FETİH SÛRESİ

Bu sûre 29 âyettir. Medîne döneminde nâzil olmuştur. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, gördüğü bir rüyâ üzerine hac ve umre yapmak için Ashâbıyla birlikte Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Hudeybiye mevkiine geldiğinde müşrikler önlerine çıktı ve onları Mekke’ye göndermediler. Allah’u Teâlâ da bu sûrede geçen âyetlerde Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethedileceğini müjdeledi. Bu sebeple ″Fetih Sûresi″ ismi verilmiştir.

Enes Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Hudeybiye’den dönüşü sırasında, ″Ey Resûlüm! Şüphesiz Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik…″ diye devam eden Sûre-i Fetih, Âyet 1-5 nâzil oldu. O zaman Müslüman-lar kendilerini şiddetli bir keder ve üzüntü sarmış bir halde idiler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hüdeybiye’de kurbanlıkları kesmişti. Müteakiben şöyle buyurdu:

لَقَدْ أُنْزِلَتْ عَلَيَّ آيَةٌ هِيَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنَ الدُّنْيَا جَمِيعًا (م عن انس بن مالك)

″Yemin olsun, üzerime öyle bir âyet indirildi ki o bana bütün dünyâdan daha sevgilidir.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Cihat 34 (97).


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاۙ ﴿١﴾ لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ ﴿٢﴾ وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا ﴿٣﴾

1-3. Ey Resûlüm! Şüphesiz Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.* Tâ ki Allah’u Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nîmetini tamamlasın ve seni doğru yola iletsin.* Ve Allah’u Teâlâ sana izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.

İzah: Bu âyetlerde müjdelenen fethin; Mekke’nin fethi olduğu nakledilmiştir. Bu hususta Abdullah İbn-i Mugaffal Radiyallâhu anhu şu hâdiseyi anlatır:

رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ فَتْحِمَكَّةَعَلَى نَاقَتِهِوَهُوَ يَقْرَأُ سُورَةَ الْفَتْحِ يُرَجِّعُ وَقَالَ لَوْلَا أَنْ يَجْتَمِعَ النَّاسُ حَوْلِي لَرَجَّعْتُ كَمَا رَجَّعَ (خ عبد اللّٰه بن مغفل)

Mekke’nin fethi günü Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘i devesi üzerinde gördüm. O, sesini işittirecek derecede yükselterek Fetih Sûresi’ni okuyordu. Râvi Muâviye der ki: ″Halkın etrafıma toplanması düşüncesi olmasaydı, Abdullah İbn-i Mugaffal’ın (Resûlü Ekrem’in okuyuşunu anlatırken) sesini yükselttiği gibi ben de yükseltirdim.″[1]

Bu fethin, Hayber’i de kapsadığına dair nakledildiğine göre; Mücemmi’ b. Câriye Radiyallâhu anhu, Kur’ân’ı ezberlemiş kişilerden birisi idi. Bu zât şöyle anlatmıştır:

Biz, Hudeybiye’de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte hazır bulunduk. Oradan ge­ri döndüğümüzde bir de baktık ki, insanlar develerini hızlıca sürmeye koyulmuşlar. Biri diğerine: ″İnsanlara ne oluyor?″ diye sordu. ″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, Al­lah’u Teâlâ vahiy indirdi″ dediler. Biz de hızlıca yola koyulduk. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i Ku­ra el-Ğamim denilen yani Mekke ile Medîne arasında Hicaz taraflarında bir yerin yakının­da bulduk. İnsanlar bir araya gelip toplanınca, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

فَقَرَأَ عَلَيْهِمْ إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَيْ رَسُولَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ هُوَ قَالَ أَيْ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ إِنَّهُ لَفَتْحٌ فَقُسِمَتْ خَيْبَرُ عَلَى أَهْلِ الْحُدَيْبِيَةِ لَمْ يُدْخِلْ مَعَهُمْ فِيهَا أَحَدًا إِلَّا مَنْ شَهِدَ الْحُدَيْبِيَةَ (حم عن مجمع بن جارية)

″Ey Resûlüm! Şüphesiz Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik″ buyruğunu okudu. Ashâbdan bir adam: ″Yâ Resûlallah! Bu bir fetih midir?″ diye sordu, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet, nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki, gerçekten o bir fetihtir″ diye buyurdu. Bunun sonucunda da Hayber (ganîmeti), Hudeybiye’ye katılanlara paylaştırıldı. Hudeybiye’ye katılanların dışında hiç kimse bu paylaştırılanlar arasına katılmadı.[2]

Pey­gamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye’den geri döndüğünde, Hayber’e giderek orayı fethetti. Hayber’deki malları alıp döndü. O zamana kadar ellerinde bulunan silah ve teçhizattan kat kat fazlasını elde etti. Bu alınan ganîmetlerle Mekke fethedildi. Nitekim Mekke’nin fethi, Âdiyât Sûresi’nde anlatılmaktadır.

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde, yaptığı ibâdet hakkında Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا صَلَّى قَامَ حَتَّى تَفَطَّرَ رِجْلَاهُ قَالَتْ عَائِشَةُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَتَصْنَعُ هَذَا وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ فَقَالَ يَا عَائِشَةُ أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا (م عن عائشة)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, geceleri mübârek ayakları şişinceye kadar ibâdet ederdi. Hz. Âişe: ″Yâ Resûlallah! Senin geçmiş ve gelecek olan günahlarını Allah’u Teâlâ bağışladığı[3] halde, niçin bu kadar ibâdet edip kendini yoruyorsun?″ deyince, buyurdu ki: ″Yâ Âişe! Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?″[4]


[1] Sahih-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1625.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14923.

[3] Bakınız: Sûre-i Fetih, Âyet 2.

[4] Sahih-i Müslim, Sıfat-ı Kıyâmet 18 (81).


﴿ هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَانًا مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۙ ﴿٤﴾

4. Mü’minlerin îmanlarını kat kat artırmaları için kalplerine sekînet veren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Sekînet″ ifadesi; sukünet, sebat, vakar, izzet, kalbin mutmain olması gibi anlamlara gelmektedir.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat; bütün melekler, insanlar, cinler vesâire maddî ve manevî bütün varlıklar, Allah Teâlâ’nın birer kudret eseridir, onun emir ve fermanına tâbidirler; Allah’u Teâlâ onlar hakkında dilediği tasarrufa sâhiptir. Dilediği zaman din düşmanlarını elbette ki, kahr ve helak eder ve Ehl-i İslâm’ı zaferlere nâil kılar, demektir.


﴿ لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزًا عَظ۪يمًاۙ ﴿٥﴾

5. Bütün bunlar Allah’u Teâlâ’nın; Mü’min erkeklerle Mü’min kadınları, içinde ebedî kalacakları, altlarından nehirler akan Cennetlere koyması ve onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme hakkında Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu şu hâdiseyi anlatmıştır:

Al­lah’u Teâlâ’nın geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığına dair olan Sûre-i Fetih, Âyet 2, Hudeybiye’den dönü­şünde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında nâzil oldu. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurdu:

لَقَدْ نَزَلَتْ عَلَيَّ آيَةٌ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا عَلَى الْأَرْضِ ثُمَّ قَرَأَهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَيْهِمْ فَقَالُوا هَنِيئًا مَرِيئًا يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَدْ بَيَّنَ اللّٰهُ لَكَ مَاذَا يُفْعَلُ بِكَ فَمَاذَا يُفْعَلُ بِنَا فَنَزَلَتْ عَلَيْهِ {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ حَتَّى بَلَغَ فَوْزًا عَظِيمًا} (ت عن انس)

″Yemin ederim ki, bana öyle bir âyet indirildi ki, o benim için yeryüzü üze­rindeki her şeyden daha sevimlidir.″ Sonra Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bu âyeti Ashâba okudu. Onlar da: ″Ne mutlu sana, kutlu olsun sana Yâ Resûlallah! Allah’u Teâlâ sana ne yapacağını açıklamış bulunuyor. Peki, ya bize ne yapacak?″ dediler. Bunun üze­rine: ″Bütün bunlar Allah’u Teâlâ’nın; Mü’min erkeklerle Mü’min kadınları, içinde ebedî kalacakları, altlarından nehirler akan Cennetlere koyması ve onların günahlarını örtmesi içindir…″ diye devam eden Sûre-i Fetih, Âyet 5 nâzil oldu.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 49.


﴿ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا ﴿٦﴾

6. Bir de (Allah’u Teâlâ, ″Resûlüne ve Mü’minlere yardım etmeyecek″ diye), Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkekleri ve münâfık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azâba uğratması içindir. Mü’minler için bekledikleri felâket, kendi başlarına dönsün. Allah’u Teâlâ, onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve onlara Cehennemi hazırlamıştır. Orası, ne kötü bir dönüş yeridir.


﴿ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا ﴿٧﴾

7. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’nin açıklaması için Sûre-i Fetih, Âyet 4’ün izahına bakınız.


﴿ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ ﴿٨﴾ لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا ﴿٩﴾

8-9. Ey Habîbim! Şüphesiz Biz seni bir şâhit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.* Böylece Ey insanlar! Allah’a ve Resûlüne îman edesiniz, O’nun dînine yardımda bulunasınız, O’na tâzim edesiniz ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mü’minleri Cennetle müjdeleyici, kâfirleri de Cehennemle korkutucu ve her ümmet üzerine de bir şâhit olarak gönderilmiştir. Âhirette her ümmete Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinin ve onların üzerine de kendisinin şâhit olacağını, Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 143’te şöyle haber vermektedir:

″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″

Bu şâhitliğin âhirette nasıl olacağına dair daha geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 143’ün izahına bakınız.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا۟ ﴿١٠﴾

10. Ey Resûlüm! Şüphesiz ki sana biat edenler, muhakkak ki Allah’a biat ederler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Her kim ahdini bo­zarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Her kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse, Allah’u Teâlâ ona büyük bir mükâfat verecektir.

İzah: Allah’u Teâlâ: Ey Resûlüm! O ağacın altında senin elinden tutanlardan Allah râzı oldu. Onlar, senin elinden tuttukları vakit, onların elinin üstünde Allah’u Teâlâ‘nın eli vardı, diye buyurmaktadır. Bu olay Hudeybiye’de meydana gelmiş ve şöyle gerçekleşmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem rüyâsında, hac ve umre yapmak üzere Kâbe’ye gittiklerini Ashâbına anlattı. Bunun üzerine hac ve umreye niyet ederek, ihram giydiler ve savaş için yeterli silahları olmadığı halde Mekke’ye doğru yola çıktılar. Hudeybiye mevkiine geldiler. Hz. Osman, Kureyşlilerin akrabası olduğu için, öldürülmez düşüncesi ile, elçi olarak Mekke’ye gönderildi. Hac ve umre niyetiyle ihrama girdikleri için kimsede harp etmek için yeterli silah yoktu. O sırada Hz. Osman‘ın şehit edildiği haberi geldi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bu haberi duyunca, orada bulunan bir ağacın altına geldi ve sağ elini uzatarak, ″Müşriklerle harp edeceğim. Allah için elimden tutun, biât edin″ dedi. Hiç kimsede yeterli silah olmadığından bu söz, Ashâb arasında endişeye sebep oldu. Aslında bu, Allah‘u Teâlâ’nın Mü’minleri bir imtihânı idi. Hattâ bâzıları develerin ve kayaların arkasına saklandılar. Müslümanlar, yemin edip biât etme hususunda tereddüt içinde idiler. Çünkü silahsız harbe gidilmezdi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar sağ elini uzatarak, ″Müşriklerle harp edeceğim. Allah için elimden tutun, biât edin″ dedi.

Bunun üzerine Müslümanlardan bâzıları gelip biât etmeye başladı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Osman burada olsaydı, o da biat ederdi diyerek sol elini, sağ elinin üzerine koyup, ″Bu da Osman’ın elidir″ buyurdu. Böylece biat eden on kişi oldu.

On erkek biat edince, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem müteessir oldu. Tekrar ″Bana gelip biat edin″ diye çağırdı. Bu defa da beş veya altı kadın gelerek biat ettiler ve ″Yâ Resûlallah! Malımızla, canımızla, kanımızın son damlasına kadar senin öl dediğin yerde, Allah için öleceğiz″ dediler. Böylece onlar da yemin ederek biat ettiler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem çok memnun oldu. Sahâbe-i Kirâm: ″Yâ Resûlallah! Bu kadınlar sana biât edince çok sevindin. Sebebi nedir?″ diye sorunca, buyurdu ki: ″Bunlar, ümmetimden kıyâmete kadar gelecek bütün kadınlara kefil oldular. Eğer biât etmeselerdi, harplerde erkeklerin yanında kadınlardan Allah için harp eden olmazdı, ona seviniyorum.″

Nihâyet Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e biat eden erkek ve kadınlardan sonra Hz. Osman’ın şehit edilmediği, sağ olarak geldiği haberi alındı. İşte o biât edenler hakkında: Ey Resûlüm! Şüphesiz ki sana biat edenler, muhakkak ki Allah’a biat ederler…″ diye devam eden Sûre-i Fetih, Âyet 10 nâzil oldu. Bunun üzerine diğer Ashâb da gelerek Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e biat ettiler. Fakat bunların biatı öncekilerinki kadar makbul olmadı. Peygamberimize biat eden erkek ve kadın Ashâbın, yeterli silahları olmadığı halde, kâfirlere karşı savaşmayı göze alarak kendi canlarını ortaya koymaları, Allah’u Teâlâ’nın hoşuna gitti ve bu sebeple hem o erkekler, hem de o kadınlar büyük derece alarak Cennetle müjdelendiler.

Hudeybiye’de, o ağacın altında erkeklerden biat eden on kişiye, ″Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenmiş on kişi) denilmiştir. Bunlar, hayatta iken Cennetlik olduklarının müjdesini almışlardır.

Humeyd Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, Cennetle müjdelenen on kişi şu şekilde geçmektedir:

سَعِيدُ بْنُ زَيْدٍ فَقَالَ أَشْهَدُ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنِّي سَمِعْتُهُ وَهُوَ يَقُولُ عَشْرَةٌ فِي الْجَنَّةِ النَّبِيُّ فِي الْجَنَّةِ وَأَبُو بَكْرٍ فِي الْجَنَّةِ وَعُمَرُ فِي الْجَنَّةِ وَعُثْمَانُ فِي الْجَنَّةِ وَعَلِيٌّ فِي الْجَنَّةِ وَطَلْحَةُ فِي الْجَنَّةِ وَالزُّبَيْرُ بْنُ الْعَوَّامِ فِي الْجَنَّةِ وَسَعْدُ بْنُ مَالِكٍ فِي الْجَنَّةِ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ فِي الْجَنَّةِ وَلَوْ شِئْتُ لَسَمَّيْتُ الْعَاشِرَ قَالَ فَقَالُوا مَنْ هُوَ فَسَكَتَ قَالَ فَقَالُوا مَنْ هُوَ فَقَالَ هُوَ سَعِيدُ بْنُ زَيْدٍ. .... قَالَ لَمَشْهَدُ رَجُلٍ مِنْهُمْ مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَغْبَرُّ فِيهِ وَجْهُهُ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِ أَحَدِكُمْ عُمُرَهُ وَلَوْ عُمِّرَ عُمُرَ نُوحٍ (د عن عبد الرحمن بن الأخنس)

Said b. Zeyd, bir cemaatin içinde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in on kişinin Cennetlik olduğunu söylediğini işittim dedi ve devam etti: ″Ebû Bekir Cennetliktir, Ömer Cennetliktir, Osman Cennetliktir, Ali Cennetliktir, Talhâ Cennetliktir, Zübeyr Cennetliktir, Sa’d b. Ebî Vakkas Cennetliktir, Abdurrahman b. Avf Cennetliktir, Ebû Ubeyde b. Cerrah Cennetliktir.″ Râvi der ki: Zeyd, onuncu da sükut etti. Dinleyenler: ″Onuncu kim?″ diye sordular. Bu taleb üzerine, ″Said b. Zeyd!″ dedi. Yani bu, kendisi idi.

Ebû Dâvud, Zeyd Radiyallâhu anhu’nun bu Hadis-i Şerif’i rivâyet ettikten sonra şu sözü de ilave ettiğini nakletmektedir:

″Allah’a yemin ederim ki, onlardan birinin Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunması, sizden birinin ömür boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hattâ ömrü, Nûh’un ömrü kadar uzun olsa bile.″[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 9; Sünen-i Tirmizî, Menâkib 28.


﴿ سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًاۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا ﴿١١﴾

11. Cihattan geri kalan bedevîler sana: ″Mallarımız ve ehlimiz bizi meşgul etti (çünkü onlara bakacak kimsemiz yoktu), artık Allah’tan bizim için bağışlanma dile″ diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ, sizin hakkınızda bir zarar dilerse veya sizin hakkınızda bir menfaat dilerse, artık kim Allah’ın dilediği bir şeyi geri çevirebilir? Doğrusu Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızdan haberdardır.″

İzah: İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur: Bu âyette bahsedilenler; Gıfar, Müzeyne, Cuheyne, Eşlem, Eşca’ ve Dîl bedevîleridir. Bunlar, Medîne çevresinde bulunan bedevîlerdi.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye yılı, hac ve umre yapmak maksadıyla Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmak is­teyince, onların da kendisi ile birlikte yola çıkmalarını istemiş; ancak onlar Kureyş’ten çekindikleri için Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu emrinden geri kalmışlardı. Bunun üzerine bu Âyet-i Kerîme nâzil oldu.

Bunlar daha sonra mâzeretlerini beyan ederek, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den kendileri için mağfiret dilemesini istemek üzere geldiler. Halbuki onların asıl düşünceleri, dışa vurduklarından farklı idi. Allah’u Teâlâ, bu buyruğu ile onların iç yüzlerini açığa çıkartarak, onları rezil etti. İşte katıksız münâfıklık budur.


﴿ بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا ﴿١٢﴾

12. Bilakis siz, Resûlün ve Mü’minlerin, ailelerine aslâ dönmeye-ceklerini zannetiniz. Bu fikir size güzel göründü, kalbinizde yer tuttu ve kötü bir zan ile zanda bulundunuz ve helâke mahkûm bir kavim oldunuz.


﴿ وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَع۪يرًا ﴿١٣﴾

13. Her kim Allah’a ve Resûlüne îman etmezse, şüphesiz Biz, kâfirler için şiddetli bir ateş hazırladık.

İzah: Allah’a ve Resûlüne îman etmeyenler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِى أُرْسِلْتُ بِهِ اِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (حم م عن ابى هريرة)

″Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka Cehennem ehlinden olacaktır.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 70 (240 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8255.


﴿ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿١٤﴾

14. Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.


﴿ سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ يُر۪يدُونَ اَنْ يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللّٰهِۜ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاۜ بَلْ كَانُوا لَا يَفْقَهُونَ اِلَّا قَل۪يلًا ﴿١٥﴾

15. Siz, ganîmetleri almak için gittiğiniz vakit, daha önce cihada katılmayıp geri kalanlar: ″Bırakın biz de sizinle gelelim″ diyecekler. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Siz aslâ bizimle gelemezsiniz. Çünkü Allah’u Teâlâ daha önce hakkınızda böyle buyurdu.″ Onlar: ″Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz″ diyeceklerdir. Bilakis onlar, çok az anlayan kimselerdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere ganîmetten mal isteyenler, Hudeybiye’ye gitmeyen bedevîlerdir. Allah’u Teâlâ’nın Hudeybiye’ye katılanlara vaad ettiği Hayber ganîmetini almaya giderken bu bedevîler: ″Bırakınız, biz de ganîmetten pay alalım″ demişlerdir. Onlar bu sözleriyle Allah’u Teâlâ’nın, sâdece Hudeybiye’ye katılanlara vaad ettiği ganîmetten pay almayı ve Allah’u Teâlâ’nın bu vaadini değiştirmeyi isterler. Ashâb, o münâfıklara: ″Allah’u Teâlâ, Hudeybiye’den dönerken daha sizin yanınıza varmadan önce Hayber ganîmetinin sâdece bize ait olduğunu bildirmişti″ dediler. Bunu duyan o bedevîler: ″Bilakis siz, bizi haset ediyorsunuz″ diyeceklerdir. Doğrusu onlar, pek az anlayışlıdırlar. Zîrâ onlar anlayışlı olsalardı, Hudeybiye Seferi’nden geri kaldıkları halde, Hayber ganîmetinden pay istemekten utanırlardı.

Hayber Gazâsı hakkında Sehl İbn-i Sa’d Radiyallâhu anhu şöyle haber verdi:

أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ يَوْمَ خَيْبَرَ : لأُعْطِيَنَّ هَذِهِ الرَّايَةَ غَدًا رَجُلا يَفْتَحُ اللّٰهُ عَلَى يَدَيْهِ يُحِبُّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيُحِبُّهُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ. قَالَ: فَبَاتَ النَّاسُ يُدْرِكُونَ لَيْلَتَهُمْ أَيُّهُمْ يُعْطَاهَا؟ فَلَمَّا أَصْبَحَ غَدَوْا عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَكُلُّهُمْ يَرْجُو أَنْ يُعْطَاهَا. فَقَالَ: أَيْنَ عَلِيُّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ؟ فَقَالُوا: هُوَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ يَشْتَكِي عَيْنَيْهِ، قَالَ: فَأَرْسِلُوا إِلَيْهِ، فَأُتِيَ بِهِ فَبَصَقَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي عَيْنَيْهِ، وَدَعَا لَهُ فَبَرَأَ أَبِي كَأَنْ لَمْ يَكُنْ بِهِ وَجَعٌ، فَأَعْطَاهُ الرَّايَةَ... (م عن سهل بن سعد)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber günü: ″Ben şüphesiz bu sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, Allah fethi onun iki eliyle müyesser kılacaktır. O, Allah’ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever″ buyurdu. Bunun üzerine insanlar o gecelerini, sancağın onlardan hangisine verileceği hususunu konuşarak geçirdiler. Onların hepsi sancağın kendisine verilmesini umarak ertesi sabaha erişip Peygamberimizin huzuruna vardıklarında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ali İbn-i Ebû Tâlib nerededir?″ diye sordu. Sahâbîler: ″Yâ Resûlallah! O gözlerinden rahatsızdır″ dediler. ″Ona haberci gönderin″ buyurdu. Akabinde Hz. Ali getirildi.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Ali’nin gözlerine tükürdü ve ona duâ etti. Hz. Ali’nin ağrısı daha önce sanki kendisinde hiç olmamışcasına iyi oldu. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sancağı ona teslim etti. Bunun üzerine Hz. Ali: ″Yâ Resûlallah! Hayber Yahudileriyle, onlar da bizim gibi Müslümanlar oluncaya kadar dövüşürüm″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de: ″Yâ Ali! Onların içine gir. Ağır ol, tâ ki sükûnetle Hayberlilerin sahasına inersin. Sonra da onları İslâm’a dâvet et ve İslâm hususunda üzerlerine vâcip olan Allah’ın haklarını onlara haber ver. Vallâhi! Senin elinle bir kişinin Müslüman olması, kırmızı develere sahip olmandan (dünyâdaki en kıymetli şeylerden) daha hayırlıdır″ buyurdu.[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Menâkib 33; Sahih-i Müslim, Fedâil’us-Sahâbe 4 (34).


﴿ قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْرًا حَسَنًاۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا ﴿١٦﴾

16. Ey Resûlüm! Bedevîlerden daha önce cihada katılmayıp geri kalanlara de ki: ″Yakında güç ve kuvvet sahibi bir kavimle savaşmaya dâvet olunursunuz; onlarla ya savaşırsınız ya da onlar İslâm’ı kabul ederler. Eğer bu dâvete uyarsanız, Allah’u Teâlâ size güzel mükâfatlar verir. Daha önce yaptığınız gibi yüz çevirirseniz, sizi elim bir azap ile azaplandırır.″


﴿ لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا اَل۪يمًا۟ ﴿١٧﴾

17. (Cihattan geri kalan) âmâya bir günah yoktur, topala bir günah yoktur, hasta olana da bir günah yoktur. Her kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, Allah’u Teâlâ onu altlarından nehirler akan Cennetlere girdirir. Her kim de itaatten yüz çevirirse, onu elim bir azap ile azaplandırır.


﴿ لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحًا قَر۪يبًاۙ ﴿١٨﴾ وَمَغَانِمَ كَث۪يرَةً يَأْخُذُونَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا ﴿١٩﴾

18-19. Ey Habîbim! Yemin olsun ki Allah’u Teâlâ, o ağacın altında sana biat eden Mü’minler­den râzı oldu; onların kalplerindeki sıdk ve ihlası bildi de üzerlerine huzur ve sekînet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.* Ve onları, alacakları birçok ganîmetler ile de mükâfatlandırdı. Allah’u Teâlâ her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İzah: İşte bu âyetler ile Allah’u Teâlâ, Resûlünün elinden tutup biat edenlerden râzı olduğunu beyan ederek, onlara hem dünyâda hem de âhirette birçok lütuflarda bulunacağını haber vermiştir. Ayrıca Allah’u Teâlâ onları Hayber ve Mekke’nin fethiyle de müjdelemiştir.


﴿ وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَث۪يرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِه۪ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ ﴿٢٠﴾

20. Ey Mü’minler! Allah’u Teâlâ size birçok ganîmetler vaad etti, zamanı geldikçe onlara nâil olursunuz. Bunu da (Hayber ganîmetini de) sizin için hızlandırdı ve insanların ellerini sizden çekti ki, Mü’minler için (Resûlün doğruluğuna) bir alâmet olsun ve sizi doğru bir yola çıkarsın (Allah’ın lütuf ve ihsanına olan güveninizi artırsın).

İzah: Allah’u Teâlâ, bu sûrenin birinci âyetinde Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i Mekke’nin fethiyle müjdelemiştir. Bu âyet ile de Hayber’in fethini haber vermektedir. Allah’u Teâlâ, Mekke’nin fethinden önce Hayber’in fethini nasip ederek, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekke’nin fethedileceği vaadinin doğruluğuna alâmet olması ve Mü’minlerin kalplerinin mutmain olması için bu fethi daha önce ihsan etmiş ve birçok ganîmetler vermiştir. Böylece Mü’minler Mekke’nin fethinin de yakında olacağına bütün kalpleriyle inanmışlardır.


﴿ وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرًا ﴿٢١﴾

21. Allah’u Teâlâ size, henüz güç yetiremediğiniz, fakat kendisinin (ilmi ve kudreti ile) hızlandırdığı başka fetih ve ganîmetler de vaad etti. Allah’u Teâlâ her şeye kâdirdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de Hayber’den sonra hızlandırıldığı söylenen fetih ve ganîmetler de Mekke’nin fethi ve Huneyn Savaşı gibi savaşlar ve elde edilen ganîmetlerdir.


﴿ وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَص۪يرًا ﴿٢٢﴾ سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًا ﴿٢٣﴾

22-23. Eğer o kâfirler sizinle savaşsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçarlardı. Sonra da ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirlerdi.* Allah’u Teâlâ’nın, öteden beri devam edegelen sünneti böyledir. Allah’ın sünnetinde aslâ bir değişiklik bulamazsın.


﴿ وَهُوَ الَّذ۪ي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرًا ﴿٢٤﴾

24. Sizi kâfirlere karşı muzaffer ettikten sonra, Mekke’nin içinde kâfirlerin ellerini sizden ve sizin ellerinizi onlardan çeken O’dur. Allah’u Teâlâ, yaptıklarınızı görendir.


﴿ هُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُ۫هُمْ فَتُص۪يبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا ﴿٢٥﴾

25. Onlar, kâfir olanlardır ve sizi Mescid-i Haram’dan ve kurbanlarınızı kesileceği yere (Mina’ya) ulaşmaktan menedenlerdir. Eğer (kâfirlerle karışık oldukları için) bilmediğiniz Mü’min erkekler ile Mü’min kadınlar bulunmasaydı, onları bilmeksizin çiğneyip de meşakkate uğramanız ihtimali olmasaydı, Allah’u Teâlâ (Mekke içinde) ellerinizi düşmandan çekmezdi. Lâkin dilediğini rahmetine girdirmek için ellerinizi çekti. Eğer (Mekke’de kâfirlerle karışık olan Mü’minler) seçilip ayrılmış olsalardı, elbette onlardan kâfir olanları elim bir azap ile azaplandırırdık.

İzah: Kâfirler, Hudeybiye’de Müslümanların Mekke’ye girmelerine engel olmuşlardı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Mü’minlerin yanlarında getirdikleri kurbanların kesilmek üzere Mina’ya gönderilmesine de mâni olmuşlardı. Bunun üzerine Mü’minler de Hudeybiye’de kurbanlarını kesip saçlarını usturaya vurarak veya kısaltarak ihramdan çıkmak zorunda kalmışlardı.

Câbir b. Abdul­lah Radiyallâhu anhu şöyle anlatmaktadır:

نَحَرْنَا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ الْبَدَنَةَ عَنْ سَبْعَةٍ وَالْبَقَرَةَ عَنْ سَبْعَةٍ (م عن جابر)

″Biz, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Hudeybiye yılında deveyi de yedi kişi adına, ineği de yedi kişi adına kestik.″[1]

Yine Câbir b. Abdul­lah Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

حَجَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَحَرْنَا الْبَعِيرَ عَنْ سَبْعَةٍ وَالْبَقَرَةَ عَنْ سَبْعَةٍ. فَقَالَ رَجُلٌ لِجَابِرٍ أَيُشْتَرَكُ فِي الْبَدَنَةِ مَا يُشْتَرَكُ فِي الْجَزُورِ قَالَ مَا هِيَ إِلَّا مِنَ الْبُدْنِ وَحَضَرَ جَابِرٌ الْحُدَيْبِيَةَ قَالَ نَحَرْنَا يَوْمَئِذٍ سَبْعِينَ بَدَنَةً اشْتَرَكْنَا كُلُّ سَبْعَةٍ فِي بَدَنَةٍ. (م عن جابر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte haccettiğimizde deveyi yedi kişi adına ve sığırı da yedi kişi adına kurban olarak kestik.[2] Bunun üzerine bir adam Hz. Câbir’e: ″Peki, deveye ortak olunduğu gibi ine­ğe de ortak olunur mu?″ diye sordu. ″O da, büyükbaş hayvanlardan birisidir″ dedi. Hz. Câbir, Hudeybiye’de hazır bulunmuş ve şöyle demiştir: ″O gün biz yetmiş büyükbaş hayvan kestik. Her bir büyükbaşa yedi kişi ortak olduk.″[3]

Yine İmam Kurtubî’nin tefsirinde naklettiğine göre:

وَأَمَرَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمُسْلِمِينَ أَنْ يَنْحَرُوا وَيَحِلُّوا فَفَعَلُوا بَعْد تَوَقُّف كَانَ مِنْهُمْ أَغْضَبَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ لَهُ أُمّ سَلَمَة لَوْ نَحَرْت لَنَحَرُوا فَنَحَرَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هَدْيه وَنَحَرُوا بِنَحْرِهِ وَحَلَقَ رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأْسه وَدَعَا لِلْمُحَلِّقِينَ ثَلَاثًا وَلِلْمُقَصِّرِينَ مَرَّة. (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ام سلمة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Müslümanlara kurban-larını kesip ihramdan çıkmalarını emretti. Onlar, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i gazaplandıracak şekilde bir süre duraksadıktan sonra verilen emri yerine getirdiler. Bu sırada Ümmü Seleme, kendisine şöyle demişti: ″Sen kurbanını kesersen, on­lar da keseceklerdir.″ Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kurbanlarını kesti. On­lar da onun kesmesi üzerine kurbanlarını kestiler. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem saçları­nı usturaya vurdu ve saçlarını usturaya vuranlara üç defa, kısaltanlara da bir defa duâ et­ti.[4]

Siyer-i Nebî kitaplarında anlatıldığı üzere, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbı, Hudeybiye senesinde hac ve umre için yola Zilkâde ayında çıkmışlardır. Zilhicce ayında da; gelecek yıl üç gün Mekke’de kalmaları şartıyla müşriklerle antlaşma yapılmıştır. Bu aylar, hac aylarıdır. Sûre-i Fetih, Âyet 25’te: ″Onlar, kâfir olanlardır ve sizi Mescid-i Haram’dan ve kurbanlarınızı kesileceği yere (Mina’ya) ulaşmaktan menedenlerdir…″ diye açıkça geçtiği üzere, kurbanlarını kesmeleri için Müslümanların Mina’ya gitmelerine müşriklerin mâni olmalarından bahsedilmektedir. Bâzı kaynaklarda bu olay umre diye geçsede, aslında kastedilen hac ve umredir.[5] Nitekim İmam Taberi de tefsirinde, Sûre-i Bakara, Âyet 114’ü izah ederken İbn-i Zeyd Hazretlerinden bir nakilde bulunmuş ve orada da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hac ve umre yapmak üzere gittiği beyan edilmiştir.[6]


[1] Sahih-i Müslim, Hac 62 (350).

[2] Sahih-i Müslim, Hac 62 (352).

[3] Sahih-i Müslim, Hac 62 (353).

[4] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 16, s. 284.

[5] Umre için gittiğini beyan edenler ise, Sahabe nakillerine dayanmaktadırlar. Vallâhu A’lem, Sahebiler, temettu haccına niyetle gitmiş olabilir. Çünkü temmetu da önce doğrudan umreye niyet ediliyor. Zîrâ temettu haccı yapmak üzere umre için ihrama girenler, herhangi bir sebeple görevlerini yapmadan ihramdan çıkmak zorunda kalırlarsa sâdece umreyi kazâ ederler.

[6] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 2, s. 521.


﴿ اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟ ﴿٢٦﴾

26. Kâfirler, kalplerinde cehâletten kaynaklanan kibir ve gayreti birleştirdikleri vakit Allah’u Teâlâ, Resûlü ile Mü’minlere huzur ve sekînet ihsan etti ve onları takvâya götüren sözde sebat ettirdi. Onlar, buna daha lâyık ve daha ehil idiler. Allah’u Teâlâ her şeyi bilendir.

İzah: Âyet-i Kerîm’de geçen ″Takvâya götüren söz″den maksat, Hz. Ali, İbn-i Abbas ve İkrime’ye göre, ″Lâ ilâhe illallâh″ sözüdür.[1] Mü’minler, bu tevhid zikriyle kendilerini Cehennem azâbından kurtarmış olurlar.

Bu hususta Muaz b. Cebel Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir hadiste, şöyle buyrulmuştur:

مَا عَمِلَ ابْنُ آدَمَ مِنْ عَمَلٍ أَنْجَى لَهُ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ (ت عن معاذ)

″İnsanoğlu, Allah’ın zikrinden daha iyi kendisini Allah’ın azâbından kurtaran bir amel işlememiştir.″[2]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَفْضَلُ الذِّكْرِ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت عن جابر بن عبد اللّٰه)

″Zikrin efdâli Lâ ilâhe illallâh, duânın efdali de Elhamdulillâh’tır.″[3]

Mücâhid Hazretlerine göre ise, ″Takvâya götüren söz″den maksat, ihlastır.


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20301.

[2] Sünen-i Tirmizî, Daavât 5; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 9215; Ahmed b. Hanbel, Hadis No: 21064; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 376/8.

[3] Sünen-i Tirmizî, Daavât 8.


﴿ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۙ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَۙ لَا تَخَافُونَۜ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ﴿٢٧﴾

27. Yemin olsun ki Allah’u Teâlâ, Resûlünün gördüğü rüyânın hak olduğunu doğruladı. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ dilerse, Mescid-i Haram’a emîn ve başlarınızı usturaya vermiş veya kısaltmış olarak girer ve artık orda korkusuz kalırsınız. Fakat Allah’u Teâlâ, sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de bundan (Mekke’nin fethinden) önce size yakın bir fetih (Hayber’in fethini) nasip etti.

İzah: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, rüyâsında, hac ve umre yapmak üzere Kâbe’ye gittiklerini Ashâbına anlattı. Bunun üzerine hac ve umreye niyetle ihram giyip yeterli silahları olmadığı halde Mekke’ye doğru yola çıktılar. Hudeybiye mevkine geldiklerinde müşriklerle karşılaştılar. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’ın hikmeti gereği müşrikler ile kendi aleyhlerine görünen bir antlaşma yapınca, münâfıklar dedikodu yapmaya başladılar. ″Hani ben rüyâ gördüm, Kâbe’ye gideceğiz diyordu. Mekke’ye dahi giremiyor″ deyince, bu âyet nâzil oldu.

Bu antlaşma yapılırken olan bir hâdise, Enes Radiyallâhu anhu‘dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

أَنَّ قُرَيْشًا صَالَحُوا النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهِمْ سُهَيْلُ بْنُ عَمْرٍو فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِعَلِيٍّ اكْتُبْ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قَالَ سُهَيْلٌ أَمَّا بِاسْمِ اللّٰهِ فَمَا نَدْرِي مَا بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَلَكِنْ اكْتُبْ مَا نَعْرِفُ بِاسْمِكَ اللّٰهُمَّ فَقَالَ اكْتُبْ مِنْ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللّٰهِ قَالُوا لَوْ عَلِمْنَا أَنَّكَ رَسُولُ اللّٰهِ لَاتَّبَعْنَاكَ وَلَكِنْ اكْتُبْ اسْمَكَ وَاسْمَ أَبِيكَ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اكْتُبْ مِنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللّٰهِ فَاشْتَرَطُوا عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ مَنْ جَاءَ مِنْكُمْ لَمْ نَرُدَّهُ عَلَيْكُمْ وَمَنْ جَاءَكُمْ مِنَّا رَدَدْتُمُوهُ عَلَيْنَا فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَنَكْتُبُ هَذَا قَالَ نَعَمْ إِنَّهُ مَنْ ذَهَبَ مِنَّا إِلَيْهِمْ فَأَبْعَدَهُ اللّٰهُ وَمَنْ جَاءَنَا مِنْهُمْ سَيَجْعَلُ اللّٰهُ لَهُ فَرَجًا وَمَخْرَجًا (خ م عن انس)

Kureyş, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile sulh antlaşması yaptı. Kureyş heyeti içinde Süheyl İbn-i Amr da vardı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Ali ‘ye buyurdu ki: ″Yaz, Bismillâhirrahmânirrahîm″ Süheyl: ″Biz, bismikellâhumme‘yi biliyoruz, Bismillâhirrahmânirrahîm‘i bilmiyoruz. Binâenaleyh bizim tanımakta olduğumuz bismikellâhumme yaz″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Yaz, Allah‘ın Resûlu Muhammed’den″ buyurdu. Süheyl ve arkadaşları, bu söze de karşı çıkarak, ″Eğer biz senin Allah‘ın Resûlü olduğunu bilmiş olsaydık, mutlaka sana tâbi olurduk. Lâkin kendi ismini ve babanın ismini yaz″ dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Haydi, Muhammed İbn-i Abdullah’tan yaz″ diye buyurdu. Onlar Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e şu şartı teklif ettiler: ″Sizden her kim bize gelirse biz onu iade etmeyeceğiz. Bizden sana bir kimse gelirse senin dîninde dahi olsa onu bize iâde edeceksiniz.″ Sahâbîler: ″Yâ Resûlullah! Bu şartları yazacak mıyız?″ diye itiraz ettiler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet, çünkü bizden her kim onlara giderse Allah’u Teâlâ onu daha da uzak eylesin! Onlardan bize gelen için de Allah’u Teâlâ, yakında bir ferahlık ve bir kurtuluş yolu halk edecektir″ buyurdu.[1]

Hudeybiye‘deki yapılan antlaşmadaki şartlar, görünüşte kâfirlerin lehine, Müslümanların ise aleyhine idi.

Bu antlaşma maddeleri genel olarak şöyleydi:

″On seneye kadar harp etmeyecekler, birbirlerinin kervanlarına saldırmayacaklar, Müslüman olup Resûlü Ekrem‘in yanına gelenler; kâfirlere teslim edilecek, ancak Müslümanlardan birisi kâfir olursa; Resûlü Ekrem‘e teslim edilmeyecekti. Müslümanlar her sene üç gün içinde haclarını yapacaklar, silâhsız olarak gelecekler ve öyle tavaf edeceklerdi.″

Bu antlaşmaya, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘den başka rızâ gösteren olmadı.

Süheyl‘in oğlu yeni Müslüman olmuştu. Babası onun elini ayağını zincirlerle bağlayarak bir odaya kilitlemişti. O genç, antlaşma yapıldıktan sonra, kapıyı kırıp ellerindeki zincirlerle Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in yanına geldi ve ″Yâ Resûlallah! Süheyl benim babamdır. Beni, ona teslim etme. Ben Müslüman olduğum için beni zindana attı. Elimi ayağımı zincirledi″ dedi. Süheyl: ″Sen sözünde sâdık isen antlaşmayı bozmaman lâzım, oğlumu bana teslim etmelisin″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, o genci babasına teslim etmek istedi. Ashab ise, çocuğu teslim etmek istemeyip savaşma taraftarı idiler. Hz. Ömer dayanamadı ve ″Yâ Resûlallah! Sen, Allah‘ın hak Resûlü değil misin? Neden harpten çekiniyorsun? O genci teslim etmeyelim″ dedi. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ben, Allah‘ın hak Resûlüyüm. Her yaptığımı da bilerek yapıyorum. Bunların hepsinde sizin bilmediğiniz hikmetler var″ buyurdu.

O genci babasına teslim ettiler. Yolda o genç, babasına: ″Ben, onu hak Peygamber biliyordum, ama yanılmışım. Hak Peygamber olsaydı, kendisine sığınan adamı başkasına teslim etmezdi″ dedi. Babası ona îtimat etti. Bir yerde yemek yediler. Hepsi uyudu, o genç uyumadı. Yerdeki yatanların birisinin kılıcını alıp, yanındakileri öldürdü. Bir dağ başına çıktı, Mekke‘ye haber gönderdi: ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in kâfirlerle antlaşması var, benim antlaşmam yok. Müslüman olan, benim yanıma gelsin″ dedi. Kısa zamanda yanına çok adam topladı. Kureyşlilerin bütün kervanlarını soymaya başladı. Kâfirler, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in yanına geldiler: ″O genci bize teslim et″ dediler. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Ben, bana teslim olanı size teslim ederim. O, bana teslim değildir″ deyince, kendileri yalvararak antlaşmanın o şartını kendi istekleri ile kaldırdılar. Çünkü Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in kervanları, antlaşmaya göre her yere serbest gidiyordu. Kâfirlerin kervanını ise, o genç serbestçe soyuyordu. İşte Ashâbın kızarak kabul etmek istemedikleri antlaşmanın bu maddesinin hikmeti o zaman ortaya çıktı.

Hudeybiye’de yapılan antlaşmadan sonra, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbı, Sûre-i Fetih, Âyet 25 ve izahında açıklandığı üzere, kurbanlarını Hudeybiye’de kesip, saçlarını usturaya vurarak veya kısaltarak ihramdan çıktılar. Böylece Allah’u Teâlâ onların haclarını kabul etti ve Medîne’ye döndüler.

Allah’u Teâlâ Kevser Sûresi’nde de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e kurban kesmeyi emretmiştir. Bu sebeple maddi durumu iyi olanlara Hanefi Mezhebi’nde her yıl kurban kesmek vâciptir. Kurbanın kesileceği yer Mina’dır. ″Mina″, Müzdelife ile Mekke arasında bir bölgedir. Müzdelife’de, sabah namazı vakfesinden sonra hacılar, Mina bölgesine gelerek önce şeytanı taşlarlar ve sonra da kurbanlarını keserler. Buraya Mina denmesi, kurban kesilerek kan akıtılmasından dolayıdır. Allah’u Teâlâ’nın, İsmâil Aleyhisselâm’a bedel olarak gönderdiği koçun burada kesildiği kabul edilir. Zîrâ Mina, kelime olarak, kan akıtmak mânâsına gelmektedir.

Zeyd İbn-i Erkam Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, o şöyle anlatmaktadır:

قَالَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ مَا هَذِهِ الْأَضَاحِيُّ قَالَ سُنَّةُ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ قَالُوا فَمَا لَنَا فِيهَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ بِكُلِّ شَعَرَةٍ حَسَنَةٌ قَالُوا فَالصُّوفُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ بِكُلِّ شَعَرَةٍ مِنْ الصُّوفِ حَسَنَةٌ (ه حم عن زيد بن أرقم)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbı dedi ki: ″Yâ Resûlallah! Şu uhdiyeler (bayramda kesilen kurbanlar) nedir?″ Buyurdu ki: ″Babanız İbrâhim’ın sünnetidir.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Peki, kurbanlarda bizim için ne (sevap) vardır?″ Buyurdu ki: ″Her kılına karşılık bir sevap vardır.″ Yine dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Peki, yünde (kesilen kurban koyun ise) nasıl olur?″ Buyurdu ki: ″Yünden her bir taneye karşılık bir sevap vardır.″[2]

Hacca gitmeyenler de kurbanlarını bulundukları yerde kesmekte-dirler. Kurban hacda kesilirse bu kurbana ″Hedy″ denir. Hacca gitmeyenlerin kestikleri kurbana da ″Uhdiyye″ denir. Bu kurbanların kesilme günleri ve özellikleri aynıdır. Hacda kurbanlarını kesen hacılar, nasıl ki orada tıraş oluyorlarsa, hacca gitmeyenler de hacdaki bu uygulamaya hürmeten, vâcip olan kurbanlarını kestikten sonra sevâbını Allah’u Teâlâ’dan umarak, saçlarını hacıların tıraş ettikleri gibi tıraş ederler.[3]

Hacılara benzeme hususunda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ هِلَالَ ذِي الْحِجَّةِ فَأَرَادَ أَنْ يُضَحِّيَ فَلَا يَقْرَبَنَّ لَهُ شَعَرًا وَلَا ظُفْرًا (ه عن ام سلمة)

″Sizden her kim Zilhicce ayının hilâlini görüp de bayramda kurban kesmek isterse,[4] artık (kurbanını kesinceye kadar) vücudundaki kıllara ve tırnaklara yaklaşmasın.″[5]

Hanefilere, Şâfiilerin meşhur kavline ve İmam Mâlik’ten yapılan bir rivâyete göre, Hadis-i Şerif’teki yasaklanma, tenzîhen mekruhluk içindir.[6] Tenzîhen mekruh; helâle yakın olan mekruhtur. Cemaate giden kimsenin soğan sarımsak yemesi gibi. Tenzîhen mekruh olan bir şeyi yapana günah yoktur, kınama vardır. Ancak bunlardan kaçınmak, övülmeyi ve sevabı gerektirir. Yani o günlerde hacda ihrama girenler gibi saçını ve tırnaklarını kesmeyen kimse sevaba nâil olur. Böyle yapmayan kimse için de bir günah yoktur, ancak kınama vardır, demektir. Bayramda kurban kesmek niyetinde olan kimsenin, Zilhicce ayının ilk on gününde kıllarını gidermemesi ve tırnaklarını kesmemesinin hikmeti ile ilgili olarak Sindî: ″Bir kavle göre kurban sahibinin kendisini ihramlı kimselere benzetmesidir. Diğer bir görüşe göre amaç, vücudun bütünüyle Cehennem ateşinden azatlanmasıdır″ der.[7]

Müslümanlar tarafından daha sonra Mekke fethedilmiş ve Sûre-i Fetih, Âyet 27’de beyan edildiği üzere, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbı, emin bir şekilde hac yapmışlardır.

Yine bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere saçın, ancak umre’de ve hac zamanında usturaya vurulacağı beyan edilmektedir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تُوضَعُ النَّوَاصِي إِلَّا فِي حَجٍّ أَوْ عُمْرَةٍ (قط في الافراد عن جابر)

″Hac ve umre dışında baştaki saç usturaya vurulmaz.″[8]

Hac ve umre dışında kesinlikle saçın usturaya vurulmaması hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ مِنَّا مَنْ حَلَقَ (حم عن ابى موسى)

″Saçını ustura ile tıraş eden bizden değildir.″[9]

Yine bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللّٰهِ: مَا الْعَادِيَات ضَبْحًا؟ فَأَعْرَضَ عَنْهُ ثُمَّ رَجَعَ إِلَيْهِ مِنَ الْغَدِ فَقَالَ: مَا الْمُورِيَات قَدَحًا؟ فَأَعْرَضَ عَنْهُ ثُمَّ رَجَعَ الِثَالِثَةَ فَقَالَ: مَا الْمُغِيرَات صُبْحًا؟ فَرَفَعَ الْعِمَامَةَ وَالْقَلَنْسُوَةَ عَنْ رَأْسِهِ بِمِخْصَرَتِهِ فَوَجَدَهُ مُفْرَعًا رَأْسُهُ فَقَالَ: لَوْ وَجَدْتُكَ حَالِقًا رَأْسُكَ لَوَضَعْتُ الَّذِي فِيهِ عَيْنَاكَ فَفَزِعَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْلِهِ فَقَالُوا يَا نَبِيَّ اللّٰهِ وَلِمَ؟ قَالَ: إِنَّهُ سَيَكُونُ أُنَاسٌ مِنْ أُمَّتِي يَضْرِبُونَ الْقُرْآنَ بَعْضَهُ بِبَعْضٍ لِيُبْطِلُوهُ وَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ لَهُمْ فِي أَمْرِ رَبِّهِمْ سَبِيلًا وَلِكُلِّ دِينٍ مَجُوسٌ وَهُمْ مَجُوسُ أُمَّتِي وَكِلَابُ النَّارِ (ابن عساكر عن ابى هريرة)

Adamın biri geldi ve ″Yâ Resûlallah! ″Soluk soluğa koşanlara″[10] ne demektir?″ diye sordu. Peygamberimiz ona yüz vermedi. Adam ikinci gün geldi ve ″Ayaklarından ateş saçanlara″[11] ne demektir? diye sordu. Peygamberimiz yine ona yüz vermedi. Adam üçüncü gün yine geldi ve ″Sabah vakti düşman üzerine hücum edenlere″[12] ne demektir? diye sordu. Bu sefer Peygamberimiz, elindeki âsâ ile adamın başındaki başlık ile sarığı kaldırıp saçına baktı. Adamın saçlarının uzun olduğunu gördü. Sonrasında, ″Şayet saçlarının kazınmış olduğunu görseydim, gözlerini taşıyan şeyi (kafanı) yere indirirdim″ buyurdu. Oradakiler Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu sözünden korkuya kapıldılar ve ″Yâ Nebiyyallah! Neden?″ diye sordular. Şöyle buyurdu: ″Ümmetimden bâzı insanlar çıkacak ve Kur’ân’ın hükümlerini geçersiz kılmak için âyetleri karşı karşıya getirecekler, müteşâbih âyetlerin peşine düşeceklerdir. Allah’ın dîni konusunda ayrı yolların iddia olduğunu iddia edeceklerdir. Her ümmetin mecûsileri vardır. Benim ümmetimin mecûsileri ile Cehennemin köpekleri de işte bunlardır.″[13]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da bu hususta şöyle söylemiştir:

Şehirde saçlarını ustura ile kesen kimse şeytan huyludur. Zîrâ saçı öyle kesmek acemlere[14] benzemektir. Halbuki bu mânâda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu emri vardır:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ (د عب طس عن ابن عمر)

″Her kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır.″[15]

İbn-i Hacer de Buhâri şerhinde şu bilgiye yer vermektedir:

أَنَّ السَّلَفَ كَانُوا لَا يَحْلِقُونَ رُءُوسَهُمْ إِلَّا لِلنُّسُكِ أَوْ فِي الْحَاجَةِ وَالْخَوَارِج اِتَّخَذُوهُ دَيْدَنًا فَصَارَ شِعَارًا لَهُمْ وَعُرِفُوا بِهِ قَالَ وَيَحْتَمِل أَنْيُرَاد بِهِ حَلْق الرَّأْس (فتح الباري شرح صحيح البخاري)

″Selefi sâlihin (Sahâbe ve Tâbiin), hac ibâdeti ya da yara gibi bir ihtiyaç olmaksızın saçlarını usturaya vermezlerdi. Hâriciler ortaya çıkınca onlar, kendilerini belirgin etmek için saçlarını usturaya vermeyi âdet hâline getirdiler. Saçı kökünden tıraş etmek, Hâricilerin âdeti olmuş oldu.″[16]

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَخْرُجُ نَاسٌ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ وَيَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لَا يُجَاوِزُ تَرَاقِيَهُمْ يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ ثُمَّ لَا يَعُودُونَ فِيهِ حَتَّى يَعُودَ السَّهْمُ إِلَى فُوقِهِ قِيلَ مَا سِيمَاهُمْ قَالَ سِيمَاهُمْ التَّحْلِيقُ أَوْ قَالَ التَّسْبِيدُ. (خ عن ابى سعيد الخدرى)

(Medîne’nin) Doğu tarafından bir takım insanlar çıkar. Kur’ân okurlar. Fakat okudukları Kur’ân boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve sonra ona dönüş de yapamazlar…″ Denildi ki: ″Yâ Resûlallah! Onların simaları nasıldır?″ Buyurdu ki: ″Onların simaları, başlarının tıraşlı olmasıdır (saçlarını çok kısa kesmeleri veya usturaya vermeleridir).″[17]

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in hac zamanının dışında saçını usturaya vurmadığı, bilakis saçının belik olacak kadar uzun olduğuna dair Mücâhid Hazretleri, Hz. Ali Efendimizin kız kardeşi Ümmü Hâni Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

دَخَلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَكَّةَ وَلَهُ أَرْبَعُ غَدَائِرَ تَعْنِي ضَفَائِرَ (ه عن مجاهد)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mekke’ye dört gadire (belik örgüsü) olduğu halde girdi.″ Ümmü Hâni; gadire ile, saç örgüsünü kast eder.″[18]

Hz. Muâviye şöyle buyurmuştur:

قَصَّرْتُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِمِشْقَصٍ وَهُوَ عَلَى الْمَرْوَةِ (م عن معاوية بن ابى سفيان)

″Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Merve Tepesi üzerinde bulunuyorken saçlarından birazını makas ile kısalttım.″[19]

Buradan da anlaşılan; Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem umre yaptığında Hz. Muâviye Radiyallâhu anhu, Merve Tepesi üzerinde Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in saçlarını bir makas ile kısaltmıştır.

Yine bu husus Enes Radiyallâhu anhu’dan da şöyle anlatılmaktadır:

لَقَدْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَالْحَلَّاقُ يَحْلِقُهُ وَأَطَافَ بِهِ أَصْحَابُهُ فَمَا يُرِيدُونَ أَنْ تَقَعَ شَعْرَةٌ إِلَّا فِي يَدِ رَجُلٍ (م عن انس بن مالك)

Şüphesiz Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i, berber onu tıraş ederken gördüm. Ashâbı etrafını çevirmişti. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in tek telinin dahi yere düşmesini istemiyorlar, birinin eline düşsün istiyorlardı.[20]

Başı usturaya vermek veya kısaltmak erkek­ler için söz konusudur. Bundan dolayı Sûre-i Fetih, Âyet 27’de müzekker kip, müennes kip yerine[21] kullanılmıştır. Kadın­lar hakkında ise, sâdece saçların ucundan kısaltılmak söz konusudur.


[1] Sahih-i Müslim, Cihâd 34 (93 Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1164.

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Edâha 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 18480; Râmû’ul-Ehâdîs, 190/2.

[3] Aynı şekilde kurban kestiren bayanlar da, saçlarının ucundan az bir miktar keserler.

[4] İmam Şâfii, bu Hadis-i Şerif’i kurban kesmenin vâcip olmadığına delil saymıştır. Çünkü Hadis-i Şerif’te, ″Kurban kesmek isterse″ ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade kurban kesmenin isteğe bağlı olduğunu gösterir. Sindî, bu konu ile ilgili olarak da: ″Eğer biz Hanefiler, kurbanın herkese vâcip olduğunu söyleseydik, bu Hadis-i Şerif görüşümüzü reddederdi. Ama biz kurbanın zenginlere vâcip ve zengin olmayanlara mendub olduğunu söyleyince bu Hadis-i Şerif bizim aleyhimizde bir delil olmaz″ der. (Sünen-i İbn-i Mâce, Tercüme ve Şerhi, Edâha 11, c. 8, s. 485)

[5] Sünen-i İbn-i Mâce, Edâha 11. Bir rivâyette de, إِذَا دَخَلَ الْعَشْرُ وَأَرَادَ أَحَدُكُمْ أَنْ يُضَحِّيَ فَلَا يَمَسَّ مِنْ شَعَرِهِ وَلَا بَشَرِهِ شَيْئًا ″Zilhicce ayının ilk on günü girip de biriniz bayramda kurban kesmek istediği zaman, artık (kurbanını kesinceye kadar) kendi vücudunun kıllarından ve derisinden hiçbir şeye dokunmasın″ diye geçmektedir.

[6] Haramlık mânâsına yorumlanmamasının delili ise, Hz. Âişe’den nakledilen şu Hadis-i Şerif’tir: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mekke’ye Medîne’den kurban gönderirdi. Ben de onun kurbanının boynuna takılacak ipleri büküyor ve hazırlıyordum. Kurbanları Mekke’ye yolladıktan sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, ihramlı kimsenin sakındığı şeylerin hiç birinden sakınmazdı.″ (Sünen-i İbn-i Mâce, Menâsik 94).

[7] Sünen-i İbn-i Mâce, Tercüme ve Şerhi, Edâha 11, c. 8, s. 485.

[8] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 12151.

[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 18859.

[10] Sûre-i Âdiyât, Âyet 1.

[11] Sûre-i Âdiyât, Âyet 2.

[12] Sûre-i Âdiyât, Âyet 3.

[13] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 15, s. 567-568; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1600.

[14] Acemler, o zamanda İran bölgesinde bulunan kişilerdir.

[15] Gunyet’üt-Tâlibîn, s. 24. Ayrıca son kısım için bakınız: Sünen-i Ebû Dâvud, Libas 5.

[16] İbn-i Hacer el-Askalânî, Feth’ul-Bârî, c. 21, s. 162.

[17] Sahih-i Buhari, Tevhid 57.

[18] Sünen-i İbn-i Mâce, Libas 36.

[19] Sahih-i Müslim, Hac 33 (210).

[20] Sahih-i Müslim, Fedâil 19 (75 Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5505.

[21] Arapça’da aynı kelime, erkeler için olursa yazılışı farklı, kadınlar için olursa da yazılışı farklıdır. İşte erkekler için olana müzekker, kadınlar için olana da müennes kip denilmiştir.


﴿ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًاۜ ﴿٢٨﴾

28. Dînini, bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. Buna şâhit olarak da Allah yeter.

İzah: Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i doğru yola götüren açık seçik hükümlerle ve hak din olan İslâm ile gönderen O’dur. Allah’u Teâlâ Peygamberini böyle gönderdiki, İslâm ile bütün dinleri iptal etsin. Böylece yeryüzünde İslâm’dan başka din kalmasın. Allah’u Teâlâ’nın İslâm Dîni’ni diğerlerine gâlip getireceğine dair şâhit olması yeter. Başka şâhitlere ihtiyacı yok, demektir.


﴿ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًاۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚ ۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ۠ ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ۫ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا ﴿٢٩﴾

29. Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler, kendi aralarında ise çok merhametli-dirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Onlar, Allah’ın lütuf ve rızâsını dilerler. Onların yüzlerindeki nişâneleri, secdelerinin eserindendir. İşte bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. Onların İncil’deki vasıfları ise, filizini çıkarmış, sonra filizi kuvvetlenmiş, sonra kalınlaşmış, sonra da sapları üzerine yükselmiş, çiftçilerin hoşlarına giden bir ekin gibidir. Allah’u Teâlâ’nın, onları böyle yüce vasıflara nâil kılması, onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah’u Teâlâ, onlardan îman edip sâlih amellerde bulunanlara bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: O’nunla beraber bulunanlar″ diye buyrulan, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in en yakınında olan Ashâb-ı Kirâm‘dır. Bunların başında, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk, Hz. Ömer’ul-Fâruk, Hz. Osman-ı Zinnûreyn ve Hz. Ali Kerremallâhu veche gelir. Nitekim âyette, bu zâtların vasıfları sayılmaktadır. Bu zâtlar, aynı zamanda Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in birinci dereceden akrabalarıdırlar. Bunlar, dünyâda iken Sûre-i Fetih, Âyet 10’un izahında geniş olarak anlatıldığı üzere, bizzat Cennetle müjdelenen on kişidendirler. İşte Allah, bu zâtları, Tevrat‘ta ve İncil’de de vasıflarıyla beraber övdüğünü bildirmektedir.

Âyet-i Kerîme’de: ″Kâfirlere karşı çok şiddetlidirler″ diye buyrulması, Hz. Ömer Efendimizin vasfıdır. Onun bu özelliğine dair şu hâdise anlatılmıştır:

Hz. Ömer, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in hicretinden haberi olmamıştı. Peygamberimizin evine geldi ve onun evde olmadığını görünce oradakilere: ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem nerede?″ diye sordu. Onlar da: ″Allah’u Teâlâ kâfirlerin kendisine suikast yapacağını haber verdi ve Mekke’den ayrılmasını emretti. Bu sebeple Hz. Ebû Bekir ile beraber Medîne’ye hicret etti″ dediler.

Resûlullah Efendimizin bu hicreti üzerine müşriklerin beyleri: ″O, bizden korkup gizli olarak kaçtı, nereden gittiğini bilseydik öldürürdük″ dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, evine geldi. Tam teçhizat bütün harp aletlerini kuşanıp atına bindi. Kâbe‘nin avlusunun dibinde oturan beylerin yanına geldi ve onlara: ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem malını, mülkünü, her şeyini bırakıp gittiği için, ben de her şeyimi bırakıp gidiyorum. Bu, mallarımızı size bağışlıyoruz mânâsına gelmiyor. Ne zaman olsa gelip burayı alacağız. O zaman kat kat fazlası ile sizden alacağım. Şimdi ben gidiyorum. Arkamdan, Ömer de kaçtı diyeceksiniz. Ben onun için size haber veriyorum. İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa önüme çıksın. Arkamdan, Ömer gizli kaçmış, haberimiz olsa yolunu keserdik, demeyin. Benim gittiğim falan yoldur. Size mühlet tanıyorum, kim kendine güveniyorsa, yolumun üzerine çıksın″ diye nidâ etti.

Hz. Ömer, atını Mekke‘nin çarşısında sağa sola koşturup, tekrar geldi yine şöyle nidâ etti: ″Anlamadık, duymadık, haberimiz olmadı demeyin. Ben, Medîne‘ye gidiyorum, isteyen önüme çıksın.″ Beylerde yine bir ses yok. Herkes başını öne eğmiş dinliyordu. Üç sefer, Mekke‘nin çarşısında at koşturup, ″Ey Mekkeliler! Ben, Medîne‘ye, filan yoldan gidiyorum, içinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yolumun üzerine çıksın. Sonradan arkamdan laf atmayın″ diye tekrar nidâ etti. Herkes bakıyordu. Hz. Ömer çok hiddetli, çok kızgındı. Yine hiç kimsede ses yoktu. Seslenen olsa, orada harbe başlayacaktı. En son atını çevirip, yola düştü ve Medîne‘ye geldi.

İşte Müslüman olmadan evvel, Müslümanlara karşı aynı şiddeti gösteren Hz. Ömer’in önceki hâli, Allah ile Resûlünün ve Mü’minlerin en sevmediği bir haldi. Ancak Müslüman olduktan sonra aynı şiddeti kâfirlere karşı gösterdi. Hz. Ömer’in Mekke’den ayrılırken kâfirlere karşı böyle söylemesi, Mekke‘nin içerisinde at koşturması, Allah‘u Teâlâ‘nın çok hoşuna gitmişti.

Hz. Ömer hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَوْ كَانَ بَعْدِي نَبِيٌّ لَكَانَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ (ت حم ك عن عقبة بن عامر)

″Benden sonra Peygamber gelse, Ömer gelirdi.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Kendi aralarında ise çok merhametlidirler″ diye buyrulması, Hz. Ebû Bekir Efendimizin vasfıdır. Nitekim Bilal-i Habeşî Hazretleri gibi birçok Müslüman köleyi satın alarak, onları gördükleri zulümden kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmuştur. Onun hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَبُو بَكْرٍ خَيْرُ النَّاسِ اِلَّا اَنْ يَكُونَ نَبِىٌّ (طب عد عن سلمة بن الاكوع)

″Nebî müstesnâ olduğu halde Ebû Bekir herkesten efdaldir.″[2]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün″ diye buyrulması, Hz. Osman Efendimizin vasfıdır. Onun hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لِكُلِّ نَبِيٍّ رَفِيقٌ وَرَفِيقِي يَعْنِي فِي الْجَنَّةِ عُثْمَانُ (ت عن طلحة بن عبيد اللّٰه)

″Her Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim, Cennetteki arkadaşım da Osman’dır.″[3]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Onların yüzlerindeki nişâneleri, secde-lerinin eserindendir″ diye buyrulması da, Hz. Ali Efendimizin vasfıdır. O, secdede çok kalır, çok namaz kılar ve böylece alnındaki secde izleri ikinci bir namaz vaktine kadar gitmezdi. İşte Allah’u Teâlâ, onu bu özelliği ile övmüştür. Onun hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِيٌّ بَابُهَا فَمَنْ أَرَادَ الْمَدِينَةَ فَلْيَأْتِ الْبَابَ (ت طب عن على عن ابن عباس)

″Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır. İlim isteyen, o kapıya müracâat etsin.[4]

Çâr-ı Yâr-ı Güzîn Efendilerimizin her birinin faziletine dair çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Biz burada birer tanesine yer verdik. Şimdi de özellikle dördünün beraber zikredildiği bâzı Hadis-i Şerif‘lere yer vereceğiz.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى اِخْتَارَ أَصْحَابِي عَلَى الْعَالَمِينَ سِوَى النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَاخْتَارَ لِي مِنْ أَصْحَابِي أَرْبَعَة يَعْنِي أَبَا بَكْر وَعُمَر وَعُثْمَان وَعَلِيًّا فَجَعَلَهُمْ أَصْحَابِي وَفِي أَصْحَابِي كُلّهمْ خَيْر وَاخْتَارَ أُمَّتِي عَلَى سَائِر الْأُمَم وَاخْتَارَ لِي مِنْ أُمَّتِي أَرْبَعَة قُرُون (البزار عن جابر)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Peygamberler ve Resuller dışında Ashâbımı bütün âlemler arasından seçmiş ve üstün kılmıştır. Ashâbım arasından da Benim için dört kişiyi seç­miş ve üstün kılmıştır (Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi kastetmektedir). Onları Benim Ashâbım kılmıştır. Bununla birlikte bütün Ashâbımda hayır vardır. Ümme­timi de diğer ümmetler arasından seçmiş ve üstün kılmıştır. Ümmetimden de Benim için dört nesil seçmiştir.[5]

أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ وَزِيرِي وَخَلِيفَتِي عَلَى أُمَّتِي مِنْ بَعْدِي وَعُمَرُ يَنْطِقُ مِنْ لِسَانِي وَعَلِيُّ ابْنُ عَمِّي وَأَخِي وَحَامِلُ رَايَتِي وَعُثْمَانُ مِنِّي وَأَنَا مِنْ عُثْمَانَ. (حب طب عد والخليلي عن جابر)

″Ebû Bekir es-Sıddîk, benden sonra ümmetime benim vezirim ve halifemdir. Ömer, benim dilimle konuşur. Ali ise, amcazâdemdir, kardeşimdir ve sancağımın hâmilidir. Osman’a gelince, o bendendir, ben de ondan.″[6]

رَحِمَ اللّٰهُ أَبَا بَكْرٍ زَوَّجَنِيَ ابْنَتَهُ وَحَمَلَنِي إِلَى دَارِ الْهِجْرَةِ وَأَعْتَقَ بِلَالًا مِنْ مَالِهِ رَحِمَ اللّٰهُ عُمَرَ يَقُولُ الْحَقَّ وَإِنْ كَانَ مُرًّا تَرَكَهُ الْحَقُّ وَمَا لَهُ صَدِيقٌ رَحِمَ اللّٰهُ عُثْمَانَ تَسْتَحْيِيهِ الْمَلَائِكَةُ رَحِمَ اللّٰهُ عَلِيًّا اللّٰهُمَّ أَدِرْ الْحَقَّ مَعَهُ حَيْثُ دَارَ (ت عن على)

″Allah’u Teâlâ, Ebû Bekir’e rahmetini ihsan et­sin. Bana kızını verdi. Hicret yurduna beni (sağladığı binekle) taşıdı ve kendi malından Bilal’i hürriyetine kavuşturdu. Allah’u Teâlâ, Ömer’e de rahmetini ihsan et­sin. Acı da olsa hakkı söyler, hakkı söylemesi sebebiyle arkadaşsız kalmıştır. Allah’u Teâlâ, Osman’a da rahmetini ihsan et­sin. Melekler bile ondan hayâ ederler. Allah’u Teâlâ, Ali’ye de rahmetini ihsan et­sin. Allah’ım! Ali nereye dönerse hakkı onunla beraber eyle.″[7]

لَا يَجْتَمِعُ حُبُّ هَؤُلاءِ الأَرْبَعَةِ فِي قَلْبِ مُنَافِقٍ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ وَعَلِيٍّ. (طس كر عن أنس)

″Şu dört zâtın muhabbeti bir münâfığın kalbinde toplanmaz: Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali.″[8]

إِنَّاللّٰهَ اخْتَارَنِي وَاخْتَارَ أَصْحَابِي فَجَعَلَهُمْ أَصْهَارِي وَجَعَلَهُمْ أَنْصَارِي وَإِنَّهُ سَيَجِيءُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ قَوْمٌ يَنْتَقِصُونَهُمْ أَلَا فَلَا تُنَاكِحُوهُمْ أَلَا فَلَا تَنْكِحُوا إِلَيْهِمْ أَلَا فَلَا تُصَلُّوا عَلَيْهِمْ عَلَيْهِمْ حَلَّتْ لَعْنَةُ (عق ابن النجار عن انس بن مالك)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Beni ve Ashâbımı seçti. Ashâbımı Bana akraba ve yardımcılar kıldı. Bilesiniz âhir zaman­da bir kısım insanlar çıkıp Ashâbımın kadrini, kıymetini düşürmeye çalışacak. Dik­kat edin! Onlarla evlenmeyin. Dik­kat edin! Onlara kız vermeyin. Dikkat edin! Onlarla birlikte namaz kılmayın. Onla­rın (cenâze) namazını da kılmayın. Onlara Hakk’ın lâneti inmiştir.″[9]

إِنَّ اللّٰهَ اخْتَارَنِي وَاخْتَارَ لِي أَصْحَابًا فَجَعَلَ لِي بَيْنَهُمْ وُزَرَاءَ وَأَنْصَارًا وَأَصْهَارًا فَمَنْ سَبَّهُمْ فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ لا يُقْبَلُ مِنْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صَرْفٌ وَلا عَدْلٌ (طب ك عن عويم بن ساعدة)

″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, Beni seçti ve Benim için de Ashâbımı seçti. Onlardan bâzılarını Bana vezir, yardımcı ve akraba yaptı. Onlara kim hakaret ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Mahşer gününde onun (dünyâda iken yaptığı) hiçbir iyi ameli kabul edilmez.″[10]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in en yakın akrabaları da, bu dört halifedir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer kayınbabasıdır. Hz. Osman ile Hz. Ali de damatlarıdır. Bunlara buğzeden kimse Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmiş olur ve doğrudan kâfir olur. Her ne kadar kendisinin İslâm üzere olduğunu iddia etse de, onun hiçbir ameli kabul edilmez.


[1] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 15; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 359/5; Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 117.

[2] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 32548; ; Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 101.

[3] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 56.

[4] Sünen-i Tirmizî Menâkib 20; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10898.

[5] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 13, s. 305; Hayat’üs-Sahâbe, c. 2, s. 408.

[6] Râmûz’ul-Ehâdîs, 9/8.

[7] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 20.

[8] Râmûz’ul-Ehâdîs, 484/4; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 33103.

[9] Kütüb-i Sitte, c. 1, s. 525; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 89/7; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 32468, 32529.

[10] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 13794; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 6732; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 86/7.