri, Âyet-i Kerîme’de; ″Üç gün insanlar ile konuşamayıp, ancak işâretle konuşmandır″ diye geçen ifadeyi açıklarken şöyle buyurmuştur:

″Melekler, Zekeriyya Aleyhisselâm ile yüzyüze gelerek onu müjdeledikten sonra Zekeriyya Aleyhisselâm, yine de Rabbinden bir işâret istemiştir. Bu isteğinden dolayı, cezâ olarak üç gün konuşamayıp sâdece işâret ile konuşacağı bildirilmiştir.″[1]

Bu âyetin son kısmında Allah’u Teâlâ, Zekeriyya Aleyhisselâm‘a özellikle zikrullah etmesini ve sabah akşam O’nu tesbih etmesini emretmiştir. Zikrullah ve tesbih ile ilgili geniş bilgi için Sûre-i Ahzâb, Âyet 41-42 ve izahına bakınız.


[1] Celâleddin es-Suyûti, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 3, s. 469.


﴿ وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ ﴿٤٢﴾ يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ ﴿٤٣﴾

42-43. Ey Resûlüm! Hatırlat o vakti ki, Cebrâil demişti ki: ″Yâ Meryem! Allah’u Teâlâ seni seçti. Seni temiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine tercih etti.* Yâ Meryem! Rabbin için itaate devam et, secde et ve rükû edenlerle beraber rükû et.″

İzah: Kadınlardan efdal olanlar hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

لَقَدْ فُضِّلَتْ خَدِيجَةُ عَلَى نِسَاءِ أُمَّتِي كَمَا فُضِّلَتْ مَرْيَمُ عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ (طب عن عمار بن ياسر)

″Meryem, diğer kadınların en seçkini olduğu gibi, Hatice’de benim ümmetimin kadınlarının en seçkinidir.″[1]

خَيْرُ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ مَرْيَمُ بنتُ عِمْرَانَ وَآسِيَةُ بنتُ مُزَاحِمٍ وَخَدِيجَةُ بنتُ خُوَيْلِدٍ وَفَاطِمَةُ بنتُ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلَامُ (ت طب عن انس)

Bütün kadınların içinde en hayırlı olanları: ″Meryem Bint-i İmrân, Firavun’un hanımı Âsiye Bint-i Müzâhim, Hatice Bint-i Hüveylid ve Fâtıma Bint-i Muhammed Aleyhisselâm’dır.″[2]

سَيِّداتُ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ بَعْدَ مَرْيَمَ بنتِ عِمْرَانَ، فَاطِمَةُ، وَخَدِيجَةُ، وَآسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ (طب عن ابن عباس)

″Cennet ehli olan kadınların efendileri; Meryem Bint-i İmrân, Fâtıma, Hatice ve Firavun’un hanımı Âsiye’dir.″[3]

Ayrıca Ebû Mûsâ el-Eş’ari Radiyallâhu anhu’dan nakledilen şu Hadis-i Şerif’te, efdal olan kadınlar arasında Hz. Âişe annemizin ismi de şöyle geçmektedir:

كَمُلَ مِنْ الرِّجَالِ كَثِيرٌ وَلَمْ يَكْمُلْ مِنْ النِّسَاءِ إِلَّا مَرْيَمُ ابْنَةُ عِمْرَانَ وَآسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ وَفَضْلُ عَائِشَةَ عَلَى النِّسَاءِ كَفَضْلِ الثَّرِيدِ عَلَى سَائِرِ الطَّعَامِ (ت عن ابى موسى)

″Erkeklerin içinde kâmil olanlar çoktur. Kadınların içinde de kâmil olan ancak; Meryem Bint-i İmrân ve Firavun’un hanımı Âsiye’dir. Âişe’nin de diğer kadınlardan üstünlüğü, tirit’in diğer yemeklerden üstünlüğü gibidir.″[4]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 34347.

[2] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 18437; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 55.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12013.

[4] Sünen-i Tirmizî, Taam 30.


﴿ ذٰلِكَ مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ ﴿٤٤﴾

44. Ey Habîbim! Bunlar gaybî haberlerdendir. Sana vahiy ile bildiriyoruz. Meryem’i kim himâyesine alacak, diye kalemleri atarak aralarında kura çektikleri vakit, sen onların yanında değildin. Bu hususta tartıştıkları zaman da, sen onların yanında değildin.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen kura hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

اقْتَرَعُوا فَجَرَتْ الْأَقْلَامُ مَعَ الْجِرْيَةِ وَعَالَ قَلَمُ زَكَرِيَّاءَ الْجِرْيَةَ فَكَفَلَهَا زكَرِيَّاءُ (خ عن ابن عباس)

″Kalemlerini suya attıklarında, kalemler suyun akışıyla beraber gitmeye başladı. Ancak Zekeriyya Aleyhisselâm’ın kalemi suyun akışına üstün geldi ve böylece Hz. Meryem, Zekeriyya Aleyhisselâm’ın himâyesinde kaldı.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Şehâdet 30; Rudânî, Cem’ul Fevâid, Hadis No: 6847.


﴿ اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ ﴿٤٥﴾ وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿٤٦﴾

45-46. Ey Resûlüm! Hatırlat o vakti ki, Cebrâil demişti ki: ″Yâ Meryem! Allah’u Teâlâ seni kendi katından bir kelime ile (emriyle meydana gelecek olan bir çocukla) müjdeler. Onun ismi, Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir. Dünyâda da âhirette de şânı yücedir, hem de Allah’a en yakın olanlardandır.* Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşacaktır. Ve o, sâlihlerdendir.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Hz. Îsâ, ″Mesih″ olarak sıfatlandırılmıştır. Bu kelime ″Silme″ mânâsına gelen kelimeden türetilmiştir. Hz. Îsâ’ya bu sıfatın verilmesinin sebebi, Allah’u Teâlâ’nın onu günahların­dan arındırmasından ve kötülükleri ondan silip gidermesinden dolayıdır. Hz. Îsâ’ya ″Meryem oğlu″ denmesinin se­bebi de, hem Hz. Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia eden Hristiyanlara; hem de onun, gayr-i meşrû bir çocuk olduğunu iddia eden Yahudilere cevap vermek içindir. Zîrâ o, Hristiyanların iddia ettikleri gibi Allah’ın oğlu değil, Meryem’in oğludur. Yahudilerin iddia ettikleri gibi gayr-i meşrû bir çocuk değil, Allah’ın emriyle Hz. Meryem’den, babasız olarak meydana gelmiş bir çocuktur.

Âyette geçtiği üzere Allah’a en yakın olup, Cennet-i Naîm’de olanlar hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Vâkıa, Âyet 10-12 ve izahlarına bakınız.

Îsâ Aleyhisselâm’ın beşikte iken konuştuğuna dair de Allah’u Teâlâ Sûre-i Meryem, Âyet 27-33’te şöyle buyurmuştur:

Meryem, çocuğuyla beraber kavmine geldi. Kavmi dediler ki: ″Yâ Meryem! Çok fenâ bir şey yaptın.* Ey Hârun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi ve annen de iffetsiz bir kadın değildi.″* Bunun üzerine Meryem: ″Onunla konuşun″ diye çocuğu işâret etti. Kavmi: ″Beşikteki bir ço­cukla nasıl konuşuruz?″ dediler.* Bebek dedi ki: ″Şüphesiz ben, Allah’ın kuluyum. O, bana kitap verdi, beni Peygamber kıldı,* beni her nerede olsam mübârek kıldı, hayatta olduğum müddet namaz ve zekât ile emretti,* beni anneme itaatkâr kıldı, beni cebbâr ve isyankâr kılmadı.* Doğduğum gün, öldüğüm gün ve diriltildiğim gün bana selâm olsun!″


﴿ قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿٤٧﴾ وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ ﴿٤٨﴾ وَرَسُولًا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اَنّ۪ي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ ف۪يهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ ﴿٤٩﴾ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ ﴿٥٠﴾ اِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ ﴿٥١﴾

47-51. Meryem: ″Yâ Rabbi! Bana hiçbir insan dokunmadığı halde, çocuğum nasıl olur?″ deyince, Cebrâil dedi ki: Allah’u Teâlâ dilediğini böyle yaratır. Bir şeyin olmasını istediği zaman, ona sâdece ″Ol″ der, o da hemen oluverir.* Allah’u Teâlâ ona kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecektir.* Ve onu İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderecektir. O da, onlara şöyle der: ″Ben size Rabbinizden mûcizeler ile geldim. Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üflerim. O da Allah’ın izniyle kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebraslıları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Yediğiniz ve evlerde sakladığınız şeyleri size haber veririm. Eğer îman ederseniz, bunlar sizin için elbette birer mûcizedir.* Benden evvel nâzil olan Tevrat’ı tasdik eder ve Tevrat’ta size haram olanlardan bir kısmının helâl olduğunu beyan eder olduğum halde, Allah tarafından apaçık âyetler ile size geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.* Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Artık O’na ibâdet edin, doğru yol budur.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ, Hz. Îsâ’nın çamurdan yaptığı kuşa üflemesiyle kuşun (yarasanın) canlanıp uçması, anadan doğma körlerin gözlerini açması, ebraslıları iyi etmesi ve ölüleri diriltmesi ve evde yedikleri yemekleri onlara haber vermesi gibi bir kısım mûcizelerini zikretmektedir.

Âyet-i Kerîme’de geçen kitap ve hikmet ilmi hakkında geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 151 ve izahına bakınız.


﴿ فَلَمَّٓا اَحَسَّ ع۪يسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ ﴿٥٢﴾ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٥٣﴾

52-53. Bu tebliğ ve dâvetlerden sonra Îsâ, Yahudilerin küfürde ısrarını anlayınca, ″Allah yolunda bana yardım edenler kimlerdir?″ dedi. Havâriler dediler ki: ″Allah yolunda yardımcı biziz. Allah’a îman ettik. Bizim Müslüman olduğumuza şâhit ol.* Ey Rabbimiz! İndirdiğin kitaplara îman edip Resûle tâbi olduk. Bizi birliğine şâhit olanlar ile beraber kaydet.″

İzah: Havâriler, Îsâ Aleyhisselâm’a tâbi olan kimseler olup, Allah’u Teâlâ’nın hak olan dînini yayma hususunda ona yardımcı olmuş kimselerdir. Bunlar o zaman Beyt’ul-Makdis’te (Kudüs’te) bulunuyorlardı. Oradaki işleri çamaşır ağartmak idi. Nabtiye dilinde; ″Havâriyyûn,″ bez ağartanlara verilen bir isimdir. Bunların hepsi on iki kişi idi. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı üzere; Îsâ Aleyhisselâm onların yanına gitti ve şöyle dedi:

- Allah yolunda bana yardım edenler kimlerdir? Yani ben, kâfirleri ve azgınları Allah’ın taatine ve O’nun birliğine çağırıyorum. Bu işi yaparken, bana yardımcı gerek. Bu hususta bana kim yardım edebilir? Havariler de dediler ki:

- Allah yolunda yardımcı biziz.

Böyle dedikten sonra, bütün işlerini bıraktılar; Îsâ Aleyhisselâm’a tâbi oldular. Îsâ Aleyhisselâm, nereye gidecek olsa, onlar da beraber giderdi. Bu arada, Îsâ Aleyhisselâm’ın elinden çıkan şaşırtıcı mûcize işleri görürlerdi. Açlık hissedip yemeğe ihtiyaç duyduklarında, Îsâ Aleyhisselâm, bunların her birisi ve kendisi için eliyle yerden ikişer tane yufka ekmek çıkarırdı. Cebrâil Aleyhisselâm da, Îsâ Aleyhisselâm ile beraber giderdi. Ona hayret veren şeyler gösterir; kendilerine kuvvet verir ve yardım ederdi. Îsâ Aleyhisselâm, İsrailoğullarına devamlı olarak, şaşırtıcı mûcizelerini gösterirdi. Ama onun bütün bu gösterdikleri, daha çok onların kendisinden uzaklaşmalarını arttırdı.

Hattâ bir keresinde, İsrailoğullarından beş bin kişi önder olarak, Îsâ Aleyhisselâm’ın karşısına çıktılar ve hep birlikte havarilerle yemek yemeyi istediler. İşte bundan sonradır ki, Îsâ Aleyhisselâm şu duâyı yaptı:

″Yâ Allah! Ey Rabbimiz! Gökten bize bir sofra indir! Bize, bizden evvel ve sonra gelenlere bayram ve Senden (kudretine) bir delil olsun. Bize rızık ver. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın″[1]

Şöyle demek istiyordu:

- Sofra indiği zaman, hazır bulunanlar bayram etsinler, aynı şekilde bizden sonra gelenler de bayram etsinler. Ve o sofra, Senin varlığını ve birliğini anlatsın; benim Peygamber olduğuma da açık bir mûcize olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.

Îsâ Aleyhisselâm’ın bu dileği üzerine, Allah’u Teâlâ da: ″Ben sofrayı size indiririm. Fakat sofranın inmesinden sonra, sizden inkâr edenlere de öyle azap ederim ki, âlemlerden hiçbir kimseye o azap ile azap etmem″ diye buyurdu.[2]

Allah’u Teâlâ bu sofrayı pazar gününde semâdan indirdi. O sofrada taze pişmiş balık, yufka ekmek ve hurma vardı. Bâzıları: O sofra öyle bir sofra idi ki, içinde pulsuz ve kılçıksız balık kızartması; balığın baş kısmında tuz, kuyruk kısmında da sirke var idi, dediler. Bâzıları da: Beş yufka ekmek, her yufka ekmek üzerinde zeytin, beş adet nar, hurma ve etrafında pırasa hâriç çeşitli yeşillikler var idi, dediler.[3]

Allah’u Teâlâ Sûre-i Saff, Âyet 14’te de Îsâ Aleyhisselâm’a tâbi olan Havârileri övmekte ve onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

Ey îman edenler! Allah’ın dîninin yardımcıları olun. Nasıl ki Meryem oğlu Îsâ da Havârilere, ″Allah’a giden yolda benim yardımcı-larım kimdir?″ demişti. Havâriler de, ″Allah’ın dîninin yardımcıları biziz″ demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir taife (Îsâ Aleyhisselâm’a) îman etmiş, diğer bir taife de inkâr etmişti. Biz de îman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik, onlar da gâlip oldular.

Îsâ Aleyhisselâm’ın havarilerinden övgüyle bahsedilmekte ve onların hak dînin yayılmasında kendi Peygamberlerine nasıl yardım ettiklerine ve hemen ona tâbi olduklarına dikkat çekilmektedir. Nitekim Îsâ Aleyhisselâm’ın ümmetinden olan üç kişi, hak dîni yaymak maksadıyla Antakya’ya gitmişlerdir. Bu kıssa Sûre-i Yâsîn, Âyet 13-32 ve izahlarında geniş olarak anlatılmıştır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللّٰهُ فِي أُمَّةٍ قَبْلِي إِلَّا كَانَ لَهُ مِنْ أُمَّتِهِ حَوَارِيُّونَ وَأَصْحَابٌ يَأْخُذُونَ بِسُنَّتِهِ وَيَقْتَدُونَ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِنَّهَا تَخْلُفُ مِنْ بَعْدِهِمْ خُلُوفٌ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ وَيَفْعَلُونَ مَا لَا يُؤْمَرُونَ فَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِيَدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِلِسَانِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَيْسَ وَرَاءَ ذَلِكَ مِنْ الْإِيمَانِ حَبَّةُ خَرْدَلٍ (م عن عبد اللّٰه بن مسعود)

″Allah’u Teâlâ’nın benden evvelki ümmetlere gönderdiği her Peygamberin kendi ümmetinden, sünnetini alan ve emirlerine uyan muhakkak birtakım havârileri ve sahabileri vardır. Sonra onların ardından yapamayacakları şeyleri söyleyen ve emrolunmadıkları işleri yapan birtakım nesiller zuhur eder. İşte kim bunlara karşı eliyle mücâhede ederse o, bir Mü’mindir. Onlara karşı kim diliyle mücâhede ederse o da Mü’mindir, onlara karşı, kim kalbiyle mücâhede yaparsa o da Mü’mindir. Fakat bunun ötesinde olan kimsenin, îmandan bir hardal danesi de yoktur.″[4]


[1] Sûre-i Mâide, Âyet 114.

[2] Sûre-i Mâide, Âyet 115.

[3] Günyet’üt-Tâlibin , c. 2, s. 26-27.

[4] Sahih-i Müslim, Îman 20 (80).


﴿ وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟ ﴿٥٤﴾

54. O Yahudiler tuzak kurdular. Allah’u Teâlâ da onlara tuzak kurdu. Allah’u Teâlâ, tuzak kuranların hayırlısıdır.

İzah: Yahudiler, Îsâ Aleyhisselâm’ı öldürmek için tuzak kurdular. Allah’u Teâlâ da onların bu tuzaklarına karşı tuzak kurdu. Îsâ Aleyhisselâm’ı göğe yükseltti ve o kâfirlerden birini Îsâ Aleyhisselâm’ın şekline soktu. Yahudiler de o kişiyi Îsâ Aleyhisselâm zannederek öldürdüler. İşte böylece Yahudilerin tuzaklarını Allah’u Teâlâ tersine çevirdi. Bu husus Sûre-i Nisâ, Âyet 157’de şöyle geçmektedir:

Ve ″Muhakkak biz, Allah’ın Resûlü olan Meryem oğlu Îsâ Mesih’i öldürdük″ demeleri sebebiyle Allah’u Teâlâ onların kalplerini mühür-ledi. Halbuki onu ne öldürdüler ve ne de çarmıha gerdiler. Onların öldürdükleri şahıs kendilerine Îsâ gibi gösterildi. Onun hakkında (öldürdüklerinin Îsâ Aleyhisselâm olup olmadığı hususunda) ihtilafa düşenler, ondan dolayı kesin bir şüphe içindedirler. Onların bu hususta zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Halbuki onu kesin olarak öldürmediler.


﴿ اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ ﴿٥٥﴾ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ ﴿٥٦﴾ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ ﴿٥٧﴾ ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ ﴿٥٨﴾

55-58. Ey Habîbim! Şu vakti de hatırlat ki, Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu: ″Yâ Îsâ! Seni yeryüzünden kaldırıp kendime yükselteceğim, seni kâfirlerden kurtaracağım ve sana tâbi olanları kıyâmet gününe kadar kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepiniz Bana döneceksiniz. İşte o vakit, aranızda ihtilaf ettiğiniz şeyler hakkında Ben hüküm vereceğim.* O kâfirlere gelince, Ben onlara dünyâda da, âhirette de şiddetli bir azap ile azap edeceğim. Onların (bu azaptan kurtaracak) yardımcıları da olmayacaktır.* Îman edip sâlih amellerde bulunanlara gelince, Allah’u Teâlâ onların mükâfatlarını tam olarak verecektir. Allah’u Teâlâ, zâlimleri sevmez.* Ey Resûlüm! Bu haberleri sana âyetlerden, hikmet dolu Kur’ân’dan okuyoruz.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Yeryüzünden kaldırmak″ diye tercüme ettiğimiz ″Teveffâ″ kelimesinin, müfessirler: ″Ben seni Yahudilerin elinden kurtaracağım. Onlar seni öldüremeyecekler. Ben seni semâya kaldıracağım″ anlamına geldiğini beyan etmişlerdir. Zîrâ Hasan-ı Basrî, İbn-i Cüreyc, Kâ’b’ul-Ahbar, Muhammed b. Câfer ve İbn-i Zeyd Hazretlerine göre de, burada zikredilen ″Teveffâ″ kelimesinden mak­sat, yeryüzünden alıp yukarı kaldırmaktır. ″Yâ Îsâ! Seni yeryüzünden kaldırıp kendime yükselteceğim″ demektir. Kâ’b’ul Ahbar Hazretleri diyor ki: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu Hadis-i Şerif’i, bu zikredileni doğrulamaktadır:

كَيْفَ تَهْلِكُ أُمَّةٌ أَنَا أَوَّلُهَا وَعِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ آخِرُهَا؟ (ك عن ابن عمر)

″Benim, başında, Îsâ İbn-i Meryem’in de sonunda bulunduğu bir ümmet nasıl helâk olabilir?″[1]

Ayrıca Sûre-i Nisâ, Âyet 157’de Allah’u Teâlâ: ″Halbuki Îsâ’yı kesin olarak öldürmediler″ diye buyurmuştur. Bir Hadis-i Şerif’inde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Yahudilere hitâben şöyle buyurmuştur:

إنَّ عِيسَى لَمْ يَمُتْ وَإنَّه رَاجِع إلَيْكُمْ قَبْلَ يَوْمِ الْقَيامَةِ (تفسير ابن ابى حاتم عن الحسن)

″Şüphesiz ki Îsâ ölmedi. O, kıyâmet gününden önce size dönecektir.″[2]

Bu husus Sûre-i Nisâ, Âyet 158’de de şöyle geçmektedir:

″Bilakis Allah’u Teâlâ, onu (bir mekâna) yükselterek himâyesine aldı. Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.″

Hz. Îsâ’nın ölmediğine, kıyâmetten evvel Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti olarak tekrar yeryüzüne inip Deccal’ı öldüreceğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den mütevatir haberler zikredilmiştir. Bu hususta o kadar çok Hadis-i Şerif var ki, hiçbir şüpheye mahal olmayıp, inkârı da mümkün değildir.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Zuhruf, Âyet 61’de şöyle buyurmuştur: ″Ve şüphesiz ki Îsâ, kıyâmetin bir alâmetidir…″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَيُوشِكَنَّ أنْ يَنْزِلَ فيكُمُ ابْنُ مرْيَمَ حَكَماً مُقْسِطاً، فَيَكْسِرُ الصَّلِيبُ، وَيَقْتُلُ الْخِنْزِيرَ، وَيَضَعُ الْجِزْيَةَ، وَيَفِيضُ الْمَالُ حَتّى لَا يَقْبَلَهُ أحَدٌ. ثُمَّ يَقُولُ أبُو هُريْرَةَ: اِقْرَؤُا إنْ شِئْتُمْ: وَإنْ مِنْ أهْلِ الْكِتَابِ إلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ (خ م د ت عن ابى هريرة)

″Hayatım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak yakında Meryem oğlu Îsâ, Muhammed ümmeti arasında âdil bir hâkim olarak inecek. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve mal o kadar çoğalacak ki, hattâ kimse mal kabul etmez olacak.″ Sonra Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu der ki: ″Yemin olsun ki, Ehl-i Kitap’tan (Hristiyanlardan) ona (Îsâ Aleyhisselâm’a), onun ölümünden önce îman etmeyecek kimse yoktur…″ diye geçen Sûre-i Nisâ, Âyet 159’u okuyun.[3]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَيُهِلَّنَّ ابْنُ مَرْيَمَ بِفَجِّ الرَّوْحَاءِ حَاجًّا أَوْ مُعْتَمِرًا أَوْ لَيَثْنِيَنَّهُمَا (م حم عن ابى هريرة)

″Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem oğlu Îsâ, Feccu’r-Ravhâ denilen yerde, hac veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir.″[4]

لَيْسَ بَيْنِي وَبَيْنَهُ نَبِيٌّ يَعْنِي عِيسَى وَإِنَّهُ نَازِلٌ فَإِذَا رَأَيْتُمُوهُ فَاعْرِفُوهُ رَجُلٌ مَرْبُوعٌ إِلَى الْحُمْرَةِ وَالْبَيَاضِ بَيْنَ مُمَصَّرَتَيْنِ كَأَنَّ رَأْسَهُ يَقْطُرُ وَإِنْ لَمْ يُصِبْهُ بَلَلٌ فَيُقَاتِلُ النَّاسَ عَلَى الْإِسْلَامِ فَيَدُقُّ الصَّلِيبَ وَيَقْتُلُ الْخِنْزِيرَ وَيَضَعُ الْجِزْيَةَ وَيُهْلِكُ اللّٰهُ فِي زَمَانِهِ الْمِلَلَ كُلَّهَا إِلَّا الْإِسْلَامَ وَيُهْلِكُ الْمَسِيحَ الدَّجَّالَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ أَرْبَعِينَ سَنَةً ثُمَّ يُتَوَفَّى فَيُصَلِّي عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ (د عن ابى هريرة)

″Îsâ ile benim aramda hiçbir Peygamber yoktur. O, şüphesiz inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanıyın! O, orta boylu, beyaza çalar kırmızı renktedir. Sarıya boyalı iki elbise içinde olacak. Yağmur yağmasa da sa­çından su damlayacaktır. İnsanlarla İslâm için savaşacaktır. Deccâl’i öldüre­cek ve yeryüzünde kırk sene kalacak. Sonra ölecek ve namazını Müslümanlar kıla­caklardır.″[5]

Allah’u Teâlâ Sûre-i Kehf, Âyet 25’te de: ″Ashâb-ı Kehf’in uyuyarak mağaralarında kaldıkları müddet, üç yüz senedir. Dokuz sene de artırdılar″ diye buyurarak, Ashâb-ı Kehf’in üç yüz dokuz sene uyuduk-larını haber vermektedir. Yine benzer bir hâdise Sûre-i Bakara, Âyet 259’da geçtiği üzere, Üzeyr Aleyhisselâm‘a da yüz sene, bir gün veya yarım gün gibi geçmiştir. İşte aynı bu hâdiselerde olduğu gibi, Îsâ Aleyhisselâm‘ı da Allah’u Teâlâ göğe çekmiş ve kıyâmete yakın, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti olarak aynı yaşta tekrar yeryüzüne indirecektir.

Îsâ Aleyhisselâm’ı Yahudilerin öldüremediği ve kıyâmetten evvel tekrar yeryüzüne indirileceğine dair daha geniş bilgi için Sûre-i Nisâ, Âyet 157-159 ve izahlarına bakınız.

Yine Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 55’te: ″Ve sana tâbi olanları kıyâmet gününe kadar kâfirlere üstün kılacağım″ diye buyrulmaktadır. Hz. İbn-i Zeyd’e göre, Îsâ Aleyhisselâm’a tâbi olanlardan maksat, Hristiyanlar, kâfirlerden maksat ise Yahudilerdir. Buna göre âyetin mânâsı: ″Ey Îsâ! Sana tâbi olan Hristiyanları, kıyâmet gününe kadar seni inkâr eden Yahudilerden üstün kılacağım″ şeklindedir.

Bu husus Sûre-i Mâide, Âyet 82’de şöyle geçmektedir:

Ey Resûlüm! Yemin olsun ki, insanlar içerisinde îman edenlere en şiddetli düşmanlık edenlerin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün. Yine yemin olsun ki, îman edenlere sevgi yönünden en yakın olanların da, ″Biz Hristiyanlarız!″ diyenler olduğunu görürsün. Bu da onların içinde hakkı kabul etmekten kibirlenmeyen âlimler, zâhidler bulunmasından dolayıdır.

Allah katında Hrıstiyanları Yahudilerden üstün kılan özellik, Hristiyanların içerisinde gerçek âlim ve zâhitlerin olması ve hakikatleri gördüklerinde hemen kabullenmeleridir. Nitekim Rahip Bahira ve Necâşi Hazretleri gibi zâtlar âhir zaman Peygamberi olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in zuhur ettiğini haber alınca, hemen îman ederek ona tâbi olmuşlardır. Yahudiler ise çok azgın bir millettir. Onlar çok sayıda Peygamberi öldürmüşler, İsâ Aleyhisselâm’a îman etmedikleri gibi onu da öldürmeye teşebbüs etmişler, Peygamber Efendimizin âhir zaman Peygamberi olduğunu bildikleri halde hasetlerinden bile bile inkâr etmişlerdir. Ancak ferdi olarak Yahudilerden Müslüman olanlar, az da olsa olmuştur. Yahudilerin bu azgınlıklarından ve kibirlerinden dolayı Allah’u Teâla onlara gazap etmiştir. Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 61’de: ″Böylece onlara, zillet ve yoksulluk vuruldu. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar″ diye geçmektedir. Allah’u Teâlâ Sûre-i A’râf, Âyet 167’de de: ″Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki, senin Rabbin, kıyâmet gününe kadar Yahudilere şiddetli azap edecek kimseler göndereceğini yeminle bildirdi…″ diye buyurmuştur.

Böylece Allah’u Teâlâ, Hristiyanları Yahudilerden üstün tutmuştur.


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 38858.

[2] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 6266.

[3] Sahih-i Buhârî, Buyû 102, Enbiyâ 49; Sahih-i Müslim, Îman 71 (242 Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 14; Sünen-i Tirmizî, Fiten 54.

[4] Sahih-i Müslim, Hac 34 (216 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6974.

[5] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 14; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 9966.


﴿ اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿٥٩﴾

59. Şüphesiz ki, Allah katında Îsâ’nın misâli, Âdem’in misâli gibidir ki, onu topraktan yarattı ve sonra ona ″Ol″ dedi, o da oluverdi.

İzah: Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı nasıl yoktan yarattı ise, Îsâ Aleyhisselâm’ı da babasız yarattı, demektir.

Bu Âyet-i Kerîme, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelen Necran Hristiyanları hakkında nâzil olmuştur. Onlar Peygamber Efendimize: ″Sen, Hz. Îsâ hakkında ne dersin?″ diye sordular. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de onlara: ″O, Allah’u Teâlâ’nın kulu, ru­hu ve sözüdür″ buyurdu. Onlar da: ″Hayır, o böyle değildir. O, Allah’tır, mülkünün başından inip gelmiş ve Meryem’in içine girmiş sonra da ondan çıkmıştır. Böy­lece bizlere kudretini ve durumunu göstermiştir. Sen, babasız olarak yaratılmış olan herhangi bir insan gördün mü?″ dediler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, bu âyeti indirmiş ve Îsâ Aleyhisselâm’ın durumunun, Âdem Aleyhisselâm’ın durumu gibi olduğunu beyan etmiştir.


﴿ اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ ﴿٦٠﴾

60. Hak olan bu haberler, Rabbindendir. O halde şüphe edenlerden olma!


﴿ فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ ﴿٦١﴾

61. Ey Resûlüm! Bu hakikatler sana geldikten sonra, Îsâ hakkında seninle mücâdele edenlere de ki: ″Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizleri ve sizleri çağıralım, sonra hepimiz duâ edelim ve Allah’ın lânetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’ye, ″Mübâhele″ âyeti denir. ″Hangi taraf yalancı ise, ona Allah lânet etsin!″ diye karşılıklı lânetleşmek demektir.

Bu Âyet-i Kerîme de, Necran Hristiyanları hakkında nâzil olmuştur. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, onları mübâheleye dâvet etmişti. Kâfirler bu dâvete, korkarak icâbet etmemişlerdi. Kendilerinden olan ve görüşlerine müracaat ettikleri Abdulmesih adındaki reisleri:

- Bu mübâheleden sakınalım. Enbiyâ ile mübâhele edenlerin helâkı muhakkaktır. Muhammed’in bir Peygamber olduğuna hiç şüphe yoktur. Ben, öyle düşünüyorum ki bunlar, Allah’u Teâlâ’dan niyaz ettiler mi, dağı yerinden koparır­lar. Küçük büyük hepimiz helâk oluruz. İyisi mi, bir antlaşma yapıp memleketimize gidelim, demişti. Netice olarak bunlar mübâheleye girişmeyeceklerini söyleyerek, memleketlerine dönmüşlerdir.

Sa’d b. Ebî Vakkas Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ {فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ} دَعَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلِيًّا وَفَاطِمَةَ وَحَسَنًا وَحُسَيْنًا فَقَالَ اللّٰهُمَّ هَؤُلَاءِ أَهْلِي (م عن سعد بن ابى وقاص)

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 61 nâzil olunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Ali’yi, Hz. Fâtıma’yı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çağırdı ve buyurdu ki: ″Ey Allah’ım! İşte benim ehlim bunlardır.″[1]

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

قَالَ أَبُو جَهْلٍ لَئِنْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي عِنْدَ الْكَعْبَةِ لَآتِيَنَّهُ حَتَّى أَطَأَ عَلَى عُنُقِهِ قَالَ فَقَالَ لَوْ فَعَلَ لَأَخَذَتْهُ الْمَلَائِكَةُ عِيَانًا وَلَوْ أَنَّ الْيَهُودَ تَمَنَّوْا الْمَوْتَ لَمَاتُوا وَرَأَوْا مَقَاعِدَهُمْ فِي النَّارِ وَلَوْ خَرَجَ الَّذِينَ يُبَاهِلُونَ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَرَجَعُوا لَا يَجِدُونَ مَالًا وَلَا أَهْلًا (حم عن ابن عباس)

Ebû Cehil melun dedi ki: ″Ben, Muhammed’i Kâbe’nin yanında görürsem muhakkak onun üzerine gider ve onun boynunu çiğnerim.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Eğer öyle yapsaydı, melekler göz göre göre onu alırlardı. Eğer Yahudiler ölümü temenni etselerdi, hepsi ölür ve mutlaka Cehennemdeki yerlerini görürlerdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e meydan okuyan Hristiyanlar da mübâheleye çıkmış olsalardı, dönüşlerinde ne ailelerini, ne de mallarını bulabilirlerdi.″[2]


[1] Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 4 (32).

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2115.


﴿ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿٦٢﴾ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟ ﴿٦٣﴾

62-63. Şüphesiz bu (Îsâ Aleyhisselâm hakkındaki) kıssalar haktır. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, elbette O, her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.* Onlar yine haktan yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, fesat çıkaranları çok iyi bilir.


﴿ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ ﴿٦٤﴾

64. Ey Habîbim! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye gelin. Şöyle ki, Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’u Teâlâ’dan başka bâzımız bâzımızı Rabb edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ″Şâhit olun, muhakkak biz Müslümanlarız!″

İzah: ″Bâzımız bâzımızı Rabb edinmesin″ ifadesinden maksat: ″Ey Ehl-i Kitap! Üzeyr Aleyhisselâm ve Îsâ Aleyhisselâm’a; Allah’ın oğludur, diyerek birbirinizi Rabb edinmeyin″ demektir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Tevbe, Âyet 30’da şöyle buyurmuştur:

Yahudiler: ″Üzeyr, Allah’ın oğludur″ dediler. Hristiyanlar da: ″Îsâ Mesih, Allah’ın oğludur″ dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir. Onlar bu sözlerini, kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzetirler. Allah onları kahretsin! Haktan nasıl yüz çeviriyorlar.

Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de: Ey Habîbim! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye gelin…″ diye buyurarak, Ehl-i Kitab’a, Allah katında hak olan dîne girmeleri gerektiğini emretmektedir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, o zamanda Hristiyanların lideri durumunda bulunan Heraklius’a mektup yazarak onu ve ona tâbi olanları Müslüman olmaya dâvet etmiş ve mektubuna Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 64’ü de yazmıştır. Mektup, o anda Kudüs topraklarında bulunan Heraklius’a ulaştığında, ticaret için orada bulunan ve henüz Müslüman olmamış olan Ebû Süfyan ve arkadaşlarıyla Heraklius arasında bir görüşme meydana gelmiştir.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ, bu olayı şöyle anlatır:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Rûm Kayser’ini İslâm’a çağır­mak üzere ona mektup yazdı. Mektubunu Kayser’e Dıhye el-Kelbî’nin beraberinde yolladı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Dıhye’ye, Busrâ halkı bü­yüğünün, Kayser’e sunması için mektubu, Busrâ halkı büyüğüne ver­mesini emretti.

Kayser ise, Allah’u Teâlâ onunla Fars ordularını bozguna uğrattığı za­man, Allah’ın kendisine in’âm ettiği bu büyük zafere şükür olmak üzere, Hınıs’tan İliyâ’ya (Beytü’l-Makdis’e) kadar gelmiş idi. Kayser İliyâ’da iken Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mektubu kendisine ulaştığı zaman, mektubu okuduğunda adamlarına:

- Bana burada o adamın kavminden bir adam arayın, ben on­lara Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den suâller sorayım! dedi.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle dedi:

Bana Ebû Sufyan haber verdi ki, kendisi Kureyşlilerin, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile yaptıkları Hudeybiye antlaşmasının yürürlükte olduğu bir dönemde, ticaret maksadıyla Şam topraklarında bulunuyormuş.

Ebû Süfyan dedi ki:

Akabinde Kayser’in elçisi bizleri Şam’ın bir ye­rinde buldu. Ben ve arkadaşlarım götürüldük. Nihâyet İliyâ beldesi­ne geldik. Kayser’in huzuruna girdirildik. Bir de gördük ki Heraklius, başında tâc olduğu halde, hükümdarlık tahtında oturmuş, etrafında Rûm büyükleri vardı. Heraklius tercümana:

- Peygamber olduğunu söyleyen şu zâta, nesep bakımından en yakın hangisidir? Onlara sor, dedi. Ebû Süfyan dedi ki:

- Ona soy bakımından en yakın olan be­nim, dedim. Heraklius:

- Onunla senin arandaki yakınlık nedir? dedi.

- O benim amcamın oğludur, dedim. O gün o kâfilenin içinde benden başka Abdumenâf oğullarından kimse yoktu. Heraklius:

- Onu bana yaklaştırın, dedi ve arkadaşlarımla ilgili emri de verdi. Arkadaşlarımı benim omuzumun yanına sırtımın arka tarafına oturttular. Sonra Heraklius, tercümanına:

- Bunun arkadaşlarına söyle:

- Ben, Peygamber olduğunu söyle­yen o zât hakkında bu adamdan bâzı şeyler soracağım. Eğer bu bana yalan söylerse, sizler onu yalanlayın! dedi.

Ebû Süfyan dedi ki:

- Vallâhi! O gün arkadaşlarımın benden çıkacak yalanı söylemelerinden çekinmeseydim, Resûlullah’ın hakkında yalan uydururdum. Bu sebeple Heraklius ne sordu ise, doğru söyledim. Sonra Heraklius tercümana:

- Peygamber olduğunu söyleyen o zâta, sizin içinizde onun nesebi nasıldır? Diye sor, dedi. Ben:

- İçimizde O büyük bir neseb sahibidir, dedim.

- İçinizde, ondan önce bu sözü söylemiş (Peygamberlik iddia etmiş) olan bir kimse var mıydı? dedi.

- Hayır, dedim.

- Bu Peygamberlik iddiasından önce, onu hiç yalancılıkla suçladığınız oldu mu? dedi.

- Hayır, dedim.

- Babalarının içinde bir kral var mıydı? dedi.

- Hayır, dedim.

- Ona tâbi olanlar, halkın ileri gelenleri mi yoksa zayıfları mıdır? dedi.

- Halkın zayıfları daha çok tâbi oluyorlar, dedim.

- Ona tâbi olanlar artıyor mu yoksa eksiliyor mu? dedi.

- Artıyorlar, dedim.

- İçlerinde onun dînine girdikten sonra, dînini beğenmemezlikten dolayı dinden çıkan var mı? dedi.

- Hayır, yoktur dedim.

- Hiç ahdinden döndüğü oluyor mu? dedi.

- Hayır, ancak şu anda onunla belli bir süreye kadar bir barış antlaşması içindeyiz; ahdini bozmasından korkuyoruz, dedim.

Ebû Süfyan dedi ki: Kayser ile olan bu mükâlemede bana, içine bir şey girdirip de onunla Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şânını eksilteceğim bir söz söylemek mümkün olmadı. Benden, bundan başkasının nakledilme­sinden korkmuyorum. Heraklius bana:

- Onunla hiç savaştınız mı? yahut o sizinle savaştı mı? dedi.

- Evet, savaştık, dedim.

- Savaşlarınız nasıl sonuçlandı? dedi.

- Aramızdaki savaşlar nöbetleşe geçti. Bâzen o bizi yenilgiye uğratıyor, bâzen de biz onu, dedim.

- O sizlere ne emrediyor? dedi.

- O bizlere, yalnız Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Babalarımızın ibâdet ettikleri putlardan bizleri nehyediyor ve bize namaz kılmayı, zekât vermeyi, iffetli olmayı, ahde vefâ etmeyi ve emâneti yerine getirmeyi emrediyor, dedim.

Bu sözlerden sonra Heraklius, tercümanına dedi ki:

- Bu adama şunları söyle: Ben sana içinizde onun nesebini sordum, Onun yüksek nesep sahibi olduğunu söyledin. Peygamberler de işte böyle kavimlerinin yüksek nesep sahipleri içinden gönderilirler.

İçinizden daha önce bu Peygamberlik iddiasını söyleyen herhangi bir kimse oldu mu? dedim.

- Hayır, dedin. Ondan ev­vel bu iddiada bulunmuş bir kimse olsaydı bu kimse, daha önce ortaya konan bir iddiaya uyup taklite kalkışan bir kimsedir, diye düşünürdüm.

Peygamberlik iddiasından önce, onu hiç yalancılıkla suçladığınız oldu mu? dedim.

- Hayır, dedin. Ben de kesin sûrette bildim ki, insanlara karşı yalan söylememiş bir kimse, sonradan Allah’a karşı yalan söylemeyeceği muhakkaktır.

Babaları içinde bir kral var mıdır? diye sordum.

- Hayır, dedin. Eğer ataları içinde bir kral bulunmuş olsaydı, bu da babasının iktidarını geri almaya çalışan bir kimsedir, derdim.

Ona halkın ileri gelenleri mi yoksa zayıfları mı tâbi oluyor? diye sordum.

- Ona insanların zayıflarının tâbi olduğunu söyle­din. Zâten Peygamberlere ilk olarak bunlar tâbi olurlar.

Ona tâbi olanlar artıyor mu eksiliyor mu? diye sordum.

- Onların arttığını söyledin. İşte îman meselesi böyle­dir. Tamamlanıncaya kadar bu şekilde devam eder.

İçlerinde onun dînine girdikten sonra dîni beğenmeyerek ondan çıkanlar var mı? diye sordum.

- Hayır, dedin. Îmanın lezzeti kalbe işleyince işte böyle olur.

Hiç ahdinden döner mi? diye sordum.

- Hayır, dedin. İşte Peygamberler böyledir. Onlar ahidlerinden dönmezler.

Onunla hiç savaştınız mı? Ve o sizinle savaştı mı? diye sordum.

Savaştığınızı ve bu savaşların nöbetleşe geçtiğini, bâzen onun size gâlip geldiğini bazen de sizin ona gâlip geldiğinizi söyledin. Zâten Peygamberler hep böyledir, onlar belâlara uğ­ratılırlar; ama sonra da güzel âkıbet onların olur.

Size ne emrediyor? diye sordum.

- Yalnız Allah’a ibâdet etmenizi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı emrettiğini, babalarınızın ibâdet ettiği putlardan sizi nehyettiğini, yine size namaz kılmayı, zekât vermeyi, iffetli olmayı, ahde vefâ etmeyi, emâneti yerine getirmeyi emrettiğini söyledin. Heraklius dedi ki:

- İşte bu söylediklerin Peygamberin sıfatlarıdır. Ben böyle birinin çıkacağını çok iyi biliyordum. Fakat bunun, si­zin aranızdan çıkacağını sanmıyordum. Eğer bu dediklerin doğruysa, şu ayaklarımın bastığı yerlere de bir gün sa­hip olacaktır. Onun yanına ulaşabileceğimi ümit eder olsaydım, onunla buluşmak için elbette her türlü zahmete katlanırdım. Onun yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım.

Ebû Süfyan dedi ki:

Bundan sonra Heraklius, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mektubunu istedi. Mektup okundu. Mektubun içinde şunların yazıl­mış olduğunu gördük:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ سَلَامٌ عَلَى مَنْ اتَّبَعَ الْهُدَى أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الْإِسْلَامِ أَسْلِمْ تَسْلَمْ يُؤْتِكَ اللّٰهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ إِثْمَ الْأَرِيسِيِّينَ وَ {يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَنْ لَا نَعْبُدَ إِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ} (خ عن ابن عباس)

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’u Teâlâ’nın kulu ve Peygamberi Muhammed’den, Rumların lideri Heraklius’e. Allah’ın selâmı hidâyete tâbi olanlara olsun.[2] Mesele şu ki, seni İslâm dâveti ile dâvet ediyorum. Müslüman ol ki kurtuluşa eresin. Ve Allah’u Teâlâ sana iki kat mükâfat versin. Eğer kabul etmezsen sana tâbi olanların günahı da senin boynundadır. ″Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye gelin. Şöyle ki, Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’u Teâlâ’dan başka bâzımız bâzımızı Rabb edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ″Şâhit olun, muhakkak biz Müslümanlarız!″[3]

Ebû Süfyan dedi ki:

- Heraklius, sözünü bitirip mektup okununca, etrafında bulunan Rûm büyüklerinin sesleri yükseldi ve gürültüleri çoğaldı. Ben onla­rın ne dediklerini bilemiyorum. Bizimle ilgili emir verildi de bizler dışarı çıkarıldık. Arkadaşlarımla beraber dışarı çıkıp da yalnız ka­lınca, yanımdakilere:

- İbn-u Ebî Kebşe’nin (Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in) işi hakikaten aza­met peyda etti. Bu Benî Esfer’in Meliki ondan korkuyor, dedim.

Ebû Süfyan dedi ki: ″Vallâhi! O günden itibaren, sonunda onun gâlip geleceğini kesinlikle anlamıştım. Nihâyet isteksiz olduğum halde Allah’u Teâlâ benim de kalbime İslâm’ı girdirdi.″[4]

Muhammed İbn-i Ka’b el-Kurazî, bu olayı uzun uzadıya anlatır ve ziyâde olarak şu olaya da yer verir:

Ebû Süfyan, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in durumunu Kayser’in yanında küçük düşürmeğe ve önemsizmiş gibi göstermeğe gayret etti. Ebû Süfyan der ki:

- Doğrusu benim Nebî Sallallâhu aleyhi ve sellem’i Kayser’in gözünden düşürmek için yeterli sözleri söylememe engel olan husus, onun yanında bir yalan söyleyip de, bundan dolayı beni sorumlu tutması endişesi idi. Bu durumda o, benim söylediklerimden hiçbirini doğru saymazdı…

Ebû Süfyan der ki:

- Ben Kayser’e, onun Mîraca gittiğini anlatırken dedim ki:

أَيُّهَا الْمَلِكُ أَلَا أُخْبِرُكَ خَبَرًا تَعْرِفُ بِهِ أَنَّهُ قَدْ كَذَبَ قَالَ وَمَا هُوَ قَالَ قُلْتُ إِنَّهُ يَزْعُمُ لَنَا أَنَّهُ خَرَجَ مِنْ أَرْضِنَا أَرْضِ الْحَرَمِ فِي لَيْلَةٍ فَجَاءَ مَسْجِدَكُمْ هَذَا مَسْجِدَ إِيلِيَاءَ وَرَجَعَ إِلَيْنَا تِلْكَ اللَّيْلَةَ قَبْلَ الصَّبَاحِ. قَالَ وَبِطْرِيقُ إِيلِيَاءَ عِنْدَ رَأْسِ قَيْصَرَ فَقَالَ بِطْرِيقُ إِيلِيَاءَ :قَدْ عَلِمْتُ تِلْكَ اللَّيْلَةَ قَالَ فَنَظَرَ إِلَيْهِ قَيْصَرُ .وَقَالَ وَمَا عِلْمُكَ بِهَذَا قَالَ إِنِّي كُنْتُ لَا أَنَامُ لَيْلَةً حَتَّى أُغْلِقَ أَبْوَابَ الْمَسْجِدِ فَلَمَّا كَانَتْ تِلْكَ اللَّيْلَةُ أَغْلَقْتُ الْأَبْوَابَ كُلَّهَا غَيْرَ بَابٍ وَاحِدٍ غَلَبَنِي فَاسْتَعَنْتُ عَلَيْهِ بِعُمَّالِي وَمَنْ يَحْضُرُنِي كُلُّهُمْ فَغَلَبَنَا ، فَلَمْ نَسْتَطِعْ أَنْ نُحَرِّكَهُ كَأَنَّمَا نُزَاوِلُ بِهِ جَبَلًا فَدَعَوْتُ إِلَيْهِ النَّجَاجِرَةَ فَنَظَرُوا إِلَيْهِ فَقَالُوا إِنَّ هَذَا الْبَابَ سَقَطَ عَلَيْهِ النِّجَافُ وَالْبُنْيَانُ وَلَا نَسْتَطِيعُ أَنْ نُحَرِّكَهُ حَتَّى نُصْبِحَ فَنَنْظُرَ مِنْ أَيْنَ أَتَى قَالَ فَرَجَعْتُ وَتَرَكْتُ الْبَابَيْنِ مَفْتُوحَيْنِ فَلَمَّا أَصْبَحَتْ غَدَوْتُ عَلَيْهِمَا فَإِذَا الْمَجَرُّ الَّذِي فِي زَاوِيَةِ الْمَسْجِدِ مَثْقُوبٌ. وَإِذَا فِيهِ أَثَرُ مَرْبِطِ الدَّابَّةِ قَالَ فَقُلْتُ لِأَصْحَابِي مَا حُبِسَ هَذَا الْبَابُ اللَّيْلَةَ إِلَّا عَلَى نَبِيٍّ وَقَدْ صَلَّى اللَّيْلَةَ فِي مَسْجِدِنَا (أبو نعيم الأصبهاني دلائل النبوة عن محمد بن كعب القرظي(

- Ey Hükümdar! Sana onun yalan söylediğini bildiren bir haber vereyim mi? Kayser:

- Nedir o? dedi. Ben dedim ki:

- O, bizim toprağımızda bulunan Harem-i Şerif’ten geceleyin çıkıp sizin mescidiniz olan şu İlyâ (Kudüs) mescidine geldiğini ve sabah olmadan önce, o gece tekrar bizim yanımıza döndüğünü iddia ediyor. Ebû Süfyan diyor ki:

- Kudüs Patriği de Kayser’in yanı başındaydı. Patrik dedi ki:

- Ben o geceyi biliyorum. Kayser ona baktı ve dedi ki:

- Senin bu gece hakkındaki bilgin nedir? Patrik dedi ki:

- Ben, gece Kudüs mescidinin kapılarını kapatmadan yatmazdım. O gece bütün kapıları kapamıştım. Ancak bir kapıyı kapayamadım. Yanımda çalışanlardan ve mescitte hazır bulunanlardan yardım istedim. Onlar da gelip bana yardım ettiler, ama kapıyı yerinden oynatamadık. Sanki bir dağ ile uğraşıyorduk. Marangozları çağırdım. Onlar baktılar ve dediler ki:

- Bu kapının üstü yıkılmış. Sabah olup bu yıkıntının nereden geldiğini görünceye kadar yerinden oynatamayız. Bunun üzerine Patrik dedi ki:

- O kapıyı açık bırakmak zorunda kaldım. Evime döndüm. Sabah oraya geldiğimde, mescidin bir köşesinde bulunan taş delinmişti ve taşın üzerinde bir hayvanın bağının izi vardı. Arkadaşlarıma dedim ki:

- Bu kapı, bu gece bir Peygambere açılmıştır ve o, bu gece bizim mescidimizde namaz kılmıştır.[5]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.

[2] Sûre-i Tâ-hâ, Âyet 47.

[3] Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 64.

[4] Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Vahy 6; Cihat ve Siyer 101; Sünen-i Tirmizî, İsti’zan 24.

[5] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 5, s. 45; Celâleddin es- Suyûti, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 9, s. 209.


﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿٦٥﴾ هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿٦٦﴾ مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿٦٧﴾

65-67. Ey Ehl-i Kitap! Siz, İbrâhim’in kendinizden olduğunu nasıl iddia ediyorsunuz? Tevrat ve İncil ise, ondan sonra indirilmiştir. Bunu anlamıyor musunuz?* Ey ahmaklar! Tevrat ve İncil’de yazılı ve bilginiz dâhilinde olan şeyleri inkâr edip dururken, bilmediğiniz şey hakkında nasıl tartışıyorsunuz. Halbuki Allah’u Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.* İbrâhim, ne Yahudi, ne de Hristiyan idi. Lâkin o, Hanif (İslâm üzere) idi, Müslüman idi ve aslâ müşriklerden olmadı.

İzah: Bu âyetler hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ, şu hâdiseyi anlatmaktadır: Necran Hristiyanları ile Yahudi Hahamları, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanın­da bir araya geldiler ve tartıştılar. Yahudi Hahamları: ″Hz. İbrâhim ancak Yahudidir.″ Hristiyanlar da: ″Hz. İbrâhim ancak Hristiyandır″ dediler. İşte bunun üzerine Allah’u Teâlâ bu âyetleri indirdi ve her iki gruba da, Hz. İbrâhim’in, onla­rın dîninden olmadığını bildirdi.


﴿ اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٦٨﴾

68. Şüphesiz, İbrâhim’e insanlardan en yakın olanlar, zamanında ona tâbi olanlarla bu Peygamber (Muhammed Aleyhisselâm) ve onun ümmeti olan Mü’minlerdir. Allah’u Teâlâ, Mü’minlerin velîsidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

إِنَّ لِكُلِّ نَبِيٍّ وُلَاةً مِنْ النَّبِيِّينَ وَإِنَّ وَلِيِّي أَبِي وَخَلِيلُ رَبِّي ثُمَّ قَرَأَ {إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ} (ت عن عبد اللّٰه بن مسعود)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Her Peygamberin, diğer Peygamberlerden bir dostu vardır. Benim dostumda atam ve Rabbimin dostu İbrâhim Aleyhisselâm’dır″ buyurdu ve ″Allah’u Teâlâ, Mü’minlerin velîsidir″ diye geçen Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 68’i okudu.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 4; Rudânî, Cem’ul Fevâid, Hadis No: 6844.


﴿ وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ﴿٦٩﴾

69. Ehl-i Kitap’tan bir taife, sizi dalâlete düşürmek istediler. Halbuki onlar, sâdece kendi nefislerini dalâlete düşürüyorlar da, bunun farkında bile değiller.


﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ ﴿٧٠﴾

70. Ey Ehl-i Kitap! (Tevrat ve İncil’de Muhammed Aleyhisselâm’ın vasıflarını) görüp bildiğiniz halde, Allah’u Teâlâ’nın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamber olarak gelece­ğini, kendi kitaplarından okudukları halde onu inkâr eden Ehl-i Kitap hakkındadır. Zîrâ Tevrat ve İncil’de, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in vasıfları açık bir şekilde zikredilmiştir. Onlar, o sıfatları görmelerine rağmen hak olan Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i bilerek yalanla­maya ve inkâra kalkışmışlardır.

Yine bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 146’da şöyle geçmektedir:

″Ehl-i Kitap, kendi çocuklarını nasıl bilirlerse, onu (Muhammed Aleyhisselâm’ı) da öyle bilirler ki, bütün vasıflarıyla bilirler. Halbuki onlardan bir kısmı bu hakikati bilerek gizlerler.″


﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ ﴿٧١﴾

71. Ey Ehl-i Kitap! Niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz? Ve hakkı bilerek gizliyorsunuz?

İzah: Ey Ehl-i Kitap! Niçin Muhammed Aleyhisselâm’ın Peygamberliği ve sıfatları sizin kitabınızda mevcut olduğu halde, bu gerçeği gizliyorsunuz? Ve bu hakikatleri gizleyip, hak olan kitaplarınızı tahrif ederek oluşturduğunuz bâtıl inançlarınızı, hak gibi gösteriyorsunuz, halbuki sizler hakikatleri biliyorsunuz, demektir.

Ehl-i Kitap hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْأَلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ عَنْ شَيْءٍ فَإِنَّهُمْ لَنْ يَهْدُوكُمْ وَقَدْ ضَلُّوا فَإِنَّكُمْ إِمَّا أَنْ تُصَدِّقُوا بِبَاطِلٍ أَوْ تُكَذِّبُوا بِحَقٍّ فَإِنَّهُ لَوْ كَانَ مُوسَى حَيًّا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ مَا حَلَّ لَهُ إِلَّا أَنْ يَتَّبِعَنِي (حم ع عن جابر بن عبد اللّٰه(

″Ehl-i Kitab’a herhangi bir şeye dair soru sormayın. Yemin ederim ki, kendi­leri sapmışken aslâ sizi hidâyete iletemezler. Onları dinlemeniz hâlinde, ya bâtıl olan bir şeyi tasdik etmiş olursunuz veya hak olan bir şeyi yalanlamış olursunuz. Eğer Mûsâ, sizin aranızda hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14104; Ebû Ya’lâ el-Mevsilî, Müsned, Hadis No: 2081.


﴿ وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ ﴿٧٢﴾ وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ ﴿٧٣﴾ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ﴿٧٤﴾

72-74. Ehl-i Kitap’tan bir taife diğerlerine dedi ki: ″Mü’minlerin inandıkları şeye, günün başlangıcında îman edin, günün sonunda da inkâr edin. Belki onlar da şüpheye düşerler de dinlerinden dönerler.* Ve sizin dîninize tâbi olanlardan başkasına îman etmeyin.″ Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Şüphesiz ki hidâyet, Allah’ın hidâyetidir (İslâm Dîni’dir). Size şeriat nasıl verildi ise başkasına da öyle verildiği veya Müslümanlar sizi Rabbiniz katında susturacakları için mi İslâm Dîni’ne îman etmiyorsunuz?″ Yine de ki: ″Lütuf, Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah’u Teâlâ, lütfu geniş olandır ve her şeyi bilendir.* O, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah’u Teâlâ, büyük lütuf sahibidir.″

İzah: Katâde, Ebû Mâlik ve Süddî Hazretlerine göre; Yahudiler, Mü’minlerin inancını sarsmak maksadıyla birbirlerine: ″On­lara indirilene günün başlangıcında îman edin, fakat günün sonunda onu inkâr edin″ tavsiyesinde bulunuyorlar ve bunu yaptıktan sonra da, kendi kendilerine: ″Bu insanların, günün başlangıcında îman edip sonra dönmeleri, bu dindeki ek­siklik ve kusurdandır″ diye İslâm aleyhinde propaganda yapıyorlardı. Yahu­diler bunu, îmanı zayıf olan Müslümanları şüpheye düşürmek için yapıyorlar­dı. Yukarıda geçen âyetler, bu olayı anlatmaktadır.

Yine Âyet-i Kerîme’de, Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Şüphesiz ki hidâyet, Allah’ın hidâyetidir (İslâm Dîni’dir). Size şeriat nasıl verildi ise başkasına da öyle verildiği veya Müslümanlar sizi Rabbiniz katında susturacakları için mi İslâm Dîni’ne îman etmiyorsunuz?″ diye tercüme ettiğimiz bu kısmı, bâzı müfessirler farklı şekilde izah etmişlerdir. Yani âyetin içindeki, Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Şüphesiz ki hidâyet, Allah’ın hidâyetidir ifadesi dışındaki diğer ifadelerin tümünün Yahudilerin sözü olduğunu farzederek şu şekilde mânâ vermişlerdir: Yahudiler birbirlerine dedi­ler ki: ″Sizin dîninize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin.″ Ey Resûlüm! Sen de de ki: ″Şüphesiz ki hidâyet, Allah’ın hidâyetidir.″ Yine Yahudiler dediler ki: ″Size verilen Tevrat’ın ve size gönderilen Mûsâ’nın benzerinin bir başkasına; Muhammed’e ve ümmetine de verileceğine inanmayın. Yine sizler, Rabbiniz huzurunda aleyhinize delil getirilerek mağlup edileceğinize de inanmayın.″


﴿ وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿٧٥﴾ بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٧٦﴾

75-76. Ehl-i Kitap’tan öylesi vardır ki, kendisine emânet edilen mal ne kadar çok olsa da, onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmadıkça, onu sana iade etmez. Bu da onların, ″Ümmîlerin (Ehl-i Kitap olmayanların) malları bize mübahtır″ demelerindendir. Onlar gerçeği bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.* Hayır, kim ahdinde vefâ eder ve Allah’tan korkarsa, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, takvâ sahiplerini sever.

İzah: Yahudilere göre, kendilerinden olmayanlara zulmetmek helâldir. Halbuki Allah’u Teâlâ onlara bu zulmü, Tevrat’ta haram kılmıştır. Yahudiler: ″Tevrat’a îman etmeyen Arapların mallarını almanızda bir sakınca yoktur. Zîrâ Allah, onların mallarını bize helâl kılmıştır″ dediler.

Bu âyetler inince, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كَذَبَ أَعْدَاءُ اللّٰهِ مَا مِنْ شِيٍء كَانَ فِي الجَاهِلِيَّةِ إِلا وَهُوَ تَحْتَ قَدَمَيَّ هَاتَيْنِ إِلَّا الأمَانَةَ فَإِنَّهَا مُؤَدَّاةٌ إِلَى الْبَرِّ وَالفَاجِرِ (تفسير ابن ابى حاتم عن سعيد بن جبير)

″Allah’ın düşman­ları yalan söylediler. Câhiliye döneminde olan her şey ayaklarımın altındadır. Ancak verilen emânetler müstesnâ. Zîrâ emânet, sahibine verilmelidir. Sahibi ister takvâ sahibi olsun, ister fâcir.″[1]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 3761.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَل۪يلًا اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٧٧﴾

77. Şüphesiz, Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini dünyâ menfaati karşılığında değiştirenler var ya, işte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Allah’u Teâlâ onlara hitap etmez. Mahşer günü onların yüzlerine bakmaz ve kendilerini temize çıkarmaz. Ve onlar için elim bir azap vardır.

İzah: Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre; bu Âyet-i Kerîme, Eş’as b. Kays ile onun hasmı olan bir Yahudi hakkında nâzil olmuştur.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ حَلَفَ عَلَى يَمِينٍ وَهُوَ فِيهَا فَاجِرٌ لِيَقْتَطِعَ بِهَا مَالَ امْرِئٍ مُسْلِمٍ لَقِيَ اللّٰهَ وَهُوَ عَلَيْهِ غَضْبَانُ فَقَالَ الْأَشْعَثُ بْنُ قَيْسٍ فِيَّ وَاللّٰهِ لَقَدْ كَانَ ذَلِكَ كَانَ بَيْنِي وَبَيْنَ رَجُلٍ مِنْ الْيَهُودِ أَرْضٌ فَجَحَدَنِي فَقَدَّمْتُهُ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ لِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَلَكَ بَيِّنَةٌ قُلْتُ لَا فَقَالَ لِلْيَهُودِيِّ احْلِفْ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِذًا يَحْلِفُ فَيَذْهَبُ بِمَالِي فَأَنْزَلَ اللّٰهَ تَعَالَى {إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًا} إِلَى آخِرِ الْآيَةِ (خ م عن عبد اللّٰه بن مسعود)

″Her kim, bir Müslümanın herhangi bir malını ondan haksız yere almak için yalan yere yemin edecek olursa, o kimse Allah’ın huzuruna çıktığında, O’nun, ken­disine karşı gazaplı olduğunu görecektir.″

Hz. Abdullah b. Mes’ud’u dinleyen Eş’as b. Kays şöyle demiştir:

- Vallâhi! Bu olay benim hakkımda olmuştur. Şöyle ki:

Benimle bir Yahudi arasında (ortak) bir arazi vardı. Yahudi, benim arazinin sa­hibi olduğumu inkâr etti. Ben onu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e şikâyet ettim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana dedi ki:

- Senin şâhidin var mı? Ben de:

- Hayır, dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Yahudiye:

- Yemin et, dedi. Ben de dedim ki: Yâ Resûlallah! Böyle olursa Yahudi yemin eder ve benim malımı alıp götürür. İşte bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″Şüphesiz, Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini dünyâ menfaati karşılığında değiştirenler var ya, işte onlar için âhirette bir nasip yoktur…″ diye devam eden Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 77’yi indirdi.[1]

Bu Âyet-i Kerîme, her ne kadar bu iki kimse hakkında nâzil olmuşsa da, hükmü geneldir. Yalan yere yemin eden bütün kişileri kapsamaktadır. Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثَةٌ لَا يُكَلِّمُهُمْ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ قَالَ فَقَرَأَهَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثَلَاثَ مِرَارًا قَالَ أَبُو ذَرٍّ خَابُوا وَخَسِرُوا مَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الْمُسْبِلُ وَالْمَنَّانُ

وَالْمُنَفِّقُ سِلْعَتَهُ بِالْحَلِفِ الْكَاذِبِ (م عن ابى ذر)

″Üç kişi vardır ki, Allah’u Teâlâ mahşer günü onlara hitap etmez. Mahşer günü yüzlerine bakmaz ve kendilerini temize çıkarmaz. Onlar için elim bir azap vardır.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu üç kere tekrarladı. Hz. Ebû Zerr: ″Bunlar kaybedip hüsrâna uğradılar. Yâ Resûlallah! Onlar kimlerdir?″ deyince, buyurdu ki: ″Elbisesini (kibirle) yerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve malının değerini yalan yeminle artırandır.″[2]


[1] Sahih-i Buhârî, Husûmât 3; Şehâdet 19; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 4.

[2] Sahih-i Müslim, Îman 46 (171).


﴿ وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقًا يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿٧٨﴾

78. Ehl-i Kitap’tan bir fırka, tahrif ettiklerini kitaptan sanasınız diye, kitaplarını okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki o, kitaptan değildir. Bir de: ″Bu, Allah katındandır″ derler. Halbuki Allah katından öyle bir şey nâzil olmamıştır. Onlar gerçeği bildikleri halde, Allah’u Teâlâ’ya karşı yalan söylerler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Ehl-i Kitap’tan bir fırka″ diye geçen ifadeden maksat, kendi kitaplarını tahrif eden Ehl-i Kitab’ın sapık âlimleridir. Bütün Ehl-i Kitap da, İslâm’a girmedikçe, sapıklık içinde olup küfürdedir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ ﴿٧٩﴾ وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَابًاۜ اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ ﴿٨٠﴾

79-80. Allah’u Teâlâ’nın Peygamberlik bahşettiği, kitap ve hikmete nâil olan bir kimse, halka: ″Allah’ı bırakın da bana kul olun″ demez. Lâkin: ″Öğrenip öğrettiğiniz kitap üzere Allah’a tâbi olun″ der.* Size: ″Melekleri ve Peygamberleri Rabb edinin″ diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size hiç küfrü emreder mi?

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Yahudi Hahamları ile Necran Hristiyanları, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurun­da bir araya geldikleri zaman, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onları Müslüman olmaya dâvet etmiş, bunun üzerine Kureyza Yahudilerinden olan Ebû Râfi şöyle demiştir: ″Yâ Muhammed! Hristiyanların Hz. Îsâ’ya taptıkları gibi, bizim de sana tapmamızı mı isti­yorsun?″ Necran Hristiyanlarından Revs isminde biri de: ″Yâ Muhammed! Sen bizden kendine tapmamızı istiyor ve bizi buna mı dâvet ediyorsun?″ demiş. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ″Allah’u Teâlâ’nın dışında başka bir şeye ibâdet etmemizden veya onun dışında başka bir şeye ibâdet edilmesini emretme­mizden Allah’a sığınırız. Allah’u Teâlâ beni ne böyle bir şeyle göndermiş, ne de bunu ba­na emretmiştir.″ İşte bu hâdise üzerine bu âyetler nâzil olmuştur.

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen kitap ve hikmet ilmi hakkında geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 151 ve izahına bakınız.


﴿ وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٨١﴾ فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٨٢﴾

81-82. Ey Habîbim! Hatırlat o vakti ki, Allah’u Teâlâ Peygamber-lerden: ″Size verilen kitap ve hikmetten sonra, size verilenleri tasdik edici olarak gelecek olan Peygambere (Muhammed Aleyhisselâm’a) îman ve yardım edeceksiniz″ diye ahid almıştı. Onlara: ″Bu ahdimi ikrar ve kabul ettiniz mi?″ diye buyurdu. Onlar da: ″Kabul ettik″ dediler. Allah’u Teâlâ da: ″Birbirinizin üzerine şâhit olun ve Ben de sizinle beraber şâhidim″ buyurdu.* Artık bu ahidden sonra, kim hakkı kabulden yüz çevirirse, işte onlar (dinden çıkmış) fâsıklardır.

İzah: Bu âyetler ile ilgili olarak İmam Ali ve İbn-i Abbas Radiyallâhu anhum şöyle buyurmuşlardır:

مَا بَعَثَ اللّٰه نَبِيًّا مِنْ الْأَنْبِيَاء إِلَّا أَخَذَ عَلَيْهِ الْمِيثَاق لَئِنْ بَعَثَ اللّٰه مُحَمَّدًا وَهُوَ حَيّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ وَلَيَنْصُرَنَّهُ وَأَمَرَهُ أَنْ يَأْخُذ الْمِيثَاق عَلَى أُمَّته لَئِنْ بُعِثَ مُحَمَّد وَهُمْ أَحْيَاء لَيُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَيَنْصُرَنّه (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن على وبن عباس)

″Allah’u Teâlâ, gönderdiği Peygamberlerin hepsinden ahid almıştır ki, onlar hayatta iken Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilirse, ona îman edip yardım etsinler. Ümmetlerinden de, onlar hayatta iken Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilirse, ona îman edip yardım edeceklerine dair ahid alsınlar.″[1]

Bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَتَى وَجَبَتْ لَكَ النُّبُوَّةُ؟ قَالَ وَآدَمُ بَيْنَ الرُّوحِ وَالْجَسَدِ (ت عن ابى هريرة طب عن ميسرة الفجر)

″Yâ Resûlallah! Senin Peygamberliğin ne zaman kesinleşti?″ diye sorulduğunda, buyurdu ki: ″Âdem, ruh ile ceset arasında iken ben Peygamberdim.″[2]

Ebu’d-Derdâ Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de şöyle anlatılmaktadır:

Hz. Ömer, elinde Tevrat’tan bâzı bölümlerle Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip dedi ki: ″Yâ Resûlallah! İşte, Zuraykoğullarından bir arkadaşımdan alıp getirdiğim Tevrat’tan bâzı bölümler.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüzünün rengi değişti. Bunun üzerine rüyâsında ezan kendisine okunan Hz. Abdullah b. Zeyd şöyle dedi: ″Allah aklını başından mı aldı? Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in rengine bak, nasıl kızardı?″ Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demekten kendini alamadı: ″Rabb olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, Peygamber olarak Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i önder olarak Kur’ân’ı kabul edip hoşnut olduk.″ Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem çok memnun oldu, üzüntüsü gitti ve şöyle buyurdu:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ كَانَ مُوسَى بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ ثُمَّ تَبَعْتُمُوهُ وَتَرَكْتُمُونِى لَضَلَلْتُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا اَنْتُمْ حَظِّى مِنَ الْاُمَمِ وَاَنَا حَظُّكُمْ مِنَ الْاَنْبِيَاءِ (طب عن ابى الدرداء)

″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer Mûsâ aranızda olup da beni terk edip ona uysaydınız, apaçık bir sapıklığa düşerdiniz. Ümmetler içinde en şanslı ümmet sizsiniz, Peygamberler içinde en şanslı Peygamber de benim.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’ya şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ أَنَّ مُوسَى صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ حَيًّا مَا وَسِعَهُ إِلَّا أَنْ يَتَّبِعَنِي (حم عن جابر بن عبد اللّٰه(

″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şâyet İmran oğlu Mûsâ Aleyhisselâm hayatta olsaydı, onun için dahi, bana tâbi olmaktan başka yapacak bir şey olamazdı.″[4]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

لا تَسْأَلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ عَنْ شَيْءٍ، فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ يُخْبِرُوكُمْ بِالصِّدْقِ فَتُكَذِّبُوهُمْ أَوْ يُخْبِرُوكُمْ بِالْكَذِبِ فَتُصَدِّقُوهُمْ عَلَيْكُمْ بِالْقُرْآنِ فَإِنَّهُ فِيهِ نَبَأُ مَا قَبْلَكُمْ وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ وَفَصْلُ مَا بَيْنَكُمْ (كر عن ابن مسعود(

″Ehl-i Kitab’a bir şey sormayın. Korkarım ki, size doğruyu söylerler de siz yalanlarsınız yahut yalan haber verirlerde doğrularsınız. Siz Kur’ân’dan ayrılmayın. Zîrâ Kur’ân’da sizden evvel gelenlerin de sizden sonrakilerin de haberleri mevcuttur. Aranızdaki anlaşmazlıkları bertaraf edecek hükümler de mevcuttur.″[5]

لَا تَحْمِلُوا دِينَكُمْ عَلَى مُسَالَمَةِ أَهْلِ الْكِتَابِ فَإِنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا وَأَضَلُّوا مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ ضَلَالًا مُبِينًا (كر عن ابى اسلم عن انس(

″Dîninizi Ehl-i Kitab’a sormayın. Çünkü onlar, dalâlete düştüler ve sizden öncekileri de dalâlete ittiler.″[6]

Birçok Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i diğer Peygamberlerden derece bakımından üstün kılmıştır. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 253’ün izahına bakınız.


[1] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 7; İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 81; Celâleddin es-Suyûti, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 3. s. 566-567.

[2] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 1; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12408; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6355; İmam Kastalâni, Mevahib-i Ledünniyye, c. 1, s. 5.

[3] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 149.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14623.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, 473/2.

[6] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 469/12.


﴿ اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ ﴿٨٣﴾

83. Onlar, Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi, isteyerek ve istemeyerek O’na teslim olmuşlardır. Ve O’na döndürüleceklerdir.

İzah: Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَاءَ خُلُقُهُ مِنَ الرَّقِيقِ وَالدَّوَابِّ وَالصِّبْيَانِ فَاقْرَءُوا فِي أُذُنَيْهِ {أَفَغَيْرَ دِينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ} الْآيَةَ (كر عن أنس)

Köleden, hayvandan ve çocuklardan bir kimsenin ahlâkı fenâ olursa, iki kulağına ″Onlar, Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar?...″ diye devam eden Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 83’ü okuyun.[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 423/3; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 41666.


﴿ قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿٨٤﴾

84. Ey Resûlüm! De ki: ″Biz, Allah’u Teâlâ’ya, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilmiş olana, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve diğer Peygamberlere Rablerinden verilmiş olan şeylere îman ettik. Onlardan hiçbirinin arasını (hak Peygamber oldukları hususunda) ayırmayız. Biz ancak O’na teslim olmuş olanlarız.″

İzah: Âyet-i Kerîme’de beyan edildiği üzere, îman hususunda Peygamberler arasında hiçbir fark yoktur. Ancak derece bakımından üstün olan Peygamberler vardır. Bunların içinde en üstünü de, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ (Sallallâhu Teâlâ aleyhi vesellem)’dir. Peygamberler arasında derece farkının olduğuna dair geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 253 ve izahına bakınız.


﴿ وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٨٥﴾

85. Her kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu din ondan aslâ kabul edilmeyecek ve o kimse âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ﴿٨٦﴾ اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٨٧﴾ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ ﴿٨٨﴾ اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٨٩﴾

86-89. Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve o Resûlün (Muhammed Aleyhisselâm’ın) şüphesiz bir hak (Peygamber) olduğuna şehâdet getirmişlerken, bu îmanlarından sonra kâfir olan bir kavmi Allah’u Teâlâ nasıl hidâyete erdirir? Allah’u Teâlâ, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.* İşte onların cezâsı; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetinin üzerlerine olmasıdır.* Onlar, o lânetin gereği olan azapta ebedî kalırlar. Onların azâbı hafifletilmez. Onlara mühlet de verilmez.* Ancak bundan sonra tevbe edip nefislerini ıslah edenler müstesnâ. Şüphesiz Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

كَانَ رَجُلٌ مِنْ الْأَنْصَارِ أَسْلَمَ ثُمَّ ارْتَدَّ وَلَحِقَ بِالشِّرْكِ ثُمَّ تَنَدَّمَ فَأَرْسَلَ إِلَى قَوْمِهِ سَلُوا لِي رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هَلْ لِي مِنْ تَوْبَةٍ فَجَاءَ قَوْمُهُ إِلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالُوا إِنَّ فُلَانًا قَدْ نَدِمَ وَإِنَّهُ أَمَرَنَا أَنْ نَسْأَلَكَ هَلْ لَهُ مِنْ تَوْبَةٍ فَنَزَلَتْ { كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ إِلَى قَوْلِهِ غَفُورٌ رَحِيمٌ } فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ فَأَسْلَمَ (ن عن ابن عباس)

Ensârdan bir adam, Müslüman iken dinden dönüp müşrik oldu. Ancak daha sonra pişman olunca kavmine: ″Benim için Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sorun, tevbe etme hakkım var mı?″ dedi. Bunun üzerine o adamın kavmi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gelerek dediler ki: ″Filan kişi pişman oldu ve tevbe etme hakkının olup olmadığını sana sormamızı istedi.″ İşte bu olay üzerine Allah’u Teâlâ bu âyetleri indirdi. Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 86-89 inince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, o adama haber gönderdi ve o da yeniden Müslüman oldu.[1]


[1] Sünen-i Nesâî, Tahrim’ud-Dem 15; Rudânî, Cem’ul Fevâid, Hadis No: 6848.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ ﴿٩٠﴾

90. Elbette îman ettikten sonra kâfir olanlar ve sonra küfürlerini artıranların tevbeleri aslâ kabul olunmaz. İşte bunlar, dâlalette olanların ta kendileridir.

İzah: Katâde, Hasan-ı Basrî ve Ata el-Horasânî Hazretleri Âyet-i Kerîme’de zikredilen kimselerden maksat, hakikatleri bildikleri halde hakkı inkâr eden Yahudilerdir, demişlerdir. Zîrâ Yahudiler, önce Hz. Mûsâ’ya îman etmişler, sonra Hz. Îsâ’yı inkâr ederek kâfir olmuşlar, daha sonra Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i de inkâr ederek küfürlerini daha da artırmışlardır. Bu sebeple Allah’u Teâlâ, onların kalplerini mühür-lemiştir. Artık onların tevbeleri aslâ kabul olunmaz; onlar dalâlette sâbittirler, demektir.

Yahudilerin hakkı bilerek inkâr ettiklerine dair Sûre-i Bakara, Âyet 41-42’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Sizin yanınızda bulunan Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur’ân’a îman edin ve onu ilk inkâr edenlerden olmayın. Benim âyetlerimi dünyâ menfaatleri karşılığında değiştirmeyin. Ve ancak Benden korkun!* (Ey Benî İsrail âlimleri!) Hakkı bâtıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. Halbuki siz bilirsiniz.″


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟ ﴿٩١﴾

91. Kâfir olup da kâfir oldukları halde ölenler var ya, bunların her biri (kendini kurtarmak için) dünyâ dolusu altın verecek olsa bile, aslâ hiçbirinden kabul olunmaz. Onlar için elim bir azap vardır. Onların (bu azaptan kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur.

İzah: Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamberliğini ve onun getirdiği dîni inkâr edip bu inkârları üzere ölen Yahudi, Hristiyan ve Mecûsi gibi kâfirler affedilmeleri için, yeryüzü dolusunca altını fidye olarak verseler dahi, bunların hiçbirisinden, bu verdikleri fidye kabul edilmeyecektir. Bunlar için elim bir azap vardır ve kendilerini Allah’ın azâbından kurtaracak yardımcı ve dostları da yoktur, demektir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُجَاءُ بِالْكَافِرِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُقَالُ لَهُ أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ لَكَ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا أَكُنْتَ تَفْتَدِي بِهِ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيُقَالُ لَهُ قَدْ كُنْتَ سُئِلْتَ مَا هُوَ أَيْسَرُ مِنْ ذَلِكَ (خ عن انس بن مالك)

″Mahşer gününde kâfir getirilecek ve ona: ″Şâyet senin yeryüzü dolusu altının olsaydı onu fidye olarak verir miydin?″ denilecek. O da: ″Evet″ diyecek­tir. Bu defa ona: ″Senden, bu söylediğinden daha kolayı istenmişti″ denilecektir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Rikâk 48.


﴿ لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ ﴿٩٢﴾

92. Siz sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda infak etmedikçe, aslâ birre nâil olamazsınız. Her ne infak ederseniz, muhakkak Allah’u Teâlâ onu bilir.

İzah: Bir kimse vereceği zekâtı, yapacağı hayır ve hasenâtı malının iyisinden vermedikçe, ″Birre nâil olamaz.″ Yani bir kâmil hayra veya bir Rahmet-i İlâhiyyeye, bir büyük sevâba, bir Rızây-ı Hakka veya Ravza-i Cennete nâil olamaz, demektir.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 267’de de şöyle buyurmuştur:

″… Kendinizin, ancak göz yumarak (almaktan hoşlanmayarak) kabul edebileceğiniz kötü şeyleri infak etmeyin…″

Malından Allah için infak edenin fazileti hakkında Enes Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

لَمَّا نَزَلَتْ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} قَالَ أَبُو طَلْحَةَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَى رَبَّنَا يَسْأَلُنَا مِنْ أَمْوَالِنَا فَإِنِّي أُشْهِدُكَ أَنِّي قَدْ جَعَلْتُ أَرْضِي بِأَرِيحَاءَ لَهُ فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اجْعَلْهَا فِي قَرَابَتِكَ فَقَسَمَهَا بَيْنَ حَسَّانَ بْنِ ثَابِتٍ وَأُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ (د حم عن انس بن مالك)

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 92 nâzil olunca, Hz. Ebû Talhâ dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Allah’u Teâlâ: ″Siz sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda infak etmedikçe, aslâ rahmete ve Allah’ın rızâsına nâil olamazsınız…″ diyor. Benim en sevgili malım Beyruha bahçesidir. Bunu Allah için tasadduk ettim. Ben bu bah­çeden, Allah katında rahmete ve rızâya erişmeyi ve sevabının birikmesini ümit ediyorum.″ Bu­nun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Sen bu bahçeyi akrabalarına ver. Bu söz üzerine Hz. Ebû Talha, o bahçeyi akrabaları olan Hassan b. Sâbit ve Ubedy b. Ka’b arasında taksim etti.”[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Zekât 45; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 13525.


﴿ كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓا ئ۪لُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿٩٣﴾ فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٩٤﴾

93-94. Tevrat’ın nüzulünden önce İsrâil’in (Yâkub Aleyhisselâm’ın) nefsi için haram kıldığı şeyden başka, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi. Ey Resûlüm! De ki: ″Dâvânızda doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun.″* Bu delillerden sonra, Allah’a karşı kim yalan yere iftirada bulunursa, işte onlar zâlimdirler.

İzah: Tevrat’ın nüzulünden önce Yâkub Aleyhisselâm’ın nefsi için haram kıldığı şeyden başka, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi. Fakat onların zulüm ve isyanından dolayı bu yiyeceklerin bir kısmı Tevrat’ın nüzulünden sonra haram oldu. Yahudiler, Tevrat’ın nüzulünden sonra haram olan şeylerin, önceki Peygamberler zamanında dahi haram olduğu iddiasında ısrar edince, Allah’u Teâlâ: Ey Resûlüm! De ki: ″Dâvânızda doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun″ diye buyurmuştur.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şu hâdiseyi nakleder:

Yahudilerden bir topluluk Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler ve ona: ″Ey Ebu’l-Kasım! Sana soracağımız bir kısım özel sorularımızı cevaplandır. Bunların cevabını Peygamber olmayan bilemez″ dediler. Sorularından biri de şu idi:

- ″Tevrat inmeden önce Yâkub’un, kendisine haram kıldığı yiyecek nedir?″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

- Mûsâ Aleyhisselâm’a Tevrat’ı indiren Allah hakkı için söyleyin, Yâkub Aleyhisselâm ağır bir şekilde hastalanıp ve hastalığı uzun süre devam edince, Allah’u Teâlâ’nın kendisini bu hastalıktan kurtarması hâlinde, kendisi için en sevimli içeceği ve en se­vimli yiyeceği haram kılacağına dair Allah’u Teâlâ’ya adakta bulunmamış mıydı? Onun en sevdiği yemek deve eti, en sevdiği içecek de deve sütü değil miydi? Bunun üzerine Yahudiler: ″Allah için doğru söyledin″ dediler.[1] Fakat onların soru ve cevapları devam etti. Onlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den, Allah’u Teâlâ’dan gelen meleğin Cebrâil Aleyhisselâm olduğunu öğre­nince, ″Cebrâil, savaşma emirlerini ve Allah’ın azap emirlerini getiren bir melektir. Bu, bizim düşmanımızdır. Eğer Allah’u Teâlâ’dan, bana gelen melek, rah­meti indiren, yağmuru yağdıran ve bitkileri bitiren Mikâil’dir, deseydin sana uyardık″ dediler ve yine îman etmediler.[2]


[1] Bakınız: Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 14.

[2] Bu hususta yine Sûre-i Bakara, Âyet 98 ve izahına bakınız.


﴿ قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿٩٥﴾

95. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ, doğruyu söylemiştir. O halde Hanif (İslâm üzere) olan İbrâhim’in dînine tâbi olun. O ise, aslâ müşriklerden olmadı.″

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in sabaha uyanınca, şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

أَصْبَحْنَا عَلَى فِطْرَةِ الْإِسْلَامِ وَعَلَى كَلِمَةِ الْإِخْلَاصِ وَعَلَى دِينِ نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلَى مِلَّةِ أَبِينَا إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنْ الْمُشْرِكِينَ (حم عن ابن عبد الرحمن بن ابزى عن ابيه)

″İslâm fıtratı ve ihlas üzerine ve bir de Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in dîni üzerine babamız İbrâhim Peygamberin dîni olan İslâm üzerine sabahlamış olduk. O, Hanif (İslâm üzere) idi, Müslüman idi. Ve aslâ müşriklerden olmadı.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14818.


﴿ اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ ﴿٩٦﴾ ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِنًاۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلًاۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ ﴿٩٧﴾

96-97. İnsanlar için yapılmış olan ilk ev, mübârek olan ve âlemler için hidâyet kaynağı olarak kurulan Mekke’deki Kâbe’dir.* Orada açık alâmetler vardır. Makâm-ı İbrâhim oradadır. Oraya her kim girerse, emniyette olur. Kudreti olanların hac için orayı ziyaret etmeleri, Allah’u Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hakkıdır. Her kim inkâr ederse, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, âlemlerden Ganî’dir (O’nun hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur).

İzah: Kâbe hakkında Ebû Zerr Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَيُّ مَسْجِدٍ وُضِعَ فِي الْأَرْضِ أَوَّلُ قَالَ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ قُلْتُ ثُمَّ أَيٌّ قَالَ الْمَسْجِدُ الْأَقْصَى قُلْتُ كَمْ بَيْنَهُمَا قَالَ أَرْبَعُونَ سَنَةً وَأَيْنَمَا أَدْرَكَتْكَ الصَّلَاةُ فَصَلِّ فَهُوَ مَسْجِدٌ (م عن ابى ذر)

″Yâ Resûlallah! Yeryüzünde ilk kurulan mescit hangisidir?″ diye sordum. ″Mescid-i Harâm (Kâbe)″ buyurdu. ″Sonra hangisi?″ dedim. ″Mescid-i Aksâ″ buyurdu. ″Bu ikisinin kuruluşu arasında ne kadar zaman var?″ dedim. ″Kırk sene″ dedi. ″Ondan sonra hangisi?″ deyince de, buyurdu ki: ″Namaz sana nerede yetişirse, namazı orada kıl. İşte orası bir mescittir.″[1]

Bu Âyet-i Kerîme, haccın farz olduğunun açık delilidir. İnkâr eden kâfir olur. Nitekim Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, haccın farziyetini kastederek, her kim inkâr ederse, diye buyururken ″Kefere″ kelimesini kullanmıştır.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu Âyet-i Kerîme’yi izah ederken şöyle buyurmuştur:

مَنْ مَلَكَ زَادًا وَرَاحِلَةً تُبَلِّغُهُ إِلَى بَيْتِ اللّٰهِ وَلَمْ يَحُجَّ فَلَا عَلَيْهِ أَنْ يَمُوتَ يَهُودِيًّا أَوْ نَصْرَانِيًّا وَذَلِكَ أَنَّ اللّٰهَ يَقُولُ فِي كِتَابِهِ {وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنْ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا} (ت عن على)

″Her kim kendisini Beytullah’a ulaştıracak binek ve azığa mâlik (haccetmeye kudreti) olduğu halde haccetmezse, ister Yahudi isterse Hristiyan olarak ölsün. Çünkü Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 97’de: ″Kudreti olanların hac için orayı ziyaret etmeleri, Allah’u Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hakkıdır″ buyurmuştur.″[2]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَا يُوجِبُ الْحَجَّ قَالَ الزَّادُ وَالرَّاحِلَةُ (ت عن ابن عمر)

Bir adam, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: ″Yâ Resûlallah! Haccı farz kılan şey nedir?″ diye sordu. Buyurdu ki: ″Azık ve binit (vâsıta) imkânının bulunmasıdır.″[3]

Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün hutbesinde bize şöyle hitap etti:

أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمْ الْحَجَّ فَحُجُّوا فَقَالَ رَجُلٌ أَكُلَّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلَاثًا فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ ثُمَّ قَالَ ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَدَعُوهُ (م ن حم عن ابى هريرة)

″Ey insanlar! Allah’u Teâlâ üzerinize haccı farz kıldı, haccedin″ diye buyurunca, Adamın biri, ″Her sene mi Yâ Resûlallah?″ diye sordu. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem sükût etti. O kişi aynı soruyu üçüncü kez tekrar sorunca, buyurdu ki: ″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, evet deseydim hac üzeri­nize her sene farz olacaktı. Üzerinize farz olsaydı, buna güç yetiremeyecektiniz. Ben sizi bıraktı­ğım sürece siz de beni bırakın. Sizden öncekiler çok soru sormaları ve Peygamberlerine karşı muhalefet etmeleri sebebiyle helâk oldular. Ben size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği kadar tutun. Sizi bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan sakının.″[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde şöyle buyurmuştur:

تَعَجَّلُوا إِلَى الْحَجِّ يَعْنِي الْفَرِيضَةَ فَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَا يَدْرِي مَا يَعْرِضُ لَهُ (حم عن ابن عباس)

″Farz olan haccı edâ etmekte acele edin. Zîrâ sizden birisi başına ne geleceğini bilemez.″[5]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, âlemlerden Ganî’dir″ ifadesi; Allah’u Teâlâ hac yapandan ve yapmayandan Ganî’dir. Yani kimsenin yaptığı ibâdete muhtaç değildir, herkes ona muhtaçtır, demektir. Bu emir, Allah’u Teâlâ’nın Mü’minlere bir rahmeti olup, onları günahlarından arındırmak ve sevâba nâil etmek içindir. Yoksa Allah’u Teâlâ’nın kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur, demektir.


[1] Sahih-i Müslim, Mesâcid 1; Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 10.

[2] Sünen-i Tirmizî, Hac 3.

[3] Sünen-i Tirmizî, Hac 4; Sünen-i İbn Mâce, Menâsik 6.

[4] Sahih-i Müslim, Hac 73 (412 Sünen-i Nesâî, Menasik’ul-Hac 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 10199.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2721.


﴿ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ ﴿٩٨﴾ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿٩٩﴾

98-99. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Allah’u Teâlâ’nın (Muhammed Aleyhisselâm’ın, Peygamberliğini gösteren) delillerini niçin inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah’u Teâlâ, yaptıklarınıza şâhittir.″* De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! İslâm’ın hak din olduğunu bildiğiniz halde, niçin Allah’ın yolunu eğri (hakkı bâtıl) göstererek, îman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan gâfil değildir.″

İzah: Ehl-i Kitap’tan birine, ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamberliğini Al­lah’u Teâlâ’dan size gönderilen kitaplarda buluyor musunuz?″ diye sorulduğunda, ″Hayır″ derdi. Böylece kendi kitaplarında mevcut olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in sıfatlarını saklamak sûretiyle insanları ona îman etmekten ve ona tâbi olmak­tan alıkoyuyorlardı.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ ﴿١٠٠﴾ وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ ﴿١٠١﴾

100-101. Ey îman edenler! Ehl-i Kitap’tan her hangi bir fırkaya itaat ederseniz, onlar sizi îmanınızdan sonra küfre döndürürler.* Nasıl îmandan sonra kâfir olursunuz? Halbuki size Allah’ın âyetleri okunuyor ve O’nun Resûlü de içinizde bulunuyor. Her kim Allah’ın dîni olan İslâm’a tutunursa, şüphesiz dosdoğru yolu bulmuştur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Nasıl îmandan sonra kâfir olursunuz? Halbuki size Allah’ın âyetleri okunuyor ve O’nun Resûlü de içinizde bulunuyor″ diye buyrulmaktadır. Peygamber Efendimizin zamanında Ashab-ı Kirâm, indirilen Kur’ân âyetlerini ve Resûlü Kirâm Efendimizin gösterdiği mûcizeleri gözleriyle görüp yakînen îman etmişler, İslâm’ı kabul edip ona sımsıkı tutunmuşlardır. Aynı şekilde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra gelen ümmeti de onu görmediği halde, onun Peygamberliğine ve getirdiği dîne Ashâb-ı Kirâm’ın îman ettiği gibi îman etmiş ve o dîne sımsıkı tutunmuşlardır.

Bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّ شَيْءٍ أَعْجَبُ إِيمَانًا؟ قِيلَ: الْمَلَائِكَةُ، قَالَ: كَيْفَ وَهُمْ فِي السَّمَاءِ يَرَوْنَ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَرَوْنَ. قِيلَ: فَالْأَنْبِيَاءُ، قَالَ: كَيْفَ وَهُمْ يَأْتِيهِمُ الْوَحْيُ قَالُوا: فَنَحْنُ، قَالَ: كَيْفَ وَأَنْتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّٰهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ، وَلَكِنْ قَوْمٌ يَأْتُونَ مِنْ بَعْدِي يُؤْمِنُونَ بِي وَلَمْ يَرَوْنِي، أُولَئِكَ أَعْجَبُ إِيمَانًا، وَأُولَئِكَ إِخْوَانِي، وَأَنْتُمْ أَصْحَابِي. (السيوطي، الدر المنثور عن أبي هريرة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Îman yönünden en güzel olan kimdir?″ diye sorunca, ″Meleklerdir″ cevabı verildi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Onlar, gökte sizin görmediğinizi Allah’u Teâlâ kendilerine gösterdiği halde nasıl îman etmezler ki karşılığını verince, ″O zaman Peygamberlerdir″ denildi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Onlara vahiy geldiği halde nasıl îman etmezler ki″ diye buyurunca, ″O zaman biziz″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

″Allah’ın âyetleri size okunduğu, Allah’ın Resûlü aranızda olduğu halde nasıl îman etmezsiniz ki! Îman yönünden en güzel olanlar benden sonra gelecek ve beni görmeden îman edeceklerdir. Bu kişiler îman yönünden en güzel olanlardır. Onlar benim kardeşlerim, sizler ise arkadaşlarımsınız.″[1]

Bu husus Avf b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de, şöyle geçmektedir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ :يَا لَيْتَنِي قَدْ لَقِيتُ إِخْوَانِي. قَالُوا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أَلَسْنَا إِخْوَانَكَ وَأَصْحَابَكَ؟ قَالَ: بَلَى، وَلَكِنَّ قَوْمًا يَجِيئُونَ مِنْ بَعْدِكُمْ، يُؤْمِنُونَ بِي إِيمَانَكُمْ، وَيُصَدِّقُونِي تَصْدِيقَكُمْ وَيَنْصُرُونِي نَصْرَكُمْ، فَيَا لَيْتَنِي قَدْ لَقِيتُ إِخْوَانِي. (ابن أبي شيبة في مسنده عن عوف بن مالك)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Keşke kardeşlerimi görebilseydim″ deyince, Sahâbe: ″Yâ Resûlallah! Biz senin kardeşlerin ve arkadaşların değil miyiz?″ diye sordular. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet öyle, ama sizden sonra gelecek, sizin îman ettiğiniz gibi bana îman edecek, sizin tasdik ettiğiniz gibi beni tasdik edecek, sizin bana yardım ettiğiniz gibi yardım edecek bir topluluk gelecektir. Keşke o kardeşlerimi görebilseydim″ buyurdu.[2]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 135.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 135-136.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ ﴿١٠٢﴾

102. Ey îman edenler! Allah’u Teâlâ’dan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ أَنْ يُطَاعَ فَلَا يُعْصَى وَيُذْكَرَ فَلَا يُنْسَى (السيوطي، الدر المنثور عن ابن مسعود)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 102’yi okudu ve ″Burada Allah’a itaat edip âsi olmamak, Allah’ı zikredip unutmamak kastedilmektedir″ diye buyurdu.[1]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da bu Âyet-i Kerîme hakkında şöyle buyurmuştur: Bu durum Müslümanlara ağır gelmişti. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun…″[2] diye geçen Âyet-i Kerîme’yi indirdi.


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 3, s. 619.

[2] Sûre-i Teğâbün, Âyet 16.


﴿ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿١٠٣﴾

103. Hepiniz Allah’ın ipine (İslâm Dîni’ne) sımsıkı sarılın. Fırkalara bölünerek haktan ayrılmayın. Allah’u Teâlâ’nın size ihsan buyurduğu nîmeti düşünün. Siz birbirinize düşman olduğunuz zaman, Allah’u Teâlâ kalplerinizi birleştirdi ve bu birleştirme nîmeti ile birbirinize kardeş oldunuz. Siz (küfrünüz sebebiyle) Cehennem çukuru kenarında olduğunuz vakit, (Hidâyet-i İslâm ile) Allah’u Teâlâ sizi o çukura düşmekten kurtardı. İşte Allah’u Teâlâ, âyetlerini size böyle beyan eder ki, hidâyette sâbit olasınız.

İzah: Âlimler, bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Allah’ın ipinden″ maksadın, İslâm Dîni olduğunu beyan ederek dîni, ip ile tâbir etmişlerdir. Sahâbe-i Kirâm’dan Abdullah b. Mes’ud Radiyallâhu anhu da bu ifadeye; İslâm topluluğudur, diye mânâ vermiştir.

Bu husus Sûre-i Şûrâ, Âyet 13’te şöyle geçmektedir:

″Dîne sağlam bir şekilde sarılın ve onda ayrılığa düşmeyin″ diye Nûh’a emrettiğini, Sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi size de din kıldı…

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ يَرْضَى لَكُمْ ثَلَاثًا وَيَسْخَطُ لَكُمْ ثَلَاثًا يَرْضَى لَكُمْ أَنْ تَعْبُدُوهُ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَأَنْ تَعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَأَنْ تُنَاصِحُوا مَنْ وَلَّاهُ اللّٰهُ أَمْرَكُمْ وَيَسْخَطُ لَكُمْ قِيلَ وَقَالَ وَإِضَاعَةَ الْمَالِ وَكَثْرَةَ السُّؤَالِ (م حم عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ, üç şeyden dolayı sizden râzı olur, üç şeyden dolayı da size gazap eder: Allah’a kulluk edip, O’na hiçbir şeyi ortak koşmama-nızdan, topluca Allah’ın ipine sarılıp tefrikaya düşmemenizden ve Allah’u Teâlâ’nın, sizin başınıza getirdiği yöneticilere nasihatte bulunmanızdan hoşnut olur. Dedikodu yapmanıza, malınızı boşa harcamanıza ve çok soru sormanıza da gazap eder.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Siz birbirinize düşman olduğunuz zaman, Allah’u Teâlâ kalplerinizi birleştirdi ve bu birleştirme nîmeti ile birbirinize kardeş oldunuz″ diye geçen ifadeyle; Medîne’deki Evs ve Hazreç kabileleri kastedilmektedir. Bu kabileler birbirlerine düşman idi. Bunlar İslâm ile müşerref olunca, düşmanlık gitmiş ve kardeş olmuşlardır.

Bunların ilk Müslüman oluşunu, İbn-i İshâk özetle şöyle anlatır:

Aziz ve Celil olan Allah, dînini açığa çıkarmayı, Peygamberini aziz kılmayı ve vaadini yerine getirmeyi dileyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ensârla karşılaştığı dönemde Mekke’de, dışardan gelen insanlara dîni tebliğ et­meye başladı. Her mevsimde yaptığı gibi, Ensâr ile görüştüğü mevsimde de Arap kabilelerini dîne dâvet etti. O, Akabe mevkiinde bulunurken Hazreç Kabi­lesi’nden, Allah’ın kendileri için hayır dilediği bir toplulukla karşılaştı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: ″Sizler kimlersiniz?″ diye sordu. Onlar da: ″Bizler, Hazreç kabilesinden bir topluluğuz″ dediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sizler, Yahudilerle anlaşması bulunan kimselerden misiniz?″ diye sordu. Onlar da: ″Evet″ dediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Oturmaz mısınız? Sizinle biraz konuşalım″ dedi. Onlar da: ″Evet, olur″ dediler. Resûlul­lah ile birlikte oturdular. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onları, Aziz ve Celil olan Allah’ın birliğine dâvet etti. Onlara İslâm’ı teklif etti ve Kur’ân okudu. Allah’u Teâlâ’nın, onların İslâm’a girme­leri için sebep kıldığı meselelerden biri de şuydu:

Hazreçliler memleketlerinde Yahudilerle birlikte yaşıyorlardı. Yahudiler, kitap ehli ve bilgi sahibiydiler. Hazreçliler ise Allah’a ortak koşan ve putlara tapan kimselerdi. Bunlar memleketlerinde, Yahudilere gâlip durumdaydılar. Aralarında bir olay çıktığında, Ya­hudiler onları tehdit ederek şöyle diyorlardı: ″Şüphesiz ki pek yakında bir Peygamber gönderilecek, onun zamanı gelmiştir. Biz ona tâbi olacağız. Onunla bir­likte sizleri Âd kavminin toplu bir şekilde helâk olduğu gibi, biz de sizi öldüreceğiz.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu topluluğa konuşup, on­ları İslâm’a dâvet edince, onlar birbirlerine şöyle demişlerdi: ″Ey kavim! Vallâhi, sizler biliyorsunuz ki, işte bu Yahudilerin sizi kendisiyle tehdit ettikleri Peygamberdir. Buna sizden önce Yahudiler îman etmiş olmasınlar.″ Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in dâvetini kabul ettiler. Onu tasdik ettiler ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendilerine teklif ettiği İslâm’ı kabullendiler. Ve şöyle dediler:

″Biz, geride öyle bir kavim bıraktık ki onların arasındaki düşmanlık ve kötülük hiçbir kavmin arasında yok­tur. Umulur ki, senin sayende Allah’u Teâlâ onları birleştirir. Şimdi biz, onların yanına döneceğiz. Onları senin emrine çağıracağız ve senin dâvetinle kabul ettiğimiz bu dîni onlara da arz edeceğiz. Şâyet onlar da bu din üzerinde birleşecek olurlar­sa artık senden daha güçlü bir kimse olamaz.″

Bundan sonra Hazreçliler, Mü’min olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından ayrılıp gittiler. Onlar altı kişiydiler. Bunlar Medîne’ye gidip kavimlerinin yanına varınca onlara Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i anlattılar ve kendile­rini İslâm’a dâvet ettiler. Böylece aralarında İslâm yayılmaya başladı. Öyle ki, Ensârın evlerinden hiçbir ev kalmadı ki, orada Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den bahsedilmiş olmasın.

Ertesi yıl olunca aynı mevsimde Ensârdan on iki kişi geldi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile ″Akabe″ denen yerde buluştular. Burada birinci Akabe biatını yaptılar. Medîneli Ensâr, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile ″Kadınların biati″ diye adlandırılan bir biatta bulundular. Bu da Müslümanlara henüz savaşın farz kılınmadığı bir zamanda idi.

Yine bu Âyet-i Kerîme, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları lâzım geldiğini emretmekte ve parçalanmayı, çeşitli fırkalara bölünmeyi yasaklamak­tadır.

Bu hususta Arfece İbn-i Şurayh el-Eşcaiy Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

رَأَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ يَخْطُبُ النَّاسَ فَقَالَ إِنَّهُ سَيَكُونُ بَعْدِي هَنَاتٌ وَهَنَاتٌ فَمَنْ رَأَيْتُمُوهُ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ أَوْ يُرِيدُ يُفَرِّقُ أَمْرَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَائِنًا مَنْ كَانَ فَاقْتُلُوهُ فَإِنَّ يَدَ اللّٰهِ عَلَى الْجَمَاعَةِ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ مَنْ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ يَرْكُضُ (ن عن عرفجة بن شريح الأشجعيّ)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i minber üzerinde insanlara şöyle hitap ederken gördüm: ″Benden sonra fitne ve fesat olacaktır. Kimin cemaatten (Ehl-i Sünnet toplumundan) ayrıldığını ve Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinin işlerini karıştırdığını görürseniz onu öldürün; o şahıs kim olursa olsun. Zîrâ Allah’ın yardımı cemaatle birlikte olanlaradır. Cemaatten ayrılan kişi ile de şeytan beraber koşar.″[2]

Ehl-i Sünnet hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا مِلَّةً وَاحِدَةً قَالُوا وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي (ت عبد اللّٰه بن عمرو)

″Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan bir fırka hâriç hepsi Cehennemde olacaktır.″ ″O kurtulan fırka kimdir Yâ Resûlallah?″ dediler. Buyurdu ki: ″Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.″[3]

İşte Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbının yolu üzerinde olan Ehl-i Sünnet toplumudur. Bunlar da Hanefi, Mâliki, Şâfii ve Hanbeli Mezhepleridir. Bu konu hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i En’âm, Âyet 159 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Müslim, Akdiyye 5 (10 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8444.

[2] Sünen-i Nesâî, Tahrim’ud-Dem 6.

[3] Sünen-i Tirmizî, Îman 18; Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 17. Bu Hadis-i Şerif’in metni, bir diğer rivâyette de şöyle geçmektedir: سَتَفْتَرِقُ أُمَّتِى ثَلَاثٌ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِى النَّارِ اِلَّا وَاحِدَةً مَنْ وَاحِدَةَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ:مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِى(İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 6, s. 118).


﴿ وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿١٠٤﴾

104. Sizden, insanları hayra dâvet eden ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ile meşgul olan bir topluluk bulunsun. Felâha erenler de ancak onlardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Hz. Ebû Câfer el-Bâkır’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

قَرَأَ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: {وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ} ثُمّ قَالَ: الْخَيْرُ اتِّبَاعِ القُرآنِ وَسُنَّتِي (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن أبى جعفر الباقر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sizden, insanları hayra dâvet eden ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ile meşgul olan bir topluluk bulunsun…″ diye geçen âyeti okudu ve sonra şöyle buyurdu: ″Hayır; Kur’ân’a ve benim sünnetime uymaktır.″[1] İşte hayra dâvet etmekten maksat, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Sünnet-i Resûlullah’a uymak ve bu hususta insanları ayıktırmaktır.

İyiliği emredip kötülükten nehyetmek ile ilgili olarak çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

مَا مِنْ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللّٰهُ فِي أُمَّةٍ قَبْلِي إِلَّا كَانَ لَهُ مِنْ أُمَّتِهِ حَوَارِيُّونَ وَأَصْحَابٌ يَأْخُذُونَ بِسُنَّتِهِ وَيَقْتَدُونَ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِنَّهَا تَخْلُفُ مِنْ بَعْدِهِمْ خُلُوفٌ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ وَيَفْعَلُونَ مَا لَا يُؤْمَرُونَ فَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِيَدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِلِسَانِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَلَيْسَ وَرَاءَ ذَلِكَ مِنْ الْإِيمَانِ حَبَّةُ خَرْدَلٍ (م عن عبد اللّٰه بن مسعود)

″Allah’u Teâlâ’nın benden evvelki ümmetlere gönderdiği her Peygamberin kendi ümmetinden sünnetini alan ve emirlerine uyan muhakkak birtakım Havârileri ve Sahâbîleri vardır. Sonra onların ardından yapamayacakları şeyleri söyleyen ve emrolunmadıkları işleri yapan birtakım nesiller zuhur eder. İşte kim bunlara karşı eliyle mücâhede ederse, o bir Mü’mindir. Onlara karşı kim diliyle mücâhede ederse, o da Mü’mindir, onlara karşı, kim kalbiyle mücâhede yaparsa o da Mü’mindir. Fakat bunun ötesinde olan kimsenin, îmandan bir hardal danesi de yoktur.″[2]

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنْ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللّٰهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْ عِنْدِهِ ثُمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلَا يَسْتَجِيبُ لَكُمْ (حم ت عن حذيفة بن اليمان)

″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, ya iyiliği emredip kö­tülükten nehyedersiniz ya da Allah’u Teâlâ, katından sizin üzerinize bir cezâ gönderir, sonra onun kaldırılması için Allah’u Teâlâ’ya duâ ederseniz de duânızı kabul et­mez.″[3]

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ (م ت ن عن ابى سعيد)

Kim bir kötülüğü (şer’an yapılması câiz görülmeyen bir şeyi) görüp de onu eliyle değiştirmeye gücü ye­terse değiştirsin. Ona gücü yetmezse diliyle uyarsın, ona da gücü yetmez­se kalbiyle buğzetsin ki, bu da îmanın en zayıf derecesidir.″[4]

وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَيَخْرُجَنَّ مِنْ أُمَّتِى مِنْ قُبُورِهِمْ فِى صُورَةِ الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ بِمُدَهَانتِهِمْ فِى الْمَعَاصِى وَكَفِّهِمْ عَنْ النَّهْيى وَهُمْ يَسْتَطِيعُونَ (أبو نعيم عن عبد الرحمن)

″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, mâsiyetlere karşı göz yumdukları ve güçleri yettiği halde iyiliği emredip kötülükten nehyetmek görevini yapmadıkları için, ümmetimden bâzıları kabir-lerinden maymun ve hınzır sûretinde çıkacaktır.″[5]


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 2, s. 91.

[2] Sahih-i Müslim, Îman 20 (80).

[3] Sünen-i Tirmizî, Fiten 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22212.

[4] Sahih-i Müslim, Îman 20 (78).

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 456/8.


﴿ وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ ﴿١٠٥﴾

105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, ihtilaf ederek fırkalara ayrılanlar gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.

İzah: Allah’u Teâlâ, dinlerini tahrif ederek fırkalara ayrılan Yahudiler ve Hristiyanlar gibi olmayın, diyerek Müslümanları uyarmaktadır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem âhir zamanda, aynı Ehl-i Kitab’ın yaptığı gibi, kendi menfaatleri için Kur’ân-ı Kerîm’e yanlış mânâ vererek tahrif etmek isteyecek bir zümrenin çıkacağını haber vermektedir. Bu Hadis-i Şerif’lerden bâzıları şöyledir:

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ فِي أُمَّتِي قَوْمًا يَقْرَؤُنَ الْقُرْآنَ يَنْثُرُونَهُ نَثْرَ الدَّقَلِ يَتَأَوَّلُونَهُ عَلَى غَيْرِ تَأْوِيلِهِ (ابن جرير عن حذيفة)

″Ümmetimden bir kavim olur. Onlar Kur’ân’ı okurlar da onu kötü ve kuru hurma gibi dağıtırlar ve Kur’ân’ı te’vîli mümkün olmayan tam tersi mânâlarla te’vîl ederler (mânâ verirler).″[1]

Hüzeyfe Radiyallâhu anhu’dan merfu olarak nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

قَوْمٌ يَكُونُونَ فِي هَذِهِ الْاُمَّةَ يَقْرَؤُنَ الْقَرْآنَ يَنْثِرُونَهُ نَثْرَ الدَّقْلِ لَا يُجَاوِزُ تَرَاقِيهِمْ تَسْبَقُ قِرَائَتَهُمْ إِيمَانِهِمْ (ابن جرير عن حذيفة)

″Bu ümmet içinde bir kavim olacak ki, onlar Kur’ân’ı okurlar. Ama onu kötü ve kuru hurma gibi dağıtırlar, Kur’ân onların boğazlarından öteye geçmez ve onların okuyuşları, îmanlarını geçer; yani îmandan çıkarlar.″[2]

Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri birbirine uygun gelir. Bu hususta Amr ibn-i Şuayb Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

سَمِعَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَوْمًا يَتَدَارَءُونَ فَقَالَ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِهَذَا ضَرَبُوا كِتَابَ اللّٰهِ بَعْضَهُ بِبَعْضٍ وَإِنَّمَا نَزَلَ كِتَابُ اللّٰهِ يُصَدِّقُ بَعْضُهُ بَعْضًا فَلَا تُكَذِّبُوا بَعْضَهُ بِبَعْضٍ فَمَا عَلِمْتُمْ مِنْهُ فَقُولُوا وَمَا جَهِلْتُمْ فَكِلُوهُ إِلَى عَالِمِهِ (حم عمرو بن شعيب)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem münâkaşa eden bir grup gördü ve buyurdu ki: ″Sizden öncekiler bu yüzden helâk oldu. Allah’ın kitabının bir kısmını diğer bir kısmıyla çatışır gördüler. Halbuki Allah’ın kitabının bir bölümü diğer bir bölümünü doğrular mâhiyette indirilmiştir. Bir kısmını diğer bir kısmına dayanarak yalanlamayın. Ondan bildiğinizi söyleyin, bilmediğinizi de onu bilenlere bırakın.″[3]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ فَسَّرَ الْقُرْآنَ بِرَأْيِهِ فَلْيَتَبَوَّأ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ (ت عن ابن عباس)

″Her kim Kur’ân’a (gerçek mânâsını bildiği halde) kendi görüşüne göre mânâ verirse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.″[4]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 31581.

[2] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 31582.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6453.

[4] Sünen-i Tirmizî, Tesir’ul-Kur’ân 1; İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’id-Din, c. 1, s. 98.


﴿ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ﴿١٠٦﴾ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿١٠٧﴾ تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْمًا لِلْعَالَم۪ينَ ﴿١٠٨﴾ وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ ﴿١٠٩﴾

106-109. Bâzı yüzlerin ak, bâzı yüzlerin de karardığı gün gelir. O gün yüzleri kararanlara: ″Îman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? O halde yaptığınız küfür sebebiyle tadın azâbı″ denilir.* O gün yüzleri ak olanlar, Allah’u Teâlâ’nın rahmetindedirler ve Cennette ebedî kalırlar.* İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah’u Teâlâ hiç kimseye haksızlık etmez.* Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. İşlerin hepsi O’na döndürülecektir.

İzah: Bu âyetlerde geçtiği üzere îmanı veya küfrü seçmek insanın kendi irâdesindedir. Bu sebepten Ehl-i Sünnet ulemâsı der ki: ″Kul kesb eder, Allah’u Teâlâ da yaratır.″ Yani insan günah veya sevap, îman veya küfür yolu olan bir şeyi yapmaya yönelir ve kesin olarak niyetine alırsa, işte o zaman Allah’u Teâlâ, onun niyetine göre yaratır.

Bu hususta Sultan-ı Enbiyâ Efendimiz şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَادِكُمْ وَلَا إِلَى صُوَرِكُمْ وَاَعْمَالِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ (خ م عن ابو هريرة)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, sizin cesetlerinize, sûretlerinize ve amellerinize bakmaz. Lâkin kalplerinize bakar.″[1]

Kalbin fikri ne ise, zikri de o olur. Hulasa şudur: Kulun kalbinde; fikri, niyeti, maksadı ne ise ona göre dünyâda ve âhirette nasip alması olur. Allah’u Teâlâ ona göre hesap eder. Dünyâda hâli, kazancı ona göre olur. Âhirette hiçbir itiraz kalmaz. Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 284’ün izahına bakınız.

Yine Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 106-107’de: Bâzı yüzlerin ak, bâzı yüzlerin de karardığı gün gelir. O gün yüzleri kararanlara: ″Îman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? O halde yaptığınız küfür sebebiyle tadın azâbı″ denilir.* O gün yüzleri ak olanlar, Allah’u Teâlâ’nın rahmetindedirler ve Cennette ebedî kalırlar, diye buyrulmaktadır.

Übeyy b. Kâ’b Radiyallâhu anhu’ya göre, âhirette yüzleri ak olacak insanlardan maksat, Mü’minler, yüzleri kararacak olan insanlardan maksat ise kâfirlerdir. Kâfirlere, ″Îman ettikten sonra inkâr mı ettiniz?″ denmesinin sebebi, onların, Âdem Aleyhisselâm’ın sulbünden zerrecikler hâlinde çıkarıldıklarında, îman ettiklerini söyle­meleri, doğup dünyâya geldikten sonra da kâfir olmalarındandır. Zîrâ Âyet-i Kerîme’nin, âhirette bütün insanları iki sınıfa ayırdığını, bunlardan yüzleri ak olanların Mü’minler olduğuna göre, yüzleri kararanların da kâfirler olduğu âşikârdır.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da bu Âyet-i Kerîme’yi açıklarken şöyle buyurmuştur:

″Yüzleri ak olanlardan maksat, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tir, yüzleri kara olanlardan maksat ise, bid’at ve dalâlet ehlidir.″[2]


[1] Sahih-i Buhârî, Edeb, 63, Nikâh 45; Sahih-i Müslim, Birr 10 (33 Riyâz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 1601.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 3, s. 633-634.


﴿ كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿١١٠﴾

110. Ey Mü’minler! Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyeder ve Allah’a îman edersiniz. Ehl-i Kitap da îman etselerdi, elbette kendileri için hayırlı olurdu. Lâkin onlardan bir kısmı îman ettiler, çoğu ise îman etmeyerek kâfir kaldılar.

İzah: Ey Mü’minler! Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz... diye başlayan bu Âyet-i Kerîme hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّكُمْ تَتِمُّونَ سَبْعِينَ أُمَّةً أَنْتُمْ خَيْرُهَا وَأَكْرَمُهَا عَلَى اللّٰهِ (ه ت عن بهز بن حكيم عن ابيه عن جده)

″Sizler yetmişinci ümmeti tamamlıyorsunuz. Üstelik Allah katında en hayırlı ve en değerli ümmet de sizsiniz.″[1]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

اِنَّ اللّٰهِ فَضَّلَنِى عَلَى الْأَنْبِيَاءِ أَوْ قَالَ أُمَّتِى عَلَى الْأُمَمِ وَأَحَلَّ لِيَ الْغَنَائِمَ (ت عن ابى امامة)

″Allah’u Teâlâ, beni diğer Peygamberlerden, ümmetimi de diğer ümmetlerden üstün kıldı ve bizim için ganîmetleri helâl kıldı.″[2]

لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ الْعَرْشَ كَتَبَ عَلَيْهِ بِقَلَمٍ مِنْ نُورِ طُولِ الْقَلَمِ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ بِهِ آخُذُ وَبِهِ أُعْطِى وَأُمَّتُهُ أَفْضَلُ الْاُمَمِ وَأَفْضَلُهَا أَبُو بَكْرِ الصِّدِّيقُ (الرافعي عن سلمان)

″Allah’u Teâlâ, Arşı yarattığı zaman uzunluğu doğu ile batı arası kadar olan nûrdan bir kalemle üzerine şunu yazdı: Lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Resûlullâh. Onunla alır. Onunla veririm. Onun ümmeti, ümmetlerin en üstünüdür. Ümmetinin efdali de Ebû Bekir es-Sıddîk’tir.″[3]

Ayrıca bu Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ açık bir şekilde; eğer Ehl-i Kitap, Mü’minlerin îman ettiği gibi îman etmezlerse kâfir olurlar, diye buyurmaktadır. Bu sebeple her kim ki, Allah’a ve Resûlu Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e Mü’minlerin îman ettiği gibi îman etmezse, ister Yahudi olsun ister Hristiyan olsun veya hangi din üzere olursa olsun o kimseler kâfirdir ve ebedî Cehennemliktir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[4]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 4; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6852.

[2] Sünen-i Tirmizî, Siyer 5.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 352/7; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 32581.

[4] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ لَنْ يَضُرُّوكُمْ اِلَّٓا اَذًىۜ وَاِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ ﴿١١١﴾ ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠ ﴿١١٢﴾

111-112. Ey Mü’minler! Yahudiler, size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.* Onlar her nerede olsalar, zillet içinde olmaya mahkûmdurlar. Allah’u Teâlâ’nın ve Mü’minlerin himâyesine girerlerse, ancak bu zillet durumundan kurtulabilirler. Allah’a isyan edip hudûdu ahkâmını çiğnediler. Bu sebeple Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri ve haksız yere Peygamberleri öldürdükleri için Allah’ın gazabına müstehak oldular ve üzerlerine miskinlik yapıştı.

İzah: Allah’u Teâlâ, Yahudiler için: ″Onlar her nerede olsalar, zillet içinde olmaya mahkûmdurlar″ diye buyurmaktadır. Yine Yahudiler hakkında Sûre-i A’râf, Âyet 167’de Allah’u Teâlâ: ″Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki, senin Rabbin, kıyâmet gününe kadar Yahudilere şiddetli azap edecek kimseler göndereceğini yeminle bildirdi…″ diye buyurmaktadır. Tarihe bakıldığında, Yahudilerin farklı zamanlarda diğer insanlar tarafından devamlı cezâlandırıldıkları ve böylece zelil duruma düştükleri görülmektedir.

Allah’u Teâlâ, Yahudileri birçok defâ zelil etmiş ve etmeye de devam edecektir. Meselâ: Allah’u Teâlâ, Buhtunnasr’ı ve Roma krallarını, onların üzerine göndermiş ve onlar da binlerce Yahudiyi öldürmüştür. Sonra İslâm Dini gelmiş, Müslümanların dâvetlerini kabul etmemeleri sebebiyle yine o perişanlıkları devam etmiştir. Daha sonra İspanyollar tarafından öldürülen ve sürgün edilen Yahudiler, ancak Osmanlı Devleti’ne sığınarak kurtulabilmişlerdir. Yine ikinci dünyâ savaşında Almanlar tarafından da bunlar öldürülmüş ve zelil duruma düşürülmüştür.

Yahudilerin yeryüzünde ara ara zâlimce bir güç elde etmiş olmalarının bir önemi yoktur. Sonuçta Allah’u Teâlâ bunları hep hor, hakir ve zelil bir duruma düşmeye mahkûm etmiştir. Allah’ın hükmü kesinlikle yerini bulur. Çünkü bunlar, Allah’ın gazabına uğramış bir topluluktur. Diğer bir Âyet-i Kerîme’de de Yahudiler için: ″Böylece onlara, zillet ve yoksulluk vuruldu. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar″[1] diye buyrulmuştur.

Âhir zamanda Îsâ Aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde, bunların zelil duruma düşeceğini, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle haber vermiştir:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللّٰهِ هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ (م عن ابى هريرة)

Müslümanlar, Yahudilerle savaşmadıkça kıyâmet kopmayacaktır. Müslümanlar onları öldüreceklerdir. Öyle ki Yahudiler, taşların ve ağaçların arkasın­da saklanacaklar. Fakat o taş veya ağaç, o zaman, ″Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! Bu Ya­hudi benim arkamda, gel onu öldür″ diyecek. Ancak garkat ağacı hâriç. Çünkü bu, Yahudi ağacıdır.[2]

Bu husus bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle geçmektedir:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ يَا مُسْلِمُ هَذَا يَهُودِيٌّ فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ (خ عن بن عمر )

Siz, muhakkak Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki, o zaman bir taş: ″Ey Müslüman! Bu Yahudi arkama saklandı, gel ve onu öldür″ der.[3]


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 61.

[2] Sahih-i Müslim, Fiten 18 (83).

[3] Sahih-i Buhârî, Cihat 94, Sahih-i Müslim, Fiten 18 (83 Sünen-i Tirmizî, Fiten 56, (2237).


﴿ لَيْسُوا سَوَٓاءًۜ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اُمَّةٌ قَٓائِمَةٌ يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠ ﴿١١٣﴾ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١١٤﴾ وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ ﴿١١٥﴾

113-115. Ehl-i Kitab’ın hepsi aynı değildir (bir kısmı Müslüman, diğerleri gayr-i müslimdir). Onlardan bir cemaat vardır ki, istikâmet üzeredirler. Onlar, geceleri Allah’ın âyetlerini okurlar ve namaz kılarlar.* Onlar, Allah’a ve âhiret gününe îman ederler. İyiliği emrederler ve kötülükten de nehyederler. Hayır işlerinde koşuşurlar. İşte onlar sâlihlerdendir.* Onlar, hayırdan her ne yaparlarsa, elbette mükâfatları tam olarak verilecektir. Allah’u Teâlâ, takvâ sahiplerini hakkıyla bilendir.

İzah: Bu âyetlerde de, Ehl-i Kitap’tan İslâmiyeti kabul ederek sâlih amelde bulunanlara verilecek olan mükâfatlar anlatılmaktadır. Nitekim bu âyetler ile ilgili İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

لَمَّا أَسْلَمَ عَبْدُ اللّٰهِ بن سَلامٍ وَثَعْلَبَةُ بن سَعْيَةَ وَأَسَدُ بن عُبَيْدٍ وَمَنْ أَسْلَمَ مِنْ يَهُودَ فَآمَنُوا وَصَدَّقُوا وَرَغِبُوا فِي الإِسْلامِ، قَالَتْ أَحْبَارُ يَهُودَ أَهْلُ الْكُفْرِ مَا آمَنَ بِمُحَمَّدٍ وَلا تَبِعَهُ إِلا شِرَارُنا وَلَوْ كَانُوا مِنْ خِيَارِنَا مَا تَرَكُوا دِينَ آبَائِهِمْ فَأنْزَلَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي ذَلِكَ مِنْ قَوْلِهِمْ {لَيْسُوا سَوَاءً مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ} إِلَى قَوْلِهِ: {مِنَ الصَّالِحِينَ} (طب عن ابن عباس)

Abdullah b. Selam, Sa’lebe b. Sa’ye, Üseyd b. Sa’ye, Es’ad b. Ubeyd ve Yahudilerden bir kısım kişiler Müslüman olup, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tasdik edip îman ettikleri için onlara, kâfirlerden olan Yahudi hahamlarının: ″Muhammed’e ancak bizim şerlilerimiz îman etmiştir. Eğer onlar, bizim hayırlılarımızdan olsaydılar, elbette atalarının dînini terk etmezlerdi″ demeleri üzerine Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 113-114’ü indirmiştir.[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1372; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6854.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿١١٦﴾ مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿١١٧﴾

116-117. Kâfir olanların ne malları, ne de evlatları kendilerini Allah’ın azâbından kurtaramaz. Onlar, Cehennem ehlidirler ve orada ebedî olarak kalacaklardır.* Onların dünyâ hayatında infak ettikleri şeyler, küfür ve mâsiyet ile nefislerine zulmedenlerin çok soğuk bir rüzgâr isâbetiyle telef olan ekinlerine benzer. Allah’u Teâlâ onlara zulmetmedi. Lâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de, küfürde ısrar edenlerin dünyâdayken infak ettikleri ve yaptıkları iyiliklerin Allah katında hiçbir öneminin olmadığı misâlle anlatılmış ve soğuk bir rüzgârla kuruyan ekinin hâline benzetil-miştir. Âyet’in devamında da Allah’u Teâlâ onlara zulmetmedi, lâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler, diye buyurmaktadır. Yapmış oldukları bu iyiliklerin karşılığını âhirette göremeyeceklerdir. Bundan dolayı bir haksızlığa uğramadılar. Bunlar, dünyâdayken nefislerine hoş geldiği için küfrü seçip Allah’ın emirlerine karşı geldiler. Allah’u Teâlâ da bu sebeple onların yaptığı hiçbir iyiliği sevap ile mükâfatlandırmadı. Böylece küfrü seçerek kendi kendilerine zarar verdiler.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالًاۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿١١٨﴾

118. Ey îman edenler! Müslümanlardan başkasını dost edinmeyin. Müslüman olmayanlar, sizin için fesat yapmakta kusur etmezler ve size sıkıntı verecek şeylerin isâbet etmesini temenni ederler. Kinleri ağızlarından dökülür. Kalplerinde gizledikleri kin ise daha büyüktür. Eğer aklederseniz, sizin için âyetlerimizi açıkça beyan ettik.

İzah: Kâfirlerin dost edinilmemesi hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i Mâide, Âyet 51’de de şöyle buyurmaktadır:

″Ey îman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Çünkü onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, o zâlimler olan kavme hidâyet etmez.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلْ (حم هب ك عن ابى هريرة)

″Kişi dostunun dîni üzeredir. Bu nedenle kişi kiminle dost olacağına dikkat etsin.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَثَّرَ سَوَادَ قَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ وَمَنْ رَضِيَ عَمَلَ قَوْمٍ كَانَ شَرِيكٌ مِنْ عَمَلِهِ (ع الديلمى عن ابن مسعود(

″Her kim bir cemaatin kalabalığını artırırsa, o kimse onlardandır. Ve her kim bir kavmin yaptıklarından râzı ve memnun olursa, o işi yapanların ortağı olur.″[2]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8065; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7868.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 441/4.


﴿ هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿١١٩﴾ اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟ ﴿١٢٠﴾

119-120. Ey Mü’minler! İşte siz onları seversiniz, onlar ise sizi sevmezler. Ve siz kitapların hepsine îman edersiniz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, ″Îman ettik″ derler. Sizden ayrıldıkları zaman da, sizin aleyhinize olan öfkelerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. Ey Resûlüm! Onlara: ″Öfkenizle ölün″ de. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, kalplerde olanı hakkıyla bilir.* Size bir iyilik dokunursa, bu onları mahzun eder. Size bir felâket gelirse, onunla sevinirler. Onların bu düşmanlıklarına karşı sabreder ve Allah’ın nehyettikleri şeylerden sakınırsanız, onların hileleri size aslâ zarar vermez. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarını kuşatır.

İzah: Allah’u Teâlâ bu âyetlerde, Mü’minlerle kâfirlerin birbirlerine karşı olan davranışlarını ve duygularını beyan etmektedir. Mü’minler, kâfirlere karşı iyi niyetli ve acıma duygusuna sahip iken kâfirler Mü’minlere karşı katı kalpli ve kindardırlar. Bu hususta Katâde Hazretleri diyor ki:

- Allah’a yemin olsun ki Mü’min olan insan, münâfığı hoş görür, onu barındırır, ona merhamet eder. Şâyet münâfık, Mü’minin sahip olduğu şeye sahip olsa, Mü’minlerin kökünü kurutur.


﴿ وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ ﴿١٢١﴾ اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿١٢٢﴾

121-122. Ey Resûlüm! Mü’minlere hatırlat o vakti ki, o zaman sen ailenden ayrıldın ve savaş esnasında (Uhud’da) muhafaza etmeleri için Mü’minlere yerler gösterdin. Allah’u Teâlâ, her şeyi işiten ve bilendir.* O zaman sizden iki taife, neredeyse harpten korkarak çekilmek istemişti. Halbuki onların yardımcısı Allah’u Teâlâ idi. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler!

İzah: Bu iki Âyet-i Kerîme, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ ve daha birçok ulemâdan nakledildiği üzere, Uhud Harbi’ni anlatmaktadır. Harp başlayınca münâfıkların başı olan Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl kendisine tâbi olan üç yüz kişi ile birlikte:

- Niçin kendimizi ve evlatlarımızı katlettirelim, diyerek İslâm ordusundan ayrıldılar. Bu hâdise üzerine, Âyet-i Kerîme’de iki taife diye geçen Hazreç kabilesinden Selemeoğulları ile Evs kabilesinden Hârise-oğulları, münâfıkların bu dönmelerinden etkilenerek tereddüt edip onlar da dönmek üzere iken, Allah’u Teâlâ’nın ihsanıyla yerlerinde sâbit kaldılar. Bu iki kabile İslâm ordusunun iki kanadını oluşturuyor idi.[1]

Uhud Savaşı, Hicretin üçüncü yılının Şevval ayında meydana gelmiştir. Uhud Savaşı’nın en önemli sebebi, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ordusunun Bedir Savaşı’nda Kureyş’in ileri gelenlerini öldürmesi ve büyük ganîmetler elde etmiş olmasıdır. Bedir Savaşı’ndaki yenilgilerinin intikamını almak için Ebû Süfyan, çeşitli çevrelerden topladığı paralı asker­lerden bir ordu meydana getirdi. Sayıları üç bini bulan bu ordu, Mekke’den gelerek Medîne’nin yakınında bulunan Uhud Dağı’nın eteklerinde karargâh kur­du. Bu haberi alan Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de, Cuma günü namazı kıldırdıktan sonra, Ashâbıyla, düşmana nasıl karşı koyacaklarını görüşmek üzere istişâre yapmıştı.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, şehri savunalım ve düşmanı yerimizde karşılayalım, demesi üzerine bâzı genç Sahâbîler: ″Biz düşmandan korkmuyoruz ki şehirde harp edelim!″ dediler. Bunun üzerine harbin şehrin dışında yapılmasına karar verildi. Sabah olunca Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, harb silahını kuşanmış, zırhını giymiş tam teçhizat geliyordu. Bunu gören Ashâba, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

″Ben, bir rüyâ gördüm. Rüyâmda kılıcımın sapına yakın yerden ağzı kırıldı.″ ″Bu nedir?″ diye sorulunca Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Benim akrabalarımdan, en yakınlarımdan birisi şehit düşecek″ dedi. Hz. Hamza Radiyallâhu anhu: ″İnşâallah! O da ben olurum″ demişti. Yine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Rüyâmda bir öküz boğazladılar.″ Ashâb-ı Kirâm: ″Bu nedir Yâ Resûlallah?″ diye sorunca da, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Benim Ashâbımdan birçokları bu harpte boğazlanacak″ diye buyurdu. Sözüne devamla yine buyurdu ki: ″Ellerimi sağlam bir zırhın içine soktum.″ Ashâb yine sordular: ″Bu nedir Yâ Resûlullah?″ Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″O zırh Medîne şehridir. Onun içinde benim elim olacak. Medîne şehrine düşman giremeyecek″ dedi.[2]

Harbe giderken, Ashabdan birisi: Biz, bu harbi kazanacağız, demişti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ne biliyorsun?″ diye sorunca, o Ashâb: ″Bedir Harbi‘nde az idik, kazandık. Şimdi çoğuz daha kolay kazanırız″ dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bedir Harbi‘nde az idik, Allah‘a güvendik, O‘nun yardımı ile kazandık. Şimdi çokluğumuza güveniyoruz, harbi kazanamayız″ buyurdu. ″Öyleyse, senin dediğin gibi olsun. Şehrin içinde harp edelim″ dediler. Peygam-berimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ″Yeryüzünde hiçbir Peygamber, harpte kaybedeceğini bilse dahi, Allah için harbe çıkıp, Allah‘tan emir almadan geri dönmemiştir. Şehirden çıkmadan olsaydı olurdu. Şimdi Allah‘tan emir almadan geri dönmem.″

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem harbe giderken yolda, harp müttefiki olan gayri müslimler ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ümmet olmuş gibi görünerek biât eden münâfıklar mâzeret belirtip, ″Biz harbe katılamayacağız, evlerimiz kenardadır, kadınlarımız ve çocuklarımız korkar″ diyerek Ashabdan ayrıldılar. Harpten vazgeçtiler. Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 122’de Allah’u Teâlâ: ″… Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler!″ diye buyurmuş ve Mü’minlere; harpten korkmasınlar, sonunu bekleyip sebat etsinler, yılmayıp usanmasınlar, demiştir.

Böylece münâfıkların başı olan Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selül önderliğinde üç yüz kişi ayrıldıktan sonra, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem geri kalan yedi yüz kişilik ordusuyla yola devam etmiş ve Uhud Dağı’­nın eteklerinde konaklamış, ordusunun arkasını dağa vererek şöyle demiştir:

- Kimse ben emir vermeden sakın savaşı başlatmasın. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bundan sonra, yedi yüz kişilik ordusunu savaş düzenine koydu. Elli kişiden meydana gelen okçuların başına da Abdullah b. Cübeyr’i ko­mutan tayin edip bu okçuları İslâm askerinin arkasında bulunan dağ yolunun ağzını muhafazaya koydu. Tâ ki, düşman dolaşıp arkalarından gelmesin. Ve buyurdu ki:

- Düşmana gâlip geldiğimizi görse­niz de, yerinizden ayrılmayın. Düşmanın bize gâlip geldiğini görseniz, yerinizden ayrılıp bize yardımcı olmaya kalkmayın. Kuşların, bizim cesetlerimizi parçala­yıp götürdüğünü görseniz de yerinizden ayrılmayın.[3]

Düşman artık neredeyse hezimete uğramıştı. Fakat henüz iş bitmiş değildi. Bu durumu gören Müslümanların bâzıları, düşmanın tâkibini bırakıp ganîmet toplamaya başladı. Ayrıca Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in: ″Yerinizden aslâ ayrılma­yın″ diye tembih ettiği okçular da, düşmanın mağlup olmakta olduğunu görün­ce, onlar da ganîmet toplamak için yerlerini terk ettiler. Başlarında bulunan Ab­dullah b. Cübeyr Hazretleri onlara, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in tembihini hatırlattı ise de dinletemedi. Ya­nında beş on kişi kaldı. Okçuların yerlerini terk ettiklerini gören düşman süvârilerinin başı Halid b. Velid, bu durumdan istifâde ederek Müslümanları arkadan çevirmek için ha­rekete geçti. Karşı koyan az sayıdaki okçuları şehit edip onların savunduğu vâdiden geçerek Müslüman ordusunu arka­dan çevirdiler. Bu süvâri birliği, ganîmetle meşgul bulunan Müslümanlara âni bir baskın yaptı. Böylece Müslümanlar bozguna uğradı ve büyük bir kısmı Medîne’ye doğru kaçmaya başladı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de onlara:

- Ey Allah‘ın kulları! Bana gelin. Ey Allah‘ın kulları! Bana gelin; Ben, Allah‘ın Resûluyüm! Her kim geri döner de düşmana hücum ederse, ona Cennet vardır, diye harpten kaçmamaları için arkalarından çağırıyordu. O sırada Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında on iki kişiden başka kimse kalmamıştı. Kâfirlerin hepsi onlara saldırıyordu. Kâfirlerden birisi elindeki sapanına koyduğu bir taşı sallayarak atınca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mübârek yanağına isâbet etti. Bu taş, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüzünü koruyan örme zırhın halkasını kırarak, o halkanın yanağına saplanmasına sebep oldu ve dişini de şehit etti. Bunun şiddetiyle Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yere düştü. Kâfirler bu sefer yerde saldırdılar. Az sayıdaki Ashâb da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i korumaya çalışıyorlardı. Kâfirlerden birisi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına kadar yaklaştı ve kılıcıyla vurmak istedi. O sırada Peygamberimizin yanında yaralı olarak yatan Zübeyr ve Talha Radiyallâhu anhumâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e zarar vermesin diye, birisi Peygamberimizin üzerine ayağını uzattı. Kılıç onun ayağını kesip Peygamberimize tesir etmedi. O kâfir ikinci defa tekrar vurmak istediğinde de yaralı olan diğer Sahâbe de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e zarar vermesin diye, kolunu karşı tuttu. Kolu koptu ve Peygamberimize yine kılıç tesir etmedi. Savaşan Ashabdan bir zât, kılıcıyla vurarak o kâfiri öldürdü.

Daha sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kâfirlerin daha evvel harp için tuzak olarak kazdıkları ve üzeri belli olmayacak şekilde dalla örtülmüş olan kuyulardan birine düştü. Hz. Ali Radiyallâhu anhu, o kuyunun başına gelerek Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i kuyudan kurtarıp, Uhud Dağı’nda bulunan mağaraya çıkardı.

Ebû Süfyan da Uhud Dağı’nın eteğinde, Peygamberimizin çıktığı tepenin karşısında bir tepeye çıkmıştı ve ″Muhammed içinizde mi?″ diye bağırmış cevap veren olmamış, ″Ebû Bekir orada mı?″ diye sormuş yine cevap alamamış, ″Ömer aranızda mı?″ diye bağırmış yine cevap alamayınca, demek ki bunların hepsi ölmüş diye seslenmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer:

- Bunların hepsi buradadır Ey Allah’ın düşmanı! diye cevap vermiştir. Kureyş ordusu, ölülerini toplayıp göm­dükten sonra, harp sahasını terk ederek çekildi. Müslümanlar, şehitlerini defnet­mek için harp sahasına geldiklerinde gördükleri manzara yürekler parçalayıcı bir şekilde idi. Müşrikler, Müslüman şehitlerin kulaklarını ve burunlarını kesmişler, cesetleri parça parça etmişlerdi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, amcası Hz. Hamza’yı ara­maya başladı. Onu bulunca yüreği parçalandı. Kulakları, burnu kesilmiş, karnı deşilmiş, ciğeri çıkarılmış bir haldeydi. Bu durumu gören Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in üzüntüsünü tarif etmek mümkün değildi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Hamza’nın ve Ashâbın bu durumlarını görünce, ″Elime fırsat geçerse, müşrik beylerinden yetmiş kişiyi öldüreceğim″ diye vaadde bulunmuştu.[4] Onun bu vaadi, Mekke’nin fethinde gerçekleşmiş ve müşrik beylerinden yetmiş kişi öldürülmüştür. Bu hususta geniş bilgi için Âdiyât Sûresi’nin izahına bakınız.

Şehitlerin sayısı yetmiş ki­şiydi. Müslümanlar, şehitleri defnettikten sonra mahzun ve kederli olarak Medîne’ye dön­düler.


[1] Bakınız: Sahih-i Buhârî, Magâzi 18 ve Âl-i İmrân Tefsiri 8; Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 43 (171 Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6856.

[2] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 187; İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 80.

[3] İmam Kastalâni, Mevahib-i Ledünniyye, s. 81; Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1269.

[4] Mir’at-ı Kâinat, c. 1, s. 459; Meâric’ün-Nübüvve, Altıparmak (Peygamberler Tarihi), c. 2, 4. Rükün, s. 255.


﴿ وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿١٢٣﴾

123. Az ve zayıf olduğunuz halde, şüphesiz Allah’u Teâlâ size Bedir’de yardım etti. Allah’tan korkun ki, O’na şükretmiş olasınız.

İzah: Bedir, Medîne’ye seksen mil mesafede bulunan, Mekke ile Medîne arasında bir yerin adıdır. Bedir Savaşı şöyle gerçekleşmiştir:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’de iken kâfirler, Resûlü Ekrem’in ve Medînelilerin kervanlarını soymuşlar, kervancıları öldürmüşlerdi. Cebrâil Aleyhisselâm Allah’u Teâlâ’dan, Müslümanların da Mekkeli müşriklere aynısını yapmaları emrini getirdi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem dokuz kişilik bir müfreze süvâri hazırlattı. Başkanları, Mikdâd b. Esved idi. Bu İslâm’da kâfire karşı olan ilk savaştı. Mikdâd kumandasındaki dokuz kişi kuru üzüm ile buğday yüklü olan Mekke kervanını soydular, adamlarını öldürdüler, eşyalarını ve yüklerini, develerini ne varsa Medîne’ye getirdiler. Kureyşliler:

- Muhammed kervan soyduruyor diye, yalnız kervan göndermiyor-lardı. Mekke’nin beylerinden olan Ebû Süfyan’ın kervanı ve onun eşliğinde herkes kervanını büyük bir muhafız topluluğuyla süvâriler göndererek güvenliğini sağlıyorlar ve ayrıca hem Medîne’den, hem Mekke’den câsuslar aracılığı ile haber alıp, çok itinalı gidiyorlardı.

Ebû Süfyan’ın çok büyük kervan kafilesi vardı. Mekke’nin diğer beyleri de kendi kervanlarını ona katmışlardı. Bu kâfile Şam’dan Mekke’ye doğru yol alıyordu. Çölde izlerini belli etmemek için yol değiştirerek ilerliyorlardı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de Allah’tan aldığı emirle hazırda bulunan Ashâbla hemen yola çıkmıştı. Medînelilerin çoğu Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gittiği yeri bilmiyordu. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yola çıktığı haberini, Medîne’de bulunan, Mekkelilere câsusluk yapan, münâfıkların başı ve Medîne’nin en zengini olan Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl Mekke’ye ulaştırmıştı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Medîne’den çıkışı Allah’ın emri idi. Bu emrin, kervanı ele geçirmek için olup olmadığı da belli değildi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in askerinin sayısı üç yüz on üç kişiydi.

Müşrikler, Şam’dan gelecek olan kervanın, Müslümanlar tarafından bir saldırıya uğramasından endişeliydiler. Çünkü Mekke’nin bütün beylerinin bu kervanda malları vardı. Eğer bu kervan da ele geçirilirse, zarar ziyan çok büyük olacaktı. Bu sebeple Ebû Cehil ve diğer on bir bey asker toplamaya başladılar. Her evden yetişkin iki kişiden birisi muhakkak harbe katılacaktı. Harbe gelmeyen de yerine parayla adam tutup gönderecekti. Mekke’ye bir atlı geldi. Gelen atlı kervanlara saldırı olmadığını ve Mekke’ye doğru yol aldığını; Muhammed’in, adamları ile başka istikamette olduğu haberini getirdi. Beyler:

- Demek ki, Muhammed bizim kervanlarımızı ele geçirmeyecek, başkası ile harp edecek. Kervanlar da sâlimen geldiğine göre, biz bu harpten vazgeçelim, dediler. Bir tek Ebû Cehil ısrar ediyor ve ″Muhammed‘in en zayıf zamanıdır, çünkü adamlarının yarısı yanında yok. Bu kervanımıza bugün saldırmadılarsa, daha sonra mutlaka saldırırlar. Bu endişeyle yaşayamayız. Bu kadar masraf ettik, hedefimize ulaşmamız lâzım, mutlaka bu tehdidin ortadan kalkması gerekir″ diyordu. Böylece harbe karar verildi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in halası Müslüman olmamıştı. O geldi ve Beylere:

– Ben bir rüyâ gördüm. Mekke‘nin üst tarafından dağdan bir kaya yuvarlandı, yetmiş ev yıktı. Siz on iki beyin de evini yıktı. Benim rüyâm doğru çıkar, siz bu harpte yenilgiye uğrayacaksınız, diye ikâzda bulundu. Bu ikâz üzerine on bir bey harpten vazgeçtiler. Bunun üzerine Ebû Cehil beylere dönerek dedi ki:

– Sizde hiç akıl yok mu? Bu Muhammed‘in halası, her ne kadar bizdense de, Muhammed’in öldürülmesine râzı olmadığı için bu rüyâyı uydurdu. Kadına da dönerek yüksek sesle ve sert bir dille dedi ki:

– Şaştık bu Muhammedîlerin elinden. Bunların erkeği de dişisi de Peygamberlik taslıyor. Bugün rüyâ gördüm der kandırır, yarın Peygamberliğini ilan eder. Yakında bu da Peygamberim derse, şaşmayın. Beylere dönerek de; bu kadarını düşünemiyorsunuz. Bir kadın sizi kandırdı, dedi.

Bu sözler, beyler arasında tesirini gösterdi. Beyler ve Kureyş ordusu yola çıktı. Bedir denilen mevkiide ordular birbirine yaklaşmış, Bedir kuyularını, Kureyş ordusu ele geçirmişti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâb ile susuz çölde kaldılar. Su ikmâli çok zordu. O gün, Ramazan ayının 17’nci günü olan Cuma idi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bir dere yatağına toprak yığarak bir set yapmalarını emretti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, ellerini açıp duâ etti. Yağmur yağdı ve oraya su toplanıp gölet oluştu. Harp esnâsında su sıkıntısı ortadan kalkmıştı. Ebû Cehil bunu haber aldı. Gece karanlıkta üç kişiyi bu seti yıkmak, suyu akıtmak için fedâi gönderdi. Kâfirlerin böyle bir hainlik yapacağını tahmin eden Hz. Hamza, su başında nöbet tutuyordu. Gelen üç kişiyi yakalayıp Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna getirdi. Ashabdan bâzıları bu esirleri dövüyorlardı. O sırada Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılıyordu. Selam verdi. Esirler köle olduklarını söylüyorlardı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem esirleri bıraktırdı, yanına çağırdı ve ″Esirler doğru söylüyorlar″ dedi. Esirlere: ″Kureyş ordusu nerede?″ diye sorunca, esirler: ″Şu tepenin arkasında″ dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sayıları kaç kişi?″ diye sordu. Esirler: ″Sayılarını bilmiyoruz, ama sizden çok fazla″ dediler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Her gün kaç deve kesiyorlar?″ diye sorunca, esirler: ″Bir gün dokuz deve, bir gün on deve″ dediler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâbına dönerek, ″Kureyşliler dokuz yüzden fazla, binden az, çünkü Kureyşliler harpte her yüz kişiye bir deve keserler″ buyurdu.

Kureyşlilerin yedek atları da vardı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i yeneceklerinden emindiler. Yalnız o zamanda harp kazanılır da ganîmet malı gelmezse, çok ayıp olurdu. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in de, Ashâbın da malları yoktu. Ebû Cehil, bin deveye yiyecek ve harp malzemesi yüklemişti. Bunları harp sonunda ganîmet malı aldık diye Mekkelilere gösterecek ve övünecekti.

Peygamberimizin Ashâbı ise, üç yüz on üç kişiydi. Bu hususta Hz. Ebû Eyyüb el-Ensârî’den şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

فَخَرَجْنَا -يَعْنِى اِلَى بَدْرٍ- فَلَمَّا سِرْنَا يَوْمًا أَوْ يَوْمَيْنِ أَمَرَنَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ نَتَعَادَّ فَفَعَلْنَا فَإِذَا نَحْنُ ثَلاثُمِائَةٍ وَثَلاثَةَ عَشَرَ رَجُلا فَأَخْبَرَنَا النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعِدَّتِنَا فَسُرَّ بِذَلِكَ وَحَمِدَ اللّٰهَ وَقَالَ عِدَّةُ أَصْحَابِ طَالُوتَ (كر دلائل النبوة للبيهقي عن ابا ايوب الانصارى)

Biz, Bedir’e çıktık. Bir ya da iki gün yol aldıktan sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bize sa­yımızı tespit etmemizi emretti. Biz de onun emrini yerine getirdik, üç yüz on üç kişi olduğumuzu gördük. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e sayımızı haber verince, o bun­dan dolayı sevindi ve Allah’a hamd edip: ″Tâlut’un adamlarının sayısı kadarsınız″ buyurdu.[1]

Bu husus Berâ b. Âzib Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle geçmektedir:

كُنَّا نَتَحَدَّثُ أَنَّ أَصْحَابَ بَدْرٍ يَوْمَ بَدْرٍ كَعِدَّةِ أَصْحَابِ طَالُوتَ ثَلَاثُ مِائَةٍ وَثَلَاثَةَ عَشَرَ رَجُلًا (ت عن البراء)

″Bedir Günü, savaşa katılan Müslümanların, Tâlut’un adamlarının sayısı kadar; üç yüz on üç olduğunu söylerdik.″[2]

Rivâyete göre; İslâm ordusunda on iki at ve on yedi kılıç vardı. Savaşa katılan diğer Müslümanlarda ise değnek ve sapan vardı. Dağdaki çobanlar, bunları görünce gülüyorlardı. Çünkü silahsız harbe gidiyorlardı.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Bedir’de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâ ediyordu:

اللّٰهُمَّ إِنِّي أَنْشُدُكَ عَهْدَكَ وَوَعْدَكَ اللّٰهُمَّ إِنْ شِئْتَ لَمْ تُعْبَدْ فَأَخَذَ أَبُو بَكْرٍ بِيَدِهِ فَقَالَ حَسْبُكَ فَخَرَجَ وَهُوَ يَقُولُ {سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ} (خ عن ابن عباس)

″Ey Allah’ım! Bana vaad ettiğin yardımı lütfet. Yâ Rabbi, bu bir avuç Müslüman bugün yok olursa, yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak.″ Hz. Ebû Bekir, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu şekilde duâ ve yalvarışları karşısında dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Duân Arş’ı titretti. Allah’u Teâlâ, vaadini elbette yerine getirecek.″ Peygamberimiz Efendimiz o anda, ″Onların cemaati, yakında hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır″[3] diye geçen âyeti okudu.[4]

Harp başlamazdan bir gün evvel müşrik beylerinden Utbe, bir rüyâ görmüştü. Utbe rüyâsını şöyle anlattı:

Bir Arap, yanında bir deve getirdi. Devenin gırtlağına bir bıçak soktu. Deveyi salıverdi. Deve boynunu uzatarak bütün Kureyş çadırlarını gezip, Kureyş çadırlarını kanıyla ıslattı.

Bu rüyâyı Kureyş beylerinden hayra yoran olmadı ve bunun üzerine beyler, ″Kervan kurtuldu, hep akrabayız, birbirimizi öldüreceğiz. Görülen rüyâ iki oldu. Harp etmeyelim″ dediler. Ebû Cehil ise, ata binmiş, gayrete, namusa dokunacak sözler söyleyip askerin moralini yükseltmeye çalışıyordu. Yine beylere dönerek, ″Sizde hiç akıl yok mu? Utbe’nin oğlu, Muhammed’in askerinin içindedir. Oğlunun öldürüleceğinden korkup uydurma rüyâ söylüyor. Bu rüyâ da uydurmadır″ deyince Utbe sinirlendi. Ebû Cehil’e dönerek, ″Ey suratı kanlı herif! Benim oğlum için konuşmaya-cağımı, Muhammed’e ve adamlarına düşman olduğumu, onları yok etmek istediğimi daha anlayamadın mı?″ dedi. Beyler araya girdiler. Yine harbe karar verdiler. Utbe’nin öfkesi geçmiyordu. Bir yanına oğlu Velid’i bir yanına kardeşi Şeybe’yi alarak, Ebû Cehil’e çağırdı: ″Ey suratı kanlı herif! Beni, oğluma ve Muhammed’e acıyormuş gibi tanıtıyorsun! İşte oğlum, kardeşim ve ben, üçümüz mübâreze meydanına gidiyoruz.″ O zamanda iki ordu arasındaki bulunan açıklığa mübâreze meydanı denirdi. Harp için ortaya girenlere mübâriz denilirdi. Utbe de mübâreze meydanına girip, ″Yâ Muhammed! Bizim karşımıza adam gönder″ diye çağırdı. Afra Hatun diye birisi vardı. Yedi oğlu vardı. Yedi oğlunun hepsi Müslümandı. Yedisi de bu harpte hazırdı. Bu kardeşlerden üçü meydana çıktılar. Utbe yine çağırdı: ″Yâ Muhammed! Biz beyiz, bunlar bizim dengimiz değil, karşımıza dengimizi gönder. Senin en yakınların olsun″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bu söz üzerine Hz. Hamza, Hz. Ebû Ubeyde ve Hz. Ali’yi gönderdi. Utbe’nin işâreti üzerine yaşta en büyük olan Ubeyde’nin karşısına kendisi, Şeybe’nin karşısına Hz. Hamza, Velid’in karşısına Hz. Ali çıktılar. Hz. Ali bir vuruşta Velid’i öldürdü. Hz. Hamza’da Şeybe’yi öldürdü. Ubeyde ile Utbe birbirlerini yenemediler, Ubeyde yaralandı. İkisi de Ubeyde’nin imdadına koştular. Hz. Hamza kılıcı kaldırmıştı ki, Hz. Ali kılıcını ondan evvel indirdi. Utbe de öldü. Kureyş ordusu karıştı. Rüyâlar çıkıyor korkusu baş gösterdi. Ebû Cehil, ortaya at sürüp, ″Utbe ve Şeybe acele ettiler; hep birden hücum etsek bunları mahvederdik″ diye söyleyince, yatıştılar. Kureyşliler köleleri hücuma kaldırdılar. Köleler çok zâyiât verdiler. Kölelerin hücumundan Ashabdan Hz. Mihcâ ağır yaralandı. Peygamberimizin huzuruna getirdiler. Hz. Mihcâ, Cennetteki makâmını seyrediyorken, şehit oldu. Muharebe meydanında ilk şehit Hz. Mihcâ’dır.

Cebrâil Aleyhisselâm Allah’u Teâlâ’dan aldığı emirle yanına bin melek almış,[5] buraklara binmiş ve Cebrâil Aleyhisselâm’ın bindiği ata; Burak’a, ″Yâ Hayzum çabuk git″ diye nidâ ettiği bu sesi, çobanlar dahi işitmişlerdi.[6] O Burak’ın adı Hayzum’du.

Abdullah İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ يَوْمَ بَدْرٍ هَذَا جِبْرِيلُ آخِذٌ بِرَأْسِ فَرَسِهِ عَلَيْهِ أَدَاةُ الْحَرْبِ (خ عن ابن عباس)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir Günü: ″Yâ Ebû Bekir! İşte şu Cebrâil’dir. Allah tarafından sana yardımcı geldi. Atının başını ve gemini tutmuş, harp silahı ve zırhı üzerinde, hücuma hazır bir halde″ buyurmuştur.[7]

Ashâbın tevekkülü hakkında bir rivâyette de şöyle buyrulmuştur:

Ukkâşe Radiyallâhu anhu Bedir’de savaşırken kılıcı kırıldı. ″Yâ Resûlallah! Kılıçsız kaldım″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, yerden bir hurma dalı alarak Ukkâşe Radiyallâhu anhu’ya verdi ve ″Bununla harbe devam et″ buyurdu. Ukkâşe b. Mahsen Radiyallâhu anhu, dalı aldı ve harbe devam etti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in mûcizesi olarak o hurma dalı, kılıçtan tesirli oldu. Ukkâşe Radiyallâhu anhu: ″Bu hurma dalı ile birçok savaşa katıldığını″ beyan etmiştir. Hattâ şehit olduğu zaman da o hurma dalı kendisinin yanında idi.[8]

Kureyşli müşrikler sayıca çok fazla, hazırlık bakımından da çok üstün oldukları için, daha başlangıçta zaferden emin idiler. Fakat Müslümanlar Allah’u Teâlâ’nın emrini yerine getirmek için kendilerinden kat kat güçlü olan müşrik ordusu ile Bedir’de savaşmışlar ve Allah’u Teâlâ’nın yardımıyla büyük bir zafer kazanmışlar ve çok miktarda ganîmet elde etmişlerdir. Reisleri Ebû Cehil dâhil olmak üzere ileri gelenleri öldürülmüş ve hepsi bir kuyuya doldurulmuştur.

Bu savaşta Kureyşten toplam yetmiş kişi öldürülmüş ve yetmiş kişi de esir alınmıştır. Alınan yetmiş esire ne yapılacağı hususunda Allah’tan bir emir gelmeyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashabıyla istişâre yapmıştır. Bunun sonucunda maddi durumu iyi olanları fidye karşılığında, maddi durumları zayıf olanlar da, on Müslüman çocuğa okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmıştır.

Bu alınan yetmiş esir arasında, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ebu’l-Ass b. Rebi de vardı. Alınan esirlerin serbest bırakılması karşılığında Mekke müşrikleri tarafından gönderilen fidyeler gelince, Peygamber Efendimiz, bu fidyeler içerisinde, Hz. Hatice vâlidemiz tarafından kızları olan Hz. Zeyneb’e onun düğününde takmış olduğu takıları görünce tanıdı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Zeyneb’e ait olan bu takıları geri iade etti ve kocasını, kızı Hz. Zeyneb’i iade etmesi karşılığında anlaşarak serbest bıraktı. Eb’ul-Ass da sözünde durarak Hz. Zeyneb’i Peygamber Efendimize gönderdi. Daha sonra Ebu’l-Ass Müslüman olunca, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb ile onu tekrar nikâhlamıştır.

Yine Bedir ile ilgili Enes Radiyallâhu anhu şöyle anlatmaktadır:

Hz. Ömer ile beraber Mekke ile Medîne arasında bir yerde idik. Bedir’de savaşanları anlatmaya başladı ve şöyle buyurdu:

إِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيُرِينَا مَصَارِعَهُمْ بِالْأَمْسِ قَالَ هَذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ إِنْ شَاءَ اللّٰهُ غَدًا قَالَ عُمَرُ وَالَّذِي بَعَثَهُ بِالْحَقِّ مَا أَخْطَئُوا تِيكَ فَجُعِلُوا فِي بِئْرٍ فَأَتَاهُمْ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَادَى يَا فُلَانُ بْنَ فُلَانٍ يَا فُلَانُ بْنَ فُلَانٍ هَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا فَإِنِّي وَجَدْتُ مَا وَعَدَنِي اللّٰهُ حَقًّا فَقَالَ عُمَرُ تُكَلِّمُ أَجْسَادًا لَا أَرْوَاحَ فِيهَا فَقَالَ مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ. (ن عن انس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem savaştan önce, kâfirlerin öldürülecekleri yerleri bize göstererek: ″Allah’ın izni ile burası, yarın filanın öldürüleceği yer olacaktır″ buyurdu. Hz. Ömer sözüne devamla dedi ki: Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i hak dîn ile gönderen Allah’a yemin olsun ki kâfirler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gösterdiği yerlerde öldürüldüler. Onların hepsi bir kuyuya atıldı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem kuyunun başına gelerek şöyle seslendi: ″Ey filan oğlu filan! Ey filan oğlu filan! Rabbinizin vaad ettiği şeyi buldunuz mu? Ben, Rabbimin bana vaad ettiği şeyi hak olarak buldum.″ Hz. Ömer: ″Yâ Resûlallah! Sen, ruhları olmayan cesetlerle konuşuyorsun″ dedim. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Onlara söylediğimi siz onlardan daha iyi işitemezsiniz″ buyurdu.[9]

Bedir Savaşı’nda Müslümanlar on dört şehit vermişti.

Bedir ehlinin faziletine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَا خَالِدُ لِمَ تُؤْذِي رَجُلًا مِنْ أَهْلِ بَدْرٍ لَوْ أَنْفَقْتَ مِثْلَ أُحُدٍ ذَهَبًا لَمْ تُدْرِكْ عَمَلَهُ (ع حب طب خط ك كر عن عبد اللّٰه بن ابى اوفى)

″Yâ Hâlid! Bedir Ehli’nden olan bir kişiye niye eziyet ediyorsun? Eğer sen Uhud Dağı kadar altın infak etsen, onun ameline ulaşamazsın.″[10]

Yine Muaz İbn-i Rifâa Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

وَكَانَ أَبُوهُ مِنْ أَهْلِ بَدْرٍ قَالَ جَاءَ جِبْرِيلُ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ مَا تَعُدُّونَ أَهْلَ بَدْرٍ فِيكُمْ قَالَ مِنْ أَفْضَلِ الْمُسْلِمِينَ أَوْ كَلِمَةً نَحْوَهَا قَالَ وَكَذَلِكَ مَنْ شَهِدَ بَدْرًا مِنْ الْمَلَائِكَةِ (خ عن معاذ بن رفاعة بن رافع الزرقى عن ابيه)

Bedir Harbi sırasında Cebrâil Aleyhisselâm, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi de: ″Yâ Resûlullah! İçinizdeki Bedir kahramanlarını ne mertebede sayarsınız?″ diye sordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Müslümanların en faziletli simaları sayarız″ buyurdu. Yahut buna benzer söyledi. Cebrâil Aleyhisselâm: ″Biz de meleklerden Bedir’de hazır bulunanları böylece meleklerin hayırlısı addederiz″ dedi.[11]

Bedir Savaşı’nın sonunda Müslümanlardan sâdece on dört kişi şehit düşmüştür. Müşriklerden ise yetmiş kişi öldürülmüş ve yetmiş kişi de esir edilmiştir.


[1] Beyhakî, Delâil’un-Nübüvve, Hadis No: 907.

[2] Sünen-i Tirmizî, Siyer 37; Tâlut hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 246-252’ye bakınız.

[3] Sûre-i Kamer, Âyet 45.

[4] Sahih-i Buhârî, Magâzi 4; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11807.

[5] Meleklerin yardıma geldiğine dair Sûre-i Enfâl, Âyet 9’a bakınız

[6] İmam Kastalâni, Mevahib-i Ledünniye, s. 68. Ayrıca bakınız: İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 175.

[7] Sahih-i Buhârî, Megâzi 9; Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1565.

[8] İmam Kastalânî, Mevahib-i Ledünniye, s. 70; M. Asım Köksal, İslam Târihi, Hz. Muhammed (A. S.) ve İslâmiyet, Medine Devri, c. 2, s. 144.

[9] Sünen-i Nesâî, Cenâiz 117.

[10] Sahih-i İbn-i Hibban, Hadis No: 7216; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 496/8.

[11] Sahih-i Buhârî, Megâzi 9; Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadîs No: 1564.


﴿ اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَۜ ﴿١٢٤﴾ بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّم۪ينَ ﴿١٢٥﴾

124-125. Ey Habîbim! Hani (Bedir’de) sen Mü’minlere: ″Rabbinizin üç bin melek ile size imdadı kifâyet etmez mi?″ diyordun.* Evet, kifâyet eder. Kâfirlerin aniden hücum ettikleri sırada, sabrederek sebat eder ve Allah’tan korkarsanız, Allah’u Teâlâ size alâmetli beş bin melek ile imdat eder.

İzah: Meleklerin yardımına dair Abdullah İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

وَكَانَتْ سِيمَاءُ الْمَلائِكَةِ يَوْمَ بَدْرٍ عَمَائِمُ سُودٍ وَيَوْمَ أَحَدٍ عَمَائِمُ حُمْرٍ (طب وابن مردوية والديلمى عن ابن عباس)

″Meleklerin Bedir’de nişanları siyah sarık, Uhud’da ise kırmızı sarıktı.″[1]

Bu hususta Mâlik b. Rebia Radiyallâhu anhu’nun, gözlerini kaybettikten sonra şunları söylediği nakledilmiştir:

لَوْ كُنْت مَعَكُمْ الْآن بِبَدْرٍ وَمَعِي بَصَرِي لَأَخْبَرْتُكُمْ بِالشِّعْبِ الَّذِي خَرَجَتْ مِنْهُ الْمَلَائِكَة لَا أَشُكُّ وَلَا أَتَمَارَى (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن مالك بن ربيعة)

″Şâyet ben, şu anda sizinle Bedir’e gitseydim ve gözlerim de görüyor olsaydı, meleklerin hangi vâdiden çıkıp geldiklerini, hiç şüphe ve endişe etmeksizin size gösterirdim.″[2]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da, Gifaroğullarından bir kişinin kendisine şunları an­lattığını söylemiştir:

أَقْبَلْتُ أَنَا وَابْنُ عَمٍّ لِي حَتَّى أَصْعَدْنَا فِي جَبَلٍ يُشْرِفُ بِنَا عَلَى بَدْرٍ وَنَحْنُ مُشْرِكَانِ نَنْتَظِرُ الْوَقْعَةَ عَلَى مَنْ تَكُونُ الدَّبْرَةُ فَنَنْتَهِبُ مَعَ مَنْ يَنْتَهِبُ قَالَ فَبَيْنَا نَحْنُ فِي الْجَبَلِ إِذْ دَنَتْ مِنَّا سَحَابَةٌ فَسَمِعْنَا فِيهَا حَمْحَمَةَ الْخَيْلِ فَسَمِعْتُ قَائِلا يَقُولُ أَقْدِمْ حَيْزُومُ قَالَ فَأَمَّا ابْنُ عَمِّي فَانْكَشَفَ قِنَاعُ قَلْبِهِ فَمَاتَ مَكَانَهُ وَأَمَّا أَنَا فَكِدْتُ أَهْلِكَ ثُمَّ تَمَاسَكْتُ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن ابن عباس)

Ben ve amcamın oğlu birlikte gidip Bedir Vâdisi’ne bakan bir dağın üzerine çıktık. Biz o zaman müşriktik. Felâketin kimin başına geleceğini gözlüyor ve neticede, yağma yapacaklarla birlikte yağma-lamak isti­yorduk. Biz, dağın başında bulunduğumuz sırada bize aniden bir bulut yaklaştı. Bulutun içinden at solumaları işittik. Bir kişinin de atına: ″Haydi Yâ Hayzum″ (Cebrâil Aleyhisselâm’ın atının adıdır) dediğini duyduk. Bunun üzerine amcamın oğlunun korkudan kalbi durdu ve orada öldü. Ben de neredeyse helâk olacaktım. Kendime zorla hâkim oldum.[3]

Bedir‘de kaçan Kureyşliler, Mekke‘ye yetişmişlerdi. Mekkeliler ve Ebû Leheb, savaştan kaçıp gelenlere Bedir’de ne olduğunu sordular. Gelen atlı: ″Harp başlayınca, Muhammed‘in askerinin içinde hiç görmediğimiz ve dünyâ yüzünde görülmemiş pehlivanlar çıktı. Onların karşısında insanoğlunun dayanması imkansız″ dedi. Bunları dinleyen ve gizli Müslüman olan bir köle yüksek sesle bağırarak, ″Vallâhi! O görünenler meleklerden başkası değildir″ dedi. Ebû Leheb çok sinirlenmişti. Vurup kölenin başını yardı. Kölenin sahibi bir beydi. Kölesinin başını kanlar içinde görünce, ″Bunu kim yaptı?″ diye sordu. Köle: ″Ebû Leheb; Muhammed‘in amcası″ dedi. Bey, çadır kazığını çekip Ebû Leheb‘in kafasına vurdu. Ebû Leheb, perişan bir halde sürünerek çadırına girdi ve öldü.[4]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 338/7.

[2] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 175.

[3] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 175.

[4] Taberî’de bu husus Ebû Rafi Radiyallâhu anhu’dan benzer şekilde nakledilmiştir.


﴿ وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ ﴿١٢٦﴾

126. Ey Mü’minler! Allah’u Teâlâ bu imdâdı, ancak size bir müjde ve kalbinizin mutmain olması için yaptı. Hakikatta yardım, ancak her şeye gâlip, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.

İzah: Bedir’e katılan Ebû Dâvud el-Mâzinî Radiyallâhu anhu, meleklerin yardımı hakkında şöyle buyurmuştur:

إِنِّي لأَتَّبِعُ رَجُلا مِنَ الْمُشْرِكِينَ لأَضْرِبَهُ إِذْ وَقَعَ رَأْسُهُ قَبْلَ أَنْ يَصِلَ إِلَيْهِ سَيْفِي فَعَرَفْتُ أَنَّهُ قَدْ قَتَلَهُ غَيْرِي (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن أبي داود المازنى)

″Ben, Bedir Sava­şı’nda boynunu vurmak için kâfirlerden birini kovalıyordum. Henüz kılıcım ona dokun­madan, başının önüme düştüğünü gördüm. Böylece kalbim mutmain oldu ki, onu ben değil başka birisi (melek) öldürdü.″[1]


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 176.


﴿ لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ ﴿١٢٧﴾

127. Allah’u Teâlâ’nın bu yardımı, kâfirlerden bir kısmını helâk etmek yahut zelil olarak onların ümitsiz ve ziyan içinde dönüp gitmeleri içindir.


﴿ لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ ﴿١٢٨﴾ وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ ﴿١٢٩﴾

128-129. Ey Resûlüm! Bu hususta senin elinde bir şey yoktur. Allah’u Teâlâ, ya onların tevbesini kabul eder, ya da zâlim oldukları için onlara azap eder.* Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Enes bin Mâlik Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre, bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi şöyledir:

لَمَّا كَانَ يَوْمُ أُحُدٍ كُسِرَتْ رَبَاعِيَةُ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَشُجَّ فَجَعَلَ الدَّمُ يَسِيلُ عَلَى وَجْهِهِ وَجَعَلَ يَمْسَحُ الدَّمَ عَنْ وَجْهِهِ وَيَقُولُ كَيْفَ يُفْلِحُ قَوْمٌ خَضَبُوا وَجْهَ نَبِيِّهِمْ بِالدَّمِ وَهُوَ يَدْعُوهُمْ إِلَى اللّٰهِ فَأَنْزَلَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ {لَيْسَ لَكَ مِنْ الْأَمْرِ شَيْءٌ} (ه عن انس بن مالك)

Uhud Günü olunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in rebaiye dişi kırıldı, başı yarıldı, kan mübârek yüzünün üzerinden akmaya başladı. Sonra o:″Bir Peygamber, kavmini Allah‘a çağırırken yüzünü kana boyayan o kavim nasıl iflah olur?″ diyerek yüzünden kanı silmeye başladı. Sonra Allah’u Teâlâ: ″Ey Resûlüm! Bu hususta senin elinde bir şey yoktur. Allah’u Teâlâ, ya onların tevbesini kabul eder, ya da zâlim oldukları için onlara azap eder″mealindeki Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 128‘i indirdi.[1]

Abdullah İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ da, babasından bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi hakkında şöyle buyurmaktadır:

يَوْمَ أُحُدٍ اللّٰهُمَّ الْعَنْ أَبَا سُفْيَانَ اللّٰهُمَّ الْعَنْ الْحَارِثَ بْنَ هِشَامٍ اللّٰهُمَّ الْعَنْ صَفْوَانَ بْنَ أُمَيَّةَ قَالَ فَنَزَلَتْ {لَيْسَ لَكَ مِنْ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ} فَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ فَأَسْلَمُوا فَحَسُنَ إِسْلَامُهُمْ (ت عن سالم عبد اللّٰه بن عمر عن ابيه)

Uhud Savaşı’nda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah’ım! Ebû Süfyan’a lânet et. Allah’ım Hâris b. Hişam’a lânet et. Allah’ım Safvân b. Ümeyye’ye lânet et″ dedi. Bunun üzerine Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 128 nâzil oldu. Daha sonra Allah’u Teâlâ, onların tevbelerini kabul etti ve Müslüman oldular. Müslümanlıkları da güzel oldu.[2]

Bu Hadis-i Şerif’te geçenler gibi müşrik beylerinden bâzıları tevbe ederek Allah’u Teâlâ’nın hidâyetine nâil oldular. Müşrik beylerinden yetmiş tanesi de Mekke’nin fethi sırasında öldürüldüler. İşte Allah’u Teâlâ bir kısmına hidâyet etti ve bir kısmını da dalâlet üzere bırakarak helâk etti.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 23.

[2] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No:6859. Yine bakınız: Sahih-i Buhârî, Magâzi 21.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافًا مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ ﴿١٣٠﴾ وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ ﴿١٣١﴾ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ ﴿١٣٢﴾

130-132. Ey îman edenler! Kat kat artırmak sûretiyle fâiz yemeyin. Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.* Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun.* Allah’a ve Resûle itaat edin ki, rahmete nâil olasınız.

İzah: Câhiliye zamanında bir kimse, başkasına bir miktar fâiz ile bir zaman müddetle ödünç verirdi. Müddet biter de borç ödenmez ise, alacaklı fâiz oranını bir kat daha artırarak gününü uzatırdı. Ödenme zamanı uzadıkça, fâiz oranını artırır ve borçlunun nesi var nesi yok, elinden alıncaya kadar çalışırlardı. Bu âyette Allah’u Teâlâ, câhiliye âdeti olan fâizi kesin olarak yasaklayarak Mü’minleri bundan menetmiştir.

Fâizin, azı da çoğu da haramdır. Buna dair geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 275 ve izahına bakınız.


﴿ وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿١٣٣﴾

133. Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan Cen­nete koşun. Orası takvâ sahipleri için hazırlanmıştır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Ya’lâ İbn-i Mürre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

لَقِيت التَّنُوخِيّ رَسُول هِرَقْل إِلَى رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِحِمْصَ شَيْخًا كَبِيرًا قَدْ فَسَدَ فَقَالَ قَدِمْت عَلَى رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِكِتَابِ هِرَقْل فَتَنَاوَلَ الصَّحِيفَة رَجُل عَنْ يَسَاره قَالَ: قُلْت مَنْ صَاحِبكُمْ الَّذِي يَقْرَأ؟ قَالُوا: مُعَاوِيَة فَإِذَا كِتَاب صَاحِبِي: إِنَّك كَتَبْت تَدْعُونِي إِلَى جَنَّة عَرْضهَا السَّمَوَات وَالْأَرْض فَأَيْنَ النَّار قَالَ: فَقَالَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُبْحَان اللّٰه فَأَيْنَ اللَّيْل إِذَا جَاءَ النَّهَار؟ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن يعلى بن مُرَّة)

Heraklius’un, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e göndermiş olduğu elçisi et-Tenûhî’ye Hıms’da rastladım. İyice yaşlanmıştı. Dedi ki:

- Heraklius’un mektubunu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirdim. Solunda duran birisi sayfayı aldı. Ben: ″Mektubu okuyan arkadaşınız kim?″ diye sordum. ″Hz. Muâviye″ dediler. Mektupta: ″Sen beni, genişliği, göklerle yer kadar olan Cennete çağırmak üzere mektup yazmışsın. Peki, Cehennem nerede?″ deniliyordu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Subhânallâh! Gündüz geldiğinde, gece nerede oluyor ki?″ buyurdu.[1]

Rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer, Ashâbla birlikte bir mecliste otururken, Yahudilerden bir grup gelip demiş ki: ″Siz Cennetin genişliği gökler ve yer kadardır, diyorsunuz. Peki, o halde Cehennem nerede?″ Hz. Ömer: ″Gece geldiği zaman gündüz, gündüz geldiği zaman gece nerede olur?″ diye cevap verince, Yahudiler: ″Tevrat’ta da böyle yazılıdır″ dediler.


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 209.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ ﴿١٣٤﴾

134. O takvâ sahipleri, bollukta da darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanların kusurlarını (güçleri yettiği halde) affedenlerdir. Allah’u Teâlâ muhsinleri sever.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رَأَيْتُ لَيْلَةَ أِسْرَي بِي قُصُورًا مُسْتَوِيَةً عَلَى الْجَنَّةِ قُلْتُ يَا جِبْرِيلُ لِمَنْ هَذَا؟ فَقَالَ لِلْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ. (ابن لال والديلمي عن أنس)

Mîraç Gecesi, Cennetin üzerinde kurulmuş köşkler gördüm ve ″Yâ Cebrâil! Bunlar kimindir?″ diye sordum. ″Öfkelerini yenenler ve insanların kusurlarını (güçleri yettiği halde) affedenler içindir. Allah’u Teâlâ, muhsinleri sever″ buyurdu.[1]

İşte bu vasıftaki insanların birinci özelliği cömert olup, Allah için infakta bulunmalarıdır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلسَّخِيُّ قَرِيبٌ مِنَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْجَنَّةِ قَرِيبٌ مِنْ النَّاسِ بَعِيدٌ مِنْ النَّارِ وَالْبَخِيلُ بَعِيدٌ مِنَ اللّٰهِ بَعِيدٌ مِنْ الْجَنَّةِ بَعِيدٌ مِنْ النَّاسِ قَرِيبٌ مِنْ النَّارِ وَلَجَاهِلٌ سَخِيٌّ أَحَبُّ إِلَى اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ عَالِمٍ بَخِيلٍ (ت عن ابى هريرة)

″Cömert, Allah’a yakındır, Cennete yakındır, insanlara yakındır, Cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzaktır, Cennetten uzaktır, insan­lardan uzaktır, Cehenneme yakındır. Cömert olan câhil kişi Allah’u Teâlâ’ya, âlim olan bir cimriden daha sevimlidir.″[2]

Bunların ikinci özellikleri ise, öfkelerini yenmeleridir. Bu hususta da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ (خ م عن ابى هريرة)

″Kuvvetli pehlivan, birçok güreşçileri yere serip gâlip olan değildir. Asıl kuvvetli pehlivan, öfkelendiği sırada nefsine hâkim olan kim­sedir.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

أَشَدُّكُمْ مَنْ غَلَبَ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ وَأَحْلَمُكُمْ مَنْ عَفَا عِنْدَ الْقُدْرَةِ (ابن أبي الدنبا عن علي)

″Sizin en kuvvetliniz, gazap hâlinde öfkesini yenen, en hâliminiz de intikam alma imkânına sahip iken almayanınızdır.″[4]

Bunların üçüncü özelliği de, intikam alma imkânları olduğu halde affedenlerdir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Şûrâ, Âyet 40’ta şöyle buyurmaktadır:

Bir kötülüğün cezâsı, onun misli bir kötülüktür. Lâkin her kim (gücü yettiği halde) affedip ıslahına gayret ederse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثَةٌ أُقْسِمُ عَلَيْهِنَّ وَأُحَدِّثُكُمْ حَدِيثًا فَاحْفَظُوهُ قَالَ مَا نَقَصَ مَالُ عَبْدٍ مِنْ صَدَقَةٍ وَلَا ظُلِمَ عَبْدٌ مَظْلَمَةً فَصَبَرَ عَلَيْهَا إِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ عِزًّا وَلَا فَتَحَ عَبْدٌ بَابَ مَسْأَلَةٍ إِلَّا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْهِ بَابَ فَقْرٍ أَوْ كَلِمَةً نَحْوَهَا ... (ت عن ابى كبشة الانماى)

″Üç özellik var ki onlar üzerine yemin ederim, olur. Size bir söz söyleyeceğim onu hafızanızda iyi tutun dedi ve şöyle buyurdu: Sadaka vermekten bir kulun malı eksilmez. Uğradığı haksızlıklara (elinde imkânı olduğu halde) sabreden kulun Allah’u Teâlâ izzetini artırır. Dilencilik kapısını açan bir kula Allah’u Teâlâ yoksulluk kapısını açar veya benzeri bir ifade kullandı. Size bir söz söyleyeceğim onu hafızanızda tutun, dedi ve şöyle buyurdu:

- Dünyâda dört sınıf insan vardır: Allah’ın kendisine mal rızık ve ilim verdiği bir kul ki, kul bu nîmet içerisinde yolunu Rabbi vâsıtasıyla bulur, Müslümanlarla ve akrabalarıyla irtibatını kesmez o verilen nîmette Allah’ın hakkı ne ise onu da bilir ve gereğini yerine getirir. Bu kul Allah katında en üstün derecededir. Yine bir kul ki, Allah’u Teâlâ ona ilim vermiş mal vermemiştir. Bu kulun niyeti doğrudur ve şöyle der: Eğer malım olsaydı falanın yaptığı gibi yapardım, der işte o niyetine göre karşılık görür. Önceki kimse ile sevapta eşittirler. Yine bir kul ki Allah’u Teâlâ kendisine rızık vermiş fakat ilim vermemiştir. İlim ve bilgisizlik yüzünden malını dengesiz biçimde harcar, Rabbine karşı sorumluluk bilinci duymaz akrabası ve Müslümanlarla alakasını keser ve o malda Allah’ın hakkını da yerine getirmez. Bu kimse en kötü durumdadır. Yine bir kul daha vardır ki, Allah kendisine ne mal ne de ilim vermiştir. Bu kimse de şöyle der: Eğer malım olsaydı ben de falan kimse gibi o malı kötü yollarda harcardım. O da niyetine göre karşılık görür, her ikisinin de günahı eşittir.″[5]

Bu Hadis-i Şerif’te geçen dört kişiden sonuncusu, kalbinde sürekli olarak eline bir mal geçtiğinde kötülük yapmayı dilediği için ve o niyetinde hiçbir değişiklik olmadığından, Allah’u Teâla onun niyetine göre günahını yazar. Ancak bir kul, bir günaha yönelir ve o günahı işlemeden vazgeçerse, Allah’u Teâlâ ona o günahı yazmaz. Çünkü o kimse önce günaha yöneldi. Fakat sonra bu hatâsından vazgeçti.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

مَا نَقَصَتْ صَدَقَةٌ مِنْ مَالٍ وَمَا زَادَ اللّٰهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلَّا عِزًّا وَمَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلَّهِ إِلَّا رَفَعَهُ اللّٰهُ (م عن ابى هريرة)

″Sadaka vermekle mal eksilmez. Kul affederse, Allah’u Teâlâ onun izzetini artırır. Kim de Allah rızâsı için tevâzu sahibi olursa, Allah’u Teâlâ onu yükseltir.″[6]

ثَلَاثٌ أَعْلَمُ أَنَّهُنَّ حَقٌّ مَا عَفَا امْرُؤٌ عَنْ مَظْلَمَةٍ اِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ بِهَا عِزًّا وَمَا فَتَحَ رَجُلٌ عَلَى نَفْسِهِ بَابَ مَسْأَلَةٍ يَبْتَغِي بِهَا كَثْرَةً إِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ بِهَا فَقْرًا وَمَا فَتَحَ رَجُلٌ عَلَى نَفْسِهِ بَابَ صَدَقَةٍ يَبْتَغِي بِهَا وَجْهُ اللّٰهِ

تَعَالَى اِلَّا زَادَهُ اللّٰهِ بِهَا كَثْرَةً (هب عن ابى هريرة)

″Üç haslet var ki onlar haktır: Haksızlığa uğrayan bir kimse (eline fırsat geçtiği halde sabredip) affederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, o kulun şerefini artırır. Çok dünyâlık bulmak kastıyla kendisine dilencilik kapısını açan bir kula da, Allah’u Teâlâ yokluk kapısı açar. Bir kimse de Allah’ın rızâsını dileyerek Allah yoluna malını sarf ederse, Allah’u Teâlâ da onun malını kat kat artırır.″[7]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 287/11.

[2] Sünen-i Tirmizî, Birr 40.

[3] Sahih-i Buhârî, Edeb 76; Sahih-i Müslim, Birr 30 (107).

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 71/15.

[5] Sünen-i Tirmizî, Zühd 14.

[6] Sahih-i Müslim, Birr 19 (69).

[7] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 7846; Muhtâr’ul-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 492.


﴿ وَالَّذ۪ينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْۖ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُۖ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلٰى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿١٣٥﴾ اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۜ ﴿١٣٦﴾

135-136. Ve onlar, büyük bir günah yaptıkları yahut (herhangi bir mâsiyeti yüklenmekle) nefislerine zulmettikleri vakit, Allah’u Teâlâ’yı hatırlayarak hemen günahlarına istiğfar ederler. Allah’u Teâlâ’dan başka günahları kim bağışlar? Onlar günahlarında bile bile ısrar etmezler* İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir bağışlanma ve altlarından nehirler akan Cennetlerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Güzel amellerde bulunanların mükâfatı ne güzeldir.

İzah: Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 135 ile ilgili olarak Ebû Bekir es-Sıddîk Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُذْنِبُ ذَنْبًا ثُمَّ يَتَوَضَّأُ فَيُصَلِّي رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ يَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ تَعَالَى لِذَلِكَ الذَّنْبِ إِلَّا غَفَرَ لَهُ وَقَرَأَ هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ {وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرْ اَللّٰهَ يَجِدْ اللّٰهَ غَفُورًا رَحِيمًا وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ الْآيَةَ (حم عن ابو بكر الصديق)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Günah işleyen, sonra abdest alıp iki rekât namaz kılarak bu günahı için Allah’tan af dileyen hiçbir Müslüman yoktur ki bağışlanmış olmasın″ buyurarak, ″Her kim bir fenâlık yapar yahut (bir günah işleyerek) nefsine zulmeder ve sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’u Teâlâ’yı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur″ mealindeki Sûre-i Nisâ, Âyet 110 ile ″Ve onlar, büyük bir günah yaptıkları yahut (herhangi bir mâsiyeti yüklenmekle) nefislerine zulmettikleri vakit, Allah’u Teâlâ’yı hatırlayarak hemen günahlarına istiğfar ederler. Allah’u Teâlâ’dan başka günahları kim bağışlar? Onlar günahlarında bile bile ısrar etmezler″ mealindeki Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 135’i okudu.[1]

Her insan günah işleyebilir. Hatâ edebilir. Asıl olan insanın hatâsının farkına varıp tevbe etmesidir. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كُلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ (ه عن انس)

″İnsanoğlunun hepsi günah işler. Günah işleyenlerin en hayırlısı ise işlediği günaha pişman olup tevbe edendir.″[2]

Tevbenin şartları şunlardır: Evvelki günahlara pişman olup bir daha işlememeye niyet etmektir, günah ehlinden arkadaşlarını terk edip tevbekârlar ile beraber olmaktır ve kalan ömrünü ibâdete sarf etmektir. Bu şartlar ile her kim tevbe ederse, hiç günah işlememiş gibi olur. Bu şartlar ile tevbe edenler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ (ه عن أبي عبيدة بن عبد اللّٰه)

″Günaha tevbe eden, hiç günah işlemeyen kimse gibidir.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا إِلَى اللّٰهِ فَإِنِّي أَتُوبُ فِي الْيَوْمِ إِلَيْهِ مِائَةَ مَرَّةٍ. )م حم عن ابن عمر(

″Ey insanlar! Allah’a tevbe edin. Zîrâ ben de Allah’a, günde yüz kere (Estağfirullah el-Azîm, diye) tevbe istiğfar ediyorum.″[4]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 46.

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 30.

[3] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 30; Râmûz’ul Ehâdîs, s. 196/12.

[4] Sahih-i Müslim, Zikir 12 (42 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 17173.


﴿ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌۙ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ ﴿١٣٧﴾ هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿١٣٨﴾ وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٩﴾

137-139. Ey Mü’minler! Sizden önce nice olaylar gelip geçmiştir. Yeryüzünü dolaşın ve Peygamberleri yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğunu görün.* Ey Mü’minler! Bu husus, insanlar için bir açıklamadır. Takvâ sahipleri için ise, bir hidâyet ve öğüttür.* Ey Mü’minler! Gevşemeyin, (Uhud’da şehit olanlara) kederlenmeyin. Eğer Mü’min iseniz, sonunda gâlip gelecek olan sizsiniz.

İzah: Ey Mü’minler! Sizler, Uhud Savaşı’nda gâlip gelmeyişinize üzülmeyin. Zîrâ bu, kâfirlere bir mühlet vermedir. Onların âkıbeti de Nûh, Lût ve Sâlih (Aleyhimüsselâm)’ın kavim­leri gibi geçmiş ümmetlerin âkıbetine benzeyecektir.

Görüldüğü gibi, bu Âyet-i Kerîme, Uhud Savaşı’nda müşriklere gâlip gelemeyen Müslümanları teselli etmek­te ve müşriklerin âkıbetlerinin kötü olacağını bildirmektedir.

Uhud Savaşı’nda Müslümanlar, bozguna uğramış ve daha sonra da Müslümanların Allah’ın yardımıyla Uhud Dağı’ndaki mağaraya çekilmeleriyle kâfirler, tam olarak amaçlarına ulaşamamışlardır. İşte Allah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de Mü’minleri, Uhud Savaşı’nda verdikleri kayıplardan dolayı teselli etmekte, en sonunda yine Mü’minlerin kâfirlere karşı gâlip geleceklerini haber vermektedir.


﴿ اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ ﴿١٤٠﴾ وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٤١﴾

140-141. Eğer siz (Uhud’da) yara aldınız ise, şüphesiz onlar da (Bedir’de) onun misli bir yara almıştı. İşte bu harp günlerini insanlar arasında çeviririz (gâlibiyeti Mü’minlere verdiğimiz gibi, bâzen de kâfirlere veririz). Bu, Allah’u Teâlâ’nın, îmanlarında sâbit duranları belirlemesi ve sizden bâzı kimseleri de şehitlik mertebesine yükseltmesi içindir. Allah’u Teâlâ, zâlimleri sevmez.* Ve Allah’u Teâlâ’nın, îman edenleri günahlarından temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir.


﴿ اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ ﴿١٤٢﴾ وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟ ﴿١٤٣﴾

142-143. Yoksa siz, Allah’u Teâlâ sizden cihat edenleri ayırt etmeden ve sabreden­leri ayırt etmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz?* Yemin olsun ki siz, ölümle karşılaşmadan önce onu (şehit olmayı) temenni ediyordunuz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz. (Niçin korkup kaçıyorsunuz?)

İzah: Katâde Hazretleri diyor ki: Mü’minler, müşriklerle savaşmak istiyorlardı. Uhud Savaşı’nda düşmanla karşılaşınca bozguna uğradılar. Bu sebeple kaçanlara sitem edildi ve sabredip direnenler övüldü.

Cihat hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ وَاسْأَلُوا اللّٰهَ الْعَافِيَةَ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ (خ م عن بن ابى اوفى)

″Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin! Allah’tan afiyet (rahatlık, huzur, saadet) isteyin. Fakat düşman da karşınıza çıkarsa, o zaman da sebat-ı kadem edin (sağlam durup düşmandan kaçmayın) ve bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır…″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Cihat 114; Sahih-i Müslim, Cihat 6 (19-21).


﴿ وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔاۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ ﴿١٤٤﴾

144. Muhammed de ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse, dîninizden döner misiniz? Her kim İslâm’dan dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah’u Teâlâ, (İslâm’da sebat edip) şükredenlerin mükâfatını verecektir.

İzah: Müşrikler, Uhud Savaşı’nda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in öldürül­düğüne dair yalan haberi yayınca, Müslümanlardan bir kısmı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem öldürüldü, diye harpten kaçmışlardı. İşte bunun üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Bu hâdise şöyle nakledilmiştir:

İslâm sancaktarı olan Mus’ab b. Umeyr Radiyallâhu anhu, Müslümanların bozulup dağıldıkları sırada, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i müşriklerden korumak için onun önünde çarpışanlar arasında bulunuyordu. Bu sırada da yüksek sesle: ″Muhammed de, ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçmiştir…″ diye geçen Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 144’teki buyruğu okuyordu. Bu âyetin Uhud Günü’ne kadar nâzil olmadığı ve o gün gönderildiği rivâyeti, Hz. Mus’ab’ın Allah katındaki değerini ifade eder.[1] İbn-i Kâmia adındaki bir müşrik, Hz. Mus’ab b. Umeyr’e kılıçla vurup sağ elini kesti. Bunun üzerine Hz. Mus’ab sancağı sol eline aldı. Kâfir, vurup onun sol elini de kesince, Hz. Mus’ab sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. Bu sefer o kâfir, vücuduna mızrak saplayarak o zâtı şehit etti. O müşrik, şehit ettiği Hz. Mus’ab b. Umeyr’in Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem olduğunu sanarak müşrik­lerin yanına döndüğü zaman, ″Ben, Muhammed’i öldürdüm″ dedi. Bunun üzerine onlardan biri de, ″Muhammed öldürüldü!″ diye bağırdı.

Hz. Mus’ab b. Umeyr, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e çok benzeyen bir Ashâb idi. Uhud Günü, Resûlü Ekrem Efendimize daha çok benzemek için, onun giydiği zırhın aynısından giymişti. İşte bu şekilde kâfirleri yanıltarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimize yapılacak saldırıları kendi üzerine çekmek için böyle yapmıştı. Çünkü kâfirlerin, İslâm Dîni’ni ortadan kaldırmak için Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizi hedef alacaklarını biliyordu.

Hz. Mus’ab, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e çok benzediği için, müşrikler onu şehit edince Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i öldürdüklerini zannetmişlerdi.[2]

Hz. Mus’ab şehit olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Mus’ab’ı elinde sancakla gördü ve ″İleriye git Ey Mus’ab!″diye seslendi. Fakat o kişi kendisine dönerek: ″Ben Mus’ab değilim″ diye cevap verince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onun Mus’ab sûretinde savaşan Allah’ın meleklerinden biri olduğunu anladı.[3]

Uhud savaşında Ashâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehit olmuştu. Hz. Mus’ab da şehitler arasındaydı. Resûlü Ekrem’in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu.

Mekke’nin en zengin iki ailesinden birinin çocuğu olan Hz. Mus’ab b. Umeyr’e kefen olarak bir şey bulunamamıştı. Bu hâdiseyi Habbab b. Eret Radiyallâhu anhu şöyle anlatır:

Biz, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Medîne’ye yalnız Allah rızâsı için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah’u Teâlâ’dan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nîmetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki, Hz. Mus’ab b. Umeyr bunlardandır. O, Uhud Günü şehit olunca, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamamıştı. Hırkayı baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına doğru çektik, baş tarafı açıldı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bize buyurdu ki: ″Hırkayı baş tarafına çekin, ayaklarını da izhir otu ile kapatın.″[4]

İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ‘dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

مَرَّ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى مُصْعَبِ بْنِ عُمَيْرٍ حِينَ رَجَعَ مِنْ أُحُدٍ فَوَقَفَ عَلَيْهِ وَعَلَى أَصْحَابِهِ فَقَالَ: أَشْهَدُ أَنَّكُمْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ اللّٰهِ فَزُورُوهُمْ وَسَلِّمُوا عَلَيْهِمْ، فَوَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لا يُسَلِّمُ عَلَيْهِمْ أَحَدٌ اِلَّا رَدُّوا اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (طب عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mus’ab ibn-i Ümeyr‘in kabrine uğradı ve onun üzerinde dikilerek Uhud şehitleri hakkında şöyle buyurdu:Ben şâhitlik ederim ki, sizler Allah katında dirilersiniz.″ Sonra Ashâbına hitâben: ″Onları ziyaret edin ve kendilerine selâm verin. Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kimse onlara selâm vermeye dursun, onun selâmına karşılık verirler. Tâ kıyâmete kadar bu böyle devam eder.″[5]

Mus’ab b. Umeyr Radiyallâhu anhu hakkında Hz. Ali’den de şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Biz bir gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Medîne’de mescitte otururken, uzaktan Mus’ab İbn-i Ümeyr göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir hırkası vardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onun bu hâlini görünce, Hz. Mus’ab’ın, Mekke’de iken bolluk ve rahat içinde yaşadığı günleri düşünerek ağladı. Sonra Ashâb-ı Suffa’ya hitâben:

كَيْفَ بِكُمْ إِذَا غَدَا أَحَدُكُمْ فِي حُلَّةٍ وَرَاحَ فِي حُلَّةٍ وَوُضِعَتْ بَيْنَ يَدَيْهِ صَحْفَةٌ وَرُفِعَتْ أُخْرَى وَسَتَرْتُمْ بُيُوتَكُمْ كَمَا تُسْتَرُ الْكَعْبَةُ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مِنَّا الْيَوْمَ نَتَفَرَّغُ لِلْعِبَادَةِ وَنُكْفَى الْمُؤْنَةَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَأَنْتُمْ الْيَوْمَ خَيْرٌ مِنْكُمْ يَوْمَئِذٍ (ت عن على بن ابى طالب)

″Gün gelip sizden biri sabah bir elbise, akşam başka bir elbise giyse, önüne yemek tabaklarının biri getirilip diğeri kaldırılsa, evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâbe gibi örtseniz, o zaman da nasıl olursunuz?″ diye sordu. Orada bulunan Sahâbe-i Kirâm: ″O gün biz bu günümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacağından, ibâdete daha çok vakit ayırabileceğiz″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Hayır, bilakis siz, bugün o gününüzden daha iyisiniz″ buyurdu.[6]

Ayrıca Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem vefât ettiğinde, Hz. Ebû Bekir Radiyallâhu anhu bu Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 144’ü okumuştur.


[1] İbn-i Sa’d, et-Tabakât’ul-Kübrâ, c. 3, s. 120-121.

[2] M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c. 4, s. 172-175.

[3] İbn-i Sa’d, et-Tabakât’ul-Kübrâ, c. 2, s. 121.

[4] Bakınız: Sahih-i Buhârî, Cenâiz 27. İbn-i Sa’d, et-Tabakât’ul-Kübrâ, c. 3, s. 116.

[5] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 17239; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 184/3.

[6] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 35.


﴿ وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًاۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ ﴿١٤٥﴾

145. Allah’u Teâlâ’nın izni olmadıkça hiçbir kimse ölmez. Ölüm, muhakkak belli bir zamana bağlıdır. Dünyâ nîmeti isteyenlere dünyâ nîmetinden veririz. Âhiret nîmetini isteyenlere de âhiret nîmetinden veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.


﴿ وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ ﴿١٤٦﴾ وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٤٧﴾ فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟ ﴿١٤٨﴾

146-148. Nice Peygamberler var ki, onlarla Allah dostları beraber harp ettiler. Onlar Allah yolunda uğradıkları şiddetlerden dolayı zayıflık ve zaaf göstermediler, düşmana baş eğmediler. Allah’u Teâlâ, sabredenleri sever.* O Allah dostlarının sözleri: ″Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve taşkınlıklarımızı bağışla. (Harpte) ayaklarımızı sâbit kıl ve kâfirlere karşı bize yardım et″ demekten ibâretti.* Allah’u Teâlâ da onlara dünyâ nîmetini verdiği gibi, âhiret nîmetini de ihsan buyurdu. Allah’u Teâlâ muhsinleri sever.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Habbab İbn-i Erett Radiyallâhu anhu, şu hâdiseyi anlatmaktadır:

″Yâ Resûlallah! Bizim için Allah’u Teâlâ’dan yardım istemeyecek misin? Bizim için Allah’u Teâlâ’ya duâ etmeyecek mi­sin?″ dedik. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

قَدْ كَانَ مَنْ قَبْلَكُمْ يُؤْخَذُ الرَّجُلُ فَيُحْفَرُ لَهُ فِي الْأَرْضِ فَيُجْعَلُ فِيهَا فَيُجَاءُ بِالْمِنْشَارِ فَيُوضَعُ عَلَى رَأْسِهِ فَيُجْعَلُ نِصْفَيْنِ وَيُمْشَطُ بِأَمْشَاطِ الْحَدِيدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ وَعَظْمِهِ فَمَا يَصُدُّهُ ذَلِكَ عَنْ دِينِهِ وَاللّٰهِ لَيَتِمَّنَّ هَذَا الْأَمْرُ حَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ لَا يَخَافُ إِلَّا اللّٰهَ وَالذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ (خ عن خَبَّاب بن الأرَت)

″Sizden önce geçenlerin başına öyle şeyler geldi ki, onlardan biri kâfirler tarafından yakalanır, onun için bir çukur kazılır ve o çukurun içine gömülürdü; sonra büyük bir testere getirilir ve başının ortasına konur ve ortadan ikiye kesilirdi de, bu onu dîninden döndürmezdi. Demirden taraklarla taranır, etiyle kemiği ayrılırdı da, bu onu yine dîninden döndür­mezdi.″

Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözlerine devamla şöyle buyurdu:

″Allah’a yemin olsun ki, Hakk Teâlâ bu dînin hâkim olmasını istemektedir. Öyle ki, yolcu San’a’dan bineğine binecek Hadramut’a kadar gelecek. Allah’u Teâlâ’dan ve koyunları için de kurttan başkasından korkmayacak. Ne var ki, siz çok acele ediyorsunuz.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, İkrah 1.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ ﴿١٤٩﴾ بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ ﴿١٥٠﴾

149-150. Ey îman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz, onlar sizi dîninizden döndürürler ve siz de hüsrâna uğrarsınız.* Hayır! Sizin mevlânız (velîniz) Allah’tır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.


﴿ سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًاۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ ﴿١٥١﴾

151. Hakkında Allah’u Teâlâ’nın hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuklarından dolayı, yakında kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Onların varacağı yer Cehennemdir. O zâlimlerin kalacağı yer ne kötüdür.

İzah: Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, Resûlü Ekrem Efendimizin sahabîlerine, düşmanları­na karşı yardım edeceğini, sonunda düşmanlarını Cehennem azâbına koyacağını vaad etmektedir. Yeter ki Mü’minler, Allah’u Teâlâ’ya verdikleri sözden ayrılmasınlar, O’na ve Resûlüne itaat hususunda sımsıkı sarılsınlar.

Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, kâfirlerin kalbine korku salınması hakkında şöyle buyurmuştur:

أُعْطِيتُ خَمْسًا لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ مِنْ الْأَنْبِيَاءِ قَبْلِي نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَةَ شَهْرٍ وَجُعِلَتْ لِي الْأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا وَأَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلَاةُ فَلْيُصَلِّ وَأُحِلَّتْ لِي الْغَنَائِمُ وَكَانَ النَّبِيُّ يُبْعَثُ اِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ كَافَّةً وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ (خ م حم ه عن جابر)

″Bana, benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş özellik verildi: Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salmakla ilâhi yardıma mazhar oldum. Yeryüzü benim için mescit (namaz kılma mahalli) ve temiz kılındı; ümmetimden kim bir namaz vaktine erişirse, hemen bulunduğu yerde namazını kılsın. Ganîmetler bana helâl kılındı. Benden önceki Peygamberler sâdece kendi kavmine Peygamber olarak gönderiliyordu, ben ise bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildim. Bana şefaat yetkisi verildi.″[1]

(Bir diğer Hadis-i Şerif’te: ″Mahşer günü ilk şefaat edecek ve şefaatı kabul edilecek olan benim″[2] diye buyrulmuştur.)


[1] Sahih-i Buhârî, Salât 56; Sahih-i Müslim, Mesâcid 1 (3).

[2] Sahih-i Müslim, Fedâil 2 (3 Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 12; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 3.


﴿ وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٥٢﴾

152. Yemin olsun ki, Allah’u Teâlâ size olan vaadini yerine getirdi. O’nun izniyle kâfirleri öldürüyordunuz. Tâ ki Allah’u Teâlâ size sevdiğiniz üstünlüğü gösterdikten sonra gevşediniz, (Resûlü Ekrem’in verdiği) emre itaat hususunda birbirinizle tartıştınız ve emre isyan ettiniz. Sizden bir kısmınız dünyâyı (ganîmeti) istiyordu. Diğer bir kısmınız da âhireti istiyordu. Sonra Allah’u Teâlâ sizi imtihan etmek için onların karşısında bozguna uğrattı. Sonunda yine de sizi bağışladı. Allah’u Teâlâ, Mü’minlere karşı lütuf sahibidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, Uhud Savaşı’nda, Peygamberimizin yerleştirdiği okçuların büyük bir kısmının ganîmet için yerlerini terk etmelerinden dolayı, savaşın kaybedildiği anlatılmaktadır.

Uhud Savaşı’nda Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, İslâm ordusunu korumaları için, elli kişiden oluşan okçuyu İslâm askerinin arkasında bulunan dağ yolunun ağzını muhafaza etmeleri için koydu. Tâ ki, düşman dolaşıp arkalarından gelmesin. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onlara hitâben:

لَا تَبْرَحُوا مَكَانَكُمْ إِنْ رَأَيْتُمُونَا قَدْ هَزَمْنَاهُمْ فَإِنَّا لَنْ نَزَالَ غَالِبِينَ مَا ثَبَتُّمْ مَكَانَكُمْ.

″Bizim hezimete uğradığımızı da görseniz, gâlip geldiğimizi de görseniz yerlerinizden ayrılmayın″[1] diye buyurmuştur.

Aşağıda Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 159’da Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitâben, Uhud’da savaştan firar edenler için, ″… Artık onları affet ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile…″ diye buyurmuş ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in duâsıyla onlar affedilmişlerdir.


[1] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 81; Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1269; İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 254.


﴿ اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿١٥٣﴾

153. Resûl, sizi arkanızdan çağırdığı halde, birbirinizi bırakıp arkanıza bakmayarak kaçıyordunuz. Bundan dolayı Allah’u Teâlâ, gam üstüne gam ile sizi cezâlandırdı ki, artık elinizden giden zaferden ve başınıza gelen bu felâketlerden dolayı mahzun olmayın. Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan haberdardır.


﴿ ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿١٥٤﴾

154. Bu gamdan sonra, Allah tarafından üzerinize bir emniyet indirildi. O halde iken, sizden bir taife uyuklamaya başladı. Nefislerinin kaygısına düşen ve Allah’a karşı câhiliye zannı gibi hakka muhâlif bir zanda bulunan diğer bir taife de: ″Bu işte bizim bir düşüncemiz var mı?″ dediler. Ey Resûlüm! ″Gâlibiyet, Allah’ın emriyledir. İşlerin hepsi O’na aittir″ de. Onların kalplerinde başka niyetler var, ama lisânlarıyla sana başka şey söylerler. Onlar kalben: ″Eğer bu işte bizim bir dü­şüncemiz olsaydı (bize fikrimiz sorulsaydı), burada mağlup olup öldürülmezdik″ derler. Ey Resûlüm! De ki: ″Siz evlerinizde olsanız da, öldürülmesi mukadder olanlar, öldürülecekleri yere kendiliklerinden çıkarlar ve öldürülürlerdi. Allah’u Teâlâ bunu, kalplerinizde olanı ortaya çıkarmak ve kalplerinizdeki şüpheyi gidermek için yaptı. Allah’u Teâlâ, kalplerde olanı hakkıyla bilir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen uyku hâli hakkında Ebû Talha Radiyallâhu anhu şöyle anlatmıştır:

أَنَّهُ كَانَ يَوْمئِذٍ مِمَّنْ غَشِيَهُ النُّعَاس قَالَ كَانَ السَّيْف يَسْقُط مِنْ يَدِي ثُمَّ آخُذهُ مِنْ النُّعَاس (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن ابى طلحة)

″Uhud Savaşı’nda düşmanın karşısında saf hâlindeyken bizi uyku kap­lamıştı. Öyle ki, kılıcım elimden düşüyor ve onu alıyordum. Tekrar düşüyor, tekrar alıyordum.″[1]

Sahâbe-i Kirâm’ın savaşta uyumaları; Mü’minlerin zinde kalıp, güçlerini toplamaları ve Allah’u Teâlâ’nın kendilerini muzaffer kılacağına güvenmeleri içindi. Çünkü uy­ku, güven alâmetidir. Korkan kişinin, gözüne uyku girmez.


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 7, s. 318.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟ ﴿١٥٥﴾

155. Uhud’da iki ordunun karşılaştığı gün, sizden firar edenler yok mu, Peygamberin emrine aykırı hareket etmeleri sebebiyle şeytan onların ayağını kaydırmak istedi. Yemin olsun ki, (tevbe ettikleri için) Allah’u Teâlâ onları affetti. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, Halîm’dir (cezâ vermekte acele etmez).

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Osman b. Abdullah b. Mevhib Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

جَاءَ رَجُلٌ حَجَّ الْبَيْتَ فَرَأَى قَوْمًا جُلُوسًا فَقَالَ مَنْ هَؤُلَاءِ الْقُعُودُ قَالُوا هَؤُلَاءِ قُرَيْشٌ قَالَ مَنْ الشَّيْخُ قَالُوا ابْنُ عُمَرَ فَأَتَاهُ فَقَالَ إِنِّي سَائِلُكَ عَنْ شَيْءٍ أَتُحَدِّثُنِي قَالَ أَنْشُدُكَ بِحُرْمَةِ هَذَا الْبَيْتِ أَتَعْلَمُ أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ فَرَّ يَوْمَ أُحُدٍ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَتَعْلَمُهُ تَغَيَّبَ عَنْ بَدْرٍ فَلَمْ يَشْهَدْهَا قَالَ نَعَمْ قَالَ فَتَعْلَمُ أَنَّهُ تَخَلَّفَ عَنْ بَيْعَةِ الرِّضْوَانِ فَلَمْ يَشْهَدْهَا قَالَ نَعَمْ ... (خ ت عن عثمان بن موهب)

Mısır ehlinden biri geldi, hac yapmak istiyordu. Oturan bir grup gördü ve ″Bunlar da kim?″ dedi. ″Kureyşliler″denildi. ″Aralarındaki Şeyh kim?″ dedi. ″İbn-i Ömer″ denildi. Bunun üzerine bu zâta yaklaşarak, ″Sana bir şey soracağım, bana ondan haber ver. Hz. Osman Uhud günü kaçmış mıydı, biliyor musun?″ diye sordu. O da: ″Evet″ dedi. ″Onun Bedir’de kaybolduğunu ve savaşta hazır bulunmadığını da biliyor musun?″ diye sordu. ″Evet″ dedi. Adam bu cevap üzerine: ″Allah’u Ekber!″ deyip döndü. Hz. İbn-i Ömer, o adama: ″Gel, sana açıklayayım″ dedi (ve anlattı):

Uhud’daki firarına gelince: ″Şâhitlik ederim ki, Allah’u Teâlâ onu affetti. Nitekim Allah’u Teâla haklarında: ″… Yemin olsun ki, (tevbe ettikleri için) Allah’u Teâlâ onları affetti. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, Halîm’dir (cezâ vermekte acele etmez)″ diye geçen Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 155’i indirdi.

Bedir’deki kayboluşuna gelince: Onun nikâhı altında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in kerîmeleri Hz. Rukiyye vardı ve hasta idi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine: ″Rukiyye ile kal. Sana Bedir’e katılan bir kimsenin sevabı ve (ganîmetten alacağı) pay var″ buyurdu. O da bu emir üzerine kaldı.

Beyat’ur-Rıdvan’daki (Hudeybiye’deki biatte) kayboluşuna gelince: ″Eğer Mekke havalisinde ondan daha aziz biri olsaydı, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yerine onu gönderecekti. Peygamberimiz Mekke’ye onu gönderdi. Beyat’ur-Rıdvan’da, Hz. Osman Mekke’ye gittikten sonra (Hudeybiye’de iken onun şehit edildiği haberi gelince) meydana geldi.[1] Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Bey’at akdi sırasında sağ elini sol eli üzerine koyarak: ″Bu da Osman’ın yerine″ buyurdular. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in sol elinin Hz. Osman için hayrı, onların sağ elinin, kendileri için olan hayrından fazla idi. Sonra Hz. İbn-i Ömer, o adama: ″Haydi, şimdi bu anlattıklarımı beraberinde götür″ dedi.[2]


[1] Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Fetih, Âyet 10 ve izahına bakınız.

[2] Sahih-i Buhârî, Fedâil’ul-Ashâb 7, Meğâzi 19; Sünen-i Tirmizî, Menâkib, 16.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ﴿١٥٦﴾

156. Ey îman edenler! Kâfir olanlar ve yeryüzünde sefere çıkan veya savaşa giden kardeşleri için, ″Eğer yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi″ diyenler gibi olmayın. Allah’u Teâlâ onların kalplerine böyle üzüntü verir. Hayat veren ve öldüren Allah’tır. Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de zikredilen ve Mü’minlerin, onlara benzememeleri emredi­len kişilerden maksat, bütün münâfıklardır.


﴿ وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴿١٥٧﴾ وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ ﴿١٥٨﴾

157-158. Yemin olsun ki, Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti, kâfirlerin dünyâda topladıkları şeylerin tamamından hayırlıdır.* Yemin olsun ki, siz ölseniz de öldürülseniz de Allah’u Teâlâ’nın huzurunda toplanırsınız.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme: Yemin olsun ki, Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz diye geçen ifade; Allah için harpte şehit olanlardan, Allah’tan aldığı emirleri halka ulaştırıp Allah yolunda mücâdele ederek o yolda ölen Peygamberlerden ve malıyla, canıyla dîni yüceltmek için hayatını Allah yoluna adayan ve bu uğurda mücâdele ederek ölen Allah dostlarından bahsetmektedir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

كَمْ مِمَّنْ أَصَابَهُ السِّلَاحُ وَلَيْسَ بِشَهِيدٍ وَلَا حَمِيدَ وَكَمْ مِمَّنْ قَدْ مَاتَ عَلَى فِرَاشِهِ حَتْفَ أَنْفِهِ عِنْدَ اللّٰهِ صَدِّيقٌ وَشَهِيدٌ (ابو الشيخ حل عن ابى ذر(

″Nice silahla vurulup öldürülenler var ki, şehit değildir. Övülmüş de değildir. Yemin ederim ki, nice kendi döşeğinde eceli ile ölen var ki, hem sıddîktir, hem de şehit.″[1]

مَنْ فَصَلَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَمَاتَ أَوْ قُتِلَ فَهُوَ شَهِيدٌ أَوْ وَقَصَهُ فَرَسُهُ أَوْ بَعِيرُهُ أَوْ لَدَغَتْهُ هَامَّةٌ أَوْ مَاتَ عَلَى فِرَاشِهِ أَوْ بِأَيِّ حَتْفٍ شَاءَ اللّٰهُ فَإِنَّهُ شَهِيدٌ وَإِنَّ لَهُ الْجَنَّةَ (د عن ابى مالك الاشعرى(

″Kim Allah yolunda evinden ayrılıp gider, ölür veya öldürülürse o şehit­tir. Veya atı yahut katırı kendisini öldürürse, yine kendisini bir haşere sokarak öldürürse ya da Allah’ın dilediği herhangi bir ölümle yatağında ölürse o kimse şehittir. Onun için Cennet vardır.″[2]

شُهَدَاءُ أُمَنَاءُ اللّٰه قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا عَلَى فُرُشِهِمْ. (الحكيم عن راشد بن سعد(

″Şehitler, Allah’ın himâyesinde olan kişilerdir. İster öldürülsün, ister kendi döşeklerinde ölsünler.″[3]

مَنْ قَاتَلَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فُوَاقَ نَاقَةٍ فَقَدْ وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ وَمَنْ سَأَلَ اللّٰهَ الْقَتْلَ مِنْ نَفْسِهِ صَادِقًا ثُمَّ مَاتَ أَوْ قُتِلَ فَإِنَّ لَهُ أَجْرَ شَهِيدٍ زَادَ ابْنُ الْمُصَفَّى مِنْ هُنَا وَمَنْ جُرِحَ جُرْحًا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَوْ نُكِبَ نَكْبَةً فَإِنَّهَا تَجِيءُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأَغْزَرِ مَا كَانَتْ لَوْنُهَا لَوْنُ الزَّعْفَرَانِ وَرِيحُهَا رِيحُ الْمِسْكِ وَمَنْ خَرَجَ بِهِ خُرَاجٌ فِي سَبِيلِ اللّٰهَ فَإِنَّ عَلَيْهِ طَابَعَ الشُّهَدَاءِ (د ن عن معاذ بن جبل(

″İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihat yapmayı temenni eden bir kimse, daha sonra ölse de, öldürülse de şehit sevabı kazanır. Kim de Allah yolunda yara alsa veya Allah yolunda düşmanın sebep olmadığı bir musîbetle bile yaralansa bu yara, mahşer günü olduğundan daha ağır, rengi zaferân renginde, kokusu da misk kokusunda olarak gelir. Kimin vücudunda, Allah yolunda iken çıkan, iltihap gibi bir yara açılacak olsa, bu da onun için şehitlik mührü olur.″[4]

مَنْ سَأَلَ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ الشَّهَادَةَ بِصِدْقٍ بَلَّغَهُ اللّٰهُ مَنَازِلَ الشُّهَدَاءِ وَإِنْ مَاتَ عَلَى فِرَاشِهِ (ن سهل بن أبي أمامة بن سهل بن حنيف حَدثه عن أبيه عن جده(

″Kim samimi bir kalple Allah’tan şehit olmayı dilerse, yatağında da ölse, Allah’u Teâlâ onu şehitlerin makâmına eriştirir.″[5]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 344/3.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Cihat 15.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 216/7; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 11148.

[4] Sünen-i Nesâî, Cihat 25; Sünen-i Ebû Dâvud, Cihat 59.

[5] Sünen-i Nesâî, Cihat 36; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 422/12.


﴿ فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ ﴿١٥٩﴾

159. Ey Habîbim! (Uhud’da emrine muhalefet edenler hakkında) Sen, Allah’u Teâlâ’dan gelen bir rahmetle onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin başından dağılırlardı. Artık onları affet ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. İşinde onlarla müşâvere et. Bir şeye azmedersen de Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, tevekkül edenleri sever.

İzah: Allah’u Teâlâ, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e Ashâbıyla istişâre etmesini emrettiği için Resûlü Ekrem Uhud ve Hendek Harpleri’nde olduğu gibi, Allah’tan bir vahiy gelmediği zaman Ashâbıyla istişâre yapar ve çıkan sonuca göre hareket ederdi. Allah’u Teâlâ, Sûre-i Şûrâ, Âyet 38’de Mü’minlerin özelliklerini sayarken; ″… İşlerini aralarında müşâvere ile yürütürler…″ vurgusu yaparak, istişârenin önemine dikkat çekmiştir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا اسْتَشَارَ أَحَدُكُمْ أَخَاهُ فَلْيُشِرْ عَلَيْهِ (ه عن جابر)

″Sizden birisi Müslüman kardeşiyle istişâre ettiğinde, ona yol göstersin.″[1]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

لَمَّا نَزَلَتْ {وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ} قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَمَا إِنَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَغَنِيَّانِ عَنْهَا، لَكِنْ جَعَلَهَا اللّٰهُ رَحْمَةً لِأُمَّتِي فَمَنِ اسْتِشَارَ مِنْهُمْ لَمْ يَعْدِمْ رُشْدًا، وَمَنْ تَرَكَهَا َمْ يَعْدِمْ غَيًّا (السيوطي، الدر المنثور عن ابن عباس)

″İşinde onlarla müşâvere et″ buyruğu nâzil olduğu zaman Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ″Allah’u Teâlâ’nın ve Resûlünün aslında öylesi bir istişâreye ihtiyacı yoktur. Ancak Allah’u Teâlâ, bunu ümmetime bir rahmet kılmıştır. İçlerinden istişâre ile iş yapanlar doğruyu bulurlar. İstişâre yapmadan iş yapanlar ise yanlış yola girmekten korunamazlar.″[2]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Edeb 37.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 4. s. 95.


﴿ اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿١٦٠﴾

160. Allah’u Teâlâ size yardım ederse, size gâlip gelecek kimse yoktur. Eğer yardım etmezse, O’ndan başka size yardım edecek kimse de yoktur. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.


﴿ وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّۜ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ﴿١٦١﴾ اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿١٦٢﴾ هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟ ﴿١٦٣﴾

161-163. Hiçbir Peygamber için emânete (ganîmete) hıyânet etmek sahih olmaz. Her kim hıyânet ederse, mahşer günü hıyânet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese amelinin karşılığı verilir ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.* Allah’ın rızâsına tâbi olan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve varacağı yer Cehennem olan kimse gibi midir? Orası, ne kötü bir dönüş yeridir.* Onlar, Allah katında derece derecedirler. Allah’u Teâlâ onların yaptıklarını görmektedir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

زَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ {وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ} فِي قَطِيفَةٍ حَمْرَاءَ فُقِدَتْ يَوْمَ بَدْرٍ فَقَالَ بَعْضُ النَّاسِ لَعَلَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَخَذَهَا فَأَنْزَلَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ {وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ} إِلَى آخِرِ الْآيَةِ (د ت عن ابن عباس)

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 161, Bedir Günü (ganîmetin taksimi yapılmadan önce) kırmızı renkli bir kadife kumaşın kaybolması üze­rine nâzil olmuştur. Bâzı insanlar: ″Sanırım onu Resûlullah aldı″ dedik-lerinde, Allah’u Teâlâ bu âyeti indirmiştir.[1] Böylece Allah’u Teâlâ, hiçbir Peygamberin böyle bir şey yapmayacağını haber vermiştir.

Resûlullah Efendimiz, ganîmet malından herhangi bir şeye ihânet edenin, âhiret günündeki hâlini beyan ederek şöyle buyurmuştur:

قَامَ فِينَا النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرَ الْغُلُولَ فَعَظَّمَهُ وَعَظَّمَ أَمْرَهُ قَالَ لَا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ شَاةٌ لَهَا ثُغَاءٌ عَلَى رَقَبَتِهِ فَرَسٌ لَهُ حَمْحَمَةٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَغِثْنِي فَأَقُولُ لَا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ وَعَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَغِثْنِي فَأَقُولُ لَا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ وَعَلَى رَقَبَتِهِ صَامِتٌ فَيَقُولُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَغِثْنِي فَأَقُولُ لَا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ أَوْ عَلَى رَقَبَتِهِ رِقَاعٌ تَخْفِقُ فَيَقُولُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَغِثْنِي فَأَقُولُ لَا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ (خ عن ابى هريرة)

Bir keresinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem içimizde ayağa kalktı da ganîmet ve millet malına hainlik etme meselesini anlattı ve bu hususun büyük bir mesele olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu:

Sakın sizden birinizi, mahşer gününde omuzunda meleyen bir koyunla veya kişneyen bir at ile bulmayayım. O kimse bana: ″Yâ Resûlallah! Sen beni kurtar″ der. Ben de ona: ″Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü ben sana tebliğ etmiştim″ diyeceğim. Yine sizden birinizi omuzu üzerinde böğüren bir sığır ile bulmayayım. O kişi ba­na: ″Yâ Resûlallah! Beni kurtar″ der. Ben de ona: ″Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü ben sana tebliğ etmiştim″ diyeceğim. Yine sizden birini­zi, omuzu üzerinde, altın veya gümüş yüklü olarak bulmayayım. O kişi bana: ″Yâ Resûlallah! Beni kurtar″ der. Ben de ona: ″Sana bir şey ya­pacak güçte değilim. Çünkü sana tebliğ etmiştim″ diyeceğim. Sizden biri­nizi, omuzu üzerinde sallanan ganîmet elbisesi ile bulmayayım. O kimse: ″Yâ Resûlallah! Beni kurtar″ der. Ben de ona: ″Sana bir şey yapa­cak güçte değilim. Çünkü sana tebliğ etmiştim″ diyeceğim.[2]

Allah’ın rızâsına tâbi olup, emrine itaat ederek ganîmetten herhangi bir şeye hıyânet etmeyenler, ganîmetten herhangi bir şeye hıyânet etmekle Allah’ın gazabına uğrayanlar gibi değildir. Ganîmete hıyânet edenlerin yeri Cehennemdir. Orası, ne korkunç bir dönüş yeridir.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Onlar Allah katında derece derecedirler″ diye buyrulmaktadır. Bu ifade, ganîmetten herhangi bir şeye hıyânet etmeyenler ile edenler için Allah katında farklı dereceler vardır. Hıyânet etmeyenler için sevap, hıyânet edenler için azap vardır, demektir.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Huruf ve Kıraat 1; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6861.

[2] Sahih-i Buhârî, Cihat 189; Sahih-i Müslim İmâre 6 (24).


﴿ لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿١٦٤﴾

164. Yemin olsun ki Allah’u Teâlâ, Mü’minlere büyük lütufta bulundu. Zîrâ onlara Allah’ın âyetlerini okuyan, onları günahlardan temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir Resûl gönderdi. Oysa onlar, evvelce apaçık bir dalâlet içindeydiler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Kitabı ve hikmeti öğreten″ diye buyrularak, iki ayrı ilimden bahsedilmektedir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِى الْقَلْبِ فَذَاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ وَعِلْمٌ فِى اللِّسَانِ فَذَاكَ حُجَّةُ اللّٰهِ عَلَى عِبَادِهِ (ابو نعيم عن انس)

″İlim ikidir: Biri kalpte sâbittir. İşte en faydalı olan ilim (Hikmet ve Ledün ilmi) budur. Bir ilim de lisândaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah’u Teâlâ’nın kullarına hüccetidir (delilidir).[1]

Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 151 ve izahına bakınız


[1] Râmûz’ul Ehâdîs, s. 223/2; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Hadis No: 60.


﴿ اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٦٥﴾

165. Ey Mü’minler! Uhud’da size bir musîbet isâbet etti. Halbuki Bedir’de siz onun iki katını düşmanlarınıza isâbet ettirmiştiniz. Siz: ″Bu musîbet bize nereden geldi?″ dediniz. Ey Habîbim! Onlara de ki: ″Bu musîbet kendi nefsinizdendir (çünkü size gösterilen yerleri terk ettiniz).″ Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Mü’minler, Bedir Savaşı’nda, müşriklerden yetmiş kişi öldürüp yetmiş ki­şiyi de esir almışlardı. Uhud’da ise Mü’minlerden sâdece yetmiş kişi şehit olmuştu. Bu sebeple Âyet-i Kerîme’de Mü’minlerin uğradıkları zararın iki katını müşriklere verdikleri zikredilmektedir.


﴿ وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ ﴿١٦٦﴾ وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ ﴿١٦٧﴾

166-167. Uhud’da iki ordunun karşılaştığı gün, Allah’u Teâlâ’nın izniyle size isâbet eden musîbet, Mü’minlerin ortaya çıkması içindir.* Ve münâfıkların ortaya çıkması içindir. O münâfıklar ki, kendilerine: ″Gelin, bizimle beraber Allah yolunda savaşın yahut hiç olmazsa müdafaada bulunun″ denildiği vakit, ″Biz nasıl savaşılacağını bilseydik, size tâbi olurduk″ dediler. Onlar, o gün îmandan çok küfre yakın idiler. Onlar kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler. Allah’u Teâlâ, onların gizlediklerini çok iyi bilir.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Uhud günü bin kişilik bir orduyla birlikte yola çıkmıştı. Şavt denilen yere (Medîne ile Uhud arasında bir yerdir ki, oraya) gelince münâfıkların başı olan Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl: ″Vallâhi, Ey insanlar! Bilmiyorum ki, burada kendimizi niçin öldürteceğiz?″ diyerek ordunun üçte biriyle ayrıldı ve münâfıklarla birlikte geri döndü. İşte bu âyetlerde geçen münâfıklar bunlar idi.


﴿ اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٦٨﴾

168. O münâfıklar, kendileri harbe gitmeyip oturdukları halde, Uhud’da ölen (din) kardeşleri için: ″Onlar da bize tâbi olup harbe gitmeselerdi, öldürülmezlerdi″ dediler. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Eğer bu sözünüzde doğru iseniz, meydana gelmesi muhakkak olan ölümü kendinizden defedin.″


﴿ وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴿١٦٩﴾ فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴿١٧٠﴾ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ۛ ۟﴿١٧١﴾

169-171. Allah yolunda öldürülenleri, ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar.* O öldürülenler, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine lütfundan verdiği şeyler ile mesrur olurlar. Onlar, arkalarından kendilerine şehit olarak dâhil olamayan Mü’minler için, bir korku ve hüzün olmadığını müjdelerler.* Onlar, Allah’tan gelen bir nîmete ve ihsana nâil olacaklarını ve Allah’u Teâlâ’nın, Mü’minlerin mükâfatından bir şey zâyi etmeyeceğini de müjdelerler.

İzah: Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 169’un nüzul sebebine dair Câbir İbn-i Abdullah Radiyallâhu anhum&