﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ ﴿١﴾

1. Ey îman edenler! Akitlerinizi yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size haram oldukları bildirilecek olanlar dışında, En’âm-ı Behime (deve, sığır, koyun ve keçi) helâl kılındı. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ dilediği şekilde hükmeder.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Ey îman edenler! Akitlerinizi yerine getirin″ diye buyrulmaktadır. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ âyette zikredilen ″Akit″ten maksat, Allah’u Teâlâ’nın, kullarından, îman etmelerine, helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram kabul etmelerine, emirlerini tu­tup yasaklarından kaçınacaklarına dair aldığı sözdür, diye buyurmuştur.

Bu Âyet-i Kerîme’de haram oldukları beyan edilenlerden maksat, leş, boğularak, darp edilerek ölen, Allah’tan başkası adına kesilen ve benzeri hayvanlardır. Bunlar da Sûre-i Bakara, Âyet 173, Sûre-i Mâide, Âyet 3 ve Sûre-i En’âm, Âyet 121 ve 145’te ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ihramlı iken yasaklanan avlanmadan maksat da kara avıdır. Balık avlamak ise helâldir. Bu husus Sûre-i Mâide, Âyet 96’da şöyle ifade edilmiştir:

″İhramlı iken, suda yaşayan hayvanların avı ve onun yenilmesi, ondan yemeniz ve sefer esnasında azık edinmeniz için size helâl kılındı. Fakat ihramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Hesap için huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun.″

Yine âlimlerin çoğu, En’âm-ı Behime’nin helâl kılındığı gibi kesildiğinde, onların karnından çıkan yavruların da helâl olacağını beyan etmişlerdir.

Bu husus Müsedded Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ نَنْحَرُ النَّاقَةَ وَنَذْبَحُ الْبَقَرَةَ وَالشَّاةَ فَنَجِدُ فِي بَطْنِهَا الْجَنِينَ أَنُلْقِيهِ أَمْ نَأْكُلُهُ قَالَ كُلُوهُ إِنْ شِئْتُمْ فَإِنَّ ذَكَاتَهُ ذَكَاةُ أُمِّهِ (د عن مسدد)

″Yâ Resûlallah! Deveyi boğazlıyoruz. Sığır ve koyunu kesiyoruz. Fakat bazen içinden yavru çıkıyor. Onu atalım mı, yoksa yiyelim mi?″ dedik. Bunun üzerine: ″İsterseniz yiyin. Çünkü anasını kesmek, onu da kesmek de­mektir″ buyurdu.[1]

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, ″İsterseniz yiyin″ buyruğundan, bu hayvanın etini içiniz alıyorsa veya açlıktan dolayı sıkıntı çekiyorsanız, yiyebilirsiniz anlamı çıkmaktadır.

Bu sebepten İmam-ı Âzam Efendimiz, kesilen bir hayvanın karnından çıkan yavrusu, yenilmez, demiştir. Ancak İmam Muhammed ve İmam Yusuf’a göre, yavrunun şeklini tamamlamış olması yeterlidir, yenilmesi helâldir. Yavru, anne karnında şeklini tamamlamamışsa, o zaman yenilmez, demişlerdir. Hanefi Mezhebi’nde fetvâ imameynin kavline göredir.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Dahâyâ 18; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3897.


MÂİDE SÛRESİ

Bu sûre 120 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. Bu sûrede Îsâ Aleyhisselâm’a semâdan sofra inme hâdisesi anlatıldığı için ″Sofra″ anlamına gelen ″Mâide″ ismi verilmiştir.

Bu sûre hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

عَلِّمُوا رِجَالَكُمْ سُورَةَ الْمَائِدَةِ وَعَلِّمُوا نِسَاءَكُمْ سُورَةَ النُّورِ (ص هب عن مجاهد مرسلا)

″Erkeklerinize Mâide Sûresi’ni, kadınlarınıza da Nûr Sûresi’ni iyi öğretin.″[1]


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 2330; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 44949.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًاۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٢﴾

2. Ey îman edenler! Allah’u Teâlâ’nın nişânelerine (haccın şartı olan ibâdetlere), haram olan aya, hac kurbanına ve onun gerdanlıklarına, Rabbilerinden bir lütuf ve rızâ talebinde bulunarak Beyt-i Haram’a ziyaret maksadıyla gelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız vakit avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’dan menetmiş olduklarından dolayı bir kavme olan buğzunuz, )Kâbe’yi ziyaret maksadıyla gelenler hakkında) sizi saldırmaya sevk etmesin. Birbirinize iyilik ve takvâ hususunda yardım edin, kötülük ve düşmanlıkta ise yardım etmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki, Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Haram olan ay″ ifadesi; Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarıdır. Bu âyette haram olan aya saygısızlık edilmemesi, kutsallığının korunması emredilmektedir. Bu da o ayda savaşmamakla olur. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 217’de şöyle buyurmaktadır:

″Ey Resûlüm! Sana haram ayda savaşmayı sorarlar. De ki: ″O ayda savaşmak büyük günahtır…″

Yine bu Âyet-i Kerîme’de, Müslümanların kendilerini Beytullah’a girmelerine Hudeybiye’de engel olanlara karşı, artık kin beslememeleri ve Kâbe’ye ziyaret maksadıyla gelen kâfirlere dokunulmaması gerektiği beyan edilmiştir. Çünkü o zaman Müslümanların Beytullah’a girmelerinin engellenmesi çok ağırlarına gitmişti.[1] Ancak kâfirlerden Kâbe’yi ziyaret etmek için gelenlere mâni olunmaması ile ilgili hüküm neshedilmiştir. Zîrâ daha sonra nâzil olan Sûre-i Tevbe, Âyet 28’de şöyle buyrulmuştur:

″Ey îman edenler! Şüphesiz ki müşrikler pisliktir. Onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar…″

Yine bu âyetin devâmında, ″Birbirinize iyilik ve takvâ hususunda yardım edin, kötülük ve düşmanlıkta ise yardım etmeyin″ diye geçen ifade hakkında Nevvâs İbn-i Sem’an Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

سَأَلْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الْبِرِّ وَالْإِثْمِ فَقَالَ الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ (م ت عن النواس بن سمعان)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sordum, buyurdu ki: ″İyilik, güzel ahlâktır. Kötülük de öyle bir şeydir ki, kalbin onu bilir ve insanların da onu bilmesinden hoşlanmaz.″[2]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

حَبِّبُوا اللّٰهَ اِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ (طب كر والضياء عن ابى امامة)

″Allah’u Teâlâ’yı kullarına sevdirin. Allah’u Teâlâ da sizi sever.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا قُلْنَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ نَصَرْتُهُ مَظْلُومًا فَكَيْفَ أَنْصُرُهُ ظَالِمًا قَالَ تَكُفُّهُ عَنْ الظُّلْمِ فَذَاكَ نَصْرُكَ إِيَّاهُ (خ ت عن انس)

″İster zâlim olsun ister mazlum, kardeşine yardım et.″ Yâ Resûlallah! Mazlum ise yardım edelim. Ya zâlim ise ona nasıl yardım ederiz?″ denilince de, buyurdu ki: ″Onun zulmüne engel olursun, işte senin ona yardımın böyledir.″[4]


[1] Bu konu hakkında geniş bilgi için Sûre-i Fetih, Âyet 10’un izahına bakınız.

[2] Sahih-i Müslim, Birr 5 (14 Sünen-i Tirmizî, Zühd 41.

[3] Taberânî Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 7333; Kenz’ul-İrfan, Hadis No: 289

[4] Sahih-i Buhârî, İkrah 8; Sünen-i Tirmizî, Fiten 74.


﴿ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٣﴾

3. Murdar ölen hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası için kesilmiş ve boğulmuş, darp edilmiş, (yüksekten) yuvarlanmış, birbiriyle tokuşarak ölmüş ve yırtıcı hayvanın parçalaması ile ölmüş olan hayvanlar size haram oldu. Ancak daha ölmeden (Allah’ın ismini zikrederek) boğazladığınız müstesnâ. Putlar için kesilen kurbanlar ve oklarla kura çekerek hayır ve şerri belirlemek de size haram oldu. Bunlar, hak yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dîninizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün dîninizi kemâle erdirdim, size nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Fakat son derece açlık hâlinde çâresiz kalan kimsenin, zaruret ölçüsünü aşmadan (ölmeyecek kadar) bunlardan yemesinde bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Üzerine Allah’ın ismi zikredilmeden kesilen hayvan, murdar olur ve eti aslâ yenmez. Allah’u Teâlâ Sûre-i En’âm, Âyet 121’de şöyle buyurmaktadır:

Üzerine Allah’ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanlardan yemeyin. Zîrâ o fısktır (Allah’a itaatten ayrılmadır)

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

مَنْ نَسِىَ التَّسْمِيَةَ فَلَا بَأْسَ وَمَنْ تَعَمَّدَ فَلَا تُؤْكَلْ (اخرجه رزين عن ابن عباس)

″Şâyet bir kimse, Allah’ın ismini zikretmeyi hatâ ile veya unutarak terk ederse, o zaman yenir. Fakat kasten terk edilmesi durumunda aslâ yenilmez.″[1]

Rafi’ b. Hadîc Hazretlerinden nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّا لَاقُو الْعَدُوِّ غَدًا وَلَيْسَتْ مَعَنَا مُدًى فَقَالَ اعْجَلْ أَوْ أَرِنْ مَا أَنْهَرَ الدَّمَ وَذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ فَكُلْ لَيْسَ السِّنَّ وَالظُّفُرَ وَسَأُحَدِّثُكَ أَمَّا السِّنُّ فَعَظْمٌ وَأَمَّا الظُّفُرُ فَمُدَى الْحَبَشَةِ (خ م عن رافع بن خديج)

″Yâ Resûlallah! Biz yarın düşmanla karşılaşabiliriz, yanımızda bıçak yok, (avı veya yanımızdaki hayvanları) kamışla kesebilir miyiz?″ diye sorunca, buyurdu ki: ″Kanı akıtılan ve üzerine Allah’ın ismi zikredilerek kesileni ye. Ama kesme aleti diş ve tırnak olmasın. Bunu da size açıklayayım; diş kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin bıçağıdır.″[2]

″Fal oklarına″ gelince, câhiliye zamanında bir kimse herhangi bir şey için azmederse, o işe teşebbüs etmezden evvel üç ok alır, birinin üzerine: ″Rabbim bana emretti″ diğerinin üzerine: ″Rabbim beni nehyetti″ diye yazar. Üçüncüsüne de bir şey yazmaz ve bunları da kese gibi bir şeyin içine koyup karıştırdıktan sonra, kendileri için kısmet olan şeyi, bu sûretle bilmek niyetiyle kura tarzında, o okların birini çekerdi. ″Rabbim bana emretti″ diye yazılı olan ok çıkarsa, neye azmetmek istiyorsa ona teşebbüs ederdi. ″Rabbim beni nehyetti″ diye yazılı olan ok çıkarsa, o işten vazgeçerdi. Boş olan ok çıkarsa da kurayı tekrar ederdi. Allah’u Teâlâ bu fısk olan uygulamayı kesin olarak haram kılmıştır.

Yine ″Bugün dîninizi kemâle erdirdim″ diye geçen Âyet-i Kerîme nâzil olunca, Ashâb-ı Kirâm ferahla­mış ve büyük bir sevinç duymuşlardı. Fakat Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ağlamış ve ″Artık Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliğ vazifesi sona erdi. Bu, onunebedî âleme irtihalinin yaklaştığını gösteriyor″demişlerdi. Gerçekten de Peygamber Efendimiz, bu âyetin nüzulünden seksen bir gün sonra vefât etmiştir.

Yine Sûre-i Mâide, Âyet 3 hakkında Târık b. Şihâb Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

جَاءَ رَجُلٌ مِنَ الْيَهُودِ إِلَى عُمَرَ فَقَالَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ آيَةٌ فِي كِتَابِكُمْ تَقْرَءُونَهَا لَوْ عَلَيْنَا نَزَلَتْ مَعْشَرَ الْيَهُودِ لَاتَّخَذْنَا ذَلِكَ الْيَوْمَ عِيدًا قَالَ وَأَيُّ آيَةٍ قَالَ {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ الْإِسْلَامَ دِينًا} فَقَالَ عُمَرُ إِنِّي لَأَعْلَمُ الْيَوْمَ الَّذِي نَزَلَتْ فِيهِ وَالْمَكَانَ الَّذِي نَزَلَتْ فِيهِ نَزَلَتْ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعَرَفَاتٍ فِي يَوْمِ جُمُعَةٍ (خ عن طارق بن شهاب)

Yahudilerden bir adam Hz. Ömer’e geldi ve: ″Yâ Ömer! Kitabınızda okuduğunuz öyle bir âyet var ki, şâyet o âyet bize indirilseydi, nâzil olduğu günü bayram ilan ederdik″ dedi. Hz. Ömer hangi âyet diye sorunca, Yahudi: ″Bugün dîninizi kemâle erdirdim, size olan nîmetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim″ âyetidir, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer dedi ki: ″Bu âyetin nâzil olduğu günü ve mekânı biliyorum. Bu âyet, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e Arafat’ta Cuma günü nâzil oldu.″ (Hz. Ömer, o günün bayram olduğuna işâret etmiştir)[3]

Yine Âyet-i Kerîme’de, yenmesi haram olan şeylerden bahsedilirken, Fakat son derece açlık hâlinde çâresiz kalan kimsenin, zaruret ölçüsünü aşmadan (ölmeyecek kadar) bunlardan yemesinde bir günah yokturdiye buyrulmaktadır. Eğer kişi açlıktan ölecek duruma gelirse, o zaman haram olan şeylerden açlığını giderecek kadar yemesi mübah kılınmıştır. Ancak zaruret hâlinde bulunan çâresiz, aç bir kişinin insan eti yiyebileceği ve yiyeme­yeceği hakkında âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Hanefi Mezhebi’ne göre, insan etinin yenilmesi câiz değildir. Hattâ bir adam diğerine, ″Elimi kes, ye″ dese, o dahi helâl olmaz. İnsan eti mecbur kalındığında da mübah olmaz. Çünkü insan, şerefli bir varlıktır. Bu sebeple onun yiyecek olarak kullanılması câiz değildir.[4]

Nitekim bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i İsrâ, Âyet 70’de şöyle buyurmuştur:

Yemin olsun ki Biz, Âdemoğlunu üstün bir varlık kıldık. Onları karada ve denizde (çeşitli vâsıtalarla) taşıdık. Onlara leziz ve temiz rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın birçoğuna üstün kıldık.″


[1] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1950.

[2] Sahih-i Buhârî, Zebâih 15; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3899.

[3] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Mâide 1; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 6916.

[4] İbn-i Âbidîn, Redd’ül-Muhtar, c. 15, s. 318.


﴿ يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ﴿٤﴾

4. Ey Resûlüm! Senden kendilerine helâl olan şeylerin neler olduğunu sorarlar. De ki: ″Temiz nîmetler ve Allah’u Teâlâ’nın size bildirdiğinden kendilerine öğreterek eğittiğiniz avcı hayvanların tuttukları (avladıkları) sizin için helâl kılındı. Artık onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onları av için bıraktığınız vakit, Allah’ın ismini zikredin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, hesabı çabuk görendir.″

İzah: Bir avcının, ava silah atarken veya eğitilmiş hayvanı avın üzerine bırakırken bir defa, ″Bismillâhi Allah’u Ekber″ demesi gerekir. Avı ele geçirdiğinde, av ölmüş olsa dahi, avı kıble yönüne döndürerek tekrar, ″Bismillâhi Allah’u Ekber″ diyerek kesmelidir. Eğer bir Müslüman unutmuşsa, hükmen söylemiş sayılır. Ancak kasten terk ederse, o avın eti yenmez.

Bu Âyet-i Kerîme’ye ve nakledilen birçok Hadis-i Şerif’e göre, avlanmak maksadıyla av köpeği, tazı, atmaca gibi hayvan beslemek câizdir. Bu hususta Resûlulllah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ اتَّخَذَ كَلْبًا لَيْسَ بِكَلْبِ زَرْعٍ وَلَا صَيْدٍ وَلَا مَاشِيَةٍ فَإِنَّهُ يَنْقُصُ مِنْ أَجْرِهِ كُلَّ يَوْمٍ قِيرَاطٌ قَالَ سُلَيْمٌ وَأَحْسَبُهُ قَدْ قَالَ وَالْقِيرَاطُ مِثْلُ أُحُدٍ (حم عن أبي هريرة)

″Ekinleri korumak, avlanmak ve davar için kullanmak dışında köpek besleyen kişinin sevabından her gün bir kırat eksilir.″ Râvilerden Süleym, sanırım şunu da ilave etti: ″Bir kırat Uhud Dağı kadardır.″[1]

Yine av köpeği hakkında nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de, Ebû Sa’lebe Radiyallâhu anhu şöyle anlatmaktadır:

أَتَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقُلْتُ يَا رسُولَ اللّٰهِ إنَّا بِأرْضِ قَوْمٍ أهْلِ كِتَابٍ. أفَنَأكُلُ في آنِيَتِهِمْ؟ وَبِأرْضِ صَيْدٍ، أصِيدُ بِكَلْبِي المُعَلَّمِ وَبِقَوْسِي، وَبِكَلْبِي الَّذِي لَيْسَ بِمُعَلَّمِ، فَمَا يَصْلُحْ لِي؟ قالَ: أمَّا مَا ذَكَرْتَ مِنْ أهْلِ الْكِتَابِ فإنْ وَجَدْتُمْ غَيْرَهَا فَلَا تَأكُلُوا فِيهَا، وَإنْ لَمْ تَجِدُوا فَاغْسِلُوهَا وَكُلُوا فِيهَا، وَمَا صِدْتَ بِقَوْسِكَ وَذَكَرْتَ اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِ فَكُلْ. وَمَا صِدْتَ بِكَلْبِكَ المُعَلَّمِ فَذَكَرْتَ اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِ فَكُلْ. وَمَا صِدْتَ بِكَلبِكَ غَيْرَ مُعَلَّمٍ فَأدْرَكْتَ ذَكَاتَهُ فَكُلْ (خ م عن أبي ثعلبة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip dedim ki:Yâ Resûlallah! Biz, Ehl-i Kitap olan bir kavmin yurdundayız ve onların yemek kaplarından yiyoruz. Ayrıca ava çıktığım zaman okum ve eğitimli ve eğitimsiz köpeklerimle avlanıyorum. Bu konuda bize helâl olan şeyleri bildirir misin?″ Buyurdu ki: ″Ehl-i Kitab’ın yurdunda bulunduğun için kaplarından yemek yemek konusunda, eğer onların kaplarından başka bir kap bulabiliyorsanız, o kaplarla yiyin. Ama başka kap bulamıyorsanız, onların kaplarını önce yıkayın ve sonra o kaplardan yiyin. Ava çıkman hususuna gelince, okunla avladığın avı, Allah’ın ismini zikrettikten sonra ye. Yani Allah’ın ismini zikrederek kes ve ondan sonra ye. Eğitimli köpeğinle avladığın avı da, Allah’ın ismini zikrettikten sonra ye. Eğitimsiz köpeğine gelince, avı canlı iken kesmeye yetişirsen yiyebilirsin.″[2]

Yine bu hususta Adiy b. Hâtim Radiyallâhu anhu da şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنِّي أُرْسِلُ كَلْبِي وَأُسَمِّي فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ وَسَمَّيْتَ فَأَخَذَ فَقَتَلَ فَأَكَلَ فَلَا تَأْكُلْ فَإِنَّمَا أَمْسَكَ عَلَى نَفْسِهِ قُلْتُ إِنِّي أُرْسِلُ كَلْبِي أَجِدُ مَعَهُ كَلْبًا آخَرَ لَا أَدْرِي أَيُّهُمَا أَخَذَهُ فَقَالَ لَا تَأْكُلْ فَإِنَّمَا سَمَّيْتَ عَلَى كَلْبِكَ وَلَمْ تُسَمِّ عَلَى غَيْرِهِ وَسَأَلْتُهُ عَنْ صَيْدِ الْمِعْرَاضِ فَقَالَ إِذَا أَصَبْتَ بِحَدِّهِ فَكُلْ وَإِذَا أَصَبْتَ بِعَرْضِهِ فَقَتَلَ فَإِنَّهُ وَقِيذٌ فَلَا تَأْكُلْ (خ عن عدى بن حاتم)

Yâ Resûlallah! Ben, Allah’ın ismini zikrederek köpeğimi av maksadıyla gönderiyorum, yakalayıp getirdiklerini yiyelim mi?″ diye sordum. Şöyle buyurdu:Allah’ın ismini zikrederek köpeğini gönderdiğinde, eğer onu tutar ve öldürür ve yerse, onu sakın yeme! Çünkü o, kendisi için yakalamıştır.″ Köpeğimi avın peşine salıyorum. Sonra onunla başka bir köpek gönderiyorum. Hangisinin yakaladığını bilemiyorum, deyince de buyurdu ki: ″Ondan yeme! Çünkü sen, kendi köpeğin için Allah’ın ismini zikrettin; başkası için ise böyle yapmadın.″ ″Mızrak atarak avlanmamız hakkında ne dersiniz″ diye sorunca da, buyurdu ki: ″Onun kesen kısmı ile avlarsan ye. Ancak yan kısmı ile avlayıp öldürürsen yeme. Çünkü o, bir yerine vurulup darp edilerek öldürülmüş[3] hayvan hükmündedir.″[4]

Havada vurulan kuş yere düşerek ölürse, yenilmesi helâldir. Zîrâ yere düşmesi kaçınılmazdır. Ancak karada yaşayan ve avlandığında yenilmesi helâl olan hayvan veya kuş[5], vurulduğunda suya canlı olarak düşüp suda ölmüş ise, bu yenilmez. Çünkü suda boğularak ölme ihtimali vardır. Fakat ölmeden yetişilirse, o zaman kesilir ve yenilmesinde mahsur olmaz.

Yine Adiy b. Hâtim Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

سَأَلْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الصَّيْدِ فَقَالَ إِذَا رَمَيْتَ بِسَهْمِكَ فَاذْكُرْ اسْمَ اللّٰهِ فَإِنْ وَجَدْتَهُ قَدْ قُتِلَ فَكُلْ إِلَّا أَنْ تَجِدَهُ قَدْ وَقَعَ فِي مَاءٍ فَلَا تَأْكُلْ فَإِنَّكَ لَا تَدْرِي الْمَاءُ قَتَلَهُ أَوْ سَهْمُكَ (ت عن عدى بن حاتم)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e av hakkında sorduğumda, bana şöyle buyurdu: ″Okunu atarken Besmele çek, hayvanı ölmüş durumda bulursan bile ondan ye, ancak suya düşmüş bulursan ondan yeme; çünkü bu durumda onu suyun mu, yoksa okun mu öldürdüğünü bilemezsin.″[6] Bu hüküm, kara da yaşayan hayvanlar için geçerlidir.

Av ile ilgili diğer fetvâlara gelince, bunlar da genel olarak şöyledir:

Av için olan hayvanlar; köpek, doğan, şahin, atmaca ve pars gibi eğitilmiş olanlardır. Bir hayvanın eğitilmiş olup olmadığı İmam-ı Âzam’dan bir görüşe ve İmam Yusuf ile Muhammed’e göre; azı dişleri olan bir hayvanın ard arda üç defa tuttuğu avı yemeyip terk etmesiyle, Doğan, Şahin, Atmaca ve Kartal gibi tırnaklı bir av hayvanın da bırakılmasından sonra, çağırıldığı zaman gelmesiyle eğitilmiş olduğu anlaşılır. Pars gibi bir hayvanın eğitilmiş olduğu da, hem yemeyi terk etmesi, hem de çağırıldığı zaman hemen dönüp gelmesiyle bilinir.

Av köpekleri gibi dişli olan eğitilmiş av hayvanları, tuttukları avın etinden yiyecek olurlarsa, artık o ölmüş avın eti helâl olmaz. Fakat tırnaklı olan eğitilmiş Doğan, Şahin gibi hayvanların tutup yedikleri avlar yenilebilir. Çünkü bu kısım hayvanların eğitilmiş olmaları, yemeyi terk ile değil, çağırıldıkları zaman hemen geri dönüp sahibine itaat ederek gelmeleriyledir.

Nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, Adiy b. Hatim Radiyallâhu anhu şöyle anlatmıştır:

سَأَلْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ صَيْدِ الْبَازِي فَقَالَ مَا أَمْسَكَ عَلَيْكَ فَكُلْ (د ن عن عدى بن حاتم)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, şahin ve doğan’ın avladığı hayvanın durumundan sordum. Buyurdu ki: ″Senin için yakaladığı avı ye.″[7]

Hadis-i Şerif’te geçen ″Senin için yakaladığı avı ye″ ifadesinden maksat, eğitimli olmasıdır. Bu da yukarıda açıklanmıştır.

Yine av hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إذَا رَمَيْتَ بِسَهْمِكَ فَغَابَ عَنْكَ فأدْرَكْتَهُ فَكُلْهُ مَالَمْ يُنْتِنْ (م عن ابى ثعلبة)

″Avı vurduğun zaman, onu üç gün sonra bulursan ve kendi okunu da onun üzerinde görürsen, eğer kokuşmamışsa ye.″[8]

Vurulan av, ele geçtiğinde canlı da olsa, ölü de olsa bu hayvanın mutlaka Allah’u Teâlâ’nın ismi zikredilerek kesilmesi gerekir.

Şu hususa da dikkat edilmelidir: Bir kimse bir hayvanı yemek kastı olmadan keyfi olarak öldürürse, bu haramdır. Zîrâ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَتَلَ عُصْفُورًا عَبَثًا عَجَّ إِلَى اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَقُولُ يَا رَبِّ إِنَّ فُلَانًا قَتَلَنِي عَبَثًا وَلَمْ يَقْتُلْنِي

لِمَنْفَعَةٍ (ن عمرو بن الشريد) فِى رِوَايَةٍ: قِيلَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَمَا حَقُّهَا قَالَ حَقُّهَا أَنْ تَذْبَحَهَا فَتَأْكُلَهَا وَلَا تَقْطَعْ رَأْسَهَا فَيُرْمَى بِهَا (ن عن عبد اللّٰه بن عمرو)

″Her kim serçe kuşunu veya her türlü hayvanı boş yere öl­dürürse, mahşer günü yüksek sesle ondan dâvâcı olup şöyle diyecek: Ey Rabbim! Falan adam beni faydalanmak için değil de, keyfi olarak boş yere öldürdü.″ Bir rivâyette de: ″Yâ Resûlallah! Onun hakkı nedir?″ diye sorulunca, buyurdu ki: ″Onu keser ve yer. Onu öldürüp atmaz.″[9]

Bu nedenle av, eti için veya derisinden faydalanmak için yapılmalıdır. Vahşi hayvanları derisinden istifâde için avlamak câizdir. Çünkü bunlar insanların istifâdesi için yaratılmıştır. Yine insanlara zararı dokunan her türlü hayvanın, eti yenmese de öldürülmesi câizdir.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8191; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3884; Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Halk 14; Sahih-i Müslim, Müsâkât 58; Sünen-i Ebû Dâvud, Sayd 1. Bir rivâyette de, ″İki kırat″ diye geçer. (Sahih-i Buhârî, Hars 3; Sünen-i Nesâî, Sayd 14; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3882)

[2] Sahih-i Buhârî, Zebâih Ve’s-Sayd 4, 10, 14; Sahih-i Müslim, Sayd 8-12.

[3] Sûre-i Mâide, Âyet 3.

[4] Sahih-i Buhârî, Zebâih Ve’s-Sayd 9; Rudânî, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3862.

[5] Bu hüküm, sâdece karada yaşayan kuşlarla ilgilidir. Suda yaşayan ördek ve kaz gibi kuşların ise suda boğulma ihtimalleri ise zaten yoktur.

[6] Sünen-i Tirmizî, Sayd 5.

[7] Sünen-i Ebû Dâvud, Sayd: 22; Sünen-i Tirmizî, Sayd 3.

[8] Sahih-i Müslim, Sayd 9; Sünen-i İbn-i Mâce, Sayd 4.

[9] Sünen-i Nesâî, Dahâya 42; Sayd 34; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1951.


﴿ اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟ ﴿٥﴾

5. Bugün sizin için temiz nîmetler helâl olduğu gibi, Ehl-i Kitab’ın yemeği dahi helâl kılındı. Sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Hür ve iffetli Mü’min kadınlarla, Ehl-i Kitap’tan olan hür ve iffetli kadınlarla evlenmeniz de size helâldir. Ancak evlendiğiniz bu kadınlara mehir-lerini vermeniz, iffetli olmanız, zinâ yapmamanız ve onla­rı gizli dost tutmamanız şartıyla size helâldir. Her kim dînin ahkâmını inkâr ederse, muhakkak yaptığı sâlih ameller mahvolur ve o kimse âhirette hüsrâna uğrayanlardan olur.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Ehl-i Kitab’ın yemeği dahi helâl kılındı″ ifadesinden maksat, İslâm’da helâl görülen hayvanların etinden yapılarak ikram edilen yemekler ve diğer her türlü sebze yemekleridir. İslâm’ın haram gördüğü domuz eti ve içki gibi yiyecek ve içecekler ise helâl değildir, aslâ yenilmez ve içilmez. Ehl-i Kitab’ın işlettiği lokanta veya kasap gibi yerlerden alınan et veya et yemeği haramdır. Çünkü bunların, o hayvanları Allah’ın ismini zikretmeden kestikleri muhakkaktır. Ayrıca bu, bir ikram da olmadığı için, kişi bunu almak zorunda da değildir. Allah’u Teâlâ, Ehl-i Kitab’ı diğer kâfirlerden farklı kılmış; onların yemeklerini helâl kıldığı gibi, onların iffetli olan kadınlarını da, Yahudi ve Hristiyan olarak kendi bâtıl dinlerinde yaşasalar dahi, Müslümanlara onlarla evlenmeyi helâl kılmıştır. Diğer müşrik, Mecûsi gibi Ehl-i Kitab’ın dışında olan kâfirlerin ise ne pişirdikleri yenir, ne de kadınlarıyla evlenilir.

Nitekim Hayber fethedildiğinde Yahudiler tarafından yemek olarak getirilen ve zehirlenmiş olan bir kuzu etinden Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yediği nakledilmiştir.[1] Daha sonra kızartılmış olan o kuzu lisâna gelerek, ″Yâ Resûlallah! Ben zehirliyim, benden yeme″ demesi üzerine, orada bu olaya şâhit olan çok sayıda kâfir, Müslüman olmuştur.

Hasan-ı Basrî Hazretleri, Ehl-i Kitap tarafından ikram edilmiş olan yemek hakkında şöyle buyurmuştur:

″Yahudi ve Hristiyanın Allah’tan başkasının adını zikrederek kestiğini bizzat görür ve işitirsen yeme. Ancak o iş, senin gıyabında yapılmışsa (ikram ettikleri yemeği) ye. Çünkü Allah’u Teâlâ onu sana helâl kılmıştır.″

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Ehl-i Kitap’tan iffetli olan kadınlarla evlenmek helâl kılınmıştır. Ancak Mü’min kadınlar, hiçbir kâfirle evlenemezler. Bu kâfirler, Ehl-i Kitap da olsa, hüküm böyledir. Bu husus Sûre-i Mümtehine, Âyet 10’da Mü’min kadınlarla ilgili olarak, ″… Ne onlar kâfirlere helâldir, ne de kâfirler onlara helâldir…″ diye buyrulmuştur.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

نَتَزَوَّج نِسَاء أَهْل الْكِتَاب وَلَا يَتَزَوَّجُونَ نِسَاءَنَا (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Biz, Ehl-i Kitab’ın kadınlarıyla evlenebiliriz, fakat onlar Müslüman kadınlarla evlenemezler.″[2]

İşte bu emirlerden dolayı Müslüman kadının, Ehl-i Kitap’tan biriyle evlenmesi veya evlendirilmesi kesin olarak haramdır.


[1] Sahih-i Buhârî, Cizye 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9451.

[2] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 4, s. 367.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْ مِنْهُۜ مَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُر۪يدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿٦﴾

6. Ey îman edenler! Namaza kalkacağınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın ve başlarınızı mesh edin. Ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın. Cünüp olursanız, gusledin. Hasta olur yahut seferde bulunur yahut abdest bozmaktan gelmişseniz yahut kadınlara dokunur (ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, (niyet edip) temiz toprak ile yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi mesh ederek teyemmüm edin. Allah’u Teâlâ size güçlük vermek istemez. Lâkin sizi tertemiz yapmak ve size nîmetini tamamlamak ister ki, şükredesiniz.

İzah: Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ, gerdanlığını ikinci defa kaybettiği seferde, gece susuz bir mevkide konaklamışlar, abdest alma imkânı olmamış ve bunun üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Bu hâdise Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan şöyle nakledilmiştir:

لَمَّا كَانَ مِنْ أَمْرِ عِقْدِي مَا كَانَ قَالَ أَهْلُ الإِفْكِ مَا قَالُوا، فَخَرَجْتُ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي غَزْوَةٍ أُخْرَى، فَسَقَطَ أَيْضًا عِقْدِي، حَتَّى حَبَسَ الْتِمَاسُهُ النَّاسَ، وَاطَّلَعَ الْفَجْرُ، فَلَقِيتُ مِنْ أَبِي بَكْرٍ مَا شَاءَ اللّٰهُ، وَقَالَ لِي:يَا بنيَّةُ فِي سَفَرٍ تَكُونِينَ عَنَاءً وَبَلاءً وَلَيْسَ مَعَ النَّاسِ مَاءٌ، فَأَنْزَلَ اللّٰهُ الرُّخْصَةَ بِالتَّيَمُّمِ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ:أَمَا وَاللّٰهِ يَا بنيَّةُ إِنَّكِ لِمَا عَلِمْتُ مُبَارَكَةٌ (طب عن عائشة)

Gerdanlığımın kaybolduğu ve ifk[1] ehlinin attıkları iftiralar ile bunu tâkip eden olaylardan sonra yine bir defasında başka bir gazvede Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sefere çıkmıştım. Yine gerdanlığım düştü ve insanlar, onu aramak üzere hapsolundu. Bulundukları yerden ayrılamadılar. Ebû Bekir es-Sıddîk bana: ″Kızcağı­zım, her seferde insanlara yük ve ibtila oluyorsun″ dedi. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ teyemmümle ilgili ruhsatı indirdi[2] de, Ebû Bekir es-Sıddîk de: ″Ey kızım! Şüphesiz ki, sen çok mübârek birisin″ dedi.[3]

Bu Hadis-i Şerif’ten anlaşılan, Ashâb-ı Kirâm susuz bir mevkide konakladıklarında, Hz. Âişe annemizin gerdanlığı kayboluyor ve Ashâb, onu uzun süre arayınca abdest almakta sıkıntı çekiyorlar. İşte bu sebepten abdesti ve teyemmümü anlatan bu âyet nâzil olmuştur.

İbn-i Abbas, Ebû Mûsâ el-Eş’arî ve İbrâhim en-Nehâi Hazretleri gibi birçok ulemâ, bu Âyet-i Kerîme’de kişi abdestsiz iken namaza kalktığı zaman abdest alması emredilmiştir. Şâyet kişi namaza kalkmadan önce abdestli ise, yeniden abdest alması gerekli değildir, diye açıklamışlardır.

Nûr’ul-Beyan ve Tefsir-i Tibyan’da şöyle nakledilmiştir:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’nin fetih günü, beş vakit namazı bir abdestle kılmıştır. Bunun üzerine Hz. Ömer: ″Yâ Resûlallah! Bundan evvel yapmadığın bir şeyi yaptın″ deyince, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Câiz olduğunu beyan etmek için böyle yaptım″ diye buyurmuştur.

Fakat Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in abdestli olmasına rağmen, tekrar abdest aldığı ve bunun mükâfatına dair çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir.

Bu hususta Ebû Esed b. Amr Hazretleri şöyle buyurmuştur:

سَأَلْتُ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ عَنْ الْوُضُوءِ فَقَالَ كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَوَضَّأُ لِكُلِّ صَلَاةٍ وَكُنَّا نُصَلِّى الصَّلَوَاتِ بِوُضُوءٍ وَاحِدٍ (خ عن ابى اسد بن عمرو)

Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’ya abdest hakkında soru sordum. Bana şöyle dedi: ″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, her bir farz namaz için ayrı bir abdest alırdı. Biz ise bir abdestle birçok namaz kılardık.″[4]

Abdullah İbn-i Zeyd Radiyallâhu anhu’dan nakledilen diğer bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle geçmektedir:

تَوَضَّأَ مَرَّتَيْنِ مَرَّتَيْنِ وَقَالَ هُوَ نُورٌ عَلَى نُورٍ (عن عبد اللّٰه بن زيد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, iki defa üst üste abdest aldı ve ″Bu, nûr üzerine nûrdur″ buyurdu.[5]

Bu Âyet-i Kerîme’ye göre Abdestin farzı dörttür: Elleri dirseklerle beraber yıkamak, yüzü yıkamak, Hanefi mezhebine göre başın en az dörtte birini meshetmek[6] ve ayakları topuklarla beraber yıkamaktır.

Sünnet-i Resûlullah üzere abdestin nasıl alındığına dair Hz. Osman-ı Zinnûreyn’nin azat ettiği Humran b. Eban Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

عَنْ حُمْرَانَ بْنِ أَبَانَ مَوْلَى عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ قَالَ رَأَيْتُ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ تَوَضَّأَ فَأَفْرَغَ عَلَى يَدَيْهِ ثَلَاثًا فَغَسَلَهُمَا ثُمَّ تَمَضْمَضَ وَاسْتَنْثَرَ {اِسْتَنْشَقَ} وَ غَسَلَ وَجْهَهُ ثَلَاثًا وَغَسَلَ يَدَهُ الْيُمْنَى اِلَى الْمِرْفَقِ ثَلَاثًا ثُمَّ الْيُسْرَى مِثْلَ ذَلِكَ ثُمَّ مَسَحَ رَأْسَهُ ثُمَّ غَسَلَ قَدَمَهُ الْيُمْنَى ثَلَاثًا ثُمَّ الْيُسْرَى مِثْلَ ذَلِكَ ثُمَّ قَالَ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَوَضَّأَ مِثْلَ وُضُوئِى هَذَا ثُمَّ قَالَ مَنْ تَوَضَّأَ مِثْلَ وُضُوئِى هَذَا ثُمَّ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ لَا يُحَدِّثُ ف۪يهِمَا نَفْسَهُ غَفَرَ اللّٰهُ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ (خ م عن حمران بن أبان)

Ben, Hz. Osman‘ın abdest aldığını gördüm. Önce ellerine üç defa su döküp onları yıkadı, sonra üç defa ağzına su alıp çalkaladı. Sonra üç defa burnuna su verip dışarı attı. Sonra üç defa yüzünü yıkadı. Sonra sağ elini dirseği ile beraber üç defa ve sol elini de aynı şekilde yıkadı. Başını ve iki kulağını ve boynunu mesh edip önce sağ, sonra sol ayağını yıkayınca şöyle dedi: Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in aynen şu benim abdest aldığım gibi abdest aldığını gördüm ve şöyle buyurduğunu duydum: ″Kim benim abdest aldığım gibi abdest alırsa, gönlünden hiçbir şey geçirmeyerek iki rekat namaz kılarsa, Allah onun geçmiş günahlarını affeder.″[7]

Abdest alınırken misvak kullanmanın sünnet olduğu ve faziletine dair de birçok Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Bunlardan birinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

رَكْعَتَانِ بِسِوَاكٍ أَفْضَلُ مِنْ سَبْعِينَ رَكْعَةً مِنْ غَيْرِ سِوَاكٍ (ابن النجار عن ابى هريرة(

″Misvak kullanarak kılınan iki rek’ât namaz, misvaksız kılınan yetmiş rek’ât namazdan efdaldır.″[8]

Hanefi Mezhebi’ne göre, guslün farzı üçtür: Mazmaza (ağza bol su vererek gargara yapmak), istinşak (suyu burundan genzine kadar çekmek) ve bedenin tümünü iğne ucu kadar kuru yer kalmayacak şekilde temizleyip yıkamaktır. Ağız ve burun içi de, aynı vücudun dış azaları gibidir. Dolayısıyla buralarda da hiç kuru yer kalmaması gerekir.

Sünnet üzere gusül abdesti şöyle alınır:

Bir kimse gusül etmek için girdiği banyoda ön ve arkası kıbleye gelmeyecek şekilde durur veya oturur.[9] Şâyet üzerinde varsa meni ve bulaşıklarını ve suyun deriye ulaşmasını engelleyecek şeyleri giderip yıkar. Sonra ön ve arkasını taharet eder, yıkar.[10] Sonra Besmele çekerek Gusül abdesti almaya niyet eder ve namaz abdesti gibi abdest alır.[11] Fakat ağzına bol su vererek gargara yapar ve burnuna verdiğinde de genzini yakacak şekilde çeker. Leğen, küvet gibi bir şeyde yıkanıyorsa ayaklarını yıkamaz, en sonunda banyodan çıkarken yıkar. Fakat su akıp gidiyorsa hemen yıkar. Daha sonra başına üç defa su dökünerek saçını ve sakalını hilaller. Erkeğin saçı belik şeklinde örülmüşse, beliğini çözerek yıkanır. Kadın ise, saçının beliğini çözmese de olur. Daha sonra üç defa sağına, üç defa soluna hâsılı vücudunun her yerine; bir kılın dibi dahi kuru kalmayacak şekilde su dökerek ovalar.[12] Böylece kuru yeri kalmadığına kalbi kanaat getirinceye kadar su dökünür. En son banyodan çıkarken ayaklarına soğuk su dökmek de sünnettendir.

En büyük abdest gusüldür. Gusül abdestinin üzerine normal abdest alınmaz. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ تَوَضَّأَ بَعْدَ الْغَسْلِ فَلَيْسَ مِنَّا (ش ابن جرير والطحاوى)

″Gusülden sonra abdest alan bizden değildir.″[13]

Teyemmüm hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Nisâ, Âyet 43 ve izahına bakınız.


[1] İfk hâdisesi ile ilgili Sûre-i Nûr, Âyet 11-20’ye bakınız.

[2] Sûre-i Mâide, Âyet 6.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 18683; Sahih-i Buhârî, Teyemmüm 12.

[4] Sahih-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 162.

[5] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 3613

[6] İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel başın tamamının, İmam Şâfii ise sâdece bir parmak dokunmanın farz olduğunu söylemişlerdir.

[7] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 127; Sahih-i Müslim, Tahâre 3, 4.

[8] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/13.

[9] Sünen-i İbn-i Mâce, Tahâre 16.

[10] Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 97.

[11] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 3745, 3748.

[12] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 3743.

[13] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 415/1. Ayrıca bakınız: Sünen-i Tirmizî, Tahâre 79.


﴿ وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَم۪يثَاقَهُ الَّذ۪ي وَاثَقَكُمْ بِه۪ٓۙ اِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿٧﴾

7. Ey Müslümanlar! Allah’u Teâlâ’nın size olan nîmetini ve Resûlüne: ″İşittik itaat ettik″ diye biat ettiğinizde, Allah’a karşı vermiş olduğunuz ahdi yâd edin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, kalplerde olanı hakkıyla bilir.

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ bu âyette zikredilen ahidden maksat, Mü’minlerin Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, sevdikleri şeylerde dinleyip itaat edeceklerine ve sevmedikleri şeylerde de dinleyip itaat edeceklerine söz vererek ona biat etmeleri anında Allah’u Teâlâ’ya ahid vermeleridir.

Abdurrahman b. Rezîn, Seleme b. el-Ekvâ Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakleder:

بَايَعْتُ النَّبِىَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِيَدِىَّ هَذِهِ فَقَبَّلْنَاهَا فَلَمْ يَنْكُرْ ذَلِكَ (عن عبد الرحمن بن رزين عن سلمة بن الاكوع(

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e şu elimle biat ettim ve elini öptük de buna itiraz etmedi.″[1]


[1] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7728.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿٨﴾

8. Ey îman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir kavme olan düşmanlığınız sizi adâletten menetmesin. Âdil olun. Çünkü o, takvâya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan haberdardır.


﴿ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿٩﴾ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ﴿١٠﴾

9-10. Allah’u Teâlâ, îman edip sâlih amellerde bulunanlara vaat etti ki, onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vardır.* Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da Cehennem ehlidirler.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟ ﴿١١﴾

11. Ey îman edenler! Allah’u Teâlâ’nın, size olan nîmetini yâd edin. Hani bir kavim size el uzatmaya (sizi öldürmeye) kalkışmıştı da Allah’u Teâlâ onların ellerini sizden çekmişti (onları engellemişti). Allah’tan korkun. Mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Bir kavim″’den maksat, Benî Nadr Yahudileridir. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre, bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul se­bebi şöyledir:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, Benî Âmir’e öncü birlik göndermişti. Bunlar, Bir-i Maûne denilen yerde şehîd edildi. Ancak bir kayıp aramaya çıkmış olan üç kişi kurtulmuştu. Bunlardan birisi de Amr İbn-i Ubeyyet ed-Damrî idi. Bu zât bir arkadaşı ile birlikte olanları, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e haber vermek için yola çıkmıştı. Yolda Benî Âmir’den olduklarını söy­leyen iki kişiye tesadüf etmişler ve ikisini de öldürmüşlerdi. Halbuki bunlar, Benî Selim kabilesinden idiler. Benî Selim’in ise, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den emanları vardı. Bunlar Peygamberimize gelerek diyet istediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali olduğu halde Benî Nadr’e gittiler. Yahudi kabilesi olan Benî Nadr’ın, diyetlere yardım etmek kaydı da ol­mak üzere, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarında birbirlerine saldırmayacaklarına dair bir antlaşma­sı vardı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

- Ashâbımdan biri, benim eman verdiğim iki kişiyi vurdu. Ba­na, diyetleri lâzım geldi. Buna yardım etmenizi istiyorum, bu­yurunca Benî Nadr:

- Hay hay, buyurunuz, yemeğimizi yiyiniz, istediğinizi veririz, dediler. Halbuki aralarında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbına bir suikast yapmayı kararlaştırmışlar ve bulundukları yerin üzerine üst taraflarından büyük bir taş yuvarlayarak ezmeyi planlamışlardı. Fakat Cebrâil Aleyhisselâm, onların bu planlarını Peygamberimize haber verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz ve Ashâbı derhal kalkarak hareket ettiler. Yahudiler:

- Çömleklerimiz kaynıyor, niçin gidiyorsunuz? diye güya serzenişte bulunmak istediler. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat Efendimiz, niyetlerinin ne olduğunu vahiy ile kendisine bildirildiğini onlara söyledi.


﴿ وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يبًاۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ﴿١٢﴾

12. Yemin olsun ki Allah’u Teâlâ, (Eriha’da yerleşik olan cebbârlar ile savaşmaları için) İsrailoğullarından sağlam ahid almıştı. Biz onlara, içle­rinden (on iki kabileye ayrılan İsrailoğullarının her kabilesinden) ileri gelen on iki kişiyi cebbârların durumunu öğrenmek için göndermiştik. (Bunlar, o cebbârlardan korkunca) Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Muhakkak Ben sizinle beraberim. Yemin olsun ki eğer namaz kılar, zekât verir, Peygamberlerime îman eder, onlara yardımcı olur ve Allah için güzel bir ödünç ile ödünçte bulunursanız,[1] elbette günahlarınızı bağışlar ve sizi mutlaka altlarından nehirler akan Cennetlere girdiririm. Fakat bu ahidden sonra sizden kim kâfir olursa, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.″

İzah: Mücâhid ve Kelbî Hazretleri gibi mûteber zâtlardan, bu Âyet-i Kerîme hakkında şu hâdise nakledilmiştir:

Firavun suda boğulduktan sonra Allah’u Teâlâ Benî İsrail’e, Şam bölgesinde Cebâbire-i Kenâniyyûn kavminin oturduğu Eriha’ya gitmelerini ve oraya yerleşmelerini emretti. Allah’u Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm’ın lisânıyla:

- Ben size orayı yurt olarak takdir ettim. Oraya gidin ve oradaki kâfirler ile cihat edin. Ben size yardım eder ve şerlerini sizden defederim, dedi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ, bu hususta kavminden mîsâk aldı ve verilen emrin yerine getirilmesi için, on iki kabileden oluşan Benî İsrail’in her birinden ileri gelen ve tedbirli olan birer kişi seçti. Yola çıktılar veEriha’ya yaklaşınca Mûsâ Aleyhisselâm, Cebâbire’nin durumunu öğrenmek için seçtiği kişileri önden Eriha’ya gönderdi. Cebâbire’nin kendilerinden kat kat kuv­vetli olduğunu görünce korktular. Fakat içlerinden iyi düşü­nenleri:

- Gördüğümüzü söylemeyelim. Olur ki kavmimiz itaatsizlik eder ve sözlerinden dönerler. Bilakis onları savaşa teşvik edelim. Doğruyu da yalnız Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a söyleyelim, dediler. Nitekim Mûsâ Aleyhisselâm’ın tenbihi de böyleydi. Fakat karargâha döndükleri vakit, içlerinden ikisi:

- Yehuda kabilesinden Kâlib b. Yufenna ve Yusuf kabilesinden Yûşa b. Nûn hâriç, diğerleri sözlerinde durmadı ve döner dönmez gördüklerini kavimle­rine söylediler. İşte bu on iki kişinin gördükleri olağanüstü hâdise; Uc İbn-i Unk adında devasâ bir vücuda sahip olan çok heybetli bir kişiyi görmeleri idi ki, onu görünce korkmuşlardı.[2]


[1] Âyette, ″Allah için güzel bir ödünç ile ödünçte bulunursanız″ diye buyrulmaktadır. Burada geçen ″Ödünç″ ifadesi, Allah için yapılan ve karşılığı sâdece Allah’tan beklenen infak ve Allah için bir kimseye ödünç vermek anlamına gelmektedir. Bu hususta daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 245 ve izahına bakınız.

[2] Bu hususta yine Sûre-i Mâide, Âyet 21-22 ve izahına bakınız.


﴿ فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٣﴾ وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ ﴿١٤﴾

13-14. Sonra bu ahidlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalplerini kaskatı yaptık. Onlar, Tevrat’ın kelimelerini tahrif ettiler. İhtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı da unuttular (Muhammed Aleyhisselâm’a tâbi olmayı terkettiler). Ey Resûlüm! Onlardan çok azı müstesnâ, onların hâlâ hâinlik üzere olduklarını görürsün. Onları affet ve onlardan yüz çevir. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, muhsinleri sever.* ″Biz nasarayız (Hristiyanız)″ diyenlerden de sağlam ahid almıştık. Onlar da ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular (Muhammed Aleyhisselâm’a tâbi olmayı terkettiler). Bu sebeple kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve buğuz koyduk. Allah’u Teâlâ, onlara ne yaptıklarını yakında haber verecektir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 81’de de Allah’u Teâlâ’nın bütün Peygamberlerden, âhir zaman Peygamberi olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e tâbi olmaları hususunda ahid alındığı şöyle haber verilmektedir:

Ey Habîbim! Hatırlat o vakti ki, Allah’u Teâlâ Peygamberlerden: ″Size verilen kitap ve hikmetten sonra, size verilenleri tasdik edici olarak gelecek olan Peygambere (Muhammed Aleyhisselâm’a) îman ve yardım edeceksiniz″ diye ahid almıştı...

Yahudiler Tevrat’ı, Hristiyanlar da İncil’i tahrif ettiklerinden, onların sözlerine itimat edilmeyeceğine dair de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْأَلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ عَنْ شَيْءٍ فَإِنَّهُمْ لَنْ يَهْدُوكُمْ وَقَدْ ضَلُّوا فَإِنَّكُمْ إِمَّا أَنْ تُصَدِّقُوا بِبَاطِلٍ أَوْ تُكَذِّبُوا بِحَقٍّ فَإِنَّهُ لَوْ كَانَ مُوسَى حَيًّا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ مَا حَلَّ لَهُ إِلَّا أَنْ يَتَّبِعَنِي (حم ع عن جابر بن عبد اللّٰه(

″Ehl-i Kitab’a herhangi bir şeye dair soru sormayın. Yemin ederim ki, kendi­leri sapmışken aslâ sizi hidâyete iletemezler. Onları dinlemeniz hâlinde, ya bâtıl olan bir şeyi tasdik etmiş olursunuz veya hak olan bir şeyi yalanlamış olursunuz. Eğer Mûsâ, sizin aranızda hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Ey Resûlüm! Onlardan çok azı müstesnâ, onların hâlâ hâinlik üzere olduklarını görürsün. Onları affet ve onlardan yüz çevir″ diye buyrulmaktadır. Katâde Hazretleri, bu Âyet-i Kerîme’nin, şu Sûre-i Tevbe, Âyet 29 ile neshedildiğini söylemiştir:

″Ey Mü’minler! Ehl-i Kitap’tan, Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyen, Allah ve Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, onlar zelil olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.″

Ayrıca Katâde Hazretleri, ″Biz nasarayız (Hristiyanız)″ diyenlerden de sağlam ahid almıştık″ buyruğunu açıklarken şöyle buyurmuştur: ″Nasara″ diye adlandırılmalarının sebebi ″Nâsire″ denilen bir köyde oturmaları idi. Îsâ Aleyhisselâm, o köyde ikâmet ederdi.[2]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14104; Ebû Ya’lâ el-Mevsilî, Müsned, Hadis No: 2081.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 216.


﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ ﴿١٥﴾ يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿١٦﴾

15-16. Ey Ehl-i Kitap! Muhakkak size, kitaptan gizlediğiniz birçok şeyleri açıklayan, birçoğunu da bildiği halde açıklamayan Resûlümüz geldi. Şüphesiz ki size, Allah’tan bir nûr (Muhammed Aleyhisselâm) ve apaçık bir kitap (Kur’ân) geldi.* Allah’u Teâlâ, rızâsına tâbi olanları onunla selâmet yollarına götürür ve onları izniyle zulumâttan nûra çıkarır ve onları dosdoğru yola hidâyet eder.

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur: ″Kim recm etme hükmünü inkâr edecek olursa, o hiç farkında olmadan Kur’ân-ı Kerîmi inkâr etmiş olur. Çünkü Allah’u Teâlâ, kitabında:

″Ey Ehl-i Kitap! Muhakkak size, kitaptan gizlediğiniz birçok şeyleri açıklayan, birçoğunu da bildiği halde açıklamayan Resûlümüz geldi″ diye buyurmaktadır. Ehl-i Kitab’ın gizlediği şeylerden biri de, recm etme hükmüdür.″[1]

Yine bu âyette geçen ″Nûr″ ifadesinden maksat, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Zîrâ Sûre-i Ahzâb, Âyet 45-46’da Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem için şöyle buyurmaktadır:

″Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.* Ve O’nun izniyle Allah’a dâvet edici ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik.″


[1] Recm ile ilgili yine bu Sûre-i Mâide, Âyet 41-44 ve izahlarına bakınız.


﴿ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًاۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٧﴾

17. Yemin olsun ki, ″Allah, Meryem oğlu (Îsâ) Mesih’tir″ diyenler muhakkak kâfir oldular. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ, Meryem oğlu (Îsâ) Mesih’i, annesini ve yeryüzündeki insanların hepsini helâk etmek isterse, bundan Allah’u Teâlâ’yı menedebilecek kim vardır? Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa, hepsinin mülkü Allah’a aittir. İstediğini yaratır. Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.″


﴿ وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ ﴿١٨﴾

18. Yahudi ve Hristiyanlar: ″Biz, Allah’ın oğulları ve dostlarıyız″ dediler. Ey Resûlüm! De ki: ″Öyle ise Allah’u Teâlâ, niçin günahlarınız sebebiyle size (dünyâ ve âhirette) azap ediyor? Siz ancak O’nun yarattıklarından bir beşersiniz. Allah’u Teâlâ, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve bu ikisinin aralarında ne varsa, hepsinin mülkü Allah’a aittir. Nihâyet dönüş de O’nadır.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şöyle nakledilmiştir:

Yahudilerden Numân b. Adâ, Bahri b. Amr ve Şa’s b. Adiy, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek onunla konuştular. Peygamberimiz de kendileriyle konuştu ve onları Allah’tan korkmaya ve azâbından kaçınmaya dâvet etti. Onlar: ″Yâ Muhammed! Bizi niçin korkutacaksın? Biz, Allah’ın oğulları ve dostlarıyız″ dediler. Aynı Hristiyanların söyledikleri gibi söyleyince, Allah’u Teâlâ bu âyeti indirdi.


﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ﴿١٩﴾

19. Ey Ehl-i Kitap! ″Bize müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi″ diye itiraz etmemeniz için, Peygamberlerin arasının kesilmiş olduğu bir zamanda size İslâm’ı beyan eden Resûlümüz (Muhammed Aleyhisselâm) geldi. İşte size, müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ile Îsâ Aleyhisselâm arasında bir fetret dönemi vardır. Bu arada başka Peygamber gelmemiştir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَا أَوْلَى النَّاسِ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ بَيْنِي وَبَيْنَهُ نَبِيٌّ (حم عن ابى هريرة)

″Meryem oğlu Îsâ’ya en yakın dost benim. Çünkü benim ile onun arasında hiçbir Peygamber yoktur.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8902.


﴿ وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ ف۪يكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًاۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعَالَم۪ينَ ﴿٢٠﴾

20. Mûsâ, kavmine şöyle demişti: ″Ey kavmim! Allah’u Teâlâ’nın size olan nîmetini yâd edin. Zîrâ sizden Peygamberler seçmişti, sizleri hükümdarlar kılmıştı ve âlemlerden kimsenin nâil olmadığı şeyleri sizlere vermişti.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Âlemlerden kimsenin nâil olmadığı şeyler″ diye geçen ifadeden maksat; İsrailoğullarına verilen kudret helvası, bıldırcın eti, kendisinden on iki pınar fışkıran taş, Sinâ Çölü’nde onları gölgelendiren bulut­ ve Mûsâ Aleyhisselâm’ın Kızıldeniz’i ikiye yararak denizin karşı tarafına geçip kurtulmalarıdır. Fakat bunlar, bu mûcizeleri gördükleri halde, Mûsâ Aleyhisselâm kırk günlüğüne yanlarından ayrılınca, Hârun Aleyhisselâm da onları uyarmasına rağmen, Sâmirî’nin yaptığı puta tapmışlardır. Bu hâdise de Yahudilerin ne kadar azgın bir millet olduğunu göstermektedir.


﴿ يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ ﴿٢١﴾ قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ ف۪يهَا قَوْمًا جَبَّار۪ينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ ﴿٢٢﴾

21-22. ″Ey kavmim! Allah’ın emri üzere size mesken olarak takdir ettiği mukaddes yere (Eriha’ya) girin. Düşmanlarınızdan korkup kaçmayın. Yoksa hüsrâna uğrayanlardan olursunuz.″* Onlar, ″Yâ Mûsâ! O mukaddes yerde cebbâr ve zâlim kimseler vardır. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya aslâ girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de muhakkak gireriz″ dediler.

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm, Yahudilerin her kabilesinden bir kişi seçerek on iki kişiyi, düşmanın durumunu öğrenmek üzere Eriha’ya göndermişti.[1] Bunlar gördükleri azamet ve heybet sahibi olan kimseden korkmuşlar ve döndükleri vakit Kâlib ve Yûşa hâriç, Hz. Mûsâ’nın, ″Gördüğünüz olumsuzlukları kimseye söylemeyin″ tenbihine rağmen, gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına söy­lemişler ve böylelikle haber, bütün Benî İsrail’e yayılmıştı. Müfessirlerin beyanına göre, oradaki cebbâr ve zâlim olan kimselerden biri de, Uc İbn-i Unk adında devasâ bir vücuda sahip olan bir kişidir. Bu kişi, Amâlikalılar denilen kavmin reisiydi.[2]

Rivâyet edildiğine göre, Uc’un babası ve annesi cüce idiler. O zamanın halkı, bunları birbirleri ile evlendirelim, bakalım ne kadar küçük çocukları olacak, diye gülüştüler. Nihâyet onları evlendirdiler. Bunların bir oğlu oldu. Adını Uc, koydular. Allah’u Teâlâ; bu çocuğa büyüme hastalığı verdi. Çok süratle büyüyordu. Büyümesini önleyemediler. Gülüp alay edecekleri o çocuk, Allah’u Teâlâ’nın hikmetiyle akıl almaz derecede büyüyerek insanları hayrete düşürdü.

Uc, Mûsâ Aleyhisselâm ile düşman oldu. Mûsâ Aleyhisselâm’ın askerlerini öldürmek için, bir dağı omuzuna aldı ve üzerlerine atıp hepsini öldürmek istedi. Bunu bilen Mûsâ Aleyhisselâm geçeceği yolun üzerindeki yüksek bir kayanın üzerine çıktı. Allah’u Teâlâ, Uc’un adımını koyacağı yeri, Mûsâ Aleyhisselâm’a bildirmişti. Uc, omuzunda dağ ile geliyordu. Çok büyük olduğundan, Mûsâ Aleyhisselâm’ı görmüyor, ileriye bakıyordu. Adımını, Mûsâ Aleyhisselâm’ın üstüne çıktığı tepenin yanına atmıştı. Bu hususta İbn-i Mesûd Radiyallâhu anhu der ki:

كَانَ طُولُ مُوسَى صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اثْنَيْ عَشَرَ ذِرَاعًا، وَعَصَاهُ اثْنَيْ عَشَرَ ذِرَاعًا، وَوَثْبَتُهُ اثْنَيْ عَشَرَ، فَضَرَبَ عوج بن عَنَاقٍ، فَمَا أَصَابَ مِنْهُ إِلَّا كَعْبَهُ. (طب عن عبد اللّٰه بن مسعود)

″Mûsâ Aleyhisselâm’ın on iki arşın boyu vardı. Âsâsının boyu da on iki arşın idi. Mûsâ Aleyhisselâm, on iki arşın da sıçradı, ancak Uc’un topuğuna isâbet ettirebildi.″[3] Mûsâ Aleyhisselâm’ın bir mûcizesi olarak Uc, aldığı bu yaradan dolayı öldü.[4]

Bir rivâyete göre, Nûh Tufanı’nda Uc’u su boylamamıştı.[5] O, Nûh Aleyhisselâm gemi yapmak istediği vakit, Şam’dan ağaç getirmiş ve Nûh Aleyhisselâm da, o ağaçlarla gemiyi yapmış idi. Gemi yapımında yaptığı bu yardımdan dolayı da Uc tufanda boğulmamıştır.[6]

Buna benzer birçok acâyip hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılmaktadır. Meselâ: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mîraç hâdisesi ve ayı ikiye bölmesi, Mûsâ Aleyhisselâm’ın Kızıldeniz’in içinden yol açması, Îsâ Aleyhisselâm’ın çamurdan kuş (yarasa) yapması ve o kuşun canlanarak uçması, Ashâb-ı Kehf’in üç yüz dokuz sene uyuması ve aynı yaşta kalkması, Hz. Meryem’e her gün Cennetten meyve gelmesi, Üzeyr Aleyhisselâm’ın yatması ve yüz yıl sonra aynı yaşta kalkması. Bu hâdiseler akla va mantığa sığmaz, ancak îmana sığar. Uc konusu da mûteber kabul edilen tefsirlerde geçmektedir. Bu hususta net bir şekilde Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif olmasa da bâzı Sahâbîlerden nakiller gelmiştir. Bu sebeple Uc konusuna inanmak ya da inanmamak insanı küfre götürmez. Uc konusu, Allah’ın ilmine ve kudretine dikkat çeken ibretlik bir hâdisedir. Kur’ân-ı Kerîme ve Hadis-i Şerif’lere ters gelen bir tarafı da yoktur.


[1] Bu hususta Sûre-i Mâide, Âyet 12 ve izahına bakınız.

[2] Tefsir-i Begavî, c. 1, s. 98.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 8811.

[4] Bu hususta bakınız: İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 10, s. 197, 199; İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 6, s. 126-127.

[5] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 15, s. 315; Meâric’ün-Nübüvve, Altıparmak (Peygamberler Tarihi), c. 1, 1. Rükün, s. 58.

[6] Envâr’ul-Âşikîn, s. 47.


﴿ قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٢٣﴾

23. Allah’tan korkanlardan, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine nîmet verdiği iki adam şöyle dedi: ″Onların üzerine beldelerine ait kapıdan girin, oraya girdiğiniz zaman, muhakkak siz gâlip olursunuz. Eğer Mü’min iseniz, Allah’a tevekkül edin!″


﴿ قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَٓا اَبَدًا مَا دَامُوا ف۪يهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ ﴿٢٤﴾

24. Yine kavmi, ″Yâ Mûsâ! O cebbârlar orada oldukça, biz o mukaddes yere aslâ girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız″ dediler.

İzah: İşte İsrailoğulları Sûre-i Mâide, Âyet 22’de izah edildiği üzere, akıl almaz derecede büyük olan Uc b. Unk’u ve diğer cebbâr ve zâlim olan halkı görünce, ″Yâ Mûsâ! O cebbârlar orada oldukça, biz o mukaddes yere aslâ girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız″ diye söylemişlerdir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbı ise, onların yaptığı gibi yapmayıp canlarından vazgeçerek tam itaat etmişlerdi. Bu husus Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

اسْتَشَارَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَخْرَجَهُ إِلَى بَدْرٍ فَأَشَارَ عَلَيْهِ أَبُو بَكْرٍ ثُمَّ اسْتَشَارَ عُمَرَ فَأَشَارَ عَلَيْهِ عُمَرُ ثُمَّ اسْتَشَارَهُمْ فَقَالَ بَعْضُ الْأَنْصَارِ إِيَّاكُمْ يُرِيدُ نَبِيُّ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ فَقَالَ قَائِلُ الْأَنْصَارِ تَسْتَشِيرُنَا يَا نَبِيَّ اللّٰهِ إِنَّا لَا نَقُولُ لَكَ كَمَا قَالَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ لِمُوسَى عَلَيْهِ السَّلَام اذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ وَلَكِنْ وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَوْ ضَرَبْتَ أَكْبَادَهَا إِلَى بَرْكِ الْغِمَادِ لَاتَّبَعْنَاكَ (حم عن انس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Bedir’e hareket edeceği zaman, Müslümanlarla istişâre etti. Önce Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer ile istişâre etti. Sonra da Sahâbînin hepsiyle istişâre etti. Ensâr’a: ″Ey Ensâr topluluğu! Sizi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem istiyor″ denilince, onlar: ″Yâ Nebiyyallah! Biz Sana İsrailoğullarının Hz. Mûsâ’ya dedikleri gibi, ″Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız″[1] demeyeceğiz. Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederiz ki, bizi derin suyun içine sevk etsen, bu şekilde öleceğimizi de bilsek yine sana tâbi oluruz″ dediler.[2]


[1] Sûre-i Mâide, Âyet 24.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 12486, 18073.


﴿ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ ﴿٢٥﴾ قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿٢٦﴾

25-26. Mûsâ: ″Yâ Rabbi! Kendi nefsimle kardeşim Hârun’dan başkasına sözüm geçmiyor. Artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır″ dedi.* Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu: ″Şüphesiz o mukaddes yer onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu müddet zarfında yollarını şaşırarak, o yerde (Tih Çölü’nde) dolaşıp duracaklardır. Artık bu fâsık kavmin hâline mahzun olma!″

İzah: Yahudilerin kırk sene Tih Çölü’nde yollarını şaşırarak gezmeleri, müfessirler tarafından şöyle anlatılmaktadır:

Mûsâ Aleyhisselâm kendine inanmayan ümmetine: ″Allah sizin yolunuzu şaşırtsın!″ diyerek bedduâ etti ve kırk bin kişi, Tih Çölü’nde yollarını şaşırdılar. Çölde bir kısmı öldü, bir kısmı da yokluktan iskelet vaziyetine geldi. Kırk sene sonra Mûsâ Aleyhisselâm, o çölü geçmek için giderken bunlarla karşılaştı. Bunlar: ″Acımızdan ölüyoruz Yâ Mûsâ! Bize yiyecek, içecek ver″ dediler Açlık ve zayıflıktan nerdeyse tanınmayacak hâle gelmişlerdi. Mûsâ Aleyhisselâm: ″Şimdi Allah’a ve bana inanacak mısınız?″ deyince, onlar: ″Yâ Mûsâ! İlk defa karnımız doysun, sonra inanalım″ dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: ″Ne istiyorsunuz?″ dedi. Onlar: ″Etli, tatlı birşeyler olsun″ dediler Mûsâ Aleyhisselâm duâ etti, havadan kırk gün bıldırcın yağdı. Bunlar: ″Etten usandık″ dediler. Yine Mûsâ Aleyhisselâm duâ etti. Kırk gün de helva yağdı. Kırk gün de, helva yeme işi tamam olunca, Mûsâ Aleyhisselâm bunlara dedi ki: ″İnandınız mı?″ Bunlar: ″Neye?″ dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: ″Allah’u Teâlâ‘nın bir olduğuna, her şeyi yarattığına ve benim hak Peygamber olduğuma″ deyince, onlar: ″Yâ Mûsâ! Sen büyük bir sihirbazsın, havadan ne bıldırcın yağar, ne de helva. Sen bizi sihirle kandırdın″ diyerek küfürlerinde ısrar ettiler.


﴿ وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٢٧﴾ لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٢٨﴾ اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ ﴿٢٩﴾

27-29. Ey Resûlüm! Sen, Âdem’in iki oğlunun hak ve doğru olan kıssasını onlara haber ver. O vakit ki, onlar iki kurban takdim etmişlerdi. Birisinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: ″Seni muhakkak öldüreceğim″ dedi. Kardeşi de dedi ki: ″Allah’u Teâlâ, ancak takvâ sahiplerinin kurbanını kabul eder.* Yemin ederim ki, sen beni öldürmeye girişirsen, ben seni öldürmeye girişmem. Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.* Ben, Rabbimin huzuruna kendi günahından başka, benim vebâlimi de taşıyarak Cehennem ehlinden olmanı isterim. Zâlimlerin cezâsı işte budur.″

İzah: Âdem Aleyhisselâm‘ın oğulları olan Hâbil ile Kâbil hakkında şu hâdise nakledilmiştir:

Hz. Havva yirmi defada kırk çocuk do­ğurmuştu. Her doğumda ikiz olarak bir erkek ve bir kız dünyâya getirmişti. Âdem Aleyhisselâm, Allah’ın emri ile, büyüdüklerinde ikizlerden birini, di­ğer ikizlerden biriyle evlendirirdi. Kâbil, Eklima’nın; Hâbil de, Leyuza’nın ikizleriydi. Sonuçta Eklima’nın Hâbil ve Leyuza’nın da Kabil ile evlenmesi gerekiyordu. Fakat Eklima, çok güzel olmasına karşın Leyuza ise, o kadar güzel değildi. Kâbil, hakkına râzı olmadı. Babasına: ″Sen, Hâbil’i daha fazla sevdiğin için Eklima’yı ona vermek istiyorsun. Fakat ben, ikizimi Hâbil’e ver­mem; onu ben alacağım″ dedi. Âdem Aleyhisselâm: ″Allah’ın emri böyle, senin hakkın Leyuza’dır. Eğer inanmazsanız Hakk Teâlâ’ya ikiniz de bir kurban sunun; hanginizin kurbanı kabul edilirse Eklima onundur″ dedi.

Hâbil koyun sahibiydi. Sürüsünden en fazla beğendiği bir koç seçti. Kâbil de çiftçiydi. O da, zayıf ve tanesi az başaklardan bir demet yaptı ve ikisi kurbanlarını belirlenen yere götürdüler. Hâbil’in Cenâb-ı Hakk’a itaat ve teslimiyet göstermesine karşın, Kâbil: ″Kurbanım kabul edilse de edilmese de, ben Eklima’yı Hâbil’e vermem″ diye düşünmekteydi.

O zamanda kurban, Cenâb-ı Hakk tarafından kabul edilirse, gökten du­mansız bir ateş iner ve onu yakardı. Nihâyet bir ateş geldi ve Hâbil’in koyununu yaktı. Fakat başak demetine dokunmadı. Kâbil, buna fenâ halde öfkelendi ve kardeşini ölümle tehdit ederek, ″Seni öldürürüm. Zîrâ sen benim güzel olan ikizimi nikâhlamak istiyorsun. Ben ise, senin çirkin olan ikizini almak mecburiyetinde kalacağım. Fakat buna müsaade etmeyeceğim″ dedi. Hâbil de ona: ″Allah’u Teâlâ ancak takvâ sahibi olanın kurbanını kabul eder. Senin niyetin bozuk ve fenâ olduğu için seninkini reddetti ise, benim bunda ne kabahatim var″ dedi.

Hz. Âdem’in oğulla­rından Hâbil, Kâbile: ″Yemin ederim ki, sen beni öldürmeye girişirsen, ben seni öldürmeye girişmem″ diye söylemesinin sebebi kardeşkanı akıtmanın haram olduğunu ifade etmek içindir.

Kâbil’in yaptığı gibi haksız yere birbirlerini öldürmeye çalışan Müslümanların Cehenneme gireceğine dair Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ هَذَا الْقَاتِلُ فَمَا بَالُ الْمَقْتُولِ قَالَ إِنَّهُ أَرَادَ قَتْلَ صَاحِبِهِ (ن ه عن ابى موسى)

″İki Müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya geldiğinde, öldüren de öldürülen de ateştedir.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Evet, bunların biri kâtildir. Fakat öldürülenin suçu nedir?″ Buyurdu ki: ″O da arkadaşını öldürmek istemiştir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem diğer bir Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

إِنَّهَا سَتَكُونُ فِتَنٌ أَلَا ثُمَّ تَكُونُ فِتْنَةٌ الْقَاعِدُ فِيهَا خَيْرٌ مِنْ الْمَاشِي فِيهَا وَالْمَاشِي فِيهَا خَيْرٌ مِنْ السَّاعِي إِلَيْهَا أَلَا فَإِذَا نَزَلَتْ أَوْ وَقَعَتْ فَمَنْ كَانَ لَهُ إِبِلٌ فَلْيَلْحَقْ بِإِبِلِهِ وَمَنْ كَانَتْ لَهُ غَنَمٌ فَلْيَلْحَقْ بِغَنَمِهِ وَمَنْ كَانَتْ لَهُ أَرْضٌ فَلْيَلْحَقْ بِأَرْضِهِ قَالَ فَقَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَأَيْتَ مَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ إِبِلٌ وَلَا غَنَمٌ وَلَا أَرْضٌ قَالَ يَعْمِدُ إِلَى سَيْفِهِ فَيَدُقُّ عَلَى حَدِّهِ بِحَجَرٍ ثُمَّ لِيَنْجُ إِنْ اسْتَطَاعَ النَّجَاءَ اللّٰهُمَّ هَلْ بَلَّغْتُ اللّٰهُمَّ هَلْ بَلَّغْتُ اللّٰهُمَّ هَلْ بَلَّغْتُ قَالَ فَقَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَأَيْتَ إِنْ أُكْرِهْتُ حَتَّى يُنْطَلَقَ بِي إِلَى أَحَدِ الصَّفَّيْنِ أَوْ إِحْدَى الْفِئَتَيْنِ فَضَرَبَنِي رَجُلٌ بِسَيْفِهِ أَوْ يَجِيءُ سَهْمٌ فَيَقْتُلُنِي قَالَ يَبُوءُ بِإِثْمِهِ وَإِثْمِكَ وَيَكُونُ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (م عن أبي بكرة(

″Muhakkak ki bir fitne kopacaktır. Haberiniz olsun ki, sonra bir fitne daha kopacaktır. Bu fitneler zamanında oturan ayakta durandan daha hayırlıdır. Ayakta duran yürüyenden daha hayırlıdır. Bu fitne indiği yahut meydana geldiği zaman develeri olan develerinin ardına gitsin, koyunları olan koyunlarının ardına gitsin, arazisi olan da arazisine gitsin.″ Bunun üzerine bir adam: ″Yâ Resûlallah! Develeri, koyunları ve arâzisi olmayan kimseye ne dersiniz?″ diye sorunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Öylesi kılıcına dönsün ve onun keskin tarafı üzerine taşla vurup köreltsin. Sonra da gücü yeterse oradan uzaklaşıp kurtulsun″ karşılığını verdi. Sonra, ″Allah’ım! Tebliğ ettim mi?″ ″Allah’ım! Tebliğ ettim mi?″ ″Allah’ım! Tebliğ ettim mi?″ buyurdu. Bunun ardından diğer bir kimse de, ″Yâ Resûlallah! Ben istemesem de beni bir saftan diğer bir safa götürürlerse, akabinde de birisi beni bir ok atıp ya da kılıçla vurarak öldürürse ne buyurursun?″ deyince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Öylesi hem kendi günahı, hem de senin günahını yüklenip döner de Cehennem ehlinden olur″ karşılığını verdi.[2]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 11; Sünen-i Nesâî, Tahrim’üd-Dem 29.

[2] Sahih-i Müslim, Fiten 3 (13 Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 8479.


﴿ فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٣٠﴾ فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚ ۛ ﴿٣١﴾

30-31. Bunun üzerine kardeşinin katli hususunda nefsine uyup, kardeşini öldürdü. Böylece hüsrâna uğrayanlardan oldu.* Sonra Allah’u Teâlâ, kardeşinin nasıl defnedileceğini ona göstermek için, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Bu karganın hâlini görünce, kâtil): ″Yazık bana, ben bu karga gibi olmaktan ve kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum?″ dedi ve pişman olanlardan oldu.

İzah: Rivâyete göre; Kâbil, Hâbil’i öldürmek için çâre arıyordu. Nihâyet İblis, insan şekline girerek bir kuş tuttu. Başını taşla ezdi. Bir insanı nasıl öldüreceğini Kâbil’e gösterdi. Çünkü yeryüzünde henüz hiç kimse ölmemişti. Nihâyet Kâbil, kardeşi Hâbil‘in başını taşla ezdi. Bu sefer yere gömmeyi bilmiyordu. Aylarca sırtında gezdirdi. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ, iki karga gönderdi. Onlar birbirle­riyle dövüştüler. Sonunda biri diğerini öldürdü, yeri kazdı ve öldürdüğü kargayı oraya gömdü. Bunu gören Kâbil: ″Ben bu karga gibi olmaktan ve kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum? Yazık bana!″ diye söyledi. Böylece Kâbil, karganın yaptığı gibi, kardeşi Habil’i toprağı kazarak yere gömdü.

Kâbil daha sonra, Âdem Aleyhisselâm‘a kardeşini öldürdüğünü ve yere gömdüğünü anlattı. Âdem Aleyhisselâm da, ona bedduâ etti ve huzurundan kovdu. Bu bedduâ sonucunda Kâbil’in yüzü simsiyah oldu.

Kâbil hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تُقْتَلُ نَفْسٌ ظُلْمًا إِلَّا كَانَ عَلَى ابْنِ آدَمَ الْأَوَّلِ كِفْلٌ مِنْ دَمِهَا لِأَنَّهُ أَوَّلُ مَنْ سَنَّ الْقَتْلَ (خ م عن عبد اللّٰه)

″Zulm ile öldürülen hiçbir nefis yoktur ki, onun kanının günahından Hz. Âdem’in ilk oğlu Kâbil hesabına bir pay ayrılmasın. Çünkü bu cinâyeti âdet edenlerin önderi odur, kardeşi Hâbil’i öldürmüştür.″[1]

Rivâyet edildiğine göre; üzüm suyundan ilk defa şarabı yapan, söğüt ağacının içini oyup, at kuyruğunun tellerinden ilk defa saz yapan yine Kâbil’dir.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَالْكِبْرَ فَإِنَّ إِبْلِيسَ حَمَلَهُ الْكِبْرُ عَلَى أَنْ لا يَسْجُدَ لآدَمَ وَإِيَّاكُمْ وَالْحِرْصَ فَإِنَّ آدَمَ حَمَلَهُ الْحِرْصُ عَلَى أَنْ أَكَلَ مِنَ الشَّجَرَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ ابْنَيْ آدَمَ إِنَّمَا قَتَلَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ حَسَدًا (ابن عساكر عن ابن مسعود)

″Kibirden sakının. Şüphesiz ki kibir, şeytanı Âdem’e secde etmemeye sevk etmiştir. Hırstan da sakının. Zîrâ hırs, Âdem’i mâlum ağaçtan yemeğe sevk etmiştir. Hasetten de sakının. Zîrâ Âdem’in iki oğlundan biri kardeşini ancak haset sebebiyle öldürmüştür. İşte bunlar her hatânın aslıdır.″[2]

Allah’u Teâlâ bu âyette Mü’min­lere, Hz. Âdem’in iki oğlundan sâlih olana uymalarını, kâtil olanı örnek almamalarını bildirmiştir. Bu hususta da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰه ضَرَبَ لَكُمْ اِبْنَيْ آدَم مَثَلًا فَخُذُوا مِنْ خَيْرهمْ وَدَعُوا الشَّرّ (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن الحسن(

″Allah’u Teâlâ size Âdem’in iki oğlunu örnek olarak zikretmiştir. Siz onlar­dan hayırlısını örnek alın, şerli olanını bırakın.″[3]


[1] Sahih-i Buhârî, Ehâdis’ul-Enbiyâ 1; Sahih-i Müslim, Kasâme 7 (27).

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 173/5.

[3] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 10, s. 230.


﴿ مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚ ۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ ﴿٣٢﴾

32. İşte bunun içindir ki, İsrailoğullarının üzerine, ″Her kim kısâsı hak etmeyen yahut yeryüzünde fesat çıkarmayan birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Her kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibidir″ diye hükmettik. Yemin olsun ki, Resullerimiz onlara apaçık âyet ve mûcizelerle geldiler. Fakat buna rağmen, onların birçoğu yeryüzünde (öldürme hususunda) haddi aşmaktadırlar.


﴿ اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ ﴿٣٣﴾ اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ ﴿٣٤﴾

33-34. Allah ve Resûlü ile harp edenlerin ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezâsı, öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak (sağ eli ile sol ayağının) kesilmesi yahut bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu cezâ, o gibilerin dünyâdaki cezâlarıdır. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır.* Fakat onlardan ele geçmeden evvel tevbe edenler hakkında, bilin ki Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu, Sûre-i Mâide, Âyet 33’ün nüzul sebebiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

قَدِمَ أَعْرَابٌ مِنْ عُرَيْنَةَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَسْلَمُوا فَاجْتَوَوْا الْمَدِينَةَ حَتَّى اصْفَرَّتْ أَلْوَانُهُمْ وَعَظُمَتْ بُطُونُهُمْ فَبَعَثَ بِهِمْ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى لِقَاحٍ لَهُ وَأَمَرَهُمْ أَنْ يَشْرَبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا حَتَّى صَحُّوا فَقَتَلُوا رَاعِيَهَا وَاسْتَاقُوا الْإِبِلَ فَبَعَثَ نَبِيُّ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي طَلَبِهِمْ فَأُتِيَ بِهِمْ فَقَطَعَ أَيْدِيَهُمْ وَأَرْجُلَهُمْ وَسَمَرَ أَعْيُنَهُمْ (خ ن د عن انس)

″Ureyne kabilesinden bâzı kimseler Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip Müslüman oldular. Medîne’nin havası onlara iyi gelmediği için renkleri sarardı, karınları şişti. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de onları sütlü develerin bulunduğu yere gönderdi ve onlara, o develerin sütlerinden ve idrarlarından içmelerini emretti. Onlar sıhhat bulunca, develerin çobanını öldürdüler ve develeri de sürüp götürdüler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem onları yakalamak üzere bir müfreze (küçük bir askerî birlik) gönderdi. Onlar yakalanıp getirildiler. Çobanı öldürdükleri şekilde kısâs yapılarak öldürülmeleri gerektiğinden; bu kimselerin gözleri oyuldu, elleri ve ayakları çapraz olarak kesildi.″[1]

Allah’u Teâlâ, kendine ait olan hukuku affeder. Ancak kulların hakları bâkidir. Bu hakkın düşmesi ancak, kısasın yerine getirilmesi veya helâlleşme yoluyla olur.


[1] Sünen-i Nesâî, Tahâre 192; Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 125; Sahih-i Buhârî, Vudû 72.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿٣٥﴾

35. Ey îman edenler! Allah’tan korkun. O‘na yakınlık için vesîle arayın ve O’nun yolunda mücâhede edin ki, felaha eresiniz.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, Ey îman edenler! Allah‘a takvâ ile amel edin ve kendisine vâsıl olmak, kavuşmak için vesîle, vâsıta, çâreler arayın, diye buyrulmuştur. Yani Allah’ın rızâsını kazanacak sâlih ameller işleyerek sizi O’na yaklaştıracak bir yol arayın, demektir. Allah’a yaklaştıracak bu sâlih ameller de Allah’u Teâlâ’ya yakınlık hâsıl etmiş olan Peygamberler, evliyâlar, âlimler ve sâlih kullara tâbi olunarak öğrenilir. Böylece Allah’a yaklaştıran ibâdetlerin usul ve erkânı bu zâtlardan öğrenilmiş olur. İşte Allah’a yakınlık için vesîle aramak, bu anlamdadır.

Allah‘u Teâlâ‘ya yakınlık kazanmak için O‘na vesîle aramak şöyledir:

Sûre-i Kehf, Âyet 66’da geçtiği üzere, ledün ilmini öğrenmek isteyince, Mûsâ Aleyhisselâm, kendisine ledün ilmi verilen Hızır Aleyhisselâm’ı bularak dedi ki:Sana öğretilen hikmetli ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?″

Allah’u Teâlâ istese bu ilmi, Mûsâ Aleyhisselâm’a bir anda verirdi. Ancak Allah’u Teâlâ kullarına bu hikmet ilminin nasıl öğrenileceğini bildirmek için, Hızır Aleyhisselâm’ı Mûsâ Aleyhisselâm’a vesîle kılmıştır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِى الْقَلْبِ فَذَاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ وَعِلْمٌ فِى اللِّسَانِ فَذَاكَ حُجَّةُ اللّٰهِ عَلَى عِبَادِهِ (ابو نعيم عن انس)

″İlim ikidir: Biri kalpte sâbittir. İşte en faydalı olan ilim (Hikmet ve Ledün ilmi) budur. Bir ilim de lisândaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah’u Teâlâ’nın kullarına hüccetidir (delilidir).[1]

Ashâb-ı Güzin Efendilerimiz de bu iki ilmi, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’den öğrenmişlerdir. Bu hususta Sûre-i Bakara, Âyet 151’de Allah’u Teâlâ:

″Nitekim içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi günahlardan temizleyen, size kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediklerinizi öğreten bir Peygamber gönderdikdiye buyurmuştur.

Tasavvuf yaşantısı, Hızır Aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi önceki Peygamberler döneminde de vardı.[2] Peygamber Efendimizin zamanında da tasavvuf yolunu, Ashab-ı Suffa temsil ediyordu. Böylece bu uygulama günümüze kadar gelmiştir.

Yine âyette, O’nun yolunda mücâhede edin″ diye buyrulmaktadır. Nefse ağır gelen her amel, nefisle mücâhededir. Nefse ağır gelen amellerin başında, düşmanla savaşmak ve insanın sürekli olarak nefsiyle mücâhede etmesi gelir.

Bu hususta Câbir Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmaktadır:

قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ غَزَاةٍ فَقَالَ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ: قَدِمْتُمْ خَيْرَ مُقَدَّمٍ وَقَدِمْتُمْ مِنَ الْجِهَادِ الْأَصْغَرِ اِلَى الْجِهَادِ الْأَكْبَرِ قَالُوا: وَمَا الْجِهَادُ الْأَكْبَرُ؟ قَالَ: مُجَاهَدَةُ الْعَبْدِ هَوَاهُ (الديلمي الخطيب في تاريخه عن جابر)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bir harpten[3] dönerken: ″Daha hayırlı olana dönüş yapıyorsunuz. Küçük cihattan büyük cihada dönüyorsunuz″ buyurdu. Sahâbîler: ″O büyük cihat nedir?″ dediler. ″Kulun nefsiyle edeceği cihattır″ buyurdu.[4]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ (ت حم عن فضالة)

″Asıl mücâhit, nefsi ile cihat eden kimsedir.″[5]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَخْلَصَ لِلّٰهِ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا ظَهَرَتْ يَنَابِيعُ الْحِكْمَةِ مِنْ قَلْبِهِ اِلَى لِسَانِهِ (ض حل عن ابن عباس)

″Bir kimse kırk sabah, Allah için ihlaslı olarak ibâdetle sabahlasa, kalbinden diline ilm-i hikmet pınarları akmaya başlar.″[6]

İşte tasavvufta kırk gün çileye girilmesi, az yeme, az uyuma, az konuşma ve inziva gibi nefisle mücâhede yapılması, bu gibi Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif‘lerden dolayıdır.

Yine Peygamberleri ve velî kulları vesîle ederek, kulların sıkıntı-larından kurtulabileceklerine dair çok sayıda Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:

Peygamberimiz Sallâllahu aleyhi ve sellem’in zuhurundan önce, Yahudilerin, Arap müşrikleri ile yaptıkları savaşlarda, kendilerine Tevrat’ta bildirildiği üzere; âhir zaman Peygamberinin hürmetine, onu vesîle ederek Allah’u Teâlâ’dan yardım talep ettikleri Sûre-i Bakara, Âyet 89’da şöyle geçmektedir:

″Onlara, Allah tarafından, ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden Kur’ân gelince, daha önce kâfirlere (Arap müşriklerine) karşı âhir zaman Peygamberini vesîle ederek yardım istedikleri halde, tanıyıp bildikleri bu Peygamber kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti kâfirler üzerinedir.″

Sûre-i Yûsuf, Âyet 93’te geçtiği üzere, Yusuf Aleyhisselâm kardeş-lerine, babası Yâkub Aleyhisselâm’ın kör olan gözlerinin açılması için, Şu gömleği götürün, babamın yüzüne koyun. Babamın görmez olan gözleri açılır…″ diye buyurmuştur.

Yine Süleyman Aleyhisselâm, Yemen’den Kuds-ü Şerif’e, ″Belkıs’ın köşkünü kim getirir?″ diye sorduğunda, Sûre-i Neml, Âyet 40’ta geçtiği gibi: Kendinde, kitaptan bir ilim bulunan zât (Âsaf b. Berhaya) da: ″Ben onu sana gözünü kapayıp açıncaya kadar getiririm″ dedi (ve hemen getirdi)…″ İşte o köşkün, Âsaf b. Berhaya tarafından getirilmesi de bir vesîledir ve aynı zamanda bir kerâmettir. Yoksa Süleyman Aleyhisselâm Allah’u Teâlâ’dan isteseydi, O’nun izniyle kendisi de o köşkü getirebilirdi. Kendi ümmeti içerisinde, bu ilme sahip birinin olup olmadığını anlamak için onlardan birinin getirmesini istedi. İşte bu köşkü getiren zât da, Süleyman Aleyhisselâm’ın ümmetinden Peygamber olmadığı halde hikmete nâil olmuş bir kuldur. Bu da Allah’ın sevdiği kullara verdiği büyük bir ilim ve ihsandır.

Yine Sûre-i Nisâ, Âyet 64’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

… Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelip, Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resûl de onlar için Allah’tan bağışlanma dileseydi, elbette Allah’u Teâlâ’yı, tevbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulurlardı.

Bu âyette de Allah’u Teâlâ, Sahâbe-i Kirâm’ın, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e gelip onun huzurunda ve onu vesîle ederek Allah’u Teâlâ’dan istiğfarda bulunmalarını söylemiştir.

Yine Sûre-i Yûsuf, Âyet 97-98’de, işledikleri günahlardan dolayı babalarına gelerek, Yakub‘un oğulları: ″Ey babamız! Allah’tan günah-larımızın affını dile. Şüphesiz biz, hatâ ettik″ dediler.* Yâkub da: ″Yakında Rabbimden, sizin için günahlarınızın affını dileyeceğim. O, çok bağışlayandır ve çok merhametlidir″ dedi.

Vesîle hakkında Hadis-i Şerif’lerden bâzıları da şöyledir:

Gözlerinin açılması için duâ ricâsında bulunan bir âmâya Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem abdest alıp iki rek‘at namaz kıldıktan sonra şöyle duâ etmesini söylemiştir:

اللّٰهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ اِنِّى تَوَجَّهْتُ بِكَ اِلَى رَبِّى فِى حَاجَتِى هَذِهِ لِتُقْضَى لِيَ اللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ. (ت عن عثمان بن حنيف‏)

″Allah’ım! Ben, rahmet Peygamberi olan Senin Nebîn Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle ederek Senden istiyorum. Yâ Muhammed! Yâ Resûlallah! Ben seni vesîle ederek Rabbimden hâcetimin hallini istiyorum. Allah’ım onu bana şefaatçi yap.″[7] Bu da şüphesiz apaçık bir vesîledir.

Bir Hadis-i Şerif’inde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

اَللّٰهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ بِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْكَ ... (ه عن ابى سعيد الخدرى(

″Ey Allah‘ım! Duâlarını kabul ettiklerinin hakkı için Senden istiyorum″[8] diye duâ etmiş, bu duâyı Ashâb-ı Kirâm’a da öğretmiştir.

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِذَا انْفَلَتَتْ دَابَّةُ أَحَدِكُمْ بِأَرْضِ فَلَاةٍ فَلْيُنَادِ: يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا عَلَيَّ يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا عَلَيَّ فَاِنَّ لِلّٰهِ فِى الأَرْضِ حَاضِرًا سَيَحْبِسُهُ عَلَيْكُمْ (طب عن ابن مسعود(

″Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa, ″Ey Allah’ın has kulları, hapsedin! Ey Allah’ın has kulları, durdurun!″ diye seslensin. Çünkü Allah’u Teâlâ’nın yeryüzünde hazır bulunan öyle kulları vardır ki, onu tutarlar.″[9]

Yine vesîle hakkında Enes Radiyallâhu anhu da şu hâdiseyi nakletmektedir:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ كَانَ اِذَا قَحَطُوا اسْتَسْقَى بِالْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَقَالَ اللّٰهُمَّ اِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا فَتَسْقِينَا وَاِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا قَالَ فَيُسْقَوْنَ (خ طب عن انس(

Kuraklık olduğunda, Ömer b. el-Hattab, (Peygamberimizin amcası) Abbas İbn-i Abdulmuttalib’i vesîle ederek, ″Yâ Rabbi! Bizler, Peygamberimiz (hayatta iken) vesîlesiyle senden yağmur isterdik de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Peygamberimizin amcasının vesîlesiyle bize yağmur ihsan et″ diye duâ ederdi. Enes Radiyallâhu anhu der ki: ″Bu duâyı edince hemen yağmur yağardı.″[10]

Bu deliller açıkça göstermektedir ki, Ehl-i Sünnet itikâdına göre, vesîle haktır. Peygamberler ve evliyâlar, halkı Hakk’a yaklaştırmak için birer vesîledir.


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 223/2; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Hadis No: 60.

[2] Bu hususta Sûre-i Mâide, Âyet 48 ve izahına bakınız.

[3] Bu Hadis-i Şerif’te geçen harp, Tebuk Gazvesi’dir (Gunyet’üt-Tâlibîn, c. 1, s. 155).

[4] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 11719, 11260; Râmûz’ul-Ehâdîs, 334/6; İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûm’id-Din, c. 3, Hadis No: 117.

[5] Sünen-i Tirmizî, Fedâil’ul-Cihat 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22840.

[6] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Hadis No: 43; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 398/11.

[7] Sünen-i Tirmizî, Duâ Bablarında Çeşitli Hadisler 6. Hâkim, bu Hadis-i Şerif’in tahricinden sonra hadisin sonuna: ″Bu duâ ile duâ edip kalktığı zaman görmeğe başladı″ diye ilâve etmiştir. Yine bu hususta Bakınız: Kadı İyaz, Şifâ-i Şerif, s. 321.

[8] Sünen-i İbn-i Mâce, Mesâcid 14.

[9] Ebû Ya’la Mevsili, Müsned, Hadis No: 5269; Taberanî, Mu'cem’ül-Kebir, Hadis No: 10520, 13737.; Heysemî, Mecma’uz-Zevâid, Hadis No: 17105; İbn-i Hacer el-Askalâni, el-Metâlib’ul-Âliye Fî Zevâid’il Mesanid’is-Semâniye, Duâlar ve Zikirler 25, Hadis No: 3382.

[10] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 537; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 82.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٣٦﴾ يُر۪يدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنْهَاۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ ﴿٣٧﴾

36-37. Şüphesiz ki kâfirler, yeryüzündeki malların hepsine ve bir kat daha fazlasına sahip olsalar da, mahşer gününde azaptan kurtulmak için bu malları fedâ etseler, kendilerinden kabul olunmaz. Onlar için elim bir azap vardır.* Cehennemden çıkmak isterler. Halbuki onlar, oradan çıkamazlar. Onlar için devamlı bir azap vardır.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُجَاءُ بِالْكَافِرِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُقَالُ لَهُ أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ لَكَ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا أَكُنْتَ تَفْتَدِي بِهِ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيُقَالُ لَهُ قَدْ كُنْتَ سُئِلْتَ مَا هُوَ أَيْسَرُ مِنْ ذَلِكَ (خ عن انس بن مالك)

″Mahşer gününde kâfir getirilecek ve ona: ″Şâyet senin yeryüzü dolusu altının olsaydı onu fidye olarak verir miydin?″ denilecek. O da: ″Evet″ diyecek­tir. Bu defa ona: ″Senden, bu söylediğinden daha kolayı istenmişti″ denilecektir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Rikak 48.


﴿ وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ﴿٣٨﴾

38. Hırsızlık yapan erkek ve kadının, bu fiillerine karşılık ve Allah’tan bir cezâ olarak (sağ) ellerini kesin. Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de zikredilen bu hükmün uygulanması için bâzı şartların yerine gelmesi gerekir.

Hanefilerin temel kaynaklarından olan ″Mevkûfat″ adlı kitapta, bu hususta yazılan fetvâlar özetle şöyledir:[1]

Şeriatta hırsızlık: Mükellef, yani akıllı ve büluğ çağına erişen, (ayrıca konuşan ve gören) bir kimsenin kendisine ait olmadığı hususunda şüphe olmayan ve değeri de on dirhem miktarı gümüşten[2] fazla olan her türlü malı bulunduğu yerden gizlice almaktır.

En az on dirhemin ölçü alınması da, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ‘dan nakledilen şu Hadis-i Şerif’ten dolayıdır:

قَطَعَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَدَ رَجُلٍ فِي مِجَنٍّ قِيمَتُهُ دِينَارٌ أَوْ عَشَرَةُ دَرَاهِمَ (د عن ابن عباس)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bir adamın elini, bir dinar veya on dirhem değerinde olan bir kalkan çaldığı için kesti.″[3]

Hırsızlık olayı, adâletli en az iki mükellef erkeğin hırsızlık hakkında yapacakları şâhitlikleriyle sâbit olur. Bir erkek ile iki kadının şâhitlikleriyle sâbit olmaz. Zîrâ had cezâlarında[4] kadınların şâhitlikleri makbul değildir.

Hırsızlık yapan kişi, çaldığı bir şeyi kabul edip itiraf ederse veya çaldığına dair iki mükellef erkek şâhitlik ederse, hâkim şâhitlerden hırsızlığın mahiyetini soruşturur. Bunun sonucunda hiçbir şüphe kalmadan, o malın o şahıs tarafından çalındığına kanaat getirirse, bu sefer hâkim şâhitlerin güvenilir ve adâletli olup olmadığını araştırır. Eğer şâhitler de güvenilir ise, o zaman hırsızın sağ eli bileğinden kesilir.

Kıymeti on dirhemden az olan mallar için el kesme cezâsı uygu-lanmaz. Bu hususta Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ:

لَمْ يَكُنْ يُقْطَعُ عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الشَّيْءِ التَّافِهِ (ابن ابى شيبة عن عائشة)

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında değersiz şeyler için el kesil­mezdi″[5] demiştir.


[1] Mültekâ Tercümei, Mevkûfât, c. 1, s. 334.

[2] Bir dirhem: 3.207 gr’dır.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Hudûd 11.

[4] Had: Allah’u Teâlâ’nın hakkı olmak üzere yerine getirilmesi gereken, ölçüsü belirlenmiş cezâdır. Hadler altı çeşiddir: 1. Zinâ haddi. 2. İçki haddi. 3. Sarhoşluk haddi. 4. Kazf (zinâ iftirası) haddi. 5. Hırsızlık haddi. 6. Yol kesme haddi. (Bakınz: Mültekâ Tercümei, Mevkûfât, c. 1, s. 322)

[5] Musannef-i İbn-i Ebi Şeybe, Hadis No: 27548; Ayrıca İbn-i Ebi Şeybe metninde: ″Kalkanın değerinden az olan şeyler için el kesilmez­di″ ziyâdesini de kaydetmiştir.


﴿ فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِه۪ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٣٩﴾

39. Her kim yaptığı hırsızlıktan sonra, tevbe edip nefsini ıslah ederse, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Tevbe eden hırsız hakkında Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu‘dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أُتِىَ بِسَارِقٍ سَرَقَ شَمْلَةً فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّ هَذَا قَدْ سَرَقَ. فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا إِخَالُهُ سَرَقَ. قَالَ السَّارِقُ بَلَى يَا رَسُولَ اللّٰهِ. فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اذْهَبُوا بِهِ فَاقْطَعُوهُ ثُمَّ احْسِمُوهُ ثُمَّ ائْتُونِى بِهِ. فَقُطِعَ فَأُتِىَ بِهِ فَقَالَ تُبْ إِلَى اللّٰهِ. قَالَ قَدْ تُبْتُ إِلَى اللّٰهِ. قَالَ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْكَ (قط عن ابى هريرة)

Hırka ça­lan bir hırsız, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e getirildi. Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Bu hırsızlık yaptı.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o hırsızlık yapana: ″Bunu çaldığını sanmam″ deyince hırsız: ″Yâ Resûlullah! Çaldım″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Onu götürün, elini kesin, sonra dağlayın ve sonra bana getirin″ buyurdu. Eli kesildikten sonra Peygamberimize getirildi. Resûlü Ekrem ona: ″Tevbe et″ dedi. O da: ″Allah’a tevbe ettim, dedi. Resûlü Ekrem de ona: ″Allah senin tevbeni kabul etsin″ buyurdu.[1]

Yine bu hususta Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şöyle anlatmaktadır:

Mekke’nin fethi sırasında Mahzumi kabilesinden bir kadın hırsızlık yap­tı. Bu kadının hâli Kureyş kabilesini üzüntüye boğdu. Dediler ki:

- Bu kadın hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile kim konuşabilir? Yine dediler ki:

- Bu hususta Peygamberimiz ile onun sevdi­ği Üsâme b. Zeyd’den başka kim konuşmaya cesâret edebilir?

Kadın, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e getirildi. Üsâme b. Zeyd, onun için Peygamberimiz ile konuştu. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in rengi değişti ve şöyle buyurdu:

″Allah’ın koymuş olduğu cezâlar­dan birinin düşürülmesi hususunda mı şefaatçi oluyorsun?″ Bunu duyan Hz. Üsâme:

- Yâ Resûlallah! Allah’tan affedilmemi dile″ dedi.

Akşam olunca Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem mescitte hutbeye çıktı ve Allah’a hamd edip onu lâyık olduğu şekilde övdükten sonra şöyle buyurdu:

فَإِنَّمَا أَهْلَكَ النَّاسَ قَبْلَكُمْ أَنَّهُمْ كَانُوا إِذَا سَرَقَ فِيهِمْ الشَّرِيفُ تَرَكُوهُ وَإِذَا سَرَقَ فِيهِمْ الضَّعِيفُ أَقَامُوا عَلَيْهِ الْحَدَّ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْ أَنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا ... (خ م عن عائشة)

″Sizden öncekiler içlerinden şerefli birisi hırsız­lık yapınca onu serbest bırakıyor, zayıf birisi yapınca da onu cezâlandırıyorlardı. Onlar işte bu sebepten helâk oldular. Nefsim kudret elinde olan Allah’a ye­min olsun ki, eğer Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini ke­serdim.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, sonra hırsızlık yapan kadının elinin kesilmesini emretti ve onun eli kesildi.

Hz. Âişe diyor ki:

″Elinin kesilmesinden sonra bu kadın düzeldi, tevbe etti ve evlendi. Her zaman bana gelip gidiyordu ve ihtiyaçlarını Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e arz ederdi.″[2]


[1] Sünen-i Dârukutnî, Hadis No: 3210.

[2] Sahih-i Müslim, Hudûd 2 (9 Sahih-i Buhârî, Magâzi 50.


﴿ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٤٠﴾

40. Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O, dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ﴿٤١﴾

41. Ey Resûl! Kalpleriyle îman etmedikleri halde ağızlarıyla, ″Biz îman ettik″ diyen kimselerin (münâfıkların) ve Yahudilerin küfürde yarışmaları seni mahzun etmesin. O Yahudiler, çok yalan dinlerler (senin Peygamberliğinin aleyhindeki uydurma sözlere kulak verirler). Ve huzuruna gelmeyen kimseleri de çok dinlerler. Tevrat’ın kelimelerini tahrif ederler ve (bâzı meseleler için huzuruna gönderdikleri şahıslara), ″Bizim söylediğimiz gibi cevap alırsanız kabul edin, yoksa kabul etmeyin″ derler. Sen, Allah’u Teâlâ‘nın dalâlette bıraktığı kimselerin kurtuluşuna, Allah tarafından izin verilmiş ve muktedir değilsin. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’u Teâlâ onların kalplerini (pislik olan küfürden ve dalâletten) temizlemek istememiştir. Onlar için dünyâda bir zillet vardır ve onlar için âhirette de büyük bir azap vardır.

İzah: Ebû Hüreyre, Berâ İbn-i Azib, İbn-i Abbas Hazretleri ve daha birçok Sahâbîden nakledildiğine göre, bu ve devamındaki üç Âyet-i Kerîme, şu hâdise üzerine nâzil olmuştur:

Hayber eşrafından evli bir erkek ile Yüsra adında bir kadın zinâ etmişti. Tevrat’ta zinâ edenlerin cezâsı recm olduğu hâlde, eşraftan oldukları için Yahudiler bunları recm et­mek istemediler. Yahudiler birbirlerine:

- Biz Medîne’deki Peygambere gidelim; çünkü o, cezâların hafif-letilmesiyle gönderilen bir Peygamberdir. Eğer o, bize, recm edilmekten başka bir fetvâ verirse onu kabul ede­riz. Allah katında onu delil olarak beyan ederiz ve deriz ki: ″Bu, senin Peygamberlerinden bir Peygamberin fetvâsıdır.″ Sonra zinâ eden bu iki kişiyi, kalabalık bir cemâatle Medîne’ye gönderdiler ve ″Eğer dövmek emrederse kabul edin, recm emrederse kabul etmeyin″ dediler. Medîne’ye gelince hâdiseyi Beni Kurayza ve Beni Nâdr’e anlattılar. Onların vâsıtasıyla dâvâ, Resûlü Ekrem’e intikal etti. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Benim hükmüme râzı olur musunuz? deyince, onlar: ″Evet″ dediler. Bu haldeyken Cebrâil Aleyhisselâm recm hükmünü indirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Recm gerekir″ buyurunca, onlar: ″Kitabımızda recm yoktur″ diyerek hükmü kabul et­mekten sakındılar. Bunun üzerine yine Cebrâil Aleyhisselâm’ın bildirmesiyle Resûlü Ekrem: ″Fedek’te İbn-i Sürya adlı bir Yahudi var. Bu gencin aranızdaki derecesi nedir?″ diye sorunca, onlar: ″Tevrat ilminde yeryüzündeki Yahudilerin en âlimidir″ dediler. Bunun üzerine Resûlü Ekrem: ″O hâlde, bu davâ’da İbn-i Sürya’nın hakemliğini kabul eder misiniz?″ buyurdu. Onlar da kabul ettiler ve İbn-i Sürya’yı Peygamber Efendimizin huzuruna getirdiler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem İbn-i Sürya’ya: ″Allah hakkı için ki, Tevrat’ı Mûsâ Aleyhisselâm’a indirdi. Denizi yararak sizi kurtardı. Firavun ve kavmini de boğdu. Size kud­ret helvası ve bıldırcın gönderdi. Sizi bulutla gölgelendirdi. Size helâl ve haram hakkındaki hükümlerini bildirdi. Doğru söy­le, kitabınızda evli olduğu halde zinâ edenlere recm var mıdır?″ diye buyurdu. İbn-i Sürya: ″O Allah hakkı için ki, sıfatlarını bana hatırlattın, evet vardır. Fakat eğer Tevrat’ın beni yakma­sından korkmasam, bunu itirâf etmez, yalan söylerdim″ demiş ve sözüne devamla Resûlü Ekrem’e: ″Yâ Muhammed! Peki, senin şeriatında hüküm nedir?″ diye sordu. Resûlü Ekrem de: ″Evli kimselerin zinâ ettiklerine, dört kişi şehâdet ederlerse recm gerekir″ buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Sürya: ″O Allah hakkı için ki, Tevrat’ı Mûsâ Aleyhisselâm’a indirdi. Tevrat’ta da hüküm aynıdır″ diye cevap verdi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:″Öyle ise, niçin Allah’ın emrine riâyet etmiyorsunuz?″buyurunca, İbn-i Sürya şöyle anlattı:

- Eşraftan biri zinâ ettiği zaman, onu recm etmekten kaçındık. Recm hükmünü ancak zayıf ve âcizlere has kıldık. Bu sebeple eşraf arasında zinâ edenler çoğaldı. Melikimizin amcaoğlu bile zinâ etti. Fakat hakkında hiçbir şey yapmadık. Aradan kısa bir zaman geçti. Melikimiz halktan zinâ ettiğini işittiği bir adamı recm etmek istedi. Fakat halk isyan etti. Sen amcaoğlunu recm etmedikçe, bunu recm ettirmeyiz, dediler. Nihâyet Melik: ″Gelin, recmden vazgeçelim ve her zinâ eden hakkında eşit olarak tatbik edebileceğimiz bir hüküm ortaya koyalım. Zinâ edenlere kırk kırbaç vuralım, yüzlerini boyayalım, her birini bir eşeğe ters bindirerek şehirde gezdirelim″ dedi. Biz de işte o zamandan beri bu cezâyı tatbik etmekteyiz.

Bunun üzerine Yahudiler, İbn-i Sürya’ya: ″Biz, seni gıyabında övdük. Sen ise bizim sırrımızı açıklıyorsun!″ dediler. İbn-i Sürya: ″Muhammed, bana Tevrat üzerine yemin vermiş olma­saydı, bu sırrı saklamakta tereddüt etmez ve Tevrat’ın beni yak­masından korkmasam bunu ona söylemezdim″ diye cevap verdi.

Bundan sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, zinâ eden bu erkek ve kadının mescit kapısı önünde recm edilmelerini emretti.[1]

İşte bu hâdise üzerine Sûre-i Mâide, Âyet 41 ve aşağıdaki 42-44 nâzil olmuştur.


[1] Bakınız: Sahih-i Müslim, Hudûd 6 (28 Sünen-i Ebû Dâvud, Hudûd 26; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1612.


﴿ سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـًٔاۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ ﴿٤٢﴾

42. Ey Resûlüm! Onlar, yalanı çok dinlerler ve suhtu çok yerler. Onlar (bir meseleden dolayı mahkeme olmak için) huzuruna gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir. Eğer yüz çevirirsen, onlar sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adâletle hükmet. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, âdil olanları sever.

İzah: Hasan-ı Basrî Hazretleri,Ey Resûlüm! Onlar, yalanı çok dinlerler ve suhtu çok yerler″ buyruğunu açıklarken, ″Burada çokça yalan sözler dinleyen ve rüşvet gibi haram olan işleri yapan Yahudiler kastedilmiştir″ dedi.

Âyette geçen ″Suht″ ifadesi, ″Pis ve haram yollarla elde edilen kazanç″ anlamına gelmektedir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سِتُّ خِصَالٍ مِنَ السُّحْتِ: رَشْوَةُ الْإِمَامِ وَهِيَ أَخْبَثُ ذَلِكَ كُلِّهِ، وَثَمَنُ الْكَلْبِ، وَعَسْبُ الْفَحْلِ، وَمَهْرُ الْبَغِيِّ، وَكَسْبُ الْحَجَّامِ، وَحُلْوَانُ الْكَاهِنِ (ابن مردويه والديلمى عن أبي هريرة(

″Altı haslet vardır ki, bunlar suhttan sayılır. Bunlar, idârecinin rüşvet alması ki, bu en pis olanıdır. Köpek alışverişlerinde elde edilen kazanç, damızlık hayvanın tohumu karşılığında alınan ücret, zinâ karşılığı alınan ücret ve hacamatçının aldığı ücret ve kâhinin aldığı ücrettir.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: Eğer hükmedersen, aralarında adâletle hükmet″ diye buyrulan hususun, recm cezâsı ile ilgili olduğu Sûre-i Mâide, Âyet 41’in nüzul sebebinden net bir şekilde anlaşılmaktadır. Zîrâ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in anlatılan bu hâdisedeki recm cezâsını bizzat uyguladığı, hadis kitaplarında nakledilmiştir.

Sûre-i Ahzâb, Âyet 21’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Yemin olsun ki Resûlullah’ta, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’u Teâlâ’yı çok zikredenler için güzel bir numune vardır.″

Bu hususta Süleyman b. Büreyde, babasından nakilde bulunarak şu hâdiseyi anlatır:

جَاءَ مَاعِزُ بْنُ مَالِكٍ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ طَهِّرْنِي فَقَالَ وَيْحَكَ ارْجِعْ فَاسْتَغْفِرْ اللّٰهَ وَتُبْ إِلَيْهِ قَالَ فَرَجَعَ غَيْرَ بَعِيدٍ ثُمَّ جَاءَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ طَهِّرْنِي فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَيْحَكَ ارْجِعْ فَاسْتَغْفِرْ اللّٰهَ وَتُبْ إِلَيْهِ قَالَ فَرَجَعَ غَيْرَ بَعِيدٍ ثُمَّ جَاءَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ طَهِّرْنِي… (م عن سليمان بن بريدة)

Maiz b. Mâlik, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek, ″Yâ Resûlallah! Beni temizle!″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Vah sana! Dön de Allah’tan bağışlanma dile ve O’na tevbe et″ buyur­du. Mâiz, daha fazla uzaklaşmadan geri döndü ve ″Yâ Resûlallah! Beni temizle″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar: ″Vah sana! Dön de Allah’tan bağışlanma dile ve O’na tevbe et″ buyur­du. Mâiz, daha fazla uzaklaşmadan geri döndü ve ″Yâ Resûlallah! Beni temizle″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem aynı şeyi söyledi. Nihâyet dördüncü defa tekrar edince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Seni ne hususta temizliyeyim?″ diye sordu. Mâiz:

- Zinâdan, dedi. Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bunda delilik var mı?″ diye sordu. Kendilerine onun deli olmadığı haber verildi. ″Şarap içmiş mi?″ diye sordu. Hemen bir zât kalkarak onun ağzını kokladı; fakat şarap kokusu bulamadı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar:

- Sen zinâ mı ettin? diye sordu. Mâiz: ″Evet″ cevabını verdi. Artık emir buyurdular. Bu şekilde dört kere tekrar edince de, Mâiz recmedildi. Onun hakkında cemaat iki fırka olmuştu. Kimisi, ″Helâk oldu! Onu günahı kuşattı″ diyor. Bâzısı da, ″Mâiz’in tevbesinden efdal tevbe olmaz! Zîrâ o, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek elini onun eline koydu. Sonra -beni taşlarla öldür- dedi″ diyordu. Bu hâl üzere iki veya üç gün durdular. Daha sonra onlar otururken Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem gelerek selâm verip oturdu ve arkasından: ″Mâiz b. Mâlik için istiğfar edin″ buyurdu. Ashâb: ″Allah’u Teâlâ, Mâiz b. Mâlik’i bağışlasın″ dediler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de: ″Gerçekten o öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında taksim edilse onlara yeterdi″ buyurdu.

Râvi der ki: Sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve: ″Yâ Resûlallah! Beni temizle!″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Vah sana! Dön de Allah’tan bağışlanma dile ve O’na tevbe et″ buyur­du. Kadın: ″Görüyorum ki, beni, Mâiz’i çevirdiğin gibi geri çevirmek is­tiyorsun″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ne oldu sana?″ diye sordu. Kadın kendisinin zinâdan gebe oldu­ğunu söyledi. Bunun üzerine: ″Sen mi?″ diye buyurdu. Kadın: ″Evet″ cevabını verdi. O’na:

- Karnındakini doğuruncaya kadar bekle, buyurdu. Derken kadın doğuruncaya kadar geçimini Ensârdan bir zât üzerine aldı. Daha sonra Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek, ″Gâmid’li kadın doğurdu″ dedi. Peygamber Efendimiz:

- O halde onu recmedip de çocuğunu küçük olduğu halde emzirecek kimsesiz bırakamayız, buyurdu. Bunun üzerine Ensârdan bir zât ayağa kalkarak, ″Çocuğun bakımı bana ait olsun Yâ Nebiyyallah!″ dedi. Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem emir bu­yurdu ve kadın recmedildi.[2] Bu hususta nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te şu ziyâde de vardır:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o kadının cenâze namazını bizzat kendisi kıldırdı. Bunun üzerine Hz. Ömer: ″Yâ Nebiyyallah! Bu kadının cenâze namazını kıldırdın. Halbuki o zinâ et­miştir″ deyince Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْنَ سَبْعِينَ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ لَوَسِعَتْهُمْ وَهَلْ وَجَدْتَ تَوْبَةً أَفْضَلَ مِنْ أَنْ جَادَتْ بِنَفْسِهَا لِلَّهِ تَعَالَى (م عن عمران بن حصين)

″Gerçekten o öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe Medînelilerden yetmiş kişi arasında taksim edilse onlara yeterdi. Sen Allah için canını vermekten daha faziletli bir tevbe gördün mü?″[3]

Yine recm hakkında Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

Bedevîlerden bir adam, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: ″Yâ Resûlallah! Senden Allah aşkına benim için ancak Allah’ın kitabı ile hüküm vermeni dilerim″ dedi. Öteki hasım ondan daha anlayışlı olduğu halde: ″Evet, aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet! Bana da müsaade bu­yur da konuşayım″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Söyle″ dedi. O adam:

قَالَ إِنَّ ابْنِي كَانَ عَسِيفًا عَلَى هَذَا فَزَنَى بِامْرَأَتِهِ وَإِنِّي أُخْبِرْتُ أَنَّ عَلَى ابْنِي الرَّجْمَ فَافْتَدَيْتُ مِنْهُ بِمِائَةِ شَاةٍ وَوَلِيدَةٍ فَسَأَلْتُ أَهْلَ الْعِلْمِ فَأَخْبَرُونِي أَنَّمَا عَلَى ابْنِي جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ وَأَنَّ عَلَى امْرَأَةِ هَذَا الرَّجْمَ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَأَقْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللّٰهِ الْوَلِيدَةُ وَالْغَنَمُ رَدٌّ وَعَلَى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ اغْدُ يَا أُنَيْسُ إِلَى امْرَأَةِ هَذَا فَإِنْ اعْتَرَفَتْ فَارْجُمْهَا قَالَ فَغَدَا عَلَيْهَا فَاعْتَرَفَتْ فَأَمَرَ بِهَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَرُجِمَتْ (خ م عن ابى هريرة)

- Benim oğlum bu adamın yanında çırak idi. Derken o adamın karısı ile zinâ etti. Ben haber aldım ki oğluma recm lâzımmış; hemen onun nâmına yüz koyunla bir câriye fidye verdim. Bir de ulemâya sordum: ″Bana oğluma ancak yüz değnek ile bir yıl sürgün cezâsı lâzım geldiğini; bunun karısına da recm gerektiğini söylediler″ dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem:

″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, aranızda Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim! Câriye ile koyunlar geri verilecek! Oğ­luna yüz değnekle[4] bir yıl sürgün gerek! Haydi, Yâ Uneys! Bunun karısına git! Şâyet itiraf ederse, onu recm et″ buyurdu. Üneys kadına gitti. Suçunu itiraf etmiş. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de emir buyurdu ve kadın recmedildi.[5]

Bu hususta Abdullah İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şu hâdiseyi nakleder:

Hz. Ömer, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in minberi üzerinde otururken şöyle dedi:

إِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ مُحَمَّدًا صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْحَقِّ وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ فَكَانَ مِمَّا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةُ الرَّجْمِ قَرَأْنَاهَا وَوَعَيْنَاهَا وَعَقَلْنَاهَا فَرَجَمَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَرَجَمْنَا بَعْدَهُ فَأَخْشَى إِنْ طَالَ بِالنَّاسِ زَمَانٌ أَنْ يَقُولَ قَائِلٌ مَا نَجِدُ الرَّجْمَ فِي كِتَابِ اللّٰهِ فَيَضِلُّوا بِتَرْكِ فَرِيضَةٍ أَنْزَلَهَا اللّٰهُ وَإِنَّ الرَّجْمَ فِي كِتَابِ اللّٰهِ حَقٌّ عَلَى مَنْ زَنَى إِذَا أَحْصَنَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ إِذَا قَامَتْ الْبَيِّنَةُ أَوْ كَانَ الْحَبَلُ أَوْ الِاعْتِرَافُ (م عن ابن عباس)

″Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i hak din ile göndermiş ve kendisine kitabı indirmiştir. Ona indirilenlerden biri de recm âyetidir. Biz bu âyeti okuduk, belledik ve anladık. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem recm cezâsı uyguladı. Ondan sonra biz de recm cezâsı uyguladık. Fakat insanların üzerinden uzun zaman geçerse, korkarım biri: ″Biz Allah’ın ki­tabında recm’i bulamıyoruz″ der de Allah’ın indirdiği bir farzı terk etmekle dalâlete düşerler.

Gerçekten erkek ve kadınlardan zinâ eden kimse üzerine evli olarak beyyine (dört erkek şâhit) veya gebelik hâli yahut itiraf bu­lunmak şartı ile recm Allah’ın kitabında haktır.″[6]

Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’nun korktuğu, daha sonraki dönemlerde hakikaten Müslümanların başına gelmiştir. Nitekim batıl mezheplerden olan Haricîler ile Mutezile, recmi inkâr etmişlerdir. Hz. Ömer Radiyallâhu anhu’nun bu şekilde haber vermesi onun kerâmetlerinden sayılmıştır.

Hanefi Mezhebi’ne göre, recm cezâsı, adâlet sahibi dört erkeğin zinâya şâhitlik etmesiyle[7] veya kendisinin yukarıda Mâiz hâdisesinde geçtiği üzere dört defa itiraf etmesiyle yerine getirilir. Zinâ ettiğini ikrar eden kimse, had vurulmadan önce yahut had vurulurken sözünden dönerse, had vurma bırakılır. Çünkü onun dönmesi, doğru olma ihtimali bulunan bir haberdir. Bu takdirde, araya şüphe girer. Böyle olunca da recm uygulanmaz. Çünkü şer’i hadler de şüphe olursa, had cezâsı düşer yani uygulanmaz.

Bu hususta nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

ادْرَءُوا الْحُدُودَ مَا اسْتَطَعْتُمْ (عب عمر بن الخطاب)

″Gücünüz yettiği kadar, şüpheli durumlarda had cezâlarını düşürün.″[8]

Hadler: Allah’u Teâlâ’nın hakkı olmak üzere yerine getirilmesi gereken, ölçüsü belirlenmiş cezâlardır.[9]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 9412; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 285.

[2] Sahih-i Müslim, Hudûd 5 (22).

[3] Sahih-i Müslim, Hudûd 5 (24).

[4] Bekar olan birinin zinâ ettiğinde uygulanacak had cezâsına dair Sûre-i Nûr, Âyet 2’ye bakınız.

[5] Sahih-i Buhârî, Muhâribîn 6; Sahih-i Müslim, Hudûd 5 (25).

[6] Sahih-i Müslim, Hudûd 4 (15).

[7] Sûre-i Nisâ, Âyet 15: Zinâ eden kadınlarınız hakkında dört erkek şâhit dinleyiniz.

[8] Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, Hadis No: 13641; Kez’ul-Ummal, Hadis No: 12956, 13414; Mültekâ Tercümei, Mevkûfat, c. 1, s. 323.

[9] Bu hadler altı çeşiddir: 1. Zinâ haddi. 2. İçki haddi. 3. Sarhoşluk haddi. 4. Kazf (zinâ iftirası) haddi. 5. Hırsızlık haddi. 6. Yol kesme haddi. (Mültekâ Tercümei, Mevkûfât, c. 1, s. 322)


﴿ وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿٤٣﴾

43. Ey Resûlüm! Yahudiler, (huzurunda mahkeme olmak istedikleri meseleler hakkında) Tevrat’ta Allah’u Teâlâ’nın hükmü varken, nasıl seni hakem tayin ediyorlar, sonra da bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? Onlar (kendi kitaplarına da, senin verdiğin hükme de) îman etmiş değillerdir.


﴿ اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ ﴿٤٤﴾

44. Şüphesiz ki, Tevrat’ı Biz indirdik. Onda bir hidâyet ve bir nûr vardır. İslâm olan Benî İsrail Peygamberleri, onunla Yahudiler arasında hükmederlerdi. O Peygamberlere tâbi olan zâhidler ve âlimler de Allah’ın kitabını muhafaza etmekle görevlendirildikleri için onunla hükmederlerdi. Onlar, Tevrat’ın hak olduğuna şâhit idiler. (Ey zâhidler ve âlimler!) Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun ve âyetlerimi dünyâ menfaati karşılığında değiştirmeyin. Her kim Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse, işte onlar kâfirdirler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de kısaca ″Zâhidler″ diye tercüme ettiğimiz ″Rabbâniyyûn″ kelimesinin geniş anlamı, terk-i dünyâ ederek Cenâb-ı Hakk’a mânevi yakınlığa vesîle olan ibâdet ve itaate çokça devam eden takvâ sahibi olan zâhit zâtlar demektir. Yine ″Âlimler″ diye tercüme ettiğimiz ″Ahbâr″ kelimesinin geniş anlamı da, Peygamberlerinin yoluna girmiş fakih, yüksek bilgili âlimler demektir.[1]

Buradan anlaşılan şudur ki: Rabbâniyyûn″ dediği, tasavvuf yolunda çalışan takvâ sahipleridir. Ahbâr″ dediği de, kitap ilminde bilgili olan fıkıh âlimleridir. İşte bu zatlar âyette de, O Peygamberlere tâbi olan zâhidler ve âlimler de Allah’ın kitabını muhafaza etmekle görevlendirildikleri için onunla hükmederlerdi″ diye geçtiği üzere, Allah’ın hükümlerini muhafaza ile görevliydiler.

İslâm Dîni‘nde de aynı şekilde Allah’ın hükümlerini muhafaza ile görevli zâtlar vardır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından Hadis-i Şerif’te şöyle bildirilmiştir:

اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ اَمْرِ دِينِهَا (د طب ك ق عن ابى هريرة)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, bu ümmete her yüz yılın başında bir zât gönderir. Bu kimse, din işlerini yenileyip tazeler (itikâdi ve amelî hususlardaki yanlışlıkları düzeltir).″[2]

Bu zatların, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in halifeleri olduğuna dair de şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَى خُلَفَائِى قِيلَ وَمَا خُلَفَائِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالَى قَالَ الَّذِينَ يُحْيُونَ سُنَّتِى وَيُعَلِّمُونَهَا النَّاسَ (ابى نصر و ابن عساكر عن الحسن)

″Allah‘ın rahmeti benim halifelerime olsun.″ ″Yâ Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir?″ dediler. Buyurdu ki: ″Sünnetimi ihyâ eden ve insanlara da öğretendir.″[3]

Allah’u Teâlâ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in hürmetine kendisinden sonra Peygamber gelmemesine rağmen, kıyâmete kadar Kur’ân’ı ve hükümlerini muhafaza edeceğini Sûre-i Hicr, Âyet 9’da: Şüphesiz ki, Kur’ân’ı Biz indirdik Biz. Onun koruyucusu da elbette Bizizdiye buyurarak haber vermiştir.


[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm Meâli Âlîsi ve Tefsîri, c. 2, s. 772-773.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 1; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1118.

[3] Muhtâr’ül-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 250; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/1.


﴿ وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٤٥﴾

45. Biz, Tevrat’ta İsrailoğullarına; şahıs karşılığında şahıs, göz karşılığında göz, burun karşılığında burun, kulak karşılığında kulak, diş karşılığında diş ile kısâs olunacağını ve yaralamalarda dahi kısâs gerektiğini beyan ettik. Fakat her kim hakkından vazgeçerek bağışlarsa, bu onun için günahlarının affına bir sebeptir. Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise, işte onlar zâlimlerdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’yle ilgili olarak İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: Fakat her kim hakkından vazgeçerek bağışlarsa, bu onun için günahlarının affına bir sebeptir″ diye geçen âyeti açıklarken şöyle buyurdu:

الرَّجُلُ يُكْسَرُ سِنُّهُ أَوْ يُجْرَحُ مِنْ جَسَدِهِ فَيَعْفُو عَنْهُ، فَيُحَطُّ مِنْ خَطَايَاهُ بِقَدْرِ مَا عَفَا عَنْهُ مِنْ جَسَدِهِ، إِنْ كَانَ نِصْفَ الدِّيَةِ فَنِصْفَ خَطَايَاهُ، وَإِنْ كَانَ رُبْعَ الدِّيَةِ فَرُبْعَ خَطَايَاهُ، وَإِنْ كَانَ ثُلُثَ الدِّيَةِ فَثُلُثَ خَطَايَاهُ، وَإِنْ كَانَتِ الدِّيَةَ كُلَّهَا فَخَطَايَاهُ كُلَّهَا (الديلمي عن ابن عمر(

″Dişi kırılan veya herhangi bir yerinden yaralanan kişi, hakkını bağışlarsa bağışlamış olduğu hak miktarınca günahı affedilir. Eğer hakkı diyetin yarısı ise günahlarının yarısı, dörtte biri ise günahlarının dörtte biri, üçte biri ise günahlarının üçte biri, eğer tam diyetse bütün günahları affedilir.″[1]

Âzâlarda kısas ve diyet hakkında Ebu’s-Sefer Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Kureyşten bir adam Ensârdan bir adamın dişini kırdı. Hz. Muâviye ona yardım etmeye çalıştı. O:

- Ey Mü’minlerin emiri! Bu benim dişimi kır­dı″ dedi. Hz. Muâviye de: ″Biz seni râzı edeceğiz dedi. Fakat o adam, cezâyı uygula­ması için Hz. Muâviye’ye diretti. Hz. Muâviye ona kesin söz verdi, fakat râzı edemedi. Bunun üzerine:

- Arkadaşına ne yaparsan yap, dedi.

O sırada Hz. Ebu’d-Derdâ, Hz. Muâviye’nin yanında bulunuyordu. Hz. Ebu’d-Derdâ dedi ki:

- Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle bu­yurduğunu işittim. Onun konuştuğunu bizzat kulaklarımla duydum ve kalbimle idrak ettim. O buyurdu ki:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصَابُ بِشَيْءٍ فِي جَسَدِهِ فَيَتَصَدَّقُ بِهِ إِلَّا رَفَعَهُ اللّٰهُ بِهِ دَرَجَةً وَحَطَّ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةً... (حم ت عن أبي الدرداء)

″Herhangi bir Müslüman vücudunun herhangi bir yerinden zarara uğratılır da, zarar vereni affederse, Allah’u Teâlâ onunla o kulun derecesini yükseltir ve ondan hatâsını da giderir.″

Ensârdan olan adam dedi ki:

- Bunu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den bizzat işittin mi? Hz. Ebu’d-Derdâ dedi ki:

- Ben onu kendi kulaklarımla işittim ve kalbim onu idrak etti. Ensârdan olan adam dedi ki:

- Ben bunun cezâsını ondan düşürüyorum. Hz. Muâviye de ona:

- Zararı yok, ben seni mahrum etmem, dedi ve ona mal verilmesini emretti.[2]

İsrailoğulları zamanında kısâs vardı. Ancak diyet yoktu. Bir hafifletme ve rahmet olması için, İsrailoğullarına verilmeyen diyet, Ümmet-i Muhammed’e verilmiştir.[3] Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 178-179 ve izahlarına bakınız.


[1]Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül Mensûr, c. 5, s. 306.

[2] Sünen-i Tirmizî, Diyat 5; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 26258.

[3] Sünen-i Nesâî, Kasâme 27.


﴿ وَقَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِۖ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ ف۪يهِ هُدًى وَنُورٌۙ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿٤٦﴾ وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْج۪يلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ف۪يهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿٤٧﴾

46-47. Benî İsrail Peygamberlerinin arkasından, onların izleri üzere ellerindeki Tevrat‘ı tasdik edici olarak Meryem oğlu Îsâ‘yı gönderdik. Ve ona, içerisinde hidâyet ve nûr bulunan, ellerindeki Tevrat’ı tasdik edici ve takvâ sahipleri için bir hidâyet ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik.* Ve İncil ehli, Allah’u Teâlâ’nın onda indirdiği ile hükmetsin. Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise, işte onlar (dinden çıkmış) fâsıklardır.


﴿ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ ﴿٤٨﴾

48. Ey Resûlüm! Biz sana, önceki kitapları tasdik eden ve onları muhafaza altına alan kitabı (Kur’ân’ı) hak olarak indirdik. Ehl-i Kitap arasında da Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmet. Onların hevâsına uyup, sana hak olarak nâzil olan ahkâmdan ayrılma. Sizden her bir taife için bir şeriat ve bir tarik (yol) koyduk. Allah’u Teâlâ dileseydi, sizi bir ümmet yapardı. Fakat size vermiş olduğu şeylerde sizi imtihan etmek için öyle yapmadı. Siz de sâlih amellerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman, ihtilaf ettiğiniz şeyleri Allah’u Teâlâ size haber verecektir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: Ey Resûlüm! Biz sana, önceki kitapları tasdik eden ve onları muhafaza altına alan kitabı (Kur’ân’ı) hak olarak indirdik″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰه أَعْطَانِي السَّبْع الطِّوَال مَكَان التَّوْرَاة وَأَعْطَانِي الْمِئِينَ مَكَان الْإِنْجِيل وَأَعْطَانِي الطَّوَاسِين مَكَان الزَّبُور وَفَضَّلَنِي بِالْحَوَامِيمِ وَالْمُفَصَّل مَا قَرَأَهُنَّ نَبِيّ قَبْلِي (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن البراء بن عازب(

″Allah’u Teâlâ es-Seb’ut-Tivâli (yedi uzun sûreyi)[1] Tevrat’ın yerine, el-Miûn’u (âyet sayısı yüzden fazla olan sûreleri) İncil’in yerine, et-Tavâsin’i (Tâ, Sîn ile başlayan sûreleri)[2] Zebur’un yeri­ne vermiş ve beni Havâmim (Hâ, Mîm ile başlayan sûreler)[3] ve el-Mufassal (kısa) sûreler ile üstün kılmıştır. Ben­den önce bunları hiçbir Peygamber okumuş değildir.″[4]

Yine Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, Kur’ân’ın ahkâmından ayrılmamayı emretmiş ve devamında da, ″Sizden her bir taife için bir şeriat ve bir tarik (yol) koyduk″ buyurarak; hem şeriatı, hem de târikatı İslâm üzere olanlar için koyduğunu beyan etmiştir. Âyetin metninde ″Minhac″ diye geçen kelime; tarik, yol anlamına gelmektedir. Tarikat da Allah’a giden gönül yolu, demektir.

Şeriat, Allah‘ın ve Resûlünün, yapın diye emrettiği ve yapmayın diye yasakladığı hususlardır. Tarikat da şeriattan ayrılmadan, ibâdet ve taatle Hakk Teâlâ’ya yakınlık kazanma usûlüdür.

Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in yanında olan Ashâb-ı Suffa da devamlı ibâdet ile meşgul olurlardı. İşte bunlar, tarikat yolunu temsil eder, diğer Ashâb da şeriat yolunu temsil ederdi. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِى الْقَلْبِ فَذَاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ وَعِلْمٌ فِى اللِّسَانِ فَذَاكَ حُجَّةُ اللّٰهِ عَلَى عِبَادِهِ (ابو نعيم عن انس)

″İlim ikidir: Biri kalpte sâbittir. İşte en faydalı olan ilim (Hikmet ve Ledün ilmi) budur. Bir ilim de lisândaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah’u Teâlâ’nın kullarına hüccetidir (delilidir).[5]

Hâsılı kişiye lâzım olan zâhir ve mânevi ilmin kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu iki ilimi de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetine öğretmiştir.[6]

Tarikat-ı Âliye, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bâzı Ashâbına gösterdiği yoldur. İki usuldür. Biri Hz. Ali Efendimizle başlayan kâdiri yoludur. Diğeri de Hz. Ebû Bekir Efendimizle başlayan nakşî yoludur. Bu her iki târikat da Hakk’a giden vuslat yoludur.


[1] Bu yedi sûre: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’âm, A’râf ve arası besmele ile ayrılmadığı için ikisi bir sûre görülen Enfâl ile Tevbe Sûreleri’nden oluşmaktadır.

[2] Şuarâ ve Kasas, Tâ, Sîn, Mîm diye Neml de Tâ, Sîn diye başlamaktadır.

[3] Hâ-Mîm ile başlayan sûreler: Mü’min, Fussilet, Şûra, Zuhruf, Duhân, Câsiye ve Ahkaf Sûreleri’dir.

[4] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 13, s. 87; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 7929.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 223/2; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Hadis No: 60.

[6] Yine bu konuda Sûre-i Mâide, Âyet 44 ve izahına bakınız.


﴿ وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ ﴿٤٩﴾

49. Ve aralarında Allah’ın indirdiği (Kur’ân) ile hükmet. Onların hevâsına tâbi olma ve onlardan çok sakın ki, seni Allah’ın bâzı ahkâmını yerine getirmekten alıkoymasınlar. Onlar (Kur’ân’ın ahkâmını kabulden) yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah’u Teâlâ, bir kı­sım günahları sebebiyle onları musîbete uğratmak istiyor. Şüphesiz ki, insanların çoğu elbette fâsık (kâfir) kimselerdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Kâ’b b. Esed, b. Salûbâ, Abdullah b. Süryâ ve Şeys b. Kays kendi aralarında konuşarak: ″Muhammed’e varalım, belki onu dîninden döndürürüz″ dediler ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip dediler ki:

- Yâ Muhammed! Sen bilirsin ki, biz hahamlar Yahudilerin seçkinleri ve efendileriyiz. Şâyet biz, sana uyacak olursak, bütün Yahudiler de bize uyarlar. Çünkü onlar, bize muhalefet edemezler. Bizimle milletimiz arasında bir düşmanlık olur da bu konuda senin hükmüne başvurursak, sen onların aleyhinde ve bizim lehimizde hüküm verirsen, sana inanır ve seni doğrularız.″

Onların bu sözlerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yaklaşmadı ve bu hâdise üzerine de bu âyet nâzil oldu.


﴿ اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟ ﴿٥٠﴾

50. Onlar, câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak îman eden kimseler için, Allah’u Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır?

İzah: Allah’u Teâlâ, Ey Resûlüm! Senin hakemliğine başvurup sonra da senin adâletle ver­diğin hükme râzı olmayan bu Yahudiler, ellerinde Allah’ın kitabı Tevrat bulun­duğu halde, putperestlerin ve müşriklerin hükümlerini mi istiyorlar? diye buyurmuştur.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَبْغَضُ النَّاسِ إِلَى اللّٰهِ ثَلَاثَةٌ مُلْحِدٌ فِي الْحَرَمِ وَمُبْتَغٍ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ وَمُطَّلِبُ دَمِ امْرِئٍ بِغَيْرِ حَقٍّ لِيُهَرِيقَ دَمَهُ (خ عن ابن عباس(

″Allah katında insanların en sevilmeyeni şu üç kimsedir: Harem bölgesi içinde zulüm ve haksızlık yapan. İslâm döneminde câhiliye devri âdet ve hükümlerini araştırıp yaşatmaya çalışan. Bir de bir kimsenin haksız yere kanını dökmek için çalışandır.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Diyet 9.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ﴿٥١﴾

51. Ey îman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Çünkü onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, o zâlimler olan kavme hidâyet etmez.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلْ (حم هب ك عن ابى هريرة)

″Kişi dostunun dîni üzeredir. Bu nedenle kişi kiminle dost olacağına dikkat etsin.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ (د عن ابن عمر)

″Her kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır.″[2]

Bundan dolayıdır ki, birçok Hadis-i Şerif’te geçtiği üzere Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Yahudilere ve Hristiyanlara muhalefet etmemizi emretmiştir.

Bu hususta da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’inde şöyle buyurmuştur:

يَا مَعْشَرَ اْلاَنْصَارِ حَمِّرُوا وَصَفِّرُوا وَخَالِفُوا اَهْلَ الْكِتَابِ تَسَرْوَلُوا وَاتَّزِرُوا وَخَالِفُوا اَهْلَ الْكِتَابِ تَخَفِّفُوا وَانْتَعِلُوا وَخَالِفُوا اَهْلَ الْكِتَابِ قُصُّوا سُبَالَكُمْ وَوَفِّرُوا عُثَانِينَكُمْ وَخَالِفُوا اَهْلَ الْكِتَابِ (طب ص حم عن أبي أمامة)

″Ey Ensâr topluluğu! Sakalınızı kırmızıya boyayın, sarıya boyayın da Ehl-i Kitab’a muhalefet edin! Şalvar giyin, entari giyin! Ehl-i Kitab’a muhalefet edin. Mest giyin, pabuç giyin, Ehl-i Kitab’a muhalefet edin. Bıyıklarınızı kırpın, sakallarınızın uçlarından kesin ve Ehl-i Kitab’a muhalefet edin.″[3]

لَيْسَ مِنَّا مَنْ تَشَبَّهَ بِغَيْرِنَا لَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ وَلَا بِالنَّصَارَى فَإِنَّ تَسْلِيمَ الْيَهُودِ الْإِشَارَةُ بِالْأَصَابِعِ وَتَسْلِيمَ النَّصَارَى الْإِشَارَةُ بِالْأَكُفِّ (ت عن عمرو بن شعيب عن ابيه عن جده(

″Kendisini bizden başkasına benzetenler bizden değildir. Ne Yahudilere, ne de Hristiyanlara benzemeyin. Yahudilerin selâmı parmaklarla işâret etmektir. Hristiyanların selâmı ise avuçlarla işâret etmektir.″[4]

مَنْ كَثَّرَ سَوَادَ قَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ وَمَنْ رَضِيَ عَمَلَ قَوْمٍ كَانَ شَرِيكٌ مِنْ عَمَلِهِ (ع الديلمى عن ابن مسعود(

″Her kim bir cemaatin kalabalığını artırırsa, o kimse onlardandır. Ve her kim bir kavmin yaptıklarından râzı ve memnun olursa, o işi yapanların ortağı olur.″[5]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned Hadis No: 8065; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7868.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Libas 5.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 21252; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 501/10.

[4] Sünen-i Tirmizî, İsti’zân 7; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 366/3.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 441/4.


﴿ فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ ﴿٥٢﴾ وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ ﴿٥٣﴾

52-53. Ey Resûlüm! Kalplerinde nifak marazı olanları görürsün ki onlar, kâfirlerle dostluk yapmak hususunda yarışırlar ve ″Bize zararlarının dokunmasından korkarız″ diye mâzeret gösterirler. Umulur ki Allah’u Teâlâ, Müslümanlara bir fetih ihsan eder veya katından, münâfıkların gizlediklerini ortaya çıkaran bir emir gönderir de, onlar da nefislerinde gizledik­leri nifâka pişman olurlar.* O zaman îman edenler derler ki: ″Sizinle beraberiz diye en ağır yeminleriyle Allah‘a yemin edenler bunlar mı?″ Onların amelleri bâtıl oldu. Böylece hüsrâna uğrayanlardan oldular.″

İzah: Bu âyetler, Yahudi ve Hristiyanları dost edi­nen ve Mü’minleri aldatan münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Münâfıklar, kuvvet kâfirlerin eline geçtiğinde, hemen kâfirlerin safına geçerler. Kuvvet Müslümanlara geçince de, yemin ederek biz zâten sizinle beraberdik, derler.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Umulur ki Allah’u Teâlâ, Müslümanlara bir fetih ihsan eder veya katından, münâfıkların gizlediklerini ortaya çıkaran bir emir gönderir de, onlar da nefislerinde gizledik­leri nifâka pişman olurlar″ diye buyrulmaktadır. Burada, ″Umulur ki″ diye tercüme edilen kelime, Allah’u Teâlâ için kullanıldığında, ″Muhakkak ki″ mânâsını ifade eder. Yani, ″Muhakkak ki Allah’u Teâlâ, Müslümanlara bir fetih ihsan eder…″ demektir.

Nitekim Kâtade Hazretlerine göre burada zikredilen ″Fetih″ten maksat, Allah’u Teâlâ’nın vereceği hü­kümdür. Süddî Hazretlerine göre ise Mekke’nin fethidir.

Bu hususta İmam Taberî diyor ki: Fetih kelimesi Arapça’da, ″Hüküm vermek″ mânâsına gelir. Ancak buradaki fethin, Mekke’nin fethi mânâsına gelmesi de mümkündür. Zîrâ Allah’u Teâlâ’nın, Müslümanlarla kâfirler arasında verdiği en büyük hükümlerden biri de Mekke’nin fethedilmesine dair verdiği hükümdür. Allah’u Teâlâ bü hükmüyle küfür ve nifak ehli­ne, sözünü mutlaka yücelteceğine ve kâfirlerin tuzaklarını mutlaka etkisiz hale getireceğine dair hükmünü vermiştir.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ﴿٥٤﴾

54. Ey îman edenler! Sizden her kim dîninden dönerse, muhakkak Allah’u Teâlâ, onların yerine yakında öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar, Mü’minlere karşı merhametli ve mütevâzi, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihat ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah‘ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah’u Teâlâ, lütfu geniş olandır ve her şeyi hakkıyla bilendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi, İslâm’a büyük hizmetlerde bulunacak Araplardan başka bir kavimin geleceği Sûre-i Muhammed, Âyet 38’de de şöyle geçmektedir:

″İşte sizler, Allah yolunda mallarınızı infak etmeye dâvet ediliyorsunuz. Fakat içinizden bâzınız cimrilik ediyor. Cimrilik eden, kendi aleyhine cimrilik etmiş olur. Allah’u Teâlâ hiçbir şeye muhtaç değildir. Siz ise fakirsiniz. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, sizin yerinize başka bir kavmi getirir. Sonra o gelen kavim, sizin gibi olmazlar.″

Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsirinde yazdığı gibi bâzı İslâm ulemâsı, Sûre-i Mâide, Âyet 54’te övgüyle bahsedilen kavmin Türkler olduğunu belirtmişlerdir.[1] Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra birçok kavim mürtet olmuş yani İslâm’dan dönerek kâfir olmuştu. Bunlar ile Hz. Ebû Bekir Efendimizin yaptığı harpler meşhurdur. Sonra Yezid ile başlayan Emeviler zamanında da İslâmiyet büyük zarar görmüştür. İşte bu hâdiselerden kısa bir zaman sonra Türkler, topyekün Müslüman olmuşlar ve İslâmiyeti yüceltmek için hiç durmadan, hem mânen, hem madden bütün küffar ile harp yapmışlardır. İslâm tarihine bakıldığında Türklerin İslâmiyete yardımı miladi 751 yılında meydana gelen Talas Savaşı ile başlayıp, Selçuklular ve altı yüz yirmi yıl İslâmiyet’e hizmet eden Osmanlı İmparatorluğu ile devam etmiştir. Görüldüğü üzere, Araplardan sonra İslâmiyete en büyük hizmeti Türkler’in yaptığı anlaşılmaktadır. Âyet-i Kerîme’de, Arapların hâricinde başka bir kavimden bahsedilmesi de, bu kavmin Türkler olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak Türkler, uzun süre İslâm’ın bayraktarlığını yapıp Konstantin şehrini yani İstanbul’u da fethederek, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin övgüsüne ve müjdesine mazhar olmuşlardır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذٰلِكَ الْجَيْشُ (حم طب ك عن عبد اللّٰه بن بشر)

″Konstantin (İstanbul) şehri muhakkak fetholunacak. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandandır. Onun askeri de ne güzel askerdir.″[2]

Bu Âyet-i Kerîme’de bahsedilen kavmin, Türkleri işâret ettiği Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu Hadis-i Şerif’inden de anlaşılmaktadır:

اعْلَمْ أَنَّكُمْ سَتُقَاتِلُونَ بَنِي الأَصْفَرِ أَوْ يُقَاتِلُهُمْ مَنْ بَعْدَكُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، وَتَخْرُجُ إِلَيْهِمْ رُوقَةُ الْمُؤْمِنِينَ أَهْلِ الْحِجَازِ ، الَّذِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ، لا تَأْخُذُهُمْ فِي اللّٰهِ لَوْمَةُ لائِمٍ، حَتَّى يَفْتَحَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْهِمْ قُسْطَنْطِينِيَّةَ، وَرُومِيَّةَ، بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّكْبِيرِ فَيَنْهَدِمُ حِصْنُهَا، فَيُصِيبُونَ نَبْلا عَظِيمًا، لَمْ يُصِيبُوا مِثْلَهُ قَطُّ حَتَّى إِنَّهُمْ يَقْتَسِمُونَ بِالتُّرْسِ (ك كثير بن عبد اللّٰه)

″Sizler Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne varki sizden sonra İslâm’ın yüz akı olan başka bir ordu gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah yolunda harp ederler ve Allah yolunda kendilerini kınayanların kınamalarından çekinmezler. İşte onlar tesbih ve tekbir sesleri ile Konstantin’i (İstanbul’u) ve Roma’yı fethederler. Oralardan daha önce hiçbir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganîmetler elde ederler ki, onlar bu ganîmetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler…″[3]

İşte burada da geçtiği gibi, Türkleri işâret eden ve açık bir şekilde onlardan bahsederek öven çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اتْرُكُوا التُّرْكَ مَا تَرَكُوكُمْ، فَإِنَّ أَوَّلَ مَنْ يَسْلُبُ أُمَّتِي مُلْكَهُمْ وَمَا خَوَّلَهُمُ اللّٰهُ بنو قَنْطُورَاءَ. (طب عن عبد اللّٰه بن مسعود)

″Türkler, size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin. Çünkü ümmetimin mülkünü ve Allah’u Teâlâ’nın ona olan ihsanını en evvel Kanturaoğulları (Türkler) alacaktır.″[4]


[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm Meâli Âlîsi ve Tefsîri, c. 2, s. 785-786.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 18189; Taberânî, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 1202; Mehmed Emre, Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 28.

[3] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 8625.

[4] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10236.


﴿ اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿٥٥﴾ وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟ ﴿٥٦﴾

55-56. Sizin dostunuz, ancak Allah’tır, O‘nun Resûlüdür ve îman edenlerdir. O îman edenler ki, namazı kılarlar, zekâtı verirler ve onlar Allah’ın emirlerine boyun eğenlerdir.* Her kim Allah’u Teâlâ‘yı, O’nun Resûlünü ve îman edenleri dost edinirse, şüphesiz ki onlar, Allah’ın taraftarlarıdır ve onlar gâliptirler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de; Allah’u Teâlâ’nın, O’nun Resûlünün ve Mü’minlerin dost edilmesi gerektiği emredilmektedir.

Birçok Âyet-i Kerîme’de: ″Allah’a ve Resûlüne itaat″ edilmesi gerektiği açık bir şekilde emredilmiştir. Allah’u Teâlâ’ya itaat, Allah’ın helâl kıldığını yapmak ve haram kıldığından da sakınmaktır. Resûlüne itaat ise, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in emirlerine uyarak onun sünnetini kendi yaşantısında uygulamaya çalışmaktır. Kişi, bu şekilde Allah’ın ve Resûlünün dostluğunu kazanmış olur.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 31-32’de şöyle buyurmaktadır:

Ey Habîbim! De ki: ″Eğer Allah’u Teâlâ’yı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah’u Teâlâ da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″* Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’a ve Resûle itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah’u Teâlâ kâfirleri sevmez.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

اِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ صَعْبٌ مُسْتَصْعِبٌ لِمَنْ كَرِهَهُ مُيَسَّرٌ لِمَنْ تَبِعَهُ وَاِنَّ حَدِيثِى صَعْبٌ مُسْتَصْعِبٌ لِمَنْ كَرِهَهُ مُيَسَّرٌ لِمَنْ تَبِعَهُ مَنْ سَمِعَ حَدِيثِى فَحَفِظَهُ وَعَمِلَ بِهِ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَعَ الْقُرْآنِ وَمَنْ تَهَاوَنَ بِحَدِيثِى فَقَدْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآنِ وَمَنْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآٰنِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاَخِرَةِ (خط فى الجامع عن الحكم)

″Bu Kur’ân, ondan hoşlanmayanlara muhakkak zor gelir. Ona tâbi olanlara ise gâyet kolay gelir. Benim hadisimden hoşlanmayanlara da, hadisim muhakkak zor gelir. Ona tâbi olanlara ise, gayet kolay gelir. Her kim benim hadisimi dinler, ezberler ve amel ederse, mahşer günü Kur’ân ile gelir. Her kim de benim hadisimi önemsemeyerek hor görürse, yemin olsun ki Kur’ân’ı hor görmüş olur. Kim de Kur’ân’ı hor görürse, dünyâ ve âhirette hüsrâna uğrar.″[1]

Sâdece Mü’minleri dost tutmak gerektiğine dair de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تُصَاحِبْ اِلَّا مُؤْمِنًا وَلَا يَأْكُلْ طَعَامَكَ اِلَّا تَقِىٌّ (د ت عن ابى سعيد)

″Mü’minden başka kimse ile arkadaşlık etme! Yemeğini de ancak takvâ sahibi kimse yesin.″[2]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 133/7, 227/11.

[2] Sünen-i Tirmizî, Zühd 45; Rudânî, Cem’ul-Fevâid Hadis No: 7859.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿٥٧﴾

57. Ey îman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerle, kâfirlerden dîninizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer Mü’min iseniz, Allah’tan korkun.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen kitap verilenlerden maksat, Yahudi ve Hristiyanlardır. Kâfirler diye geçen ifadeden maksat da, müşriklerdir. Allah’u Teâlâ Mü’minlere, bunları dost edinmemelerini emretmiştir. Çünkü Ehl-i Kitap’tan olan bu insanlar, Mü’minlere karşı dost gibi görünseler dahi, onlara ellerinden gelen kötülüğü yap­maktan geri durmazlar.

O Yahudilerin, Mü’minlerin dîni ile alay etmeleri de şu şekilde olurdu:

On­lardan biri, kâfir olduğu halde Mü’minlere kendisinin de Mü’min olduğunu söyler, biraz zaman geçtikten sonra yine diliyle kâfir olduğunu açıklardı. Böylece İslâm Dîni ile oynar ve onu alaya almak isterdi. Allah’u Teâlâ bu gibi münâfık Yahudilerin kötü hallerini beyan etmiştir.

Bu gibi münâfıkların durumu Sûre-i Bakara, Âyet 14’te de şöyle geçmektedir:

Onlar, îman edenlerle karşılaştıkları zaman, ″Biz de îman ettik″ derler. Şeytanları ile (şeytan gibi küfründe inâdi olan kâfirlerle) yalnız kaldıkları zaman da, ″Biz sizinle beraberiz, biz ancak onlarla alay ediyoruz″ derler.


﴿ وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ ﴿٥٨﴾

58. Siz namaz için ezan okuduğunuz vakit, onu alay ve eğlence konusu yapar­lar. Bu da şüphesiz ki, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Süddî Hazretleri şu hâdiseyi anlatmıştır: Medîne’de Hristiyan olan bir adam vardı. Müezzinin ezan okurken, ″Eşhedü enne Muhammed’en Resûlullâh″ dediğini duyunca şöyle dedi: ″Ateşte yanası yalancı!″ Bir gece bu Hristiyanın hizmetçisi, kendisi ve aile­si uyurken elinde bir ateşle içeri girdi. Ateşten bir parça düştü ve ev yanarak o kişi ve ailesi öldü.[1]


[1] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 10, s. 432.


﴿ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ ﴿٥٩﴾

59. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Biz, Allah’u Teâlâ‘ya ve bize indirilene ve bizden önce indirilmiş olanlara îman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Şüphesiz ki, sizin çoğunuz (yoldan çıkmış) fâsık kimselersiniz.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Bir grup Yahudi, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve ona, Peygamberlerden kimlere îman ettiğini sordu­lar. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de onlara:

Ey Mü’minler! Deyin ki: ″Biz, Allah’u Teâlâ’ya, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilmiş olana, Mûsâ ile Îsâ’ya verilene ve diğer Peygamberlere Rablerinden verilmiş olan şeylere îman ettik. Onlardan hiçbirinin arasını (hak Peygamber oldukları hususunda) ayırmayız. Biz ancak O’na teslim olmuş olanlarız″ mealindeki Sûre-i Bakara, Âyet 136’yı sonuna kadar okudu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Îsâ’yı da zikredince, Yahudi topluluğu onun Peygamberliğini inkâr ettiler ve ″Biz, Îsâ’ya ve ona îman edene de îman etmeyiz″ dediler. Bunun üzerine de Allah’u Teâlâ Sûre-i Mâide, Âyet 59’u indirdi.


﴿ قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ ﴿٦٠﴾

60. Ey Resûlüm! Yahudilere de ki: ″Sizin şerdir, diye ayıpladığınız ve inkâr ettiğiniz hak dinden, Allah’u Teâlâ‘nın cezâlandırması itibariyle kötü ve bâtıl olan dîni size bildireyim mi? O din, şu kimselerin dînidir ki, Allah’u Teâlâ onlara lânet ve gazap etti ve onlardan bir kısmını maymunlara ve domuzlara dönüştürdü. Onlar, tâğuta (şeytana) ibâdet ederler. İşte onların yeri ne kötüdür ve onlar doğru yoldan çok uzaktırlar.″

İzah: Yahudiler, Müslümanlarla ve İslâm Dîni’yle alay etmişlerdi. Bu âyet indikten sonra, bu defa Müslümanlar, o Yahudilerle alay etmişlerdir. Bu hususta Fahreddin er-Râzî Hazretlerinin bildirdiğine göre, bu âyetin nüzulünden sonra Mü’minlerin, Yahudileri ayıplayıp, ″Ey maymun ve domuzun kardeşleri″ dedikleri ve Yahudilerin de cevâba muktedir olamayıp, boyunlarını eğdikleri rivâyet edilmiştir.[1]

Allah’ın gazabına uğrayan Yahudilerden bâzıları, maymun ve domuz şekline çevrilmişti. Bu husus Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

سَأَلْنَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ أَهِيَ مِنْ نَسْلِ الْيَهُودِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ اللّٰهَ لَمْ يَلْعَنْ قَوْمًا قَطُّ فَمَسَخَهُمْ فَكَانَ لَهُمْ نَسْلٌ حِينَ يُهْلِكُهُمْ وَلَكِنْ هَذَا خَلْقٌ كَانَ فَلَمَّا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَى الْيَهُودِ مَسَخَهُمْ فَجَعَلَهُمْ مِثْلَهُمْ (م حم عبد اللّٰه بن مسعود)

Bir gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den maymun ve domuzlar hakkında: ″Acaba bu hayvanlar, bunların şekline giren Yahudilerin soyundan mı gel­medir?″ diye sorduk. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Allah’u Teâlâ’nın lânetine uğratarak başka yaratıklar şekline döndürdüğü her topluluk yok olup gitmiştir, soyları kalmamıştır. Diğer maymun ve domuzlar ise, daha önce var olan soylarının devamıdır. Allah’u Teâlâ, Yahudilere gazap edince, onları may­munlar ve domuzlar şekline çevirmiştir.″[2]

Yahudilerin maymun ve domuzlara dönüştürüldüklerine dair daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet, 65-66 ve Sûre-i Mâide, Âyet 115 ve Sûre-i A’râf, Âyet 163-166 ve izahlarına bakınız.


[1] Mehmed Vehbî, Hulâsât’ul-Beyân c. 3, s. 1260.

[2] Sahih-i Müslim, Kader 7 (33 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 3560.


﴿ وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ ﴿٦١﴾

61. Ey Resûlüm! Onlar senin huzuruna geldikleri vakit, ″Biz îman ettik″ derler. Halbuki huzuruna kâfir olarak girdiler ve kâfir olarak çıktılar. Allah’u Teâlâ onların gizlediklerini çok iyi bilir.*

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’yi açıklarken Ahmed İbn-i Zeyd Hazretleri şöyle buyurmuştur: Yahudilerden bir kısmı, Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 72’de zikredildiği gibi davranırlardı:

Ehl-i Kitap’tan bir taife diğerlerine dedi ki: ″Mü’minlerin inandıkları şeye, günün başlangıcında îman edin, günün sonunda da inkâr edin. Belki onlar da şüpheye düşerler de dinlerinden dönerler.″


﴿ وَتَرٰى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٦٢﴾ لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ ﴿٦٣﴾

62-63. Ey Habîbim! Onlardan bir çoğunu görürsün ki, günahta, düşmanlıkta ve suhtta birbirleriyle yarışırlar. Onların yaptıkları elbette ne kötüdür.* Onların âlimleri ve zâhidleri, yalan söylemekten ve suhttan onları nehyetselerdi ya! Onların işledikleri elbette ne kötüdür.

İzah: Âyette geçen ″Suht″ ifadesi, ″Pis ve haram yollarla elde edilen kazanç″ anlamına gelmektedir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سِتُّ خِصَالٍ مِنَ السُّحْتِ: رَشْوَةُ الْإِمَامِ وَهِيَ أَخْبَثُ ذَلِكَ كُلِّهِ، وَثَمَنُ الْكَلْبِ، وَعَسْبُ الْفَحْلِ، وَمَهْرُ الْبَغِيِّ، وَكَسْبُ الْحَجَّامِ، وَحُلْوَانُ الْكَاهِنِ (ابن مردويه والديلمى عن أبي هريرة(

″Altı haslet vardır ki, bunlar suhttan sayılır. Bunlar, idârecinin rüşvet alması ki, bu en pis olanıdır. Köpek alışverişlerinde elde edilen kazanç, damızlık hayvanın tohumu karşılığında alınan ücret, zinâ karşılığı alınan ücret ve hacamatçının aldığı ücret ve kâhinin aldığı ücrettir.″[1]

Yine bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak İbn-i Ebî Hâtim’in bildirdiğine göre, İmam Ali Kerremallâhu veche hutbesinde şöyle buyurmuştur:

″Ey insanlar! Sizden önce helak olanlar işledikleri mâsiyetlerden dolayı helak oldular. Din adamları ve bilginleri onları bu mâsiyetlerden sakındırmazdı. Bu sebeple mâsiyette ileri gittiler ve başlarına cezâ olarak musîbetler geldi. Onların başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden önce, iyiliği emredip kötülükten nehyedin. Bilin ki, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek ne rızkı keser, ne de eceli yaklaştırır.″[2]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ قَوْمٍ يَكُونُ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ مَنْ يَعْمَلُ بِالْمَعَاصِي هُمْ أَعَزُّ مِنْهُ وَأَمْنَعُ لَمْ يُغَيِّرُوا عَلَيْهِ إِلَّا أَصَابَهُمْ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْهُ بِعِقَابٍ (حم عن ابن جرير)

″Hangi toplumda günah işleyenler bulunur da, sâlihler onlardan daha güçlü ve onları engelleyecek kudrette bulundukları halde, onları değiştirmeye çalışmazlarsa, Allah’u Teâlâ mutlaka o topluma bir azap gönderir.″[3]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 9412; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 285.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 341.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 18419.


﴿ وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿٦٤﴾

64. Yahudiler: ″Allah’ın eli bağlıdır (Allah cimridir)″ dediler. Elleri bağlansın! Kendileri de bu sözlerinden dolayı melun olsunlar! Bilakis, O’nun iki eli de açıktır. Nasıl isterse öyle infak eder. Yemin olsun ki, Rabbinden sana nâzil olan âyetler, onlardan birçoğunun (âlimlerinin ve önderlerinin) azgınlıklarını ve küfürlerini artırır. Biz onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve buğuz koyduk. Onlar, her ne vakit harp ateşini yaktılarsa, Allah’u Teâlâ onu söndürdü (onları mağlup etti). Onlar, yeryüzünde fesat çıkarmaya koşarlar. Halbuki Allah’u Teâlâ, fesat çıkaranları sevmez.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere, Yahudiler: ″Allah’ın eli bağlıdır (Allah cimridir)″ dediler. Yani onlar, ″Allah bize karşı nîmetlerini kısıtlamıştır, lütfu geniş değildir″ diyerek Allah’a iftira etmişlerdir.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Şa’s b. Kays adında bir Yahudi, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Senin Rabbin cimridir, kimseye bir harcamada bulunmuyor″ dedi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu ve Yahudilerin, Allah’a isnat ettikleri iftira da kendilerinin yalancı oldukla­rını ortaya koydu. Zîrâ Allah’u Teâlâ, kullarına istedikleri nîmeti bolca verir. Ni­tekim Sûre-i İbrâhîm, Âyet 34’te de: ″Ve Allah’u Teâlâ, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nîmetlerini saymaya kalkışsanız, sayıp bitiremezsiniz. Şüphesiz insan çok zâlimdir, çok nankördür″ diye buyurmuştur.

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

قَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ أَنْفِقْ أُنْفِقْ عَلَيْكَ وَقَالَ يَدُ اللّٰهِ مَلْأَى لَا تَغِيضُهَا نَفَقَةٌ سَحَّاءُ اللّٰيْلَ وَالنَّهَارَ وَقَالَ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْفَقَ مُنْذُ خَلَقَ السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ فَإِنَّهُ لَمْ يَغِضْ مَا فِي يَدِهِ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ وَبِيَدِهِ الْمِيزَانُ يَخْفِضُ وَيَرْفَعُ (خ عن ابى هريرة)

Allah’u Teâlâ buyuruyor ki: ″Ey kulum! Sen Allah yolunda harca ki, Ben de sana vereyim.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözlerine devamla şöyle buyurdu: ″Allah’ın eli (hazinesi) doludur. Ondan vermesiyle eksilmez. O hazineler gece ve gündüz akar. Allah’u Teâlâ’nın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri ne kadar nîmetler verdiğini söyleyebilir misiniz? Bü­tün bu verdikleri onun hazinesinden bir şey eksiltmemiştir. Çünkü O’nun Arş’ı su üzerinde kurulmuştur. Terâzi O’nun elindedir. Kefeyi bâzen indirir, bâzen kaldırır.″[1] Böylece insanların bâzısına çok, bâzısına az verir. Bir topluluğu yükseltir, diğerini alçaltır.


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Hûd 1.


﴿ وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ﴿٦٥﴾

65. Eğer Ehl-i Kitap, îman edip mâsiyetlerden sakınsalardı, elbette onların günahlarını örter ve elbette onları Naîm Cennetlerine girdirirdik.

İzah: Eğer Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar, Allah’a hakkıyla îman et­miş olsalardı, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tasdik edip ona indirilenlerin hak olduğuna inansalardı, Allah’ın yasakladıklarından kaçınıp emirlerini tutacak olsalardı, Allah’u Teâlâ onların günahlarını siler ve onları Cennet-i Naîm’e koyardı, demektir.

Bu husus Sûre-i Hadîd, Âyet 28’de de şöyle geçmektedir:

″Ey (önceki Peygamberlere) îman edenler! Allah’tan korkun ve Resûlüne (Muhammed Aleyhisselâm’a) îman edin ki, Allah’u Teâlâ rahmetini size iki kat versin, size aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr ihsan etsin ve sizi bağışlasın. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″

Cennet-i Naîm, Cennetlerin en makbulüdür. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Hûd, Âyet 108 ve Sûre-i Vâkıa, Âyet 11-12 ve izahlarına bakınız.


﴿ وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ ﴿٦٦﴾

66. Eğer onlar, Tevrat’a, İncil’e ve onlara Rableri tarafından indirilen Kur’ân’a itikâd edip ahkâmına tâbi olsalardı, elbette hem üstlerinden, hem de ayakları altından yiyeceklerdi. Onlardan bir kısmı, mûtedil bir ümmettir. Fakat onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür.

İzah: Eğer Yahudiler ve Hristiyanlar, vaktiyle kendilerine indirilmiş olan Tevrat’ı ve İncil’i güzelce koruyup hükümlerine riâyette bulunsalar idi, bu kitapların bildirmiş olduğu son peygamber Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tasdik ederek onun gösterdiği hidâyet yolunu takip etselerdi ve onlara îman etmeleri için Rableri tarafından indirilmiş olan Kur’ân’a îman edip ahkâmına tâbi olsalardı, elbette haklarında Allah’ın nîmetleri tamamiyle tecellî edecek; hem üstlerinden, hem de ayakları altından rızıkları geniş olacaktı, ağaçları bol meyveler verecek, ekinleri pek ziyâde artacaktı, kendilerine her taraftan nîmetler gelecekti. Âhirette nîmetlere nâil olacakları gibi dünyâ nîmetlerine de nâil olacaklardı. Halbuki onlar inkârlarında devam ettiler. Fakat bunlardan bir topluluk vardır ki orta yolu tutar. Dîni hususta ne aşırı gider, ne de eksik bırakır. Adâletli davranır. Bu orta yolu tutan topluluk, yeryüzünde dâimâ bulunur. Hak üzere olan bu topluluklar, kendi Peygamberlerinden sonra hak olarak gelen Peygamberelere ve onun getirdiği âyetlere îman etmişlerdir. Necâşi Hazretleri de bunlardan biridir. Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamber olarak geldiğini haber alır almaz, kendisi ve tâbiası hemen ona îman etmişlerdir. Dalâlet üzere olan Ehl-i Kitap ise, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e îman etmeyerek çok kötü bir amelde bulunmuşlardır. Nitekim Yahudiler, ″Üzeyr Allah’ın oğludur″ dediler. Hristiyanlar ise, ″Îsâ Mesih Allah’ın oğludur″ dediler. Böylece kâfir oldular.

Necâşi Hazretlerinin Müslüman olması hakkında geniş bilgi için Sûre-i Mâide, Âyet 82-86 ve izahına bakınız.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ ﴿٦٧﴾

67. Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği Peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah’u Teâlâ, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez.

İzah: Bu âyet hakkında Hz. Âişe annemizden şu hadis nakledilmiştir:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحْرَسُ حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةَ {وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ} فَأَخْرَجَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأْسَهُ مِنَ الْقُبَّةِ فَقَالَ لَهُمْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَنِي اللّٰهُ (ت عن عائشة)

Sûre-i Mâide, Âyet 67 gelmeden önce, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Sahâbe tarafından korunuyordu. ″Allah’u Teâlâ, seni insanlardan korur″ diye buyrulan bu âyet inince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem o anda içinde bulunduğu çadırdan başını dışarı çıkararak kapısını bekleyen Ashâbına hitâben, ″Ey insanlar! yanımdan dağılın. Artık Allah’u Teâlâ beni koruyor″ buyurdu.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kıır’ân 3.


﴿ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ ﴿٦٨﴾

68. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Tevrat’a, İncil’e ve Rabbinizden size indirilen Kur’ân’a itikâd edip ahkâmına tâbi olmadıkça, hak din üzere olmuş olmazsınız.″ Yemin olsun ki, Rabbinden sana nâzil olan Kur’ân, onlardan birçoğunun azgınlıklarını ve küfürlerini artırır. O halde kâfirler için üzülme!

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Râfi’ b. Harise, Selâm b. Miskin, Mâlik b. Sayf ve Râfi’ b. Harmele adındaki Yahudiler, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler ve dediler ki: ″Yâ Muhammed! Sen, İbrâhim Aleyhisselâm’ın mil­leti ve dîni üzere olduğunu ve bizim yanımızdaki Tevrat’a îman ettiğini söyleyip onun Allah’tan gelen hak bir kitap olduğuna şehâdet etmiyor musun?″ Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet öyledir. Fakat sizler sonradan birçok şeyler uydurdunuz, onda sizden alınmış olan mîsâkı inkâr ettiniz ve onda benim Peygamberliğim ve va­sıflarım gibi insanlara açıklamakla emrolunduğunuz şeyleri gizlediniz. Ben, sizin bu sonradan uydurup meydana getirdiklerinizden uzağım″ buyurdu. Onlar yine: ″Biz, elbette yanımızda mevcut olanı kabul ediyoruz. Hiç kuşkumuz yok ki, biz hak ve hidâyet üzereyiz; sana îman edecek ve sana uyacak da değiliz″ dediler. İşte bunun üzerine Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’yi indirdi.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿٦٩﴾

69. Şüphesiz ki (yalnız dilleriyle) îman edenlerden, Yahudilerden, Sabiîlerden (yıldızlara tapanlardan) ve Hristiyanlardan her kim Allah’a ve âhiret gününe îman eder ve sâlih amelde bulunursa, artık onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

İzah: Tefsir-i Kebîr, Rûh’ul-Beyan, Nûr’ul-Beyan, Tefsir-i Tibyan ve Tefsir-i Mevâkib gibi eserlerde, bu âyetin başında geçen ″Îman edenler″ ifadesine, ″Dili ile inandığını söyleyip kalben îman etmeyenler diye mânâ verilmiştir. Çünkü âyetin devamında, Yahudi ve Hristiyan ile birlikte hiçbir zaman hak bir din olmayan Sâbiiler yani yıldızlara tapan sapık bir zümre zikredilmiştir. Bu sebeple burada sayılan dört zümre de küfür üzere olan topluluklardır. İşte bunlardan her kim îman eder ve ameli sâlih işlerse, diye buyrulduğundan, âyetin başında geçen ″Îman edenler″ ifadesinden maksadın da, münâfıklar olduğu anlaşılmaktadır. Münâfıklar için, ″Îman edenler″ diye bir ifadenin kullanılması, onların sâdece dilleri ile inandım demelerinin, kendilerini Cehennemden kurtarmayacağından dolayıdır.[1]

Âyet-i Kerîme’de geçen ″Sâbiin″ ifadesine de, ″Yıldızlara, meleklere tapan ve Allah’a ortak koşarak küfre giren bâtıl bir zümre″ diye mânâ verilmişir. Bu zümrenin, İslâm’ın dışında olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. ″Ahtâr-i Kebîr″ adlı eserde, İmam-ı Âzam Ebû Hanife Hazretlerinin Sâbiiler hakkında, ″Onların yıldızlara tapan bir kavim olduğu″ beyan edilmiştir.[2]

Bu hususta Mücâhid Hazretleri de şöyle buyurmuştur: ″Sâbiiler, ne Hristiyan ve ne Yahudidir. Onlar kitabı olmayan bir topluluktur.″[3]

Yahudilik ve Hristiyanlık ise, kendi zamanlarında hak din olup sonradan bozulan dinlerdir. Bunlar, hiçbir zaman hak din olmayan yıldıza tapan Sâbiiler ile birlikte zikredildiği için bu âyet, kendi zamanında hak üzere olan Yahudi ve Hristiyanları değil, sonradan bozulmuş olan Yahudi ve Hristiyanları kastetmektedir. İşte âyetin başındaki, ″Âmenû (îman edenler) ifadesi de, îman eden Mü’minleri değil, dili ile inandıkları halde kalbi ile îman etmeyen münâfıkları kastetmektedir. Çünkü burada sayılan zümrelerin hepsi sapık zümrelerdir. Nitekim âyetin devamında da bu sapık zümreler, Allah’a ve âhirete îman edip Mü’min olarak ameli sâlih işlerlerse, işte o zaman, bunlara korku ve hüznün olmayacağı beyan edilmiştir.

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 85’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

″Her kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu din ondan aslâ kabul edilmeyecek ve o kimse âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[4]

Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 62’de de geçmektedir.


[1] Nûr’ul-Beyan, c. 1, s. 17; Tercüme-i Tefsir-i Tibyan, c. 1, s. 65; Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, c. 2, s. 129; Tefsir-i Rûh’ul-Beyan, c. 1, s. 141-142; Tefsir-i Mevâkib, s. 52.

[2] Şemseddin Âhtari, Ahtâr-i Kebîr, c. 1, s. 413; Ferid Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat adlı kitabında da bu kelimeye: ″Yıldıza tapanlar″ diye mânâ verilmiştir.

[3] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 321.

[4] Sahih-i Müslim, Îman, 240 (153 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ وَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلًاۜ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَر۪يقًا كَذَّبُوا وَفَر۪يقًا يَقْتُلُونَ ﴿٧٠﴾ وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿٧١﴾

70-71. Yemin olsun ki, (Allah’a ve Peygamberine îman hususunda) İsrailoğullarından sağlam ahid aldık ve onlara Peygamberler gönderdik. Her ne zaman, onların nefislerinin hevâsına uymayan hükümler ile bir Peygamber geldiyse, onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.* Bunu yapmakla azâba uğramayacaklarını zannettiler. Hakkı görmekten kör ve işitmekten sağır oldular. Sonra (tevbe ettiler), Allah’u Teâlâ da tevbelerini kabul etti. Sonra onlardan birçoğu yine kör ve sağır oldular. Allah’u Teâlâ, onların yaptıklarını görmektedir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere Yahudiler çok sayıda Peygamberi öldürmüşlerdir. Yahudilerin, üç yüz Peygamberin ölümünden sorumlu olduğu nakledilmiştir. Zekeriyya, Yahyâ ve Şuayb Aleyhimüs-selâm, Yahudilerin öldürdüğü bilinen Peygamberlerdendir.


﴿ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ ﴿٧٢﴾

72. Yemin olsun ki, ″Allah, Meryem oğlu (Îsâ) Mesih’tir″ diyenler muhakkak kâfir oldular. Halbuki (Îsâ) Mesih şöyle demişti: ″Ey İsrailoğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Her kim Allah’a ortak koşarsa, Allah’u Teâlâ ona muhakkak Cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer Cehennemdir. Zâlimler için hiçbir yardımcı da yoktur.


﴿ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٧٣﴾

73. ″Allah, üçün üçüncüsüdür″ diyenler de muhakkak kâfir oldular. Halbuki bir olan Allah’tan başka ilah yoktur. Onlar bu sözlerinden vazgeçmezlerse, onlardan kâfir olanlara elbette elim bir azap vardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, ″İlahlık, Allah ile Hz. Îsâ’nın ve Hz. Meryem’in arasında müşterektir, bunların her biri de bir ilahtır″ diyen Hristiyanlardan bir taife hakkında nâzil olmuştur. Böyle bir inanışta bulunanlar, Nesturiye ve Milkâniyye denilen taifelerdir. Bu Âyet-i Kerîme’de, Allah’u Teâlâ bu gibi iftiralarda bulunan Hristiyanları yalanlamış, Allah’ın tek bir ilah olduğunu, O’ndan başka ilah bulunmadığını beyan etmiştir.


﴿ اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٧٤﴾

74. Onlar, hâlâ Allah’a tevbe edip bağışlanmalarını dilemeyecekler mi? Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.


﴿ مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ ﴿٧٥﴾

75. Meryem oğlu (Îsâ) Mesih, ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de, sıddîka (takvâ sahibi, sâliha) bir kadındır. Onların her ikisi yemek yerlerdi. Ey Resûlüm! Bak, delillerimizi onlara nasıl açıkça beyan ediyoruz? Sonra da bak, onlar nasıl haktan yüz çeviriyorlar?


﴿ قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًاۜ وَاللّٰهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿٧٦﴾

76. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ’dan başkasına mı ibâdet ediyorsunuz? Sizin ibâdet ettikleriniz, sizin için fayda ve zarara muktedir değildir. Halbuki Allah’u Teâlâ, her şeyi işiten ve bilendir.″

İzah: Allah Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’yi, Hz. Îsâ’nın, ilah olduğunu veya üç ilahtan biri olduğunu iddia edenlere karşı, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir delil olarak göndermiş ve her şeyi yaratan, rızıklandıran, hayat veren ve öldürenin Allah olduğunu bildirmiştir. Zîrâ Rabb olan Zât-ı A’lâ, her şeye kâdir olan ve yarattıklarına dilediğini yapabilendir. Bu sıfatlardan yoksun olanın Rabb kabul edilmesi sapıklıktır, küfürdür.


﴿ قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟ ﴿٧٧﴾

77. Ey Resûlüm! De ki: ″Ey Ehl-i Kitap! Dîninizde (Îsâ Aleyhisselâm hakkında) haksız olarak haddi aşmayın. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve doğru yoldan sapmış bir kavmin (atalarınızın) hevâlarına uymayın.″


﴿ لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ ﴿٧٨﴾ كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ﴿٧٩﴾

78-79. İsrailoğullarından kâfir olanlar, Dâvud’un ve Meryem oğlu Îsâ’nın duâsıyla melun oldular. Bu lânet, onların küfür ve isyan etmeleri ve dînin hudûdunu aşmaları sebebiyle meydana geldi.* Onlar, yaptıkları kötülükten birbirlerini nehyetmezlerdi. Onların yaptıkları elbette ne kötüdür.

İzah: Yahudilerin lânetlenmesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَمَّا وَقَعَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ فِي الْمَعَاصِي نَهَتْهُمْ عُلَمَاؤُهُمْ فَلَمْ يَنْتَهُوا فَجَالَسُوهُمْ فِي مَجَالِسِهِمْ وَوَاكَلُوهُمْ وَشَارَبُوهُمْ فَضَرَبَ اللّٰهُ قُلُوبَ بَعْضِهِمْ بِبَعْضٍ وَلَعَنَهُمْ {عَلَى لِسَانِ دَاوُدَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ} قَالَ فَجَلَسَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَكَانَ مُتَّكِئًا فَقَالَ لَا وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ حَتَّى تَأْطُرُوهُمْ عَلَى الْحَقِّ أَطْرًا (ت ه د عن ابن مسعود)

″İsrailoğulları, isyan ve günahlara batıp gittiklerinde, âlimleri onları bu hallerinden nehyettiler ise de, onlar vazgeçmediler. Sonra âlimleri de onların meclislerinde onlarla birlikte oturup onlarla birlikte yediler ve içtiler. Allah’u Teâlâ da onların kalplerini birbirine benzetti ve Sûre-i Mâide, Âyet 78’de geçtiği üzere; Dâvud ve Meryem oğlu Îsâ’nın bedduâlarıyla lânetlendiler.

İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu şöyle devam etti:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, yaslanmış iken doğruldu ve ″Hayır hayır! Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler de aranızda ki günahkârlara gerektiği şekilde engel olmadıkça kurtulamazsınız.″[1]

Bu hususta Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قِيلَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَتَى نَتْرُكُ الْأَمْرَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيَ عَنْ الْمُنْكَرِ قَالَ إِذَا ظَهَرَ فِيكُمْ مَا ظَهَرَ فِي الْأُمَمِ قَبْلَكُمْ قُلْنَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا ظَهَرَ فِي الْأُمَمِ قَبْلَنَا قَالَ الْمُلْكُ فِي صِغَارِكُمْ وَالْفَاحِشَةُ فِي كِبَارِكُمْ وَالْعِلْمُ فِي رُذَالَتِكُمْ (ه عن انس بن مالك)

″Yâ Resûlallah! İyiliği emri ve kötülükten nehyi ne zaman terkederiz?″ diye soruldu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Sizden önceki milletlerin arasında yayılan şeyler, sizin aranızda da belirdiği zaman″ buyurdu. ″Yâ Resûlallah! Bizden önceki milletlerin arasında yayılan şey nedir?″ diye sorduk. Şöyle buyurdu: ″Küçükleriniz arasında mülk, büyükleriniz arasında fuhuş, kötüleriniz arasında ilim.″[2]

Bir diğer Hadis-i Şerif’inde de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَا يُعَذِّبُ الْعَامَّةَ بِعَمَلِ الْخَاصَّةِ حَتَّى يَرَوْا الْمُنْكَرَ بَيْنَ ظَهْرَانَيْهِمْ وَهُمْ قَادِرُونَ عَلَى أَنْ يُنْكِرُوهُ فَلَا يُنْكِرُوهُ فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَذَّبَ اللّٰهُ الْخَاصَّةَ وَالْعَامَّةَ (حم عن مجاهد(

″Şüphesiz ki Allah, bâzı kişilerin işledikleri günahlar yüzünden bütün in­sanları cezâlandırmaz. Ancak bütün insanlar aralarında kötülüğün yayıldığını görür de ona mâni olmaya güçleri yettiği halde, o kötülüğe mâni olmazlarsa, o zaman bir kısmınızın işlediği günah yüzünden hepinizi cezâlandırır.″[3]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim: 27; Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten: 17; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 6.

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Fiten 21.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 17057.


﴿ تَرٰى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ ﴿٨٠﴾ وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ﴿٨١﴾

80-81. Ey Resûlüm! Ehl-i Kitap’tan birçoğunun, müşrikleri dost edindiklerini görürsün. Yemin olsun ki, nefislerinin kendileri için (âhiret hesabına) takdim ettiği şeyler ne kötüdür. Allah’ın gazabı onlar üzerinedir. Onlar azapta ebedîdirler.* Onlar, Allah’a ve Peygamberine ve ona nâzil olan Kur’ân’a îman etselerdi, müşrikleri dost edinmezlerdi. Lâkin onlardan birçoğu fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.

İzah: Ehl-i Kitap’tan olan Ka’b İbn-i Eşref ve benzeri kimseler Müslümanların aleyhine cephe almak için Mekke’deki müşriklerin yanlarına gitmişler, onlar ile ittifakta bulunarak Hendek Gazvesi’nde Müslümanlara karşı savaşmışlardır. Halbuki bu Yahudiler, müşriklere karşı, Müslümanlar ile birlikte Medîne’yi müdaafa edeceklerine dair antlaşma yapmışlardı. Onların fâsıklığı, Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaya ihânet ederek, müşriklerle dost olup onların safına geçmeleridir.


﴿ لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَانًا وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ﴿٨٢﴾ وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٨٣﴾ وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ ﴿٨٤﴾ فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٨٥﴾ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟ ﴿٨٦﴾

82-86. Ey Resûlüm! Yemin olsun ki, insanlar içerisinde îman edenlere en şiddetli düşmanlık edenlerin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün. Yine yemin olsun ki, îman edenlere sevgi yönünden en yakın olanların da, ″Biz Hristiyanlarız!″ diyenler olduğunu görürsün. Bu da onların içinde hakkı kabul etmekten kibirlenmeyen âlimler, zâhidler bulunmasından dolayıdır.* Onlar, Resûle nâzil olan Kur’ân’ı dinledikleri vakit görürsün ki, hakkı bildikleri için onların gözleri yaşla dolar. Derler ki: ″Ey Rabbimiz! Biz de îman ettik, bizi de şâhitler (Mü’minler) arasında kaydet.* Rabbimizin bizi sâlihler arasına girdir-mesini şiddetle arzuladığımız halde, niçin Allah’a ve bize Hak’tan gelen Kur’ân’a îman etmeyelim?″* Allah’u Teâlâ da, onların bu sözlerinden dolayı onlara, altlarından nehirler akan Cennetler ihsan buyurdu. Onlar orada ebedî kalacaklardır. İşte bu, muhsinlerin mükâfatıdır.* Kâfir olanlara ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da Cehennem ehlidirler.

İzah: Yahudilerin, Müslümanlara olan düşmanlığı hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا خَلَا يَهُودِيّ بِمُسْلِمٍ إِلَّا حَدَّثَ نَفْسه بِقَتْلِهِ. (أبو الشيخ وابن مردويه عن أبي هريرة)

″Yahudi biri, Müslüman biriyle yalnız kaldığı zaman, mutlakâ o Müslümanı öldürmeyi düşünmüştür″[1]

Ayrıca İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre, bu âyetler, Müslüman olan Necâşi ve onun arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamber Efendimizin emriyle Hz. Câfer b. Ebû Tâlib, Habeşistan’a hicret ettiği vakit, onlara Meryem Sûresi’ni okumuş ve sûre tamamlanıncaya kadar orada bulunan Hristiyan cemaatinin hepsi ağlamışlardı. Daha sonra Hz. Necâşi, kendi kavminin ulemâsından İslâm’a meyleden yet­miş kişiyi Fahr-i Kâinat Efendimize göndermiştir. Resûlü Ekrem de onlara Yâsîn Sûresi’ni okumuş, onlar da ağlayarak hemen Müslümanlığı kabul etmişlerdi.

Necâşi, Müslüman olarak vefat etmiştir. Onun vefat haberi Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e ulaşınca, Medîne’de onun üzerine gıyâbî olarak cenâze namazını kıldırmıştır. Bu husus Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَى النَّجَاشِيَّ فِي الْيَوْمِ الَّذِى مَاتَ فِيهِ خَرَجَ إِلَى الْمُصَلَّى فَصَفَّ بِهِمْ وَكَبَّرَ أَرْبَعًا (خ ه ت عن ابى هريرة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Necâşi’nin vefâtını, onun öldüğü günü (mescitte bizzat) haber verdi. Sonra mescitten musallaya çıktı. Ashâbı ile saf bağlayarak dört tekbir aldı (gıyâbî olarak cenâze namazını kıldı).[2]

Âyet-i Kerîme’de: ″Bizi de şâhitler (Mü’minler) arasında kaydet″ ifadesinde geçen ″Şâhitler″’den maksat, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya göre, Ümmet-i Muhammed’dir. ″Şâhitler″ denilmesinin sebebi ise, Mü’minlerin mahşer gününde; Peygamberlerin, ümmetlerine Allah’ın emirle­rini tebliğ ettiklerine dair şâhitlik yapacak olmalarından dolayıdır. Bu hususta Sûre-i Bakara, Âyet 143’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 371; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 11259.

[2] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 622; Sünen-i İbn-i Mâce, Cenâiz 33.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ ﴿٨٧﴾

87. Ey îman edenler! Allah’u Teâlâ’nın size helâl kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, haddi de aşmayın. Şüphesiz Allah’u Teâlâ, haddi aşanları sevmez.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi Ebû Kılâbe Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

أَرَادَ النَّاسُ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَرْفُضُوا الدُّنْيَا وَيَتْرُكُوا النِّسَاءَ وَيَتَرَهَّبُوا فَقَامَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَغَلَّظَ فِيهِمُ الْمَقَالَةَ ثُمَّ قَالَ: إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِالتَّشْدِيدِ، شَدَّدُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ فَشَدَّدَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ، فَأُولَئِكَ بَقَايَاهُمْ فِي الدِّيَارِ وَالصَّوَامِعِ، فَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ، وَحُجُّوا وَاعْتَمِرُوا وَاسْتَقِيمُوا يُسْتَقَمْ بِكُمْ قَالَ: وَنَزَلَتْ فِيهِمْ {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ…} الْآيَةَ (عبد الرزاق وابن جرير وابن المنذر عن أبي قلابة)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından bâzı kişiler, dünyâ nîmetlerini ve kadınlarını terk ederek râhipler gibi olmak istediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem kalkıp onlara ağır şeyler söyleyerek, ″Sizden önceki kavimler zorluklardan dolayı helâk oldular. Onlar kendi nefislerine zorluklar çıkarınca, Allah’u Teâlâ da onlara zorluklar çıkardı. Bugünkü manastır ve mâbetlerde bulunanlar da onlardan geriye kalanlardır. Siz Allah’a ibâdet edin ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın. Siz hac ve umre yaparak doğru olun ki, size de dürüst davranılsın″ buyurdu. Sonra da ″Ey îman edenler! Allah’u Teâlâ’nın size helâl kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın″ âyeti nâzil oldu.[1]

Yine bu husuta Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

جَاءَ ثَلَاثَةُ رَهْطٍ إِلَى بُيُوتِ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَسْأَلُونَ عَنْ عِبَادَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا أُخْبِرُوا كَأَنَّهُمْ تَقَالُّوهَا فَقَالُوا وَأَيْنَ نَحْنُ مِنَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأَخَّرَ قَالَ أَحَدُهُمْ أَمَّا أَنَا فَإِنِّي أُصَلِّي اللَّيْلَ أَبَدًا وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَصُومُ الدَّهْرَ وَلَا أُفْطِرُ وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَعْتَزِلُ النِّسَاءَ فَلَا أَتَزَوَّجُ أَبَدًا فَجَاءَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ فَقَالَ أَنْتُمْ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا أَمَا وَاللّٰهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ لِلَّهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ لَكِنِّي أَصُومُ وَأُفْطِرُ وَأُصَلِّي وَأَرْقُدُ وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي (خ عن انس بن مالك)

Üç kişi, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in zevcelerinin evlerine gelip Peygamberimizin ibâdetinden soruyorlardı. Bunlara Peygamberimizin ibâdeti haber verilince kendi yaptıkları ibâdeti azımsadılar: ″Biz nerede, Resûlullah nerede? Allah’u Teâlâ, Peygamberinin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır″[2] dediler. İçlerinden biri: ″Bana gelince, ben geceleri dâimâ namaz kılacağım″ dedi. Diğeri de: ″Ben her zaman oruç tutacağım ve oruçsuz olmayacağım″ dedi. Üçüncüsü de: ″Ben de kadınlardan uzak duracağım ve hiç evlenmeyeceğim″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onların yanlarına gelerek şöyle buyurdu: ″Bu sözleri söyleyenler siz misiniz? Vallâhi! En fazla Allah’tan korkanınız ve en fazla takvâlı olanınız benim. Bununla beraber ben hem nâfile oruç tutarım, hem oruçsuz bulunurum, hem nâfile namaz kılarım, hem uyurum ve kadınlarla da evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.″[3]

Yine evlenmenin önemi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَانَ مُوسِرًا لأَنْ يَنْكِحَ فَلَمْ يَنْكِحْ فَلَيْسَ مِنَّا (ق هب عن ميمون أبي المغلس)

″Evlenmeye gücü yetip de evlenmeyen kişi bizden değildir.″[4]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 388-389.

[2] Bakınız: Sûre-i Fetih, Âyet 2.

[3] Sahih-i Buhârî, Nikâh 1; Sahih-i Müslim, Nikâh 1 (5).

[4] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül Mensûr, c. 5, s. 399; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 44463.


﴿ وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ ﴿٨٨﴾

88. Ve Allah’u Teâlâ’nın size ihsan buyurduğu rızıkları helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisine îman ettiğiniz Allah’tan da korkun.

İzah: Haram yiyenler hakkında ise Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَكَلَ لُقْمَةَ حَرام لَنْ تُقْبَلَ لَهُ صلاةُ أَربَعِينَ لَيلَةً وَلَمْ تُسْتَجَبْ لَهُ دَعوَةُ أَربَعِينَ صَبَاحَا وَكُلُّ لَحْم يُنٌبِتُهُ الحَرَامُ فَالنَّارُ أَولَى بِهِ وَإنَّ اللُّقْمَةَ الوَاحِدَةَ تُنْبِتُ اللَّحْمَ (الديلمي عن ابن مسعود)

″Kim haram bir lokma yerse, kırk gece namazı kabul olmaz, kırk sabah duâsı kabul olmaz, haramın bitirdiği her et ateşe lâyıktır. Şüphesiz tek haram lokma bile et meydana getirir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا يُبَالِي الْمَرْءُ مَا أَخَذَ مِنْهُ أَمِنَ الْحَلَالِ أَمْ مِنَ الْحَرَامِ (خ حم عن ابى هريرة)

″İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki kişi, aldığı (mal veya para) helâlden midir? Yoksa haram­dan mıdır? aldırmayacak.″[2]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 409/4.

[2] Sahih-i Buhârî, Buyû 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9247.


﴿ لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿٨٩﴾

89. Allah’u Teâlâ, bilmeyerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bile bile yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bu yoldaki yeminlerinizi bozarsanız, bunun keffâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on miskini doyurmak yahut onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Bunları yapmaya gücü yetmeyenler, (arka arkaya) üç gün oruç tutsunlar. Yemin edip de yeminlerinizi bozduğunuz vakit, yeminlerinizin keffâreti budur. Yeminlerinize sâdık olun. İşte Allah’u Teâlâ, âyetlerini size böyle beyan eder ki, şükredesiniz.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair Hz. Âişe’den şöyle nakledilmiştir:

أُنْزِلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ {لَا يُؤَاخِذُكُمْ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ} فِي قَوْلِ الرَّجُلِ لَا وَاللّٰهِ وَبَلَى وَاللّٰهِ (خ عن عائشة)

Âyette: ″Allah’u Teâlâ, bilmeyerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz″ diye geçen ifade, bir kimsenin yalanı kastetmeksizin söylediği, ″Hayır vallâhi, evet vallâhi″ gibi sözler söylemesi hakkında nâzil oldu.[1]

Bilmeyerek yapılan yeminlere, ″Yemin-i Lağv″ denir ki, İmam-ı Âzam Efendimize göre, doğru olduğu zannıyla yemin edilip de sonradan doğru ol­madığı anlaşılan veya yemin edilirken yalan söylemek kastı bulunmayan ye­minlerdir. Bu tür yeminler de keffâret yoktur.

Bile bile yapılan yeminlere de, ″Yemin-i Mün’akide″ denir ki, bu da bilerek yapılan yemindir. ″Vallâhi, yarın geleceğim gibi,″ bu tür yemini yerine getirmeyen kimseye keffâret gerekir.

Bir de ″Yemin-i Gâmus″ diye isimlendirilen yemin vardır ki, bu da yalan yere kasten yemin etmektir. Bu tür yapılan yeminin günahı çoktur. Buna keffâret kifâyet etmez. Çok tevbe istiğfar etmelidir.

Nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, Abdurrahman b. Semure Radiyallâhu anhu şöyle anlatmaktadır:

قَالَ لِي النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ سَمُرَةَ إِذَا حَلَفْتَ عَلَى يَمِينٍ فَرَأَيْتَ غَيْرَهَا خَيْرًا مِنْهَا فَأْتِ الَّذِي هُوَ خَيْرٌ وَكَفِّرْ يَمِينَكَ (خ م د عن عبد الرحمن بن سمرة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana: ″Yâ Abdurrahman b. Semüre! Bir şey üzerine yemin edip de başkasını o şeyden daha hayırlı gördüğünde, o hayırlı olanı yap ve yeminine keffâret öde″ buyurdu.[2]

Keffâret, âyette açıkça geçtiği üzere, taahhüt ettiğiniz yeminlerinizi bozarsanız, şu üç şeyden birini yerine getirin, demektir: ″Köle azat etmek, on fakiri giydirmek ve on fakiri doyurmak.″

Eğer bunlara da gücünüz yetmiyorsa, arka arkaya üç gün oruç tutun. Bu da fakirin keffâretidir.

Yeminini bozan kimsenin eğer mümkünse, Müslüman veya kâfir, büyük olsun, küçük olsun, erkek olsun kadın olsun, bir köle azat etmesi veya zıhâr[3] keffâretinde veya zıhâr yedirmesinde olduğu gibi sabah ve akşam ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on miskini doyurması yahut on fakire bütün bedenini örtecek orta halde birer elbise almasıdır. Eğer bunlardan hiç birini yapmaya gücü yetmezse, arka arkaya üç gün oruç tutar. Yeminini bozmayan kimse için yemin keffâreti gerekmez.[4]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ حَلَفَ فَقَالَ: إِنْ شَاءَ اللّٰهُ. فَإِنْ شَاءَ مَضَى وَإِنْ شَاءَ رَجَعَ غَيْرَ حَانِثٍ (البيهقي في الأسماء والصفات عن ابن عمر)

″Yemin ederken ″İnşâallah!″ diyen kişi dilerse yeminini yerine getirir, dilerse getirmez ve yemini bozulmaz (yemin keffareti gerekmez).″[5]

Yine yemin hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 225 ve izahına, adak hakkında da Sûre-i Bakara, Âyet 270 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Buhârî, Eymen 1, Keffârât 1, 6; Riyaz’üs-Sâlihîn, Hadis No: 1723.

[2] Sahih-i Buhârî, Eymen 10; Sahih-i Müslim, Eymen 3 (7, 9, 10, 13 Sünen-i Ebû Dâvud, Eymen 13.

[3] Zıhar ile ilgili de Sûre-i Mücâdele, Âyet 3-4 ve izahlarına bakınız.

[4] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfât, c. 1, s. 305.

[5] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 9, s. 454; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6126; Sünen-i Nesâî, Îman Ve’n-Nüzur 18.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿٩٠﴾

90. Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın amelinden olan murdar bir şeydir. Bunlardan sakının ki, felah bulasınız.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebi hakkında şu hâdise nakledilmiştir:

اللّٰهُمَّ بَيِّنْ لَنَا فِي الْخَمْرِ بَيَانًا شَافِيًا فَنَزَلَتْ الْآيَةُ الَّتِي فِي الْبَقَرَةِ فَدُعِيَ عُمَرُ فَقُرِئَتْ عَلَيْهِ فَقَالَ عُمَرُ اللّٰهُمَّ بَيِّنْ لَنَا فِي الْخَمْرِ بَيَانًا شَافِيًا فَنَزَلَتْ الْآيَةُ الَّتِي فِي النِّسَاءِ {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى} فَكَانَ مُنَادِي رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا أَقَامَ الصَّلَاةَ نَادَى لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى فَدُعِيَ عُمَرُ فَقُرِئَتْ عَلَيْهِ فَقَالَ اللّٰهُمَّ بَيِّنْ لَنَا فِي الْخَمْرِ بَيَانًا شَافِيًا فَنَزَلَتْ الْآيَةُ الَّتِي فِي الْمَائِدَةِ فَدُعِيَ عُمَرُ فَقُرِئَتْ عَلَيْهِ فَلَمَّا بَلَغَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُنْتَهُونَ قَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ انْتَهَيْنَا انْتَهَيْنَا (د ن ت عن عمر)

Hz. Ömer: ″Ey Al­lah’ım! İçki hakkında bize faydalı bir delil indir″ diye duâ etti. Bunun üzerine, ″Ey Resûlüm! Senden içki ve kumar hakkında sorarlar. De ki: ″Onların her birinde büyük günah vardır ve insanlar için onlarda bâzı menfaatler de vardır. Halbuki onların günahları, menfaatlerinden daha büyüktür…″ diye geçen Sûre-i Bakara, Âyet 219 nâzil oldu. Hz. Ömer çağırılıp kendisine bu âyet okununca yine, ″Ey Al­lah’ım! İçki hakkında bize faydalı bir delil indir″ diye duâ etti. Bunun üzerine, ″Ey îman edenler! Sarhoş olduğunuz halde ne dediğinizi bilinceye kadar namaz kılmayın…″ diye geçen Sûre-i Nisâ, Âyet 43 nâzil oldu. Bu âyetin nüzulünden sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in müezzini namaz için kamet edince, ″Sarhoş iken namaza yaklaşmayın″ diye ilan etti. Hz. Ömer çağırılıp bu âyet kendisine okununca yine, ″Ey Al­lah’ım! İçki hakkında bize faydalı bir delil indir″ diye duâ etti. Bunun üzerine de, ″Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın amelinden olan murdar bir şeydir. Bunlardan sakının ki, felah bulasınız.* Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza buğuz ve düşmanlık sokmak ve sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan vazgeçtiniz değil mi?″ diye geçen Sûre-i Mâide, Âyet 90-91 nâzil oldu. Hz. Ömer çağrılıp bu inen âyetler sonuna kadar okununca, Hz. Ömer: ″Vazgeçtik, vazgeçtik″ dedi.[1]

İçki içmenin haram olduğuna dair çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

Ümmü Seleme Radiyallâhu anhâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

نَهَى رَسُولُ اللّٰهِ عَنْ كُلِّ مُسْكِرٍ وَمُفْتَرٍ (طب حم د عن ام سلمة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem her müskir ve müfteri yasakladı.″[2]

Müskir, sarhoşluk veren her şey demektir. Bunun azının da çoğunun da haram olduğuna dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ (د ن ه عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Çoğu sarhoşluk veren şeyin azını da yasaklayıp haram kılıyorum.″[3]

Müfter ise, içince yüzü kızartan, kötü kokusu olan, kafayı bulandıran ve vücuda gevşeklik veren şeylerdir. İşte bu özellikler tütünde de mevcuttur. Ayrıca hem israftır, hem de sağlığa zarar verir. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

طَيِّبُوا اَفْوَاهَكُمْ فَاِنَّ اَفْوَاهَكُمْ طَرِيقُ الْقُرْآن (هب ابو مسلم فى سننه ابو نصر عن بعض الصحابة)

″Ağzınızı temiz tutun. Çünkü ağzınız Kur’ân yoludur.″[4]

Yine içki içenler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

يَشْرَبُ نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي الْخَمْرَ يُسَمُّونَهَا بِغَيْرِ اسْمِهَا (د ن عن محيريز)

″Ümmetimden bir kısmı içki içerler ve onlara değişik isimler verirler.″[5]

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يَقْعُدْ عَلَى مَائِدَةٍ يُشْرَبُ عَلَيْهَا الْخَمْرُ (در عن جابر)

″Kim Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsa, üzerinde içki içilen bir sofraya oturmasın!″[6]

لُعِنَتْ الْخَمْرُ عَلَى عَشْرَةِ أَوْجُهٍ بِعَيْنِهَا وَعَاصِرِهَا وَمُعْتَصِرِهَا وَبَائِعِهَا وَمُبْتَاعِهَا وَحَامِلِهَا وَالْمَحْمُولَةِ إِلَيْهِ وَآكِلِ ثَمَنِهَا وَشَارِبِهَا وَسَاقِيهَا (ه عن ابن عمر)

″İçkiye, on yönden lânet edilmiştir: İçkinin kendisine, onu imâl edene, imâl etmek isteyene, satıcısına, müşterisine, taşıyana, taşıttırana, kazancını yiyene, içene ve içirene.″[7]

İçki hakkında Hz. Osman Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

اجْتَنِبُوا الْخَمْرَ فَإِنَّهَا أُمُّ الْخَبَائِثِ إِنَّهُ كَانَ رَجُلٌ مِمَّنْ خَلَا قَبْلَكُمْ تَعَبَّدَ فَعَلِقَتْهُ امْرَأَةٌ غَوِيَّةٌ فَأَرْسَلَتْ إِلَيْهِ جَارِيَتَهَا فَقَالَتْ لَهُ إِنَّا نَدْعُوكَ لِلشَّهَادَةِ فَانْطَلَقَ مَعَ جَارِيَتِهَا فَطَفِقَتْ كُلَّمَا دَخَلَ بَابًا أَغْلَقَتْهُ دُونَهُ حَتَّى أَفْضَى إِلَى امْرَأَةٍ وَضِيئَةٍ عِنْدَهَا غُلَامٌ وَبَاطِيَةُ خَمْرٍ فَقَالَتْ إِنِّي وَاللّٰهِ مَا دَعَوْتُكَ لِلشَّهَادَةِ وَلَكِنْ دَعَوْتُكَ لِتَقَعَ عَلَيَّ أَوْ تَشْرَبَ مِنْ هَذِهِ الْخَمْرَةِ كَأْسًا أَوْ تَقْتُلَ هَذَا الْغُلَامَ قَالَ فَاسْقِينِي مِنْ هَذَا الْخَمْرِ كَأْسًا فَسَقَتْهُ كَأْسًا قَالَ زِيدُونِي فَلَمْ يَرِمْ حَتَّى وَقَعَ عَلَيْهَا وَقَتَلَ النَّفْسَ فَاجْتَنِبُوا الْخَمْرَ فَإِنَّهَا وَاللّٰهِ لَا يَجْتَمِعُ الْإِيمَانُ وَإِدْمَانُ الْخَمْرِ إِلَّا لَيُوشِكُ أَنْ يُخْرِجَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ (ن عثمان)

″İçki içmekten uzak durun, çünkü o kötülüklerin anasıdır. Sizden önceki ümmetler arasında ibâdetle meşgul olan bir adam vardı. Fahişe bir kadın ona meyletti ve hizmetçisini göndererek; şâhitlik için seni istiyoruz, diye onu çağırttı. O hizmetçiyle beraber onun yanına kadar geldiler. Her bir kapıdan içeri girince hizmetçi kapıları kilitliyordu. Sonunda güzel bir kadının yanına geldi kadının yanında bir çocuk, bir kap içerisinde de içki vardı. Kadın o gelen adama: ″Allah’a yemin olsun ki ben seni şâhitlik için çağırmadım, ya benimle ilişki kurarsın veya bu içkiden içersin veya bu çocuğu öldürürsün″ diye çağırdım. Adam: ″Öyleyse bana bir kadeh içki ver″ dedi. Kadın bir kadeh içki verdi, adam tekrar ver dedi ve sarhoş olunca kadınla zinâ etti, çocuğu da öldürdü. İşte bu olaydan ibret alıp içkiden uzak durun! Allah’a yemin ederim ki, içki ile îman bir arada durmaz; biri girerse, diğeri çıkar.″[8]

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْخَبَائِثَ جُعِلَتْ فِي بَيْتٍ فَأُغْلِقَ عَلَيْهَا, وَجُعِلَ مُفْتَاحَهَا الْخَمْرَ، فَمَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ وَقَعَ بِالْخَبَائِثِ (مصنف عبد الرزاق عن أبان)

″Bütün pislikler bir eve konuldu ve bu evin kapısı kilitlendi. Bu evin anahtarı da içki kılındı. Kim içkiyi içerse, o pisliğin içine düşer″[9]

Bu hususta Dahhâk Hazretleri de şöyle buyurmuştur:

مَنْ مَاتَ مُدْمِنًا لِلْخَمْرِ نُضِحَ فِي وَجْهِهِ بِالْحَمِيمِ حِينَ يُفَارِقُ الدُّنْيَا (ن عن الضحاك)

″Kim içki tiryakisi olarak ölürse, son nefesinde dünyâdan ayrılırken, yüzüne Cehennem suyu serpilir.″[10]

İçki içen birine verilen cezâya dair Huseyn b. el-Münzir Radiyallâhu anhu’dan şu hadis nakledilmiştir:

شَهِدْتُ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ وَأُتِيَ بِالْوَلِيدِ بْنِ عُقْبَةَ فَشَهِدَ عَلَيْهِ حُمْرَانُ وَرَجُلٌ آخَرُ فَشَهِدَ أَحَدُهُمَا أَنَّهُ رَآهُ شَرِبَهَا يَعْنِي الْخَمْرَ وَشَهِدَ الْآخَرُ أَنَّهُ رَآهُ يَتَقَيَّأُ فَقَالَ عُثْمَانُ إِنَّهُ لَمْ يَتَقَيَّأْ حَتَّى شَرِبَهَا فَقَالَ لِعَلِيٍّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ أَقِمْ عَلَيْهِ الْحَدَّ فَقَالَ عَلِيٌّ لِلْحَسَنِ أَقِمْ عَلَيْهِ الْحَدَّ فَقَالَ الْحَسَنُ وَلِّ حَارَّهَا مَنْ تَوَلَّى قَارَّهَا فَقَالَ عَلِيٌّ لِعَبْدِ اللّٰهِ بْنِ جَعْفَرٍ أَقِمْ عَلَيْهِ الْحَدَّ قَالَ فَأَخَذَ السَّوْطَ فَجَلَدَهُ وَعَلِيٌّ يَعُدُّ فَلَمَّا بَلَغَ أَرْبَعِينَ قَالَ حَسْبُكَ جَلَدَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَرْبَعِينَ أَحْسَبُهُ قَالَ وَجَلَدَ أَبُو بَكْرٍ أَرْبَعِينَ وَعُمَرُ ثَمَانِينَ وَكُلٌّ سُنَّةٌ وَهَذَا أَحَبُّ إِلَيَّ (د م عن حصين بن منذر)

Hz. Osman’ın yanında hazır bulundum. Yanına Velid getirildi. İki rek’at sabah namazı kılmıştı. Sarhoş olduğu için, ″Daha da kıla­yım mı?″ dedi. İki adam onun sarhoşluğu hakkında şâhitlik yaptı. O iki şâhitten biri Humrân idi. Bu şâhitlerden biri onun içki içtiğini söylerken, diğeri de onun, içtiğini kusarken gördüğünü söyledi. Bunun üzerine Hz. Osman: ″Tam anlamıyla içmeseydi, onu kusmazdı″ dedi ve Hz. Ali’ye: ″Yâ Ali! Kalk onu kamçıla″ dedi. Hz. Ali de: ″Yâ Hasan! Haydi, sen kalk da onu kamçıla″ dedi. Bunun üzerine Hz. Hasan: ″Hilâfetin serinlik, afiyet ve iyilikleri­ne nâil olan, onun sıcaklık, şiddet ve zorluk­larına da katlanmalıdır″ şeklinde bir misâl söyledi. Sonra, ″Yâ Abdullah b. Câfer! Kalk şuna şer’î cezâyı sen uygula″ dedi. Kalktı ve ona kamçı vurmaya başladı. Hz. Ali de bir yandan sayıyordu. Kırka ulaşınca, ″Bırak yeter″ dedi. Sonra şöyle buyurdu: ″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Hz. Ebû Bekir bu gibi durumlarda kırk kamçı vurdu. Hz. Ömer ise seksen kamçı vurdu. Bunla­rın hepsi sünnettir. Bu kırk kamçı benim için daha uygundur.″[11]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen Kumar da, her türlü şans oyunudur. Kumarın her çeşidi haramdır.

Kumar hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ لَعِبَ بِالْمَيْسِرِ، ثُمَّ قَامَ يُصَلِّي فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الَّذِي يَتَوَضَّأُ بِالْقَيْحِ وَدَمِ الْخِنْزِيرِ، فَتَقُولُ:اللّٰهُ يَقْبَلُ لَهُ صَلاةً؟ (طب عن عبد الرحمن)

″Kim kumar oynayıp da namaza kalkarsa, o irin ve domuz kanı ile abdest alan kişi gi­bidir. Allah’u Teâlâ böylesinin namazını kabul eder mi hiç?″[12]

Âyet-i Kerîme’de geçen Fal okları hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Mâide, Âyet 3’ün izahına bakınız.


[1] Sünen-i Nesâî, Eşribe 1; Sünen-i Ebû Dâvud, Eşribe 1; Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 6.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 25416; Taberânî, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 19233.

[3] Sünen-i Nesâî, Eşribe, 24; Sünen-i Ebû Dâvud, Eşribe 5; İbn Mâce, Eşribe 11.

[4] Beyhâkî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 2054; Râmûz’ul-Ehâdîs, 314/4.

[5] Sünen-i Nesâî, Eşribe 41; Sünen-i Ebû Dâvud, Eşribe 6.

[6] Sünen-i Dârimî, Eşribe, 4.

[7] Sünen-i İbn-i Mâce, Eşribe 6.

[8] Sünen-i Nesâî, Eşribe, 44.

[9] Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, Hadis No: 17068.

[10] Sünen-i Nesâî, Eşribe, 45.

[11] Sünen-i Ebû Dâvud, Hudûd 36; Sahih-i Müslim, Hudûd 8 (38).

[12] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 18199; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 442/2.


﴿ اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ ﴿٩١﴾

91. Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza buğuz ve düşmanlık sokmak ve sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan vazgeçtiniz değil mi?

İzah: Allah’u Teâlâ Sûre-i Mâide, Âyet 90 ve 91’de içki, kumar ve fal oklarının haram olduğunu beyan etmekte ve bunların Müslümanları namaz ve zikrullah ibâdetinden alıkoyduğuna dikkat çekmektedir. Bu ibâdetlerin önemi hakkında geçen Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lerden bâzıları şöyledir.

Sûre-i A’lâ, Âyet 14-15:

Şüphesiz ki nefsini (kötülüklerden) arındıran felâha ermiştir* ve o, Rabbinin ismini zikreder, namazı da kılar.

Sûre-i Ankebût, Âyet 45:

″Ey Resûlüm! Kitaptan sana vahyolunanı oku. Namaza devam et. Çünkü namaz, büyük ve küçük günahlardan alıkoyar ve (bu hususta) elbette zikrullah daha büyüktür. Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızı bilir.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Ahzâb, Âyet 21’de şöyle buyurmaktadır:

Yemin olsun ki Resûlullah’ta, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’u Teâlâ’yı çok zikredenler için güzel bir numune vardır.″

İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

كَانَ لَا يَكُونُ فِى الْمُصَلِّينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ صَلَاةً وَلَا يَكُونُ فِى الذَّاكِرِينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ ذِكْرًا (ابو نعيم خط عن ابن مسعود)

″Namaz kılanlar içinde herkesten fazla namazı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kılardı. Allah’u Teâlâ’yı zikredenler içinde de herkesten fazla zikri o yapardı.″[1] Namazda da zikirde de hepimizden ileriydi, demektir.

Bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle nakledilmiştir:

أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا أَخْبَرَهُ أَنَّ رَفْعَ الصَّوْتِ بِالذِّكْرِ حِينَ يَنْصَرِفُ النَّاسُ مِنْ الْمَكْتُوبَةِ كَانَ عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ كُنْتُ أَعْلَمُ إِذَا انْصَرَفُوا بِذَلِكَ إِذَا سَمِعْتُهُ. (خ م عن ابن عباس)

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ haber verdi ki: ″Halkın farz namazdan çıkınca yüksek sesle zikretmesi, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in zamanında var idi. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ buyurdu ki: ″Ben bu sesi işitir işitmez, zikir seslerinin yükselmesi ile namazdan çıktıklarını anlardım.″[2]

İşte bu Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lerde geçtiği üzere şeytan, Mü’minler tarafından yapılan bu ibâdetlere; içki, kumar gibi kötü alışkanlıklar ile engel olmak ister.


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 547/15; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 17931.

[2] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 465; Sahih-i Müslim, Mesâcid 23 (122).


﴿ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿٩٢﴾

92. Allah’a itaat edin ve Resûle itaat edin ve emirlerine muhalefet etmekten sakının. Şâyet yüz çevirirseniz, bilin ki Resûlümüze düşen, sâdece açık bir tebliğdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَلَا هَلْ عَسَى رَجُلٌ يَبْلُغُهُ الْحَد۪يثُ عَنّ۪ى وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللّٰهِ فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلَالًا اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ وَاِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيِهِ وَسَلَّمَ كَمَا حَرَّمَ اللّٰهُ (د ت ه عن المقدام بن معديكرب)

″Haberiniz olsun! Bana Kur’ân ile birlikte, onun bir benzeri sünnet de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bâzı kimselerin: ″Bize Kur’ân yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz, onu helâl; neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kabul edin″ diyeceği zamanlar yakındır. Şüphesiz ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı da Allah’u Teâlâ’nın haram kıldığı gibidir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

عَسَى أَحَدُكُمْ اَنْ يُكَذِّبَنِى وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ يَبْلُغُهُ الْحَدِيثُ عَنِّى فَيَقُولُ مَا قَالَ ذَا رَسُولُ اللّٰهِ دَعْ هَذَا وَهَاتِ مَا فِي الْقُرْآنِ (أبو نصر السجزى في الابانة وقال غريب عن جابر أبو نصر عن أبى سعيد(

″Sizden birinin koltuğuna dayanmış olduğu halde, beni yalanla-yacağı beklenir. Şöyle ki, kendisine benden bir hadis ulaştığında, ″Resûlullah böyle bir şey söylemedi. Bunu bırak, Kur’ân’dakini bana getir″ der.″[2]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 6; Sünen-i Tirmizî, İlim 10; Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 2.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, 315/10; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 983.


﴿ لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟ ﴿٩٣﴾

93. Îman edip sâlih amellerde bulunanlar için, mademki haramdan sakındılar ve îman edip sâlih amellere devam ettiler, sonra haram edilenlerden sakındılar ve bunların haram olduğuna inandılar, daha sonra yine haram edilenlerden sakınarak güzel amellerde bulundular. Artık bunlara haram edilmezden evvel yedikleri şeylerden dolayı bir günah yoktur. Allah’u Teâlâ, muhsinleri sever.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَأَيْتَ الَّذِينَ مَاتُوا وَهُمْ يَشْرَبُونَ الْخَمْرَ لَمَّا نَزَلَ تَحْرِيمُ الْخَمْرِ فَنَزَلَتْ {لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا إِذَا مَا اتَّقَوْا وَآمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} (ت عن ابن عباس)

İçkinin haram olduğunu bildiren Sûre-i Mâide, Âyet 91-92 nâzil olunca, Sahâbîler: ″Yâ Resûlallah! İçkinin haram olduğunu beyan eden âyet nâzil olmadan önce, içki içen ve o hâl üzere ölen arkadaşlarımızın hâli ne olacaktır?″ diye sormaları üzerine Sûre-i Mâide, Âyet 93 nâzil olmuştur.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 6.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٩٤﴾

94. Ey îman edenler! Yemin olsun ki Allah’u Teâlâ, görmedikleri halde kendisinden korkanları meydana çıkarmak için, ihramda iken elinizle tutacağınız ve mızraklarınızla vuracağınız avları çoğaltarak sizi imtihan edecektir. Bu beyandan sonra, her kim haddi aşarsa, onun için elim bir azap vardır.

İzah: Hudeybiye senesi Ashab, ihramlı iken Temim mevkiine geldiklerinde, Allah’u Teâlâ onları imtihan etmek için av hayvanlarını o kadar çoğaltmıştı ki, hattâ elleri ile tutacak kadar kendilerine yakın etmişti. Fakat Ashab, ihramlı iken kara hayvanı avlamak yasaklandığı için av yapmamışlar, Allah ve Resûlünün emrine itaat etmişlerdir. İşte onlar bu durumda iken bu Âyet-i Kerîme nâzil olmuştur.

Yahudilere, cumartesi gününde avlanmak yasak kılınmıştı. Allah onları imtihan etmek için o gün balıkları suyun yüzüne çıkardı. Bu durumu gören Yahudilerden çok azı hâriç, tamamı denize girip onları avladılar.[1] Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbı ise, av hayvanlarına elleriyle yakalayabilecekleri mesâfeye kadar gelmesine rağmen, Allah ve Resûlünün emrine boyun eğerek, onların hiçbirine dokunmamışlardır. Bu da Peygamberimizin ümmetinin, diğer ümmetlere olan üstünlüğünü gösterir.

Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 110’da şöyle buyurmaktadır:

″Ey Mü’minler! Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyeder ve Allah’a îman edersiniz. Ehl-i Kitap da îman etselerdi, elbette kendileri için hayırlı olurdu. Lâkin onlardan bir kısmı îman ettiler, çoğu ise îman etmeyerek kâfir kaldılar.″

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

اِنَّ اللّٰهِ فَضَّلَنِى عَلَى الْأَنْبِيَاءِ أَوْ قَالَ أُمَّتِى عَلَى الْأُمَمِ وَأَحَلَّ لِيَ الْغَنَائِمَ (ت عن ابى امامة)

″Allah’u Teâlâ, beni diğer Peygamberlerden, ümmetimi de diğer ümmetlerden üstün kıldı ve bizim için ganîmetleri helâl kıldı.″[2]


[1] Bu hususta Sûre-i A’râf, Âyet 163 ve Sûre-i Bakara, Âyet 65-66’ya bakınız.

[2] Sünen-i Tirmizî, Siyer 5.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَامًا لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ ﴿٩٥﴾

95. Ey îman edenler! İhramlı iken (karada yaşayan) avı öldürmeyin! Sizden her kim onu kasten öldürürse onun cezâsı, sizden adâlet sahibi iki kimsenin, (deve, sığır, koyun ve keçiden) o avın dengi olduğuna hükmettiği hayvanın, kurban olarak Kâbe’de (Harem-i Şerif dâhilinde) kesilerek tasadduk edilmesidir. Yahut onun cezâsı kefarettir ki, o da avın kıymetine eş olan yemek ile miskinleri doyurmaktan veya her miskinin yemeğine karşılık bir gün oruç tutmaktan ibârettir. Tâ ki bu sûretle işlediği suçun cezâsını tatsın. Allah’u Teâlâ geçmişte olanları affetti. Fakat her kim (bu yasaktan sonra) bir daha bunu yaparsa (avı öldürürse), Allah’u Teâlâ ondan intikamını alır. Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, intikam sahibidir.

İzah: İhramlı kimse, karada yaşayan bir av hayvanı öldürse veya öldürmek isteyen kimseye avın yerini gösterse cezâ lâzım gelir. Cezâsı ise, eğer cüsse bakımından benzeri yoksa öldürüldüğü yerdeki kıymeti, iki adâletli kimse tarafından tayin edilir. Eğer öldürüldüğü yerde kıymeti yoksa, oraya yakın olan yerdeki kıymeti takdir edilir. Öldürülen hayvanın kıymeti kurban olacak kadar olursa, kurban keser veya miktarınca fakirlere fıtır sadakası dağıtır. Eğer öldürülen hayvanın bedeli, fıtır sadakasından az ise onu da sadaka olarak verir veya yerine bir gün oruç tutar. İmamı Âzam ve Ebû Yusuf’un fetvâsı budur.

Bu konuda nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şu hâdise anlatılmaktadır:

Ebû Katâde Radiyallâhu anhu, ihramlı bir cemaatin içinde bulunuyordu. Kendisi ih­ramlı değildi. Bu sırada Ebû Katâde Radiyallâhu anhu, bir yaban merkebini[1] avlamış ve arkadaşları da ihramlı oldukları için onun avını yemekten kaçınmışlar, sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e durumu sormuşlar, o da onlara şöyle buyurmuştur:

هَلْ أَشَارَ إِلَيْهِ إِنْسَانٌ مِنْكُمْ أَوْ أَمَرَهُ بِشَيْءٍ قَالُوا لَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ فَكُلُوا فِى رِوَايَةٍ: هَلْ مَعَكُمْ مِنْهُ شَيْءٌ قَالُوا مَعَنَا رِجْلُهُ قَالَ فَأَخَذَهَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَكَلَهَا (م عن ابو قتادة)

″Sizden biriniz onun yerini gösterdiniz mi? veya öldürülmesi konusunda Ebû Katâde’ye emrettiniz mi? Ashâb-ı Kirâm: ″Hayır, Yâ Resûlallah!″ dediler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de: ″Öyleyse bundan yiyin″ buyurmuştur. Bir rivâyette de: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ondan yanınızda bir şey var mı?″ diye sordu. Ashâb: ″Bacağı yanımızdadır″ dediler. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onu alarak yedi″[2] diye geçmektedir.

Hz. Âişe annemizden nakledildiğine göre, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, şu hayvanların, ihramlı olunsa dahi öldürülmesini câiz görmüştür:

خَمْسٌ فَوَاسِقُ يُقْتَلْنَ فِي الْحِلِّ وَالْحَرَمِ الْحَيَّةُ وَالْغُرَابُ الْأَبْقَعُ وَالْفَأْرَةُ وَالْكَلْبُ الْعَقُورُ وَالْحُدَيَّا (م عن عائشة)

″Beş çeşit hayvan zararlı olup haremin dışında da haremde de öldürülebilir. Bunlar dölengeç kuşu, yılan, akrep, fare ve ısırıcı köpektir.″[3]

Hadis-i Şerif’in bâzı rivâyetlerinde; leş yiyen karga ve kurt da geçmektedir. Bunların dışındaki eti yenmeyen hayvanları öldürmek de cezâ gerektirir.


[1] Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bir Hadis-i Şerif’inde; ″Evcil eşek etini haram kılmıştır.″ (Sünen-i Tirmizî, Etime 3; Sahih-i Müslim, Sayd 6 (36 Sünen-i İbn-i Mâce, Zebâih: 13). Buradaki Hadis-i Şerif’te ise, Ebû Katâde’nin avladığı eşek, evcil eşekten farklı olup yabani olarak doğada yaşayan farklı bir hayvan türüdür.

[2] Sahih-i Müslim Hac 8 (63-64).

[3] Sahih-i Müslim, Hac 9 (66-79 Sahih-i Buhârî, Sayd 7.


﴿ اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًاۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ﴿٩٦﴾

96. İhramlı iken, suda yaşayan hayvanların avı ve onun yenilmesi, ondan yemeniz ve sefer esnasında azık edinmeniz için size helâl kılındı. Fakat ihramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Hesap için huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile, ihramlı iken bir kimsenin akarsularda ve göllerde yaşayan balıklardan avlanılması, yenilmesi ve sefer hâlinde de azık edilmesi helâl kılınmıştır. Kara avı ise, ihramlı kimseye kesin olarak haram kılınmıştır. Bu kimse bunu ne avlayabilir, ne de avlanan bir kimseye avın yerini gösterebilir.

″Suda yaşayan hayvanların avı″ diye tercüme ettiğimiz ″Sayd’ul-Bahr″ tâbiri; göl, ırmak, nehir ve havuz gibi yerlerde yetişen balıkları kapsamaktadır. Hadis-i Şerif’te:

كُلُّ شَيْءٍ فِي الْبَحْرِ مَذْبُوحٌقُلْتُ لِعَطَاءٍ صَيْدُ الْأَنْهَارِ وَقِلَاتِ السَّيْلِ أَصَيْدُ بَحْرٍ هُوَ قَالَ نَعَمْ ثُمَّ تَلَا {هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا} (خ عن ابن جريج)

″Denizde yaşayan her hayvan boğazlanmıştır (helâldir) diye geçmektedir… İbn-i Cüreyc dedi ki:

- Ben, Atâ İbn-i Ebî Rebâh’a:Nehirlerde ve sel birikintilerindeki av da, deniz avı mıdır?″ diye sordum. O da: ″Evet″ dedi ve sonra, ″Biri tatlı, susuzluğu giderici ve içimi kolay, diğeri tuzlu ve acı olan iki deniz eşit değildir. Halbuki her birinden taze et (balık) yersiniz…″ diye geçen Sûre-i Fatır, Âyet 12’yi okudu.[1]

Kıyıya vuran deniz avının helâl olduğuna dair Câbir Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bizleri, üzerimize Ebû Ubeyde’yi komutan tâyin ederek bir sefere yolladı. Kureyş’in bir kervanı ile karşılaşacaktık. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bizlere bir dağarcık hurma azığı vermişti. Başka bir şey bulamamıştı. Ebû Ubeyde bundan bize tane tane vermeye başladı. Kendisine:

- Bununla nasıl idâre ediyordunuz? diye soruldu. Şu cevabı verdi:

- Biz hurmayı âdeta emiyorduk, bebeğin emmesi gibi. Sonra da üzerine su içiyorduk. Bu bize geceye kadar yetiyordu. Birde acıktığımız zaman âsâlarımızla selem ağacının yapraklarına vurup düşürüyorduk, sonrada onu su ile ıslatıyor ve müteakiben de yiyorduk.[2] Sonra Câbir Radiyallâhu anhu şöyle devam etti:

وَانْطَلَقْنَا عَلَى سَاحِلِ الْبَحْرِ فَرُفِعَ لَنَا عَلَى سَاحِلِ الْبَحْرِ كَهَيْئَةِ الْكَثِيبِ الضَّخْمِ فَأَتَيْنَاهُ فَإِذَا هِيَ دَابَّةٌ تُدْعَى الْعَنْبَرَ قَالَ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ مَيْتَةٌ ثُمَّ قَالَ لَا بَلْ نَحْنُ رُسُلُ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَفِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَقَدْ اضْطُرِرْتُمْ فَكُلُوا قَالَ فَأَقَمْنَا عَلَيْهِ شَهْرًا وَنَحْنُ ثَلَاثُ مِائَةٍ حَتَّى سَمِنَّا قَالَ وَلَقَدْ رَأَيْتُنَا نَغْتَرِفُ مِنْ وَقْبِ عَيْنِهِ بِالْقِلَالِ الدُّهْنَ وَنَقْتَطِعُ مِنْهُ الْفِدَرَ كَالثَّوْرِ أَوْ كَقَدْرِ الثَّوْرِ فَلَقَدْ أَخَذَ مِنَّا أَبُو عُبَيْدَةَ ثَلَاثَةَ عَشَرَ رَجُلًا فَأَقْعَدَهُمْ فِي وَقْبِ عَيْنِهِ وَأَخَذَ ضِلَعًا مِنْ أَضْلَاعِهِ فَأَقَامَهَا ثُمَّ رَحَلَ أَعْظَمَ بَعِيرٍ مَعَنَا فَمَرَّ مِنْ تَحْتِهَا وَتَزَوَّدْنَا مِنْ لَحْمِهِ وَشَائِقَ فَلَمَّا قَدِمْنَا الْمَدِينَةَ أَتَيْنَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرْنَا ذَلِكَ لَهُ فَقَالَ هُوَ رِزْقٌ أَخْرَجَهُ اللّٰهُ لَكُمْ فَهَلْ مَعَكُمْ مِنْ لَحْمِهِ شَيْءٌ فَتُطْعِمُونَا قَالَ فَأَرْسَلْنَا إِلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْهُ فَأَكَلَهُ (م عن جابر)

Biz, deniz sahili üzerine gittik. Nihâyet karşımıza deniz sahili üzerinde iri bir kum tepesi gibi bir şey çıktı. Onun yanına geldik. Bir de baktık ki o, anber denilen (balina gibi) büyük bir hayvan. Ebû Ubeyde: ″Bu ölmüştür″ dedi. Sonra da: ″Hayır! Muhakkak ki biz, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in elçileriyiz, üstelik Allah yolundayız. Zor durumda kaldınız, ölü de olsa bun­dan yiyin!″ dedi. Ondan bir ay boyunca yedik. Hattâ üç yüz kişi olduğumuz halde, vücudumuz kendine gelip eski hâlini aldı. Yeminle söylerim ki, kendimizin onun göz çukurundan testilerle yağ doldurduğumuzu ve ondan öküz büyük-lüğünde parçalar kestiğimizi çok iyi bilmekteyim. Yine yeminle söylerim ki, Ebû Ubeyde bizden on üç kişi aldı da onları bu hayvanın göz çukuruna oturttu. Ve yine onun kaburga kemiklerinden birini alıp dikti. Sonra beraberimizde bulunan en büyük deveyi semerledi. Müteakiben deve bu hâli ile onun altından geçti. Ve bizler onun etinden birer defa kaynatılıp kurutulmak suretiyle elde edilen kurutulmuş yol azıkları yaptık. Nihâyet Medîne’ye gelince, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına varıp bu durumu ona anlattık. O da: ″Bu, Allah’ın size ihsan ettiği bir rızıktır. Beraberinizde, etinden hâlâ bir şey var mı ki, bize de yedirseniz?″ buyurdu. Biz de ondan bir parça Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e gönderdik, o da bundan yedi.[3]

Deniz avı ile ilgili Hanefi Mezhebi’nin kaynaklarından olan Mevkûfat adlı eserde denir ki: ″Suda yaşayan hayvanlardan her çeşit balık yenir. Yılan balığı ve yunus balığı da bu sınıftandır.″

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى قَدْ ذَبَحَ كُلَّ نُونٍ فِى الْبَحْرِ لِبَنِى آدَمَ (قط عبد اللّٰه بن سرجس)

″Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, denizde her balığı Âdemoğlu için boğazlamıştır.″[4]

Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Deniz yolculuğu yapan bâzı kimselerin, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e deniz suyu hakkında sormaları üzerine, O şöyle buyurdu:

هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ (البيهقى عن ابى هريرة)

″Deniz suyu, temizleyici ve ölüsü de helâldir.″[5]

Ancak suda kendi kendine sebepsiz olarak ölüp de su yüzeyinde, arkası üstüne dönmüş balıklar yenmez. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا ألْقَاهُ الْبَحْرُ أوْ جَزَرَ عَنْهُ فكُلُوهُ، وَمَا مَاتَ فِيهِ وَطفَا فَلَا تَأكُلُوهُ (د عن جابر)

″Denizin dışarıya attığını ya da denizin çekilip karada bıraktığını yiyin. Fakat suyun içinde ölüp de üste çıkanını yemeyin!″[6]

Balık ile çekirgenin, kesilmeden yenilmesi helâldir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُحِلَّتْ لَكُمْ مَيْتَتَانِ وَدَمَانِ فَأَمَّا الْمَيْتَتَانِ فَالْحُوتُ وَالْجَرَادُ وَأَمَّا الدَّمَانِ فَالْكَبِدُ وَالطِّحَالُ ( ه عن عبد اللّٰه بن عمر)

″Size iki ölü hayvanın eti ile iki kan helâl kılındı. İki ölü olan hayvan eti, balık ve çekirgedir. Kana gelince o da, karaciğer ve dalaktır.″[7]


[1] Sahih-i Buhârî, Sayd 12.

[2] Sefer sırasında Sahâbiler açlıktan ağaç yaprakları yedikleri için, bu sefere ″Habat (yaprak) Gaz­vesi″ de denilmiştir. Hicretin 8. Yılında meydana gelmiştir.

[3] Sahih-i Müslim, Sayd 4 (17), Sünen-i Ebû Dâvud, Et’ime 46.

[4] Sünen-i Dârukutnî, Eşribe 3 Hadis No: 4771.

[5] Beyhakî, Ma’rifet’üs-Sünen Ve’l-Âsâr, Hadis No: 107.

[6] Sünen-i Ebû Dâvud, Et’ime 36; Kütüb-i Sitte,Hadis No: 3479.

[7] Sünen-i İbn-i Mâce, Et’ime 31; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 3945. Deniz avı hakkında da Sûre-i Mâide, Âyet 96’ya bakınız.


﴿ جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَامًا لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ﴿٩٧﴾

97. Allah’u Teâlâ, Kâbe’yi, o Beyt-i Haram’ı, Şehr-i Haram’ı, hac için Kâbe’ye gönderilen kurbanları ve o kurbanlara takılan nişanları insanların dînî ve dünyevî işlerinin yerine gelmesi için vesîle kıldı. Bunlar, göklerde ve yerde olanların hepsini Allah’ın bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilen olduğunu bilmeniz içindir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Kâbe″ ifadesi hakkında Mücâhid Hazretleri şöyle buyurmuştur: ″Kâbe diye adlandırılmasının sebebi kare şeklinde olmasındandır.″[1] Kâbe kelimesi, sözlükte de küp; küp şeklindeki yapı anlamına gelmektedir. Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Beyt-i Haram″’dan maksat, Kâbe’dir. Beytullah diye de tâbir edilir. Buranın haram diye sıfatlanmış olmasının sebebi, hac zamanında ihramda olanlar için av yapmanın menedilmesi ve orada Sûre-i Bakara, Âyet 197’de: Haccın vakti, bilinen aylardır. Her kim o aylarda hacca başlayarak onu kendisine farz kılarsa, artık hac esnasında ailesiyle cimâ etmek, günah işlemek ve bir kimse ile çekişmek yasaklanmıştır…″ diye geçtiği üzere fısk ve cidalin haram olmasıdır.

Haram ayların sayısı dörttür; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ″Şehr-i Haram″ ise, ″Haram ay″ anlamına gelmekte ve kastedilen de, hac zamanı olan Zilhicce ayıdır.


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 491.


﴿ اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ ﴿٩٨﴾

98. Bilin ki, (ahkâmını çiğneyenler hakkında) Allah’ın azâbı muhakkak çok şiddetlidir. Ve şüphesiz Allah’u Teâlâ (emirlerine tâbi olanlar hakkında) çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.


﴿ مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ﴿٩٩﴾

99. Resûle düşen, sâdece tebliğdir. Allah’u Teâlâ, sizin açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri bilir.


﴿ قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟ ﴿١٠٠﴾

100. Ey Resûlüm! De ki: ″Pis olan şeylerin çokluğu hoşunuza gitse de, pis ile temiz bir olmaz. Ey hâlis akıl sahipleri! Allah’tan korkun ki, felah bulasınız.″

İzah: Âyette geçen ″Pis ile temiz bir olmaz″ ifadesinden maksat, haram ile helâl, pis olan şey ile temiz olan şey, kötü inanç ve çirkin işler ile güzel inanç ve güzel amel Allah katında bir olmaz, demektir.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ ﴿١٠١﴾

101. Ey îman edenler! Size açıklandığı zaman, kederleneceğiniz şeyleri sormayın. Eğer Kur’ân indirilirken onları sorarsanız, size açıklanır. Evvelce meydana gelmiş olan suallerinizden dolayı Allah’u Teâlâ sizi affetti. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, Halîm’dir (cezâ vermekte acele etmez).

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin nüzul sebebine dair Hz. Ali Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şu hâdise nakledilmiştir:

لَمَّا نَزَلَتْ {وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنْ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا} قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ الْحَجُّ فِي كُلِّ عَامٍ فَسَكَتَ ثُمَّ قَالُوا أَفِي كُلِّ عَامٍ فَقَالَ لَا وَلَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ فَنَزَلَتْ {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ إِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ} (ه ت عن على)

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 97’de: ″… Kudreti olanların hac için orayı ziyaret etmeleri, Allah’u Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hakkıdır…″ diye geçen buyruk nâzil olunca, bâzıları: ″Yâ Resûlallah! Her yıl mı farzdır?″ diye sordular. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem cevap vermedi. Tekrar: ″Her yıl mı farzdır?″ diye sordular. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Hayır değildir. Evet, diyecek olsaydım elbette ki her yıl hac yapmak farz olacaktı″ buyurdu ve bunun üzerine de: ″Ey îman edenler! Size açıklandığı zaman, kederleneceğiniz şeyleri sormayın…″ diye geçen Sûre-i Mâide, Âyet 101 nâzil oldu.[1]

Bu husus Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle geçmektedir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün hutbesinde bize şöyle hitap etti:

أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمْ الْحَجَّ فَحُجُّوا فَقَالَ رَجُلٌ أَكُلَّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلَاثًا فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ ثُمَّ قَالَ ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَدَعُوهُ (م ن حم عن ابى هريرة)

″Ey insanlar! Allah’u Teâlâ üzerinize haccı farz kıldı, haccedin″ diye buyurunca, Adamın biri: ″Her sene mi Yâ Resûlallah!″ diye sordu. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem sükût etti. O kişi aynı soruyu üçüncü kez tekrar sorunca, buyurdu ki: ″Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, evet deseydim hac üzeri­nize her sene farz olacaktı. Üzerinize farz olsaydı, buna güç yetiremeyecektiniz. Ben sizi bıraktı­ğım sürece siz de beni bırakın. Sizden öncekiler çok soru sormaları ve Peygamberlerine karşı muhalefet etmeleri sebebiyle helâk oldular. Ben size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği kadar tutun. Sizi bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan sakının.″[2]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 5; Sünen-i Ibn-i Mâce, Menâsik 2.

[2] Sahih-i Müslim, Hac 73 (412 Sünen-i Nesâî, Hac 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 10199.


﴿ قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ ﴿١٠٢﴾

102. Şüphesiz ki sizden evvelki kavimler, her şeyi sordular ve sonra o sebeple kâfir oldular.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سَئَلَتِ الْيَهُودُ عَنْ مُوسَى فَأَكْثَرُوا وَزَادُوا وَنَقَصُوا حَتَّى كَفَرُوا وَسَئَلَتِ النَّصَارَى عَنْ عِيسَى فَأَكْثَرُوا فِيهِ وَزَادُوا وَنَقَصُوا حَتَّى كَفَرُوا وَإِنَّهُ سَيَفْشُوا عَنِّي أَحَادِيثُ فَمَا أَتَاكُمْ مِنْ حَدِيثِي فَاقْرَءُوا كِتَابَ اللّٰهِ

وَاعْتَبِرُوهُ فَمَا وَافَقَ كِتَابَ اللّٰهِ فَأَنَا قُلْتُهُ وَمَا لَمْ يُوَافِقْ كِتَابَ اللّٰهِ فَلَمْ أَقُلْهُ. (طب عن عبد اللّٰه بن عمر)

″Mûsâ’dan Yahudiler sordular, yine sordular, suali çoğalttılar, artırdılar, eksilttiler. Tâ ki, küfre düştüler. Hristiyanlar da Îsâ’dan sordular da sordular, suali çoğalttılar, artırdılar ve eksilttiler. Nihâyet onlar da küfre düştüler. Şüphesiz ki benden size hadisler söylenecektir. Size benim hadislerim geldiğinde Allah’ın kitabı olan Kur’ân’ı okuyun ve onunla karşılaştırın. Kur’ân’a uyuyorsa, onu ben söylemişimdir. Eğer uymuyorsa, onu ben söylememişimdir.″[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 13046; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 294/8.


﴿ مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ﴿١٠٣﴾

103. Allah’u Teâlâ, bahîre, sâibe, vasîle ve hâm’dan hiçbirini size meşrû kılmadı. Lâkin kâfirler, Allah’a karşı (bize emri böyledir, diye) yalan söylerler. Onların çoğu akletmezler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen kavramlar, Said b. el-Müseyb Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre şöyledir:

الْبَحِيرَةُ الَّتِي يُمْنَعُ دَرُّهَا لِلطَّوَاغِيتِ فَلَا يَحْلُبُهَا أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ وَالسَّائِبَةُ كَانُوا يُسَيِّبُونَهَا لِآلِهَتِهِمْ لَا يُحْمَلُ عَلَيْهَا شَيْءٌ قَالَ وَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأَيْتُ عَمْرَو بْنَ عَامِرٍ الْخُزَاعِيَّ يَجُرُّ قُصْبَهُ فِي النَّارِ كَانَ أَوَّلَ مَنْ سَيَّبَ السَّوَائِبَ وَالْوَصِيلَةُ النَّاقَةُ الْبِكْرُ تُبَكِّرُ فِي أَوَّلِ نِتَاجِ الْإِبِلِ ثُمَّ تُثَنِّي بَعْدُ بِأُنْثَى وَكَانُوا يُسَيِّبُونَهَا لِطَوَاغِيتِهِمْ إِنْ وَصَلَتْ إِحْدَاهُمَا بِالْأُخْرَى لَيْسَ بَيْنَهُمَا ذَكَرٌ وَالْحَامِ فَحْلُ الْإِبِلِ يَضْرِبُ الضِّرَابَ الْمَعْدُودَ فَإِذَا قَضَى ضِرَابَهُ وَدَعُوهُ لِلطَّوَاغِيتِ وَأَعْفَوْهُ مِنَ الْحَمْلِ فَلَمْ يُحْمَلْ عَلَيْهِ شَيْءٌ وَسَمَّوْهُ الْحَامِيَ (خ عن سعيد بن المسيب)

Müşriklerin bâtıl inanışına göre bahîra, sütü putlara bağışlanan, bu sebeple kimsenin sağmadığı devedir. Sâibe, putlar için salıverilip ondan faydalanılmayan ve üzerine hiçbir yük yükletilmeyen devedir. Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi: ″Ben, İbn-i Amr el-Huzai’yi kendi bağırsaklarını Cehennem ateşinde sürükler bir halde olduğunu gördüm. Çünkü o develeri putlar için salarak, adak yapanların ilkidir.″ Hz. Said b. el-Müseyb şöyle devam etti: Vasîle, genç devedir ki, birinci ve ikinci doğumda birbiri üzerine dişi doğurması sebebiyle, putlar için terk edilen devedir. Hâm, Kendilerince belirlenen sayıda dişiye çekildikten sonra, putlar için terk edilen erkek devedir. Artık bunun üzerine hiçbir yük yükletilmezdi.[1]

Yine bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Eksem İbn-i Cevvan’a:

يَا أَكْثَم رَأَيْت عَمْرو بْن لُحَيّ بْن قَمَعَة بْن خِنْدَف يَجُرّ قُصْبه فِي النَّار فَمَا رَأَيْت رَجُلًا أَشْبَهَ بِرَجُلٍ مِنْك بِهِ وَلَا بِهِ مِنْك! فَقَالَ أَكْثَم: أَخْشَى أَنْ يَضُرّنِي شَبَهه يَا رَسُول اللّٰه فَقَالَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَا إِنَّك مُؤْمِن وَهُوَ كَافِر إِنَّهُ أَوَّل مَنْ غَيَّرَ دِين إِسْمَاعِيل وَبَحَّرَ الْبَحِيرَة وَسَيَّبَ السَّائِبَة وَحَمَى الْحَامِي (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن ابى هريرة)

″Yâ Eksem! Ben Amr İbn-i Luhayy el-Huzai’nin, Cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklediğini gördüm. Ben senden daha fazla ona benzeyenini görme­dim″ diye buyurunca, Hz. Eksem dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Onun bana benzeme­sinin, bana zarar vereceğinden korkuyorum.″ Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Hayır, korkma. Çünkü sen Mü’minsin, o ise kâfirdi. O, İsmâil’ın dînini değiştiren ilk ki­şiydi. Putları dikti ve hayvanları, bahîra, sâibe, vasîle ve hâm diye isimlendirdi.″[2]


[1] Sahih-i Buhârî, Menâkib 9; Tefsir-i Mâide 13.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14272; İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 11, s. 118.


﴿ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ ﴿١٠٤﴾

104. Onlara, ″Allah’ın indirdiğine ve Resûle gelin″ denildiği vakit onlar, ″Babalarımızdan gördüğümüz şey bize yeter″ dediler. Babaları câhil ve hidâyetten uzak olsalar da mı?

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ مَا بَعَثَنِي اللّٰهُ بِهِ كَمَثَلِ رَجُلٍ أَتَى قَوْمًا فَقَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي رَأَيْتُ الْجَيْشَ بِعَيْنَيَّ وَإِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْعُرْيَانُ فَالنَّجَاءَ فَأَطَاعَهُ طَائِفَةٌ مِنْ قَوْمِهِ فَأَدْلَجُوا فَانْطَلَقُوا عَلَى مَهَلِهِمْ فَنَجَوْا وَكَذَّبَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ فَأَصْبَحُوا مَكَانَهُمْ فَصَبَّحَهُمْ الْجَيْشُ فَأَهْلَكَهُمْ وَاجْتَاحَهُمْ فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ أَطَاعَنِي فَاتَّبَعَ مَا جِئْتُ بِهِ وَمَثَلُ مَنْ عَصَانِي وَكَذَّبَ بِمَا جِئْتُ بِهِ مِنَ الْحَقِّ (خ م عن ابى موسى)

Ben ve Allah’ın benimle gönderdiği; halkına gidip de şöyle diyen adama benzeriz: Düşmanı gözümle gördüm, sizi uyarıyorum. Haydi, kaçıp kendinizi kurtarın! Halkından bir kısmı onu dinleyip yavaş yavaş orayı terk ederek kaçıp kurtulurlar; diğer kısmı da ona kulak asmayıp yerlerini terk etmezler ve böylece düşmana yem olup helâk olurlar. İşte bana itaat ederek, Allah katından getirdiklerime uyup, uygulayanlar ile bana başkaldırıp Allah katından getirdiklerimi yalanlayanların durumu da böyledir.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, İ’tisam 2; Sahih-i Müslim, Fedâil 6 (16 Rudânî, Cem’ul Fevâid, Hadis No: 154.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿١٠٥﴾

105. Ey îman edenler! Nefsinizin ıslahı size aittir. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O da size yaptıklarınızı haber verecektir.

İzah: Allah’u Teâlâ, bize nefsimizle mücâhede edip ıslah ederek, hidâyet üzere olmamızı emretmektedir. Nefis ile mücâhede hakkında Sûre-i Nisâ, Âyet 96’nın izahına bakınız.

Ey îman edenler! Nefsinizi ıslah edin. Allah’a taatten ayrılmayın. Emir ve yasaklarını tutun. Böylece kendi yükümlü­lüğünüzü yerine getirin. Sizler Allah’ın size farz kıldığı iyiliği emretme, kötülükten nehyetme vazifenizi yerine getirdikten sonra, artık dalâlet yoluna sapanlardan sorumlu değilsiniz, demektir. Bu hususta Muaz b. Cebel Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أَخْبِرْنِي عَنْ قَوْلِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ} قَالَ: يَا مُعَاذُ، مُرُوا بِالْمَعْرُوفِ، وَتَنَاهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ، فَإِذَا رَأَيْتُمْ شُحًّا مُطَاعًا، وَهَوًى مُتَّبَعًا، وَإِعْجَابَ كُلِّ امْرِئٍ بِرَأْيِهِ، فَعَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ، لَا يَضُرُّكُمْ ضَلَالَةُ غَيْرِكُمْ، فَهُوَ مِنْ وَرَائِكُمْ أَيَّامُ صَبْرٍ، الْمُتَمَسِّكُ فِيهَا بِدِينِهِ مِثْلُ الْقَابِضِ عَلَى الْجَمْرِ، فَلِلْعَامِلِ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ مِثْلُ عَمَلِ أَحَدِكُمُ الْيَوْمَ كَأَجْرِ خَمْسِينَ مِنْكُمْ، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، خَمْسِينَ مِنْهُمْ؟ قَالَ: بَلْ خَمْسِينَ مِنْكُمْ أَنْتُمْ (ابن مردويه عن معاذ بن جبل)

Yâ Resûlallah! Bana Allah’u Teâlâ’nın, ″Ey îman edenler! Nefsi-nizin ıslahı size aittir. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez″ buyruğundan haber ver dediğimde, ″Ey Muaz! İyiliği emredip kötülükten nehyedin. Ancak cimriliğe itaat edildiğini, nefsânî şeylere tâbi olunduğunu, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini gördüğünüz zaman, kendi nefsinize bakın. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimseler size zarar veremez. Şüphesiz aranızda sabır gerektirecek günler vardır. O gün dîne tutunan kişi, ellerinde kor tutmuş gibi olacaktır. O zaman sizin gibi amel işleyenlerin sevabı elli kişinin sevabı kadardır″ buyurdu. Ben, ″Yâ Resûlallah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar mı?″ dediğimde, ″Hayır, sizlerden elli kişinin sevabı kadardır″ buyurdu.[1]


[1] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 5, s. 516-517.


﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ح۪ينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَاَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةُ الْمَوْتِۜ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَر۪ي بِه۪ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الْاٰثِم۪ينَ ﴿١٠٦﴾

106. Ey îman edenler! Sizden biri, ölüm döşeğinde vasiyet edeceği vakit, sizden adâlet sahibi iki şâhit tutun. Şâyet sefer hâlinde bulunur ve vasiyet anında Müslüman şâhit bulamazsanız, kendi dîninizden olmayan diğer iki kimseyi şâhit tutun. Eğer o gayr-i müslimlerin şâhitliğine güvenemezseniz, onları bekletin ve ikindi namazından sonra onlar da, ″Şâhitlik edeceğimiz kimse, akrabamızdan olsa bile hakkı bırakıp da farz olan şâhitliği dünyâ menfaati için gizlemeyiz; gizlersek, elbette günahkârlardan oluruz!″ diye yemin etsinler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de, belli olan bir namazdan bahsedilmektedir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Aclan kabilesinden olan iki kimseye ikindi namazından sonra ″Lânetleşme″ yemi­ni ettirmiştir. Bu da göstermektedir ki, Müslümanların namazında yemin ettirme vakti olarak seçilen namaz, ikindi namazıdır. İşte bundan dolayı bu âyetin metninde geçen ″Namaz″ ifadesine, ″İkindi namazı″ diye mânâ verilmiştir. Sa’bi, Said b. Cübeyr ve İbrâhim en-Nehâi Hazretlerine göre de buradaki namazdan maksat, ikindi namazıdır. Çünkü Ebû Mûsâ el-Eş’arî Radiyallâhu anhu, gayr-i müslim olan iki vekili, ikindi namazından sonra yemin ettirmiştir.


﴿ فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْمًا فَاٰخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذ۪ينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْاَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهَادَتُنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَاۘ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٠٧﴾ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ يَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ﴿١٠٨﴾

107-108. Bunlar yemin ettikten sonra, yalan yere yemin ettikleri anlaşılırsa, önceki iki şâhidin yerine, haksızlığa uğramış olan vârislerden iki kişi, ″Vallâhi! Bizim şâhitliğimiz, onların şâhitliklerinden daha doğrudur. Yeminimizde hak ve hakikati aşmadık. Aştıysak, elbette zâlimlerden oluruz!″ diye yemin etsinler.* Bu usul, şâhitliklerini gerektiği gibi yapmaları yahut yaptıkları yeminden sonra yeminlerinin reddedilmesinden korkmaları için en iyi yoldur. Al­lah’tan korkun ve emirlerini dinleyin. Allah’u Teâlâ, fâsıklar topluluğuna hidâyet etmez.

İzah: Bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

Temim b. Evs ed-Dâri ile Adiy b. Yezid Hristiyan iken (Müslüman olmadan önce), Amr b. el-As’ın kölesi ve Müslüman olan Budeyl b. Ebî Meryem yanlarında olduğu halde, ticaret için Şam’a gittiler. Şam’a ulaştıklarında, Budeyl hastalandı. Her neyi varsa hepsini arkadaşlarından habersiz bir kâğıda yazıp, onu da eşyasının arasına koyduktan sonra, arkadaşlarına; kendisi vefât ettikten sonra eşyasını götürüp ailesine teslim etmeleri için vasiyet etti.

Vefâtından sonra arkadaşları eşyasını karıştırdılar ve eşya arasında gördükleri üç yüz miskal ağırlığında, üzeri altın ile kaplı olan gümüş bir kabı aldılar. Kalan diğer eşyayı da götürüp Budeyl’in ailesine teslim ettiler.

Budeyl’in ailesi o eşyaları karıştırınca, o yazıyı buldular ve gümüş kabın noksan olduğunu anladılar. Bunu Temim ile Adiy’den istediler. İnkârları üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e şikâyet ettiler. İnkârlarında ısrar edince, hıyânet etmediklerine dair onlara yemin ettirildi.

Bir müddet sonra, Budeyl’in vârisleri o kabı Mekke’de buldular. Sahibi, onu Temim ile Adiy’den satın aldığını söyleyince, tekrar Temim ile Adiy’e müracaat ettiler. Onlar, bu kabı ölenin sattığını iddia ettiler. Halbuki evvelce, mîrasçımız malından bir şey sattı mı? diye sordukları zaman da, satmadığını söylemişlerdi. Bu sefer sözlerini ispat edemediler.

Tekrar Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e müracaat olundu. Vârislerden ikisi Temim ile Adiy’in hâin ve yeminlerinde yalancı olduklarına yemin edip kabı aldılar. İşte Sûre-i Mâide, Âyet 106-108’in nüzul sebebi bu olaydır.[1]


[1] Bakınız: Sahih-i Buhârî, Vesâyâ 27; Nûr’ul-Beyan, c. 1, s. 241.


﴿ يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿١٠٩﴾

109. O gün ki, Allah’u Teâlâ Peygamberleri toplayacak da (ümmetinizi dâvet ettiğinizde) ″Size verilen cevap neydi?″ diye soracak. Onlar da, ″Bizim hiçbir bilgimiz yok, gaybı bilen ancak Sensin, Sen!″ diyeceklerdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen hususla ilgili olarak Allah’u Teâlâ Sûre-i A’râf, Âyet 6’da da şöyle buyurmaktadır:

Kendilerine Peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız ve gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الرَّجُلَانِ وَيَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الثَّلَاثَةُ وَأَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ وَأَقَلُّ فَيُقَالُ لَهُ هَلْ بَلَّغْتَ قَوْمَكَ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيُدْعَى قَوْمُهُ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَكُمْ فَيَقُولُونَ لَا فَيُقَالُ مَنْ يَشْهَدُ لَكَ فَيَقُولُ مُحَمَّدٌ وَأُمَّتُهُ فَتُدْعَى أُمَّةُ مُحَمَّدٍ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَ هَذَا فَيَقُولُونَ نَعَمْ فَيَقُولُ وَمَا عِلْمُكُمْ بِذَلِكَ فَيَقُولُونَ أَخْبَرَنَا نَبِيُّنَا بِذَلِكَ أَنَّ الرُّسُلَ قَدْ بَلَّغُوا فَصَدَّقْنَاهُ قَالَ فَذَلِكُمْ قَوْلُهُ تَعَالَى {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} (ه عن ابى سعيد(

Mahşer günü, bir Peygamber beraberinde ümmeti olarak iki adam olduğu halde gelir. Bir başka Peygamber, beraberinde ümmeti olarak üç kişi bulunduğu halde gelir. Bundan fazla ve az ümmetle gelen Peygamber de olur. Sonra o gelen her Peygambere: ″Sen kendi kavmine dîni tebliğ ettin mi?″ diye sorulur. O da, ″Evet″ der. Sonra onun kavmi huzura çağrılarak, ″Peygamberiniz size dîni tebliğ etti mi?″ denilir. Onlar: ″Hayır″ derler. Bunun üzerine onların Peygamberlerine: ″Kavmine, senin dîni tebliğ ettiğine dair şâhidin kimdir?″ denilir. O da, ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmeti″ der. Bunun üzerine Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti çağrılır ve onlara: ″Bu Peygamberler, kavmine dîni tebliğ etti mi?″ diye sorulur. Onlar da, ″Evet″ derler. Sonra Allah’u Teâlâ Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetine: ″Bu Peygamberlerin, kendi kavmine dîni tebliğ ettiğine dair bilginiz nedir?″ der. Onlar da, ″Peygamberlerin, kendi kavimlerine dîni tebliğ ettiklerini bize Peygamberimiz haber verdi, biz de onu tasdik ettik″ derler. İşte bu açıklama Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Bakara, Âyet 143’te: ″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″ diye geçen buyruğunun muhtevâsıdır.[1]

Ümmet-i Muhammed’in şâhitliği hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 143 ve izahına bakınız.


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 34.


﴿ اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًاۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴿١١٠﴾

110. O gün Allah’u Teâlâ şöyle buyuracak: ″Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve annene olan nîmetimi zikret. O zaman ki, seni Ruh’ul-Kudüs (Cebrâil) ile kuvvetlendirmiştim. Sen beşikte iken de yetişkin iken de insanlara konuşuyordun. Ve o zaman ki, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Ve o zaman ki, iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor ve ona üflüyordun, o da iznimle kuş oluyordu. Ve iznimle anadan doğma körlerin gözlerini açıyor ve ebraslıları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) şifâya kavuşturuyordun. Ve o zaman ki, iznimle ölüleri diriltiyordun. Mûcizeler gösterdiğin İsrailoğullarından kâfir olanlar, gösterdiğin mucizelere: ″Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir!″ dedikleri vakit, seni onlardan kurtarmıştım.″

İzah: Bu âyetin sonunda Allah’u Teâlâ Hz. Îsâ’ya hitâben: Seni onlardan kurtarmıştım″ diye buyurmuştur. Yani, sana îman etmeyen kâfirlerin seni öldürmeye teşebbüs ettiklerinde, onların elinden seni kurtararak, semâya kaldırdım, böylece sana hiçbir zarar veremediler, demektir.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre: ″Îsâ Aleyhisselâm, otuz yaşında Peygamber olmuş ve otuz ay Peygamberlik yaptıktan sonra göğe yükseltilmiştir.″[1]

Yahudilerin Hz. Îsâ’yı öldüremedikleri, Allah’u Teâlâ’nın onu ikinci kat göğe yükseltmesi ve kıyâmetten evvel yeryüzüne inip Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti olarak yaşayacağına dair daha geniş bilgi için Sûre-i Nisâ, Âyet 157-159 ve izahlarına bakınız.

Yine Âllah’u Teâlâ Âyet-i Kerîme’de Hz. Îsâ’ya kitap ve hikmet ilmini öğrettiğini beyan etmektedir. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 151 ve izahına bakınız.


[1] Tercüm-i Tefsir-i Tibyan, c. 1, s. 483.


﴿ وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ ﴿١١١﴾

111. Ve o zaman ki, Havârilere: ″Bana ve Resûlüme îman edin!″ diye vahyetmiştim. Onlar da: ″Îman ettik, bizim muhakkak Müslüman olduğumuza şâhit ol″ demişlerdi.

İzah: Vehiy lügatta; kelâm, göndermek, işâret, ilham, bir şeyi gizlice bildirmek anlamlarına gelmektedir. Şeriatta vahiy, Cenâb-ı Hakk’ın dilediği şeyleri Peygamberlerine birer yol ile bildirmesi, anlatması ve öğretmesi demektir.

İlham tabiri de lügatta; Haber vermek, anlatmak, feyiz yoluyla kalbe gelen bilgiler demektir. Evliyâullahın kalplerine doğan bazı ilâhî sırlar, ilâhî ilimler de ilham eseridir. İşte bu Âyet-i Kerîme’de geçen Havârilere olan vahiyden maksat, onlara Allah’u Teâlâ’nın ilham etmesidir. Çünkü bunlar Peygamber değil, Evliyâullahtır. Mûsâ Aleyhisselâm’ın annesi de bir Peygamber olmadığı halde, Allah’u Teâlâ ona ne yapacağını ilham ederek bildirmiştir. Bu husus Sûre-i Kasas, Âyet 7’de şöyle geçmektedir:

Mûsâ’nın annesine: ″Mûsâ’yı emzir ve öldürülmesinden korktuğun zaman, onu Nil Nehri’ne bırak, korkma ve mahzun olma. Çünkü Biz onu en yakın zamanda sana döndüreceğiz ve onu Resullerden yapacağız″ diye vahyettik.

Allah’u Teâlâ, Hz. Meryem’e de Îsâ Aleyhisselâm ile müjdelemek için Cebrâil Aleyhisselâm’ı göndermiştir. Bu husus Sûre-i Meryem, Âyet 16-19’da şöyle geçmektedir:

Ey Resûlüm! Kitapta (Kur’ân’da), Meryem’e dair anlattıklarımızı da zikret. Bir zaman Meryem, ailesinin bulunduğu yerin doğu tarafına çekilmişti.* Meryem, ailesiyle kendi arasına bir perde çekti. Ona Cebrâil’i gönderdik. Cebrâil ona tam bir insan şeklinde göründü* Meryem, Cebrâil’e: ″Ben senden Rahmân’a sığınırım. Allah’tan korkarsan, bana ilişme″ dedi.* Cebrâil: ″Ben senin sığındığın Rabbinin resûlüyüm. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için geldim″ dedi.

Yine İbrâhim Aleyhisselâm, Hacer vâlidemiz ile oğlu İsmâil Aleyhisselâm’ı Kâbe’nin bulunduğu yere bıraktığında, Hacer vâlidemiz ve oğlu susuz kalmışlardı. Hacer vâlidemiz, su aramak için Safâ ve Merve tepelerine çıkarak, bu iki tepe arasında yedi defa gitmiştir. O, bu halde iken, Cebrâil Aleyhisselâm ona görünerek onunla konuşmuştur. Bu husus İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şöyle nakledilmiştir:

فَلَمَّا أَشْرَفَتْ عَلَى الْمَرْوَةِ سَمِعَتْ صَوْتًا فَقَالَتْ صَهٍ تُرِيدُ نَفْسَهَا ثُمَّ تَسَمَّعَتْ فَسَمِعَتْ أَيْضًا فَقَالَتْ قَدْ أَسْمَعْتَ إِنْ كَانَ عِنْدَكَ غِوَاثٌ فَإِذَا هِيَ بِالْمَلَكِ عِنْدَ مَوْضِعِ زَمْزَمَ فَبَحَثَ بِعَقِبِهِ أَوْ قَالَ بِجَنَاحِهِ حَتَّى ظَهَرَ الْمَاءُ فَجَعَلَتْ تُحَوِّضُهُ خ عن ابن عباس)

… Son defa Merve Tepesi’ne çıktığında bir ses işitti. Bunun üzerine Hacer vâlidemiz: ″Ey ses sahibi! Sesini duyurdun. Eğer bize yardım edecek bir kudretin varsa, bize yardım et″ dedi ve böyle der demez, Zemzem kuyusunun yerinde bir melek (Cebrâil Aleyhisselâm) göründü. O melek, topuğu ile yahut kanadıyla yeri kazıyordu. Nihâyet su göründü. Su başka tarafa akmasın diye Hacer vâlidemiz, hemen suyun etrafını çevirerek havuz gibi yaptı[1]

Aynı şekilde Allah’u Teâlâ’nın velî kullarına ilham etmesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَقَدْ كَانَ فِيمَا قَبْلَكُمْ مِنْ الْأُمَمِ مُحَدَّثُونَ فَاِنْ يَكُونُ فِى أُمَّتِى أَحَدٌ فَاِنَّهُ عُمَرُ (خ ت عن ابى هريرة(

″Yemin olsun ki, sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine ilham olunan kimseler vardı. Ümmetim içinde onlardan biri de şüphesiz Ömer’dir.″[2]


[1] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 10.

[2] Sahih-i Buhârî, Fedâil’ul–Ashâb 6, Enbiyâ 54; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 17.


﴿ اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١١٢﴾ قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿١١٣﴾

112-113. O vakti ki, Havâriler: ″Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin gökten bize bir mâide (sofra) indirebilir mi?″ demişlerdi. Îsâ da onlara:″Eğer Mü’min iseniz, Allah’tan korkun″ demişti.* Bu cevap üzerine Havâriler: ″Biz istiyoruz ki, ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, senin bize doğru söylediğini bilelim ve buna şâhitlik edenlerden olalım″ demişlerdi.

İzah: Îsâ Aleyhisselâm’ın dinde kendine yardımcı olan Havârileri vardı. Bunların sayısı on iki idi. Bu Havâriler hakkında geniş bilgi için Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 52-54 ve izahına bakınız.


﴿ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ ﴿١١٤﴾

114. Bunun üzerine Meryem oğlu Îsâ: ″Yâ Allah! Ey Rabbimiz! Gökten bize bir sofra indir! Bize, bizden evvel ve sonra gelenlere bayram ve Senden (kudretine) bir delil olsun. Bize rızık ver. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın″ dedi.


﴿ قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَدًا مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ ﴿١١٥﴾

115. Allah’u Teâlâ da: ″Ben sofrayı size indiririm. Fakat sofranın inmesinden sonra, sizden inkâr edenlere de öyle azap ederim ki, âlemlerden hiçbir kimseye o azap ile azap etmem″ diye buyurdu.

İzah: Îsâ Aleyhisselâm’ın sofra mûcizesi birçok tefsirde şöyle nakledilmiştir:

Bir keresinde İsrailoğullarından beş bin kişi önder olarak, Îsâ Aleyhisselâm’ın karşısına çıktılar ve hep birlikte havarilerle yemek yemeyi istediler. Bunun üzerine Îsâ Aleyhisselâm duâ etti. Göğe bakarlarken semâdan iki bulut arasında kırmızı bir sofra önlerine indi. Îsâ Aleyhisselâm ağladı: ″İlâhi! Beni şükredenlerden et. Bunu bir rahmet kıl. Cezâ kılma″ diye duâ etti. Kalkıp abdest aldı, namaz kıldı, yine ağladı, sonra sofranın örtüsünü açtı ve ″Bismillâh, hayrurrâzıkîn!(Rızık verenlerin en hayırlısı olan Allah’ın ismiyle!) dedi. Bir de ne görsünler; sofrada kızarmış, pulsuz, kılçıksız, yağlı bir balık. Baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke ve etrafında pırasadan başka her çeşit yeşillik olan sebze ve birincisinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsünde tereyağı, dördüncüsünde peynir ve beşincisinde pastırma bulunan beş yufka vardı. Havârilerden Şem’un: ″Yâ Rûhullah! Bu sofradakiler dünyâ yemeklerinden mi, âhiret yemeklerinden mi?″ diye sordu. Îsâ Aleyhisselâm: ″Hayır, ikisinden de değil. Allah’u Teâlâ’nın kudretiyle verdiği şeylerdir. Yiyin ve şükredin ki, nîmetini size artırsın″ dedi. Sonra: ″Yâ Rûhullah! Bu mûcizeden bize bir mûcize daha göstersen″ dediler. Îsâ Aleyhisselâm: ″Ey balık! Allah’ın izniyle diril″ dedi. Balık hemen dirildi. Sonra: ″Dön eski hâline!″ dedi. Yine kı­zarmış bir balık oldu. Daha sonra sofra uçup gitti. Buna rağmen, içlerinden isyan edenler oldu. Onlar maymun ve domuz şekline döndürüldüler.

Îsâ Aleyhisselâm, Yahudilere gönderilen bir Peygamberdir. İncil’in dili İbrânicedir. Bu mûcizeyi inkâr edenler de onlardır, onu öldürmek isteyenler de yine Yahudilerdir.[1]

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُنْزِلَتْ الْمَائِدَةُ مِنَ السَّمَاءِ خُبْزًا وَلَحْمًا وَأُمِرُوا أَنْ لَا يَخُونُوا وَلَا يَدَّخِرُوا لِغَدٍ فَخَانُوا وَادَّخَرُوا وَرَفَعُوا لِغَدٍ فَمُسِخُوا قِرَدَةً وَخَنَازِيرَ (ت عن عمار بن ياسر)

″Gökten Îsâ’ya inen sofra; et ve ekmek olarak indirilmişti ve kendilerine de hâinlik yapmamaları ve yarın için bu gıdalardan saklamamaları emredilmişti. Fakat hâinlik ettiler; yarın için bir şeyler alıp sakladılar. Sonunda da maymun ve domuz şekline döndürüldüler.″[2]

Bu sofra bir pazar günü indirilmiştir. Pazar gününün Hristiyanlarca bayram sayılması bu sebeptendir, denilir.


[1] Bu hususta Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 49 ve Sûre-i Nisâ, Âyet 157’ye bakınız.

[2] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 6; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6938.


﴿ وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿١١٦﴾ مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًا مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ ﴿١١٧﴾ اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿١١٨﴾

116-118. Ey Resûlüm! Hatırlat o vakti ki, Allah’u Teâlâ: ″Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakıp da, beni ve annemi ilah edinin, dedin?″ diye buyurdu. Îsâ da dedi ki: ″Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hak olmayan sözü insanlara söylemek bana lâyık olmaz. Öyle bir şey dediysem, muhakkak onu bilirsin. Sen benim gizlediğim şeyleri bilirsin. Ben ise, Senin gizlediğin şeyleri bilemem. Gaybleri bilen ancak Sensin, Sen.* Ben onlara bana emrettiğin şeylerden başka bir şey demedim. ″Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin″ dedim. Ben onların arasında iken hallerine şâhit idim, beni yükselttikten sonra onların hallerini gözetleyen Sen idin. Sen her şeye şâhitsin.* Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır (Sana itiraz edecek yoktur). Eğer onları affedersen, şüphesiz Sen her şeye gâlipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.″

İzah: Sûre-i Mâide, Âyet 116 ile ilgili olarak Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre, o şöyle buyurmuştur:

يُلَقَّى عِيسَى حُجَّتَهُ فَلَقَّاهُ اللّٰهُ فِي قَوْلِهِ {وَإِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ} (ت عن ابى هريرة)

Allah’u Teâlâ, Îsâ Aleyhisselâm’a, Sûre-i Mâide, Âyet 116’daki: ″Ey Resûlüm! Hatırlat o vakti ki, Allah’u Teâlâ: ″Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakıp da beni ve annemi ilah edinin, dedin?″ diye geçen sorusu hakkında, nasıl cevap vereceğini (Âyet-i Kerîme’nin devamında geçtiği üzere) ona öğretmiştir.[1]

Bu âyetler ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hutbede şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ مَحْشُورُونَ إِلَى اللّٰهِ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا ثُمَّ قَالَ {كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ} إِلَى آخِرِ الْآيَةِ ثُمَّ قَالَ أَلَا وَإِنَّ أَوَّلَ الْخَلَائِقِ يُكْسَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِبْرَاهِيمُ أَلَا وَإِنَّهُ يُجَاءُ بِرِجَالٍ مِنْ أُمَّتِي فَيُؤْخَذُ بِهِمْ ذَاتَ الشِّمَالِ فَأَقُولُ يَا رَبِّ أُصَيْحَابِي فَيُقَالُ إِنَّكَ لَا تَدْرِي مَا أَحْدَثُوا بَعْدَكَ فَأَقُولُ كَمَا قَالَ الْعَبْدُ الصَّالِحُ {وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} فَيُقَالُ إِنَّ هَؤُلَاءِ لَمْ يَزَالُوا مُرْتَدِّينَ عَلَى أَعْقَابِهِمْ مُنْذُ فَارَقْتَهُمْ (خ عن ابن عباس)

″Ey insanlar! Şüphesiz ki, sizler Allah’ın huzurunda yalınayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksınız. Sonra Sûre-i Enbiyâ, Âyet 104’deki: ″… Varlıkları ilk olarak nasıl yarattıysak, öyle iâde ederiz. Bu, yerine getireceğimiz vaadimizdir. Biz, bu vaadimizi muhakkak yaparız″ buyruğunu okudu ve daha sonra şöyle buyurdu:

- İyi bilin ki mahşer gününde, yaratılanların ilk elbise giydirileni İbrâhim Aleyhisselâm olacaktır. Yine iyi bilin ki ümmetimden bir kısım insanlar getirilecek ve onlar sol tarafa doğru gö­türüleceklerdir. Ben: ″Ey Rabbim! Bunlar benim Ashâbımdır″ diyeceğim. Bana: ″Sen bunların senden sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun″ denilecektir. Ben de, şu sâlih kulun; Îsâ Aleyhisselâm’ın, Sûre-i Mâide, Âyet 117’de: ″Ben onlara bana emrettiğin şeylerden başka bir şey demedim. ″Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin″ dedim. Ben onların arasında iken hallerine şâhit idim, beni yükselttikten sonra onların hallerini gözetleyen Sen idin. Sen her şeye şâhitsin″ diye söylediği gibi söyleyeceğim. Bana şöyle denecektir: ″Sen onlardan ayrıldıktan sonra dinden döndüler ve mürtet olarak devam ettiler.″[2]

Allah’u Teâlâ, Hz. Îsâ’yı yeryüzünden alarak göğe yükseltmiştir ve kıyâmetten evvel yeryüzüne inecek ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti olarak yaşayacaktır. Bu hususta geniş bilgi için Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 55-57 izahına bakınız.

Yine Sûre-i Mâide, Âyet 118 hakkında Abdullah İbn-i Amr İbn’il-Âs Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, İbrâhim Aleyhisselâm’ın, Sûre-i İbrâhîm, Âyet 36’da geçen ″Ey Rabbim! Şüphesiz putlar, insanlardan birçoğunun dalâlete düşmesine sebep oldular. Bana tâbi olan bendendir; bana âsi olan için de şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhamet edensin″ buyruğunu ve Îsâ Aleyhisselâm’ın, Sûre-i Mâide, Âyet 118’de geçen ″Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır (Sana itiraz edecek yoktur). Eğer onları affedersen, şüphesiz Sen her şeye gâlipsin, hüküm ve hikmet sahibisin″ diye geçen âyetleri okudu ve ellerini kaldırarak:

اللّٰهُمَّ أُمَّتِي أُمَّتِي وَبَكَى فَقَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ يَا جِبْرِيلُ اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ وَرَبُّكَ أَعْلَمُ فَسَلْهُ مَا يُبْكِيكَ فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَام فَسَأَلَهُ فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِمَا قَالَ وَهُوَ أَعْلَمُ فَقَالَ اللّٰهُ يَا جِبْرِيلُ اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ فَقُلْ إِنَّا سَنُرْضِيكَ فِي أُمَّتِكَ وَلَا نَسُوءُكَ (م عن عبد اللّٰه بن عمرو بن العاص)

″Allah’ım! Ümmetim, ümmetim″ deyip ağladı. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Cebrâil! Muhammed’e git ve Rabbin en iyi bilen olduğu halde, onu ağlatanın ne olduğunu sor″ diye buyurdu. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve niçin ağladığını sordu. Peygamberimiz de durumu ona haber verdi. Allah’u Teâlâ en iyi bilen olduğu halde buyurdu ki:

- Yâ Cebrâil! Muhammed’e git ve de ki: ″Ümmetin konusunda Biz seni râzı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz.″[3]

Nitekim bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ شَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي (ه عن جابر)

″Şüphesiz ki benim şefaatim, mahşer günü ümmetimden büyük günah işleyen kimselere olacaktır.″[4]

Şefaat hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 255 ve izahına bakınız.


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 6.

[2] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Mâide 12.

[3] Sahih-i Müslim, Îman 86 (346).

[4] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd: 37; Sahih-i Buhârî, Rikâk 51; Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 21; Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 11.


﴿ قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿١١٩﴾

119. Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Bugün, sâdıklara, sadâkatlarının fayda vereceği bir gündür. Onlar için altlarından nehirler akan Cennetler vardır. Onlar orada ebedî kalacakladır. Allah’u Teâlâ onlardan râzı oldu. Onlar da Allah’u Teâlâ’dan râzı oldular. İşte büyük kurtuluş budur.″


﴿ لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٢٠﴾

120. Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların mülkü Allah’ındır. O, her şeye kâdirdir.