MUTAFFİFÎN SÛRESİ

Bu sûre 36 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini, ilk âyetinde geçen ve ″Alışverişte hile yapanlar″ anlamına gelen ″Mutaffifîn″ kelimesinden almıştır.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ وَيْلٌ لِلْمُطَفِّف۪ينَۙ ﴿١﴾ اَلَّذ۪ينَ اِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَۘ ﴿٢﴾ وَاِذَا كَالُوهُمْ اَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَۜ ﴿٣﴾ اَلَا يَظُنُّ اُو۬لٰٓئِكَ اَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَۙ ﴿٤﴾ لِيَوْمٍ عَظ۪يمٍۙ ﴿٥﴾ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ ﴿٦﴾

1-6. Alışverişlerinde hile yapanların vay hâline!* Onlar ki, insanlardan aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar.* Fakat insanlara vermek için ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise eksiltirler.* Onlar, diriltileceklerini zannetmiyorlar mı;* bir büyük gün için?* O gün insanların, âlemlerin Rabbinin hükmü için kabirlerinden kalkacakları gündür.

İzah: Ölçü ve tartıda hile yapanlar hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَمْسٌ بِخَمْسٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا خَمْسٌ بِخَمْسٍ؟ قَالَ:مَا نَقَضَ قَوْمٌ الْعَهْدَ إِلَّا سُلِّطَ عَلَيْهِمْ عَدُوُّهُمْ، وَمَا حَكَمُوا بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ إِلَّا فَشَا فِيهِمُ الْفَقْرُ، وَلَا ظَهَرَتْ فِيهِمُ الْفَاحِشَةُ إِلَّا فَشَا فِيهِمُ الْمَوْتُ، وَلَا طفَّفُوا الْمِكْيَالَ إِلَّا مُنِعُوا النَّبَاتَ وَأُخِذُوا بِالسِّنِينَ، وَلَا مَنَعُوا الزَّكَاةَ إِلَّا حُبِسَ عَنْهُمُ الْقَطْرُ. (طب عن ابن عباس)

″Beş kötü haslete, beş türlü cezâ vardır.″ ″Bunlar nedir Yâ Resûlallah!″ denilince, buyurdu ki: ″Ahdini bozan kavmeAllah’u Teâlâ, düşmanlarını musallat eder. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedenlerin ara­larında fakirlik yayılır. İçlerinde hayâsızlık zâhir olan kavim arasında ölüm yayılır. Eksik ölçen ve tartanları kıtlık yakalar. Zekât vermeyenlerin ve halkı zekât vermekten men edenlerin de yağmurları kesilir.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de, ″Büyük gün″ diye ifade edilen mahşerin durumu hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

تُدْنَى الشَّمْسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ الْخَلْقِ حَتَّى تَكُونَ مِنْهُمْ كَمِقْدَارِ مِيلٍ فَيَكُونُ النَّاسُ عَلَى قَدْرِ أَعْمَالِهِمْ فِي الْعَرَقِ فَمِنْهُمْ مَنْ يَكُونُ إِلَى كَعْبَيْهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَكُونُ إِلَى رُكْبَتَيْهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَكُونُ إِلَى حَقْوَيْهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يُلْجِمُهُ الْعَرَقُ إِلْجَامًا قَالَ وَأَشَارَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِيَدِهِ إِلَى فِيهِ (م مقداد بن الاسود)

″Mahşer gününde güneş,insanlarabir mil mesâfe kalıncaya dek yaklaştırılır. O gün de insanlar dünyâdaki amellerine göre ter içerisinde kalacaklardır. Kiminin ter yüksekliği topuklarına kadar, kiminin dizlerine kadar, kiminin ise ter, tâ ağızlarına kadar ulaşır.″ Râvi diyor ki: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bunu anlatırken eliyle ağzını gösterdi.″[2]

Mü’minlerin mahşerdeki durumu hakkında da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمْ اللّٰهُ فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ الْإِمَامُ الْعَادِلُ وَشَابٌّ نَشَأَ فِي عِبَادَةِ رَبِّهِ وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِي الْمَسَاجِدِ وَرَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللّٰهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ إِنِّي أَخَافُ اللّٰهَ وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ أَخْفَى حَتَّى لَا تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللّٰهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ (خ م عن ابى هريرة)

″Yedi sınıf insan vardır ki, Allah’u Teâlâ onları hiçbir gölgenin bulunmadığı günde gölgelendirir. Bunlar şu kimselerdir: Âdil devlet başkanı. Rabbine ibâdet ederek yetişen genç. Kalbi mescitlere bağlı olan kişi. Allah için birbirini seven ve Allah için bir araya gelip Allah için birbirlerinden ayrılan iki kişi. Asâlet ve güzellik sahibi bir kadın kendisini dâvet ettiği halde: Ben, Allah’tan korkarım, diyerek onu reddeden kişi. Sadaka verirken sağ elinin verdiğini sol eline hissettirmeyecek şekilde gizli olarak sadaka veren kişi. Kimsenin olmadığı yerde Allah’ı zikrederek gözlerinden yaş döken kişi.″[3]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10830.

[2] Sahih-i Müslim, Cennet 15 (62 Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 33.

[3] Sahih-i Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikâk 24; Sahih-i Müslim, Zekât 30 (91).


﴿ كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَف۪ي سِجّ۪ينٍۜ ﴿٧﴾ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سِجّ۪ينٌۜ ﴿٨﴾ كِتَابٌ مَرْقُومٌۜ ﴿٩﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَۙ ﴿١٠﴾ اَلَّذ۪ينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۜ ﴿١١﴾ وَمَا يُكَذِّبُ بِه۪ٓ اِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ اَث۪يمٍۙ ﴿١٢﴾ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَۜ ﴿١٣﴾ كَلَّا بَلْ۔ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿١٤﴾ كَلَّٓا اِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَۜ ﴿١٥﴾ ثُمَّ اِنَّهُمْ لَصَالُوا الْجَح۪يمِۜ ﴿١٦﴾ ثُمَّ يُقَالُ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَۜ ﴿١٧﴾ كَلَّٓا اِنَّ كِتَابَ الْاَبْرَارِ لَف۪ي عِلِّيّ۪ينَۜ ﴿١٨﴾ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا عِلِّيُّونَۜ ﴿١٩﴾ كِتَابٌ مَرْقُومٌۙ ﴿٢٠﴾ يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَۜ ﴿٢١﴾

7-21. Hayır, hayır! Şüphesiz fâcirlerin kitabı Siccîn’dedir.* Siccîn nedir bilir misin?* O, fâcirlerin amellerinin yazıldığı bir kitaptır.* O gün yalanlayanların vay haline!* Din gününü yalanlayanların vay haline!* Halbuki onu, ancak zâlim ve günahkâr kimseler yalanlar.* Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, ″Evvelkilerin masallarıdır″ der.* Hayır, hayır! Bilakis işledikleri günahlar onların kalplerini kapladı da, bu sözleri söylediler.* Hayır! Şüphesiz onlar, o gün Rablerini görmekten mahrumdurlar.* Sonra onlar, muhakkak Cehenneme girdirilirler.* Sonra da onlara: ″Yalanladığınız şey budur (azâbınızı çekin)″ denir.* Hayır, hayır! Şüphesiz sâlihlerin kitabı da İlliyyîn’dedir.* İlliyyîn’in ne olduğunu bilir misin?* O, sâlihlerin amellerinin yazıldığı bir kitaptır.*O kitabı, mukarreb olanlar (Allah’a en yakın olan melekler) görür.

İzah: Bu âyetlerde geçen ″Siccîn ve İlliyyîn″ hakkında Bera İbn-i Azib Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جِنَازَةِ رَجُلٍ مِنَ الْأَنْصَارِ فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْرِ وَلَمَّا يُلْحَدْ فَجَلَسَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ وَكَأَنَّ عَلَى رُؤُسِنَا الطَّيْرَ وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ فِي الْأَرْضِ فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ اسْتَعِيذُوا بِاللّٰهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا ثُمَّ قَالَ إِنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنَ الدُّنْيَا وَإِقْبَالٍ مِنَ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مَلَائِكَةٌ مِنَ السَّمَاءِ بِيضُ الْوُجُوهِ كَأَنَّ وُجُوهَهُمْ الشَّمْسُ مَعَهُمْ كَفَنٌ مِنْ أَكْفَانِ الْجَنَّةِ وَحَنُوطٌ مِنْ حَنُوطِ الْجَنَّةِ حَتَّى يَجْلِسُوا مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ عَلَيْهِ السَّلَام حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ أَيَّتُهَا النَّفْسُ الطَّيِّبَةُ اخْرُجِي إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ ... (د حم عن البراء بن عازب)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber Ensârdan bir adamın cenâzesinde bulun­duk. Kabre vardığımızda kabrin henüz lahdi yapılmamıştı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem oturdu. Biz de onun çevresinde, başlarımızda sanki kuşlar varmış gibi sessiz bir şekilde oturduk. Peygamberimizin elinde bir ağaç parçası vardı ve onunla toprağı karıştırıyordu. Başını kaldırdı ve buyurdu ki: ″Kabir azâbından Allah’a sığının.″ Bu sözü iki veya üç defa tekrarladı ve sonra şöyle buyurdu:

Mü’min bir kulun dünyâdan ayrılıp âhirete yönelme vakti gelince, onun yanına gökten, yüzleri güneşe benzeyen beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında Cennet kefenlerinden bir kefen ve Cennet kokularından bir koku bulunur. O me­lekler, can vermekte olan kişinin gözünün göreceği kadar bir uzaklıkta oturur­lar. Sonra Azrâil gelir, onun başucuna oturur ve ″Ey pâk ve temiz ruh! Vücuttan çık. Allah’ın affına ve rızâsına kavuş″ der. Bunun üzerine su kabından bir damlanın akması gibi ruh vücuttan akıp çıkar. Melek onu alır ve diğer melekler o ruhu Azrâil’den, göz açıp kapayıncaya kadar bile bekletmeksizin alırlar. Cennetten getirdikleri o ke­fenin ve kokunun içine koyarlar. O ruhtan yeryüzündeki en güzel miskin koku­su gibi bir koku çıkar ve o melekler bu ruhu alıp yukarı çıkarlar. Hangi melek topluluğuna uğrarlarsa, onlar: ″Bu hoş ve güzel ruh kimin?″ diye sorarlar. O ruhu taşı­yan melekler, onun dünyâda çağırıldığı en güzel adını söyleyerek: ″Bu, falan oğlu falandır″ derler. Nihâyet o ruhla birlikte Dünyâ semâsına varırlar ve kapının açılmasını isterler. Kapı onlara açılır. Her katta bulunan ileri gelen kimseler, o ruhu bir üst kata kadar yolcu ederler. Nihâyet yedinci kat semâya ulaşırlar. Orada Allah’u Teâlâ: ″Bu kulumun amelini İlliyyin’e yazın ve tekrar kendisini yere gönderin. Çünkü Ben onları oradan yarattım, onları oraya iâde ederim. Bir kere daha onları yine oradan çı­kartırım″[1] diye buyurur. Bunun üzerine ruhu tekrar cesedine iade edilir.

İki melek gelip yanına oturur. O meleklerden biri: ″Rabbin kim? der. O da: ″Rabbim Allah’tır″ der. Melek: ″Dînin nedir?″ der. O da: ″Dînim İslâm’dır″ der. Melek: ″Size gönderilen Peygamber kimdir?″ diye sorar. O da: ″Allah’ın Resûlüdür″ der. Melek bu sefer: ″Amelin nedir?″ diye sorar. O da: ″Allah’ın kitabını okudum. Ona îman ettim ve onu tasdik ettim″ der.

Bunun üzerine gökten: ″Kulum doğru söyledi. Onun altına Cennetten ser­giler serin ve onu Cennetten giydirin. Ona, Cennete bakan bir kapı açın″ diye bir nidâ gelir. O kişiye Cennetin havası ve kokuları gelir. Kabri, gözün görebileceği kadar genişler. Yanına güzel yüzlü temiz elbiseli, hoş kokulu bir adam gelir ve ona: ″Ben seni, sevindirici bir şeyle müjdeleyeyim. İşte sana vaad edilen gün bugündür″ der. Ölen kişi de ona: ″Sen kimsin? Yüzünden bile, hayırlı bir haber getirdiğin belli oluyor″ der. O kişi: ″Ben senin, dünyâda işlediğin sâlih ameli­nim″ der. Bunun üzerine ölen kişi: ″Yâ Rabbi! Kıyâmeti kopar. Tâ ki aileme ve Cennetteki nîmetlere kavuşayım″ der.

Bir kâfirin de, dünyâdan ayrılıp âhirete yönelme vakti gelince, onun yanına gökten, siyah yüzlü melekler iner. Yanlarında bir paçavra vardır. O me­lekler can çekişmekte olan kişinin gözünün görebileceği kadar bir uzaklıkta otu­rurlar. Sonra Azrâil gelir, onun başucuna oturur ve ″Ey pis ruh! Vücuttan çık ve Allah’ın gazabına uğra″ der. Bunun üzerine ruh, ki­şinin vücudunun her tarafına yayılır. Melek o ruhu, ıslak yünün içinden kebap şişini çekercesine çekip alır ve diğer melekler, göz açıp kapayıncaya kadar bekletmeksizin onu Azrâil’den alırlar ve onu, getirdikleri paçavranın içine koyarlar. O paçavradan, yeryüzündeki en pis kokulu leşten çıkan koku gi­bi bir koku çıkar. Melekler onu alıp yukarı çıkarırlar. Hangi melek topluluğuna uğrarlarsa onlar: ″Bu pis ruh kimin?″ diye sorarlar, O ruhu taşıyan melekler, kişinin dünyâda çağırıldığı en kötü adını söyleyerek, ″Bu falan oğlu falandır″ derler. Nihâyet o ruhla dünyâ semâsına varırlar ve onun için kapıların açılması is­tenir. Fakat kapı ona açılmaz.

Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Şüphesiz ki, âyetlerimizi yalanlayanların ve kibirlenerek onları kabul etmeyenlerin ruhları için göklerin kapıları açılmaz. Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar onlar Cennete giremezler…″[2] diye devam eden âyeti okudu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne şöyle devam etti:

Aziz ve Celil olan Al­lah: ″Bunun amelini, yerin en alt katında bulunan Siccîn’e ya­zın″ diye buyurur. Bundan sonra onun ruhu aşağıya atılır. Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″… Her kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmış veya rüzgâr onu uzak bir yere atmış gibidir″[3] diye geçen âyeti okudu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne şöyle devam etti:

Bu ada­mın ruhu vücuduna döndürülür. İki melek gelip yanına oturur. O meleklerden biri: ″Rabbin kim?″ der. O da: ″(Gülerek) hah, hah, bilmiyorum!″ der. Melek: ″Dînin nedir?″ der. O da: ″Hah, hah, bilmiyorum!″ der. Melek: ″Size gönderilen Peygamber kimdir?″ diye sorar. O da: ″Hah, hah, bilmiyorum!″ der.

Bunun üzerine gökten: ″Kulum yalan söyledi. Altına ateşten sergiler se­rin ve kendisine, Cehenneme bakan bir kapı açın″ diye nidâ gelir. Bu kişiye Cehennemin sıcağı ve alevi gelir. Kabri sıkıştırıldıkça sıkıştırılır, kaburgaları birbirine girer. Yanına çirkin yüzlü, pis kokulu bir kişi gelir ve ona: ″Seni, hoşuna gitmeyecek bir şeyle müjdeleyeyim. İşte sana vaad edilen gün bugündür″ der. Ölen kişi de ona:″Sen kimsin? Yüzün bile kötülüğü ifade ediyor″ der. O da: ″Ben senin kötü amelinim″ der. Bunun üzerine ölen kişi: ″Yâ Rabbi! Sen kıyâmeti koparma″ der.[4]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, ″Günahların kalpleri kaplaması″ hakkında da Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُهُ وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللّٰهُ {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} (ت عن ابى هربرة)

″Şüphesiz ki bir kul günah işlerse, kalbinde siyah bir nok­ta meydana gelir. Eğer günahtan vazgeçer ve tevbe istiğfar ederse kalbi parlatılır. Şâyet tekrar günaha dönecek olursa, kalbinin siyahlığı da artırılır. İşte Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Mutaffifîn, Âyet 14’te: ″Hayır, hayır! Bilakis işledikleri günahlar onların kalplerini kapladı…″ diye buyurduğu kaplama işte budur.″[5]


[1] Bakınız: Sûre-i Tâhâ, Âyet 55.

[2] Sûre-i A’râf, Âyet 40.

[3] Sûre-i Hacc, Âyet 31.

[4] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 27; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 17803.

[5] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 74.


﴿ اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍۙ ﴿٢٢﴾ عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَۙ ﴿٢٣﴾ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّع۪يمِۚ ﴿٢٤﴾ يُسْقَوْنَ مِنْ رَح۪يقٍ مَخْتُومٍۙ ﴿٢٥﴾ خِتَامُهُ مِسْكٌۜ وَف۪ي ذٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَۜ ﴿٢٦﴾ وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْن۪يمٍۙ ﴿٢٧﴾ عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَۜ ﴿٢٨﴾

22-28. Şüphesiz ki sâlihler, elbette (Cennette) nîmet içindedirler.* Sedirler üzerinde (kendilerine ihsan olunan nîmetlere) bakarlar.* Yüzlerinde, nîmet içerisinde olmanın sevinç ve parıltısını görürsün.* Onlara mühürlü, hâlis şaraplar içirilir.* Bu içeceğin sonu, misk gibi kokuludur. Artık rağbet gösterenler, bunun hakkında rağbet göstersinler.* Ona karıştırılan şey de Tesnîm’dendir.* O Tesnîm, Allah’a en yakın olanların içtiği bir pınardır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere sâlih kimselere Cennette verilecek olan şarap hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَيُّمَا مُؤْمِنٍ سَقَى مُؤْمِنًا شَرْبَةً عَلَى ظَمَإٍ سَقَاهُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ الرَّحِيقِ الْمَخْتُومِ وَأَيُّمَا مُؤْمِنٍ أَطْعَمَ مُؤْمِنًا عَلَى جُوعٍ أَطْعَمَهُ اللّٰهُ مِنْ ثِمَارِ الْجَنَّةِ وَأَيُّمَا مُؤْمِنٍ كَسَا مُؤْمِنًا ثَوْبًا عَلَى عُرْيٍ كَسَاهُ اللّٰهُ مِنْ خُضْرِ الْجَنَّةِ (حم عن ابى سعيد الخدرى)

″Hangi Mü’min susamış bir Mü’min kimseye bir içecek içirirse, Allah’u Teâlâ da mahşer gününde ona mühürlü hâlis bir şaraptan içirir. Hangi Mü’min, aç bir Mü’min kimseyi doyurursa, Allah’u Teâlâ da onu Cennet meyveleriyle doyurur. Hangi Mü’min, çıplak bir Mü’min kimseye bir elbise giydirirse, Allah’u Teâlâ da ona Cennetin güzelliklerinden giydirir.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Allah’a en yakın olup Cennet-i Naîm’de olanlar hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Vâkıa, Âyet 10-12 ve izahlarına bakınız.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 10678.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يَضْحَكُونَۘ ﴿٢٩﴾ وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَۘ ﴿٣٠﴾ وَاِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِه۪ينَۘ ﴿٣١﴾ وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُٓوا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَضَٓالُّونَۙ ﴿٣٢﴾ وَمَٓا اُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظ۪ينَۜ ﴿٣٣﴾ فَالْيَوْمَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَۙ ﴿٣٤﴾ عَلَى الْاَرَٓائِكِۙ يَنْظُرُونَۜ ﴿٣٥﴾ هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ﴿٣٦﴾

29-36. Şüphesiz ki mücrimler, Mü’minlerle alay edip onlara gülerlerdi.* Ve Mü’minler, yanlarından geçtikçe birbirlerine gözleriyle kaşlarıyla işâret ederek alay ederlerdi* ve ailelerine döndükleri zaman, (alaylarından dolayı) haz almış olarak dönerlerdi* ve Mü’minleri gördükleri vakit, ″İşte bunlar, dalâlettedir″ derlerdi.* Halbuki onlar, Mü’minlerin amellerini gözetlemekle görevlendirilmemişlerdi.* İşte bugün de Mü’minler kâfirlere gülerler.* Sedirler üzerinde (onlara) bakarlar.* Nasıl, kâfirler, yaptıklarının sevabını gördüler mi?

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْمُسْتَهْزِئِينَ بِالنَّاسِ فِي الدُّنْيَا يُفْتَحُ لِأَحَدِهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بَابٌ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ فَيُقَالُ: هَلُمَّ هَلُمَّ فَيَجِيءُ بِكَرْبِهِ وَغَمِّهِ فَإِذَا جَاءَ أُغْلِقَ دُونَهُ ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ آخَرُ فَيُقَالُ لَهُ: هَلُمَّ هَلُمَّ فَيَجِيءُ بِكَرْبِهِ وَغَمِّهِ فَإِذَا جَاءَ أُغْلِقَ دُونَهُ فَمَا يَزَالُ كَذَلِكَ حَتَّى إِنَّهُ لَيُفْتَحُ لَهُ الْبَابُ فَيَقُولُ: هَلُمَّ هَلُمَّ فَلَا يَأْتِيهِ مِنْ إِيَاسِهِ (أحمد في الزهد هب عن الحسن)

Dünyâda iken insanlarla (Mü’minlerle) alay eden kişiye, mahşer gününde Cennet kapılarından biri açılır ve kendisine, ″Buraya gel, buraya gel″ denilir. O kişi, sıkıntı ve üzüntü içinde yaklaşınca, kapı yüzüne kapatılır. Sonra bir başka kapı kendisine açılır. ″Buraya gel, buraya gel″ denilir. Sıkıntı ve üzüntü içinde yaklaşınca, o da kendisine kapatılır. Bu şekilde çağrıldığı her kapı yüzüne kapanır. Sonra da bir kapı açılır da, ″Buraya gel, buraya gel″ denildiğinde, girmekten ümidini kestiği için artık gitmez olur.[1]

Âyet-i Kerîme’de: ″Nasıl, kâfirler, yaptıklarının sevabını gördüler mi?″ diye buyrulmaktadır. Nasıl, kâfirler, dünyâda iken Mü’minlerle alay etmenin ve onlar hakkında konuşarak eğlenmenin cezâsını âhirette gördüler mi? Evet onlar, Cehennem ate­şinde yanacaklar ve kendileri de işte orada Mü’minlere alay konusu olacaklardır, demektir.


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 15, s. 302-303; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 6483.