FÂTİHA SÛRESİ

Bu sûre 7 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Fâtiha Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının rûhudur. Kur’ân’ın kıraatine başlangıç teşkil ettiği için bu anlama gelen ″Fâtiha″ ismi verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerinin özünü kapsadığından dolayı Ümm’ül-Kur’ân″ (Kur’ân’ın anası) diye de isimlendirilmiştir.

Sûre-i Hicr, Âyet 87’de: ″Ey Resûlüm! Yemin olsun ki, Biz sana tekrarlanan yediyi (Fâtiha Sûresi’ni) ve büyük Kur’ân’ı verdik″ diye geçtiği üzere Fâtiha Sûresi, yedi âyetten ibâret olup, namazların her rek’atında okunduğundan, ″Seb’ül-Mesânî″ (tekrarlanan yedi) ismi de verilmiştir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي التَّوْرَاةِ وَلَا فِي الْإِنْجِيلِ مِثْلَ أُمِّ الْقُرْآنِ وَهِيَ السَّبْعُ الْمَثَانِي وَهِيَ مَقْسُومَةٌ بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ (ن عن ابى بن كعب(

Allah’u Teâlâ, ne Tevrat’ta ne de İncil’de, Ümm’ül-Kur’ân (Fâtiha Sûresi) gibi bir sûre indirmemiştir. Bu sûre, Seb’ül-Mesânî’dir. Hakk Teâlâ: ″O sûre, Benimle kulum arasında taksim edilmiştir. Kulum için dilediği verilir″ diye buyuruyor.[1]

Bu sûre ittifakla yedi âyettir. Hanefilerin de içinde bulunduğu ulemâdan bir kısmı, Besmeleyi Fâtiha’ya bağlı bir âyet saymadıkları için, ″Sırâtallezîne en’amte aleyhim″ kısmını bir âyet, sonrasını da ayrı bir âyet saymışlardır. Bu âlimlerin delillerinden birisi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in namazda Besmeleyi gizli okumasıdır. Bu hususta Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

صَلَّيْتُ خَلْفَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ فَلَمْ أَسْمَعْ أَحَدًا مِنْهُمْ يَجْهَرُ بِبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (م د ن عن انس(

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Ebû Bekir, Ömer ve Osman Radiyallâhu anhum’un arkasında namaz kıldım, onlardan hiçbirinin Besmeleyi açıktan okuduğunu duymadım.″[2]

Bu nedenle İmam-ı Âzam ve Ebû Yusuf’a göre; her namaza başlarken eûzudan sonra Besmele çekildiği gibi, her rekâtın evvelinde Fâtiha’dan önce Besmele çekmek lâzımdır. Fakat Fâtiha ile sonrasında okunacak sûre arasında Besmele çekilmez.[3]

İmam Şâfii’nin de içinde bulunduğu bâzı âlimlere göre; Besmeleyi, Fâtiha’ya bağlı bir âyet saydıkları için, sırâtallezîne…’den sûrenin sonuna kadar olan kısmı bir âyet saymışlardır. Bunların delillerinden biri de, Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen şu Hadis-i Şerif’tir:

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ سَبْعُ آيَاتٍ إِحْدَاهُنَّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَهِيَ السَّبْعُ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنُ الْعَظِيمُ وَهِيَ أُمُّ الْقُرْآنِ وَفَاتِحَةُ الْكِتَابِ (ق عن ابى هريرة(

″Fâtiha Sûresi, yedi âyettir ve bunların başı da Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm’dir. Fâtiha Sûresi; Seb’ül-Mesânî’dir, Kur’ân-ı Azîm’dir, Ümm’ül-Kur’ân’dır ve Fâtihat’ül-Kitap’tır.″[4]

Fâtiha’nın ve diğer sûrelerin başında bulunan Besmelenin, o âyete bağlı bir âyet olup olmadığı hususuna gelince, bu konuda ihtilaf vardır. Dört mezhep imamının bu konudaki fetvâları şöyle nakledilmektedir:

İmam-ı Âzam Ebû Hanife; Fâtiha Sûresi’nin başındaki Besmelenin Fâtiha’nın ilk âyeti olup olmadığını belirtmemiş, ancak Besmelenin gizli okunacağını söylemiştir. Ebû Hanife’nin fetvâsına göre, namazda Besmele, Fâtiha Sûresi’nin evve­linde okunur, diğer zamm-ı sûrelerin evvelinde ise okunmaz.

Hanefi ulemâsına göre; Besmele, evvelinde bulunduğu sûrelere bağlı bir âyet değilse de, münferit âyet olarak sûrelerin arasını ayırmak için nâzil olmuştur. İmam Muhammed’e bu mesele sorulduğunda:

مَا بَيْنَ الدَّفَّتَيْنِ كَلَامُ اللّٰهِ.

″Kitabın iki kapağı arasında olan Kur’ân’dır″ diye cevap vermiştir.

İmam Şâfii ise; Besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olduğunu ve Fâtiha ile birlikte okunması­nın farz olduğunu söylemiştir. Bu sebeple de Fâtiha Sûresi’nin başındaki Besmeleyi açıktan okumuştur.

İmam Ahmed b. Hanbel de; İmâm Şâfii gibi Besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olduğunu söylemiş, ancak Besmeleyi her rek’atta gizli okumuştur.

İmam Mâlik ise; sûrelerin başında olan Besmelenin Kur’ân’dan olduğu kesin olarak tevâtürle bilinmediği için, hakkında ihtilaf olduğundan, o sûrelere bağlı bir âyet olmadığı gibi Kur’ân’dan da değildir. Dolayısıyla ne açıktan ne de gizli kılınan namazlarda Besmele okunmaz, diye hükmetmiştir.

Fâtiha Sûresi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok sayıda Hadis-i Şerif’i nakledilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

فَاتِحَةُ الْكِتَابِ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ (هب عن عبد الملك بن عمير(

″Fâtiha Sûresi, her derde şifâdır.″[5]

إِذَا مَاتَ أَحَدُكُمْ فَلا تَحْبِسُوهُ وَأَسْرِعُوا بِهِ إِلَى قَبْرِهِ وَلْيُقْرَأْ عِنْدَ رَأْسِهِ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَعِنْدَ رِجْلَيْهِ بِخَاتِمَةِ الْبَقَرَةِ فِي قَبْرِهِ (طب هب عن ابن عمر(

″Sizin biriniz vefât ettiğinde onu fuzûli bekletmeyin. Bir an evvel kabrine ulaştırın. Kabrinde başının yanında Fâtiha’yı, ayaklarının yanında Bakara Sûresi’nin sonunu (Âmenerresûlü’yü) biriniz okusun.″[6]

أُمِرْنَا أَنْ نَقْرَأَ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَمَا تَيَسَّرَ (د عن ابى سعيد(

″Namazda Fâtiha Sûresi ile kolaya gelen bir miktar Kur’ân âyeti[7] okumakla emrolunduk.″[8]

﴿ اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Allah’ın dergâhından kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım.

İzah: O şeytan ki, Allah’u Teâlâ ona lânet eyleyip dergâhından kovmuştur. Allah’u Teâlâ’nın da, bütün insanların da düşmanıdır. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Fussilet, Âyet 36’da da şöyle buyurmuştur:

″Şeytandan seni dürtecek bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve bilendir.″

Kur’ân okumaya başlanırken, ″Eûzubillâhimineşşeytânirracîm″ dememiz gerektiği hakkında Allah’u Teâlâ, Sûre-i Nahl, Âyet 98’de:

″Ey Resûlüm! Kur’ân okumak istediğin vakit, Allah’ın dergâhından kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın″ diye buyurmuştur.

Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak şöyledir: Benim helâkim için düşmanım olan şeytan, hücumlar ediyor; göklerden, yerden şerler yağıyor, helâk olmamız şüphesizdir, kurtulmamız imkânsızdır. Yalnız kurtaracak olan bir tek Allah’tır. İşte fırtına, kar ve tipilerden, mağaraya sığınan yolcular ve düşmandan kurtulmak için kalelere sığınan kimseler gibi ben de îmansız, güç yetmez, merhametsiz ve âsi düşmanım olan şeytandan, Allah’a sığınarak kendimi korurum.


[1] Sünen-i Nesâî, İftitah 26.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 124; Sahih-i Müslim, Salât 13 (50).

[3] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfât, c. 2, s. 67; Ahkâm-ı Kur’âniyye, s. 2.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 203/10; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2519.

[5] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 2279.

[6] Taberânî, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 13438; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 8986.

[7] Kur’ân’dan en az bir satır kadar âyet okumaktır.

[8] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 131-132.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

1. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

İzah: Hayır murad edilen her işe; Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismini zikir ile başlarım, demektir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كُلُّ كَلَامٍ أَوْ أَمْرٍ ذِى بَالٍ لَا يُفْتَحُ بِذِكْرِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ فَهُوَ أَبْتَرُ أَوْ قَالَ أَقْطَعُ (حم عن أبى هريرة (

″Her söze ya da önemli bir işe Allah’ın zikriyle (Besmeleyle) başlanmazsa, o işin sonu kesik olur.″[1]

Bir Mü’min her sözünde ve her işinde, Allah’ı zikrederse (Besmele çekerse) o iş hayırlı ve bereketli olur. Eğer bir işe Besmele ile başlamaz ise, o işin sonu kesik olur, demektir.

Hanefi Mezhebi’ne göre; namazların evvelinde ″Subhâneke″ okunması, bundan sonra Fâtiha’dan evvel yine sâdece kendi duyacağı şekilde ″Eûzu-Besmele″ okunması ve diğer rek’atlarda da aynı şekilde sâdece kendi duyacağı şekilde Fâtiha’dan evvel ″Besmele-i Şerife″ okunup Fâtiha’nın sonunda da ″Âmin″ denilmesi sünnettir. Bu hususta imam ile cemaat arasında bir fark yoktur. Fakat imama uyulduğunda cemaat, Fâtiha’yı okumayacağından ″Eûzu-Besmele″ okumazlar. Fâtiha’dan sonra okunacak sûrelerin başında ″Besmele-i Şerife″ okunmaz.

Besmele hakkında Fahreddin er-Râzî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

كُلُّ الْعُلُومِ مُنْدَرِجٌ فِي الْكُتُبِ الْأَرْبَعَةِ وَعُلُومُهَا فِي الْقُرْآنِ وَعُلُومُ الْقُرْآنِ فِي الْفَاتِحَةِ وَعُلُومُ الْفَاتِحَةِ فِي بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَعُلُومُهَا فِي الْبَاءِ مِنْ بِسْمِ اللّٰهِ.

″İlimlerin hepsi dört kitapta toplanmıştır ve bu ilimler, Kur’ân’dadır.[2] Kur’ân’daki ilimler Fâtiha‘dadır. Fâtiha’daki ilimler de Bismillâhir-rahmânirrahîm’dedir. Bundaki ilim de Besmelenin başındaki B’dedir.″[3]

İşte Kur‘ân-ı Kerîm‘deki mânâların hepsi, Besmelenin B harfindedir. Hikmet ilmi de bu B’nin altındaki noktadadır. Bu hususta Hz. Ali Kerremallâhu veche‘nin:

)أَنَا اَلنُّقْطَةُ تَحْتَ الْبَاءِ) (مَنْ عَلَّمَنِي حَرْفًا صِرْتُ لَهُ عَبْدًا(

B harfinin altındaki nokta benim. Bana bir harf öğretenin kölesi olurum″[4] diye buyurduğu harften maksat, Besmeledeki B harfidir.

Ashâb-ı Güzîn ve ulemâ, Çâr-ı Yâr Efendilerimizden bahsederken onları özellikle şu sıfatlarıyla övmüşlerdir:

Hz. Ebû Bekir için ″es-Sıddîk″, Hz. Ömer için ″el-Fâruk″, Hz. Osman için ″Zinnûreyn″ ve Hz. Ali için ″Bâbu Medînet’ül-İlm ve noktatulletî tahte’l-bâ″ denilmiştir. Burada Hz. Ali için ″İlim şehrinin kapısı ve B‘nin altındaki nokta″ diye söylenmiştir.

Hz. Ali kerremallâhu veche hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِيٌّ بَابُهَا فَمَنْ أَرَادَ الْمَدِينَةَ فَلْيَأْتِ الْبَابَ (ت طب عن على عن ابن عباس(

″Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır. İlim isteyen, o kapıya müracâat etsin.[5]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

قُسِمَتِ الْحِكْمَةُ عَشْرَةُ أَجْزَاءٍ فَأُعْطِيَ عَلِيٌّ تِسْعَةَ أَجْزَاءٍ وَالنَّاسُ جُزْءًا وَاحِدًا وَعَلِيٌّ أَعْلَمُ بِالْوَاحِدِ مِنْهُمْ (حل واربعة عن ابن مسعود(

″Hikmet ona ayrıldı. Dokuzu Ali‘ye, biri diğer insanlara dağıtıldı. O, bu biri de diğer insanlardan iyi biliyordu.″[6]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8355.

[2] Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ″Allah’u Teâlâ es-Seb’ut-Tivâli (yedi uzun sûreyi) Tevrat’ın yerine, el-Miûn’u (âyet sayısı yüzden fazla olan sûreleri) İncil’in yerine, et-Tavâsin’i (Tâ, Sîn ile başlayan sûreleri) Zebur’un yeri­ne vermiş ve beni Havâmim (Hâ, Mîm ile başlayan sûreler) ve el-Mufassal (kısa) sûreler ile üstün kılmıştır. Ben­den önce bunları hiçbir peygamber okumuş değildir.″ (İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 13, s. 87; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 7929)

[3] Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, c. 1, s. 89.

[4] Bakınız: Berîka, c. 5, s. 61.

[5] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 20; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10898.

3 Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 335/1; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 32982.


﴿ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٢﴾ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٣﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ ﴿٤﴾

2-4. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.* O Rahmân’dır, Rahîm’dir.* Din gününün mâlikidir (sahibidir).

İzah: Allah’u Teâlâ’ya olan hamd hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا قُلْتَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَقَدْ شَكَرْتَ اللّٰهَ فَزَادَكَ (ابن جرير في تفسيره عن الحكم بن عمير(

Sen, ″Elhamdulillâhi Rabbilâlemîn (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun)″ dediğinde, Allah’a şükretmiş olursun. O da sana olan nîmetlerini artırır.[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ عَبْدٍ يُنْعَمُ عَلَيْهِ نِعْمَةٌ فَحَمِدَ اللّٰهِ إِلَّا كَانَ الْحَمْدُ أَفْضَلَ مِنْهَا (هب عن جابر(

″Verilen nîmete karşılık Allah’a hamd etmek, kula verilen her nîmetten daha üstündür.″[2]

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

″Elham­dulillâh″ demek, Allah’a şükretmek, O’na boyun eğmek, O’nun nîmetlerini, hidâyetini, bizi yoktan var etmesini kabul ve ikrar etmektir.

Allah’u Teâlâ gökleri, yeri, bütün mahlûkatı, kâinatı yaratıp vücuda getirdiği ve kullarına her türlü nîmetleri ihsan ettiği için hamd yalnız Allah’u Teâlâ’ya mahsustur.

Yine Sûre-i Fâtiha, Âyet 4’te Allah’u Teâlâ için, Din gününün mâlikidir″ diye buyrulmaktadır. Din günü, ifadesinden maksat, mahşer günüdür. Bu husus Sûre-i İnfitâr, Âyet 13-19’da şöyle geçmektedir:

″Şüphesiz ki sâlihler, elbette (Cennette) nîmet içindedirler.* Şüphesiz ki fâcirler de elbette (Cehennemde) yakıcı ateş içindedirler.* O fâcirler, din gününde oraya girecekler* ve oradan ayrılmayacaklardır.* Ey Resûlüm! Din günü nedir bilir misin?* Evet, din günü nedir bilir misin?* O günde hiçbir şahıs, bir şahıs için bir şeye mâlik olamaz. O günde emir, Allah’a mahsustur.″

Sûre-i Fâtiha, Âyet 2-4’te, Allah’u Teâlâ’nın beş İsm-i Şerifi zikredilmiştir:

Allah: Nûr’dur. O’ndan nûr çıkar, bütün âlemi baştanbaşa nûra boyar. Yalnız dalâlet ehli olanlar, bu nûrdan mahrumdur. Hakkıyla Îman edenler bu nûrdan istifâde ederler. Allah’u Teâlâ: Allah’u Teâlâ, göklerin ve yerin nûrudur[3] diye buyuruyor. Cenâb-ı Hakk, Allah isminin zuhurâtından kâinatı yaratmıştır.

Rabb: Besleyicidir. Âlemleri yoktan var eden, besleyip büyütendir. Hayır, bereket ve feyz bundan çıkar. Toprağın ağacı beslediği gibi bütün âlemleri besler, büyütür ve kemâle erdirir. Feyzi ise yalnız inananlara mahsustur.

Rahmân: Hüküm sahibidir. Hükümler, her işlerin tedbiri ve her emir bundan çıkar. Bütün mahlûkata; in’amı, ihsanı verendir. Kâfir, Mü’min hepsine bakar, besler. Münâsip görürse, her ne isterlerse verir. Münâsip görmez ise vermez.

Rahîm: Rahmet sahibidir. Rahmet-i İlâhiyye bundan çıkar. Yalvarıp ağlayanlara merhamet eder. Rahmeti çok boldur. Rahmetini, mahşer gününde kullarından yalnız Mü’minlere saçandır. İn’am, ihsan umûma; rahmet Mü’minleredir.

Mâlik: Tutandır. Bütün âlemlerin ve içinde bulunanların cümlesinin canı, ruhu O’nun kudretindedir. İstediği gibi çeker, çevirir. Zâten hareket ettiren kendisidir. Hem zâhir, hem bâtın; dünyânın ve âhiretin bir tek sahibi O’dur.


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 6423, 2030.

[2] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 4232.

[3] Sûre-i Nûr, Âyet 35.


﴿ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿٥﴾

5. Allah’ım! Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Sana sığınırız.

İzah: Allah’ım! Biz sâdece Sana ibâdet ederiz. Sen bizi sev ve bizi kendi ibâdetinden ayırma. O müşriklerin, kâfirlerin ve zâlimlerin gittiği yoldan Sana sığınırız. Sen bizi onların hevâsından ve gittikleri yoldan koru, demektir.

Allah’u Teâlâ, ibâdette olan bir kimsenin, her korkudan kurtularak istediğini bulacağını, Kur’ân-ı Kerîm’de her sûrenin içinde tekrar tekrar söyler. Sıkı sıkı tembih eder. Temsiller getirir: ″Ey kullarım! Siz îmanla, ibâdetle, hâlis muhlis Bana güvenerek, sığınarak çalışıp çabalayın. Ben sizin her şeyinize yeterim. Hiç korkmayın, her şey Benim elimdedir. Siz, yalnız devam, sebat ve istikâmetle Benim yolumda çalışın. Gece gündüz durmadan Bana ibâdet edip, Beni zikir, tesbih edin. Artık gerisinden hiç korkmayın″ diye buyurur.


﴿ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿٦﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ﴿٧﴾

6-7. Bizi doğru yola hidâyet et,* o doğru yol ki, kendilerine in’am (ihsan) ettiklerinin, gazaba uğramayanların ve dalâlete düşmeyenlerin yoludur. (Âmin!)

İzah: Allah’ım! Kendilerine hidâyet ettiğin, onlara in’am, ihsan ettiğin ve doğru yoldan ayırmadığın kimselerin yollarını bize göster, demektir. İşte o kimseler; Peygamberler, evliyâlar, sıddîkler ve şehitlerdir.

Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Nisâ, Âyet 69’da şöyle buyurmuştur:

Her kim Allah’a ve Resûle itaat ederse, işte onlar Allah’u Teâlâ’nın, kendilerine nîmet verdiği Peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlihler ile beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.

Bu âyetlerde, Allah’u Teâlâ’dan, bizi doğru yola iletmesini, o sevdiklerinin yolunda olup, gazabından esirgemesini dilemek vardır.

Ayrıca bu âyetlerde dalâlet yoluna gidenlere de işaret vardır. Her kim nefsin hevâsına uyarsa, Allah’ın gazabına uğrar ve hak yoldan çıkar. Böylece Cehennem yolunu tutmuş olur. Dikkat et! Sâdıklar nîmetini, yalancılar da gazabını bulacaktır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْيَهُودَ مَغْضُوبٌ عَلَيْهِمْ وَإِنَّ النَّصَارَى ضُلَّالٌ (ت عن عدي بن حاتم(

″Yahudiler, gazaba uğrayanlar ve Hristiyanlar, dalâlete düşenlerdir.″[1]

Fâtiha Sûresi okununca, ″Âmin″ demek de sünnettir. Anlamı ise, ″Mühürlüyorum, zerre kadar şek ve şüphem yoktur″ demektir. Bu hususta şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

لَقَّنَنِي جِبْرِيلُ آمين عند فَرَاغِي مِنْ فَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَقَالَ إِنَّهُ كَالْخَاتَمِ عَلَى الْكِتَابِ. وَفِي حَدِيثٍ آخَرَ: آمِينَ خَاتَمُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن(

Cebrâil bana Fâtiha Sûresi’ni bitirdiğim vakit, âmin demeyi telkin etti ve ″Bu, mektubun üzerindeki mühür gibidir″ dedi. Bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle denilmiştir: ″Âmin, âlemlerin Rabbinin mührüdür.″[2]

″Âmin″ ifadesi hakkında Ebû Musabbih el-Makrâi Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

كُنَّا نَجْلِسُ إِلَى أَبِي زُهَيْرٍ النُّمَيْرِيِّ وَكَانَ مِنْ الصَّحَابَةِ فَيَتَحَدَّثُ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ فَإِذَا دَعَا الرَّجُلُ مِنَّا بِدُعَاءٍ قَالَ اخْتِمْهُ بِآمِينَ فَإِنَّ آمِينَ مِثْلُ الطَّابَعِ عَلَى الصَّحِيفَةِ … (د عن ابى مصبح المقرائى(

Ebû Züheyr’in yanında otururduk. Çok güzel bir şekilde konuşurdu. Bizden herhangi bir kimse bir duâda bulun­duğu zaman: ″Onu âmin sözü ile bitir″ derdi. Çünkü âmin bir sahifenin üzerindeki mühür gibidir. Ebû Züheyr buyurdu ki: Bunun neden böyle olduğunu size bil­direyim. Bir gece, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte çıkmıştım. Israrla duâ eden birisinin yanından geçtik. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem onun duâsını işitecek bir şekilde durdu. Sonra Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Eğer mühürlerse duâsı kabul olunur″ dedi. Orada bulunanlardan birisi: ″Ne ile mühürleyecek Yâ Resûlallah?″ diye sordu. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, ″Âmin ile″ buyurdu. Çünkü o âmin ile duâsını bitirirse kabulünü gerektirmiş olur. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bu soruyu soran adam, duâ eden adamın yanına gitti ve ona: ″Ey filan! Duânı mühürle (âmin, diyerek bitir) ve böylece kabul olunacağına dair sana müjde olsun!″ dedi.[3]

Hanefi Mezhebi’ne göre; İmam, Fâtiha Sûresi’ni okuduktan sonra hem kendisi hem de cemaat, sâdece kendilerinin duyacağı bir sesle ″Âmin″ der. İmâm Fâtiha’yı bitirince, cemaatin ve imamın yüksek sesle ″Âmin″ demesi mekruhtur.[4]

Bu hususta İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir hadiste, şöyle buyrulmuştur:

أَرْبَعٌ يُخْفِيهِنَّ الْإِمَامُ التَّعَوُّذُ وَالتَّسْمِيَةُ وَآمِينَ وَرَبَّنَا لَك الْحَمْدُ (عن ابن مسعود(

″İmam şu dört şeyi gizli söyler. Bunlar: Eûzu, Besmele, Âmin ve Rabbenâ lekelhamd ifadeleridir.″[5]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul Kur’ân 3.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 1, s. 127.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 167-168.

[4] Nîmet’ül-İslâm, 2. Kısım, s. 180; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 159.

[5] el-Hidâye Tercümesi, c. 1, s. 106; Mültekâ Tercümesi, Mevkûfât, c. 1, s. 67.