HÂKKA SÛRESİ

Bu sûre 52 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Muhakkak meydana gelecek olan kıyâmet gününün azametine işâret ettiği için ″Kesinlik″ anlamına gelen ″Hâkka″ diye isimlendirilmiştir.

Bu sûre hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَرَأَ إِحْدَى عَشْرَةَ آيَةً مِنْ سُورَةِ الْحَاقَّةِ أُجِيرَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِوَمَنْ قَرَأَهَا كَانَتْ لَهُ نُورًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ فَوْقِ رَأْسِهِ إِلَى قَدِمِهِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن ابى هريرة)

″Her kim Hâkka Sûresi’nden on bir âyet okuyacak olursa, Deccal’ın fitnesinden korunur. Her kim sûreyi tamamen okuyacak olursa, kıyâmet gününde onun için tepesinden tırnağına kadar bir nûr olur.″[1]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 18, s. 256.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ اَلْحَٓاقَّةُۙ ﴿١﴾ مَا الْحَٓاقَّةُۚ ﴿٢﴾ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحَٓاقَّةُۜ ﴿٣﴾ كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ ﴿٤﴾ فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ ﴿٥﴾ وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِر۪يحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ ﴿٦﴾ سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ ف۪يهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ ﴿٧﴾ فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ ﴿٨﴾

1-8. Hâkka,* nedir o hâkka?* Ey Resûlüm! Hâkka’nın (kıyâmetin) ne olduğunu bilir misin?* Semud ve Âd kavimleri, o kıyâmeti yalanladılar.* Semud kavmi, haddi aşan bir sayhâ (korkunç bir ses) ile helâk edildi.* Âd kavmine gelince, onlar da çok şiddetli bir rüzgâr ile helâk edildi.* Allah’u Teâlâ, o rüzgârı yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerine musallat etti. Ey Resûlüm! O vakit hazır olsaydın, onları içi çürümüş hurma ağacı kökleri gibi yere serilmiş görürdün.* Şimdi onlardan geriye kalmış bir kimse görüyor musun?

İzah: Semud, Sâlih Aleyhisselâm‘ın kavmi, Âd ise, Hûd Aleyhisselâm‘ın kavmi idi. Peygamberlerini ve kıyâmeti yalanlayıp hakkı inkâr eden bu kavimlerin helâk edildiği birçok sûrede geniş olarak anlatılmıştır.


﴿ وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ ﴿٩﴾ فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً ﴿١٠﴾ اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ ﴿١١﴾ لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ ﴿١٢﴾

9-12. Firavun, ondan evvelkiler ve altı üstüne çevrilmiş beldeler halkı da (Lût kavmi de) aynı hatâyı işlediler.* Rablerinin Resûlüne isyan ettiler. Allah’u Teâlâ da onları şiddetli bir azap ile helâk etti.* Şüphesiz ki, tufanda su taştığı zaman, sizi gemide Biz taşıdık.* Bunu size bir ibret yapalım ve işiten kulaklar da bu hâdiseyi iyice anlasın diye yaptık.

İzah: Sa’lebî’nin, Hasan-ı Basrî Hazretlerinden naklettiği Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

لَمَّا نَزَلَتْوَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: سَأَلْتُ رَبِّي أَنْ يَجْعَلَهَا أُذُنَكَ يَاعَلِيُّقَالَعَلِيٌّفَوَاللّٰهِ مَا نَسِيتُ شَيْئًا بَعْدُ وَمَا كَانَ لِي أَنْ أَنْسَى. (الثعلبى عن على)

″Bunu size bir ibret yapalım ve işiten kulaklar da bu hâdiseyi iyice anlasın diye yaptık″ mealindeki Sûre-i Hâkka, Âyet 12 nâzil olunca, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ″Rabbimden bunu senin kulağın kılmasını istedim Yâ Ali!″ dedi. Hz. Ali dedi ki: ″Allah’a yemin ederim, ondan son­ra hiçbir şey unutmadım. Zâten unutmamam da gerekirdi.″[1]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 18, s. 264.


﴿ فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ ﴿١٣﴾ وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً ﴿١٤﴾ فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ﴿١٥﴾ وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ ﴿١٦﴾ وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاۜ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ ﴿١٧﴾ يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ ﴿١٨﴾

13-18. Sûr’a bir defa üflendiği,* yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp birbirine bir kere çarpılıp darmadağın edildiği zaman,* işte o gün kıyâmet kopar.* Gök yarılır ve o gün gök çok zayıftır.* Melekler göğün etrafında toplanır. O gün Rabbinin Arşı’nı, bunların da üstünde sekiz melek yüklenir.* O gün hesap için Allah’a arz olunursunuz, hiçbir sırrınız gizli kalmaz.

İzah: Arş’ı taşıyan melekler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَّ حَمَلَةَ الْعَرْشِ ثَمَانِيَةُ أَمْلَاكٍ عَلَى صُورَةِ الْأَوْعَالِ مَا بَيْنَ أَظْلَافِهَا إِلَى رُكَبِهَا مَسِيرَةَ سَبْعِينَ عَامًا لِلطَّائِرِ الْمُسْرِعِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن ك عن عباس)

″Arş’ın taşıyıcı melekleri, dağ keçisi sûretinde sekiz melektir. Bunların tırnakları ile diz kapakları arasındaki mesâfe hızlıca uçan bir kuşun kat edeceği şekilde yetmiş yıllık bir mesâfedir.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’nin sonunda, hesap için kulların Allah’ın huzurunda arz olunacaklarından bahsedilmektedir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُعْرَضُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلَاثَ عَرْضَاتٍ فَأَمَّا عَرْضَتَانِ فَجِدَالٌ وَمَعَاذِيرُ وَأَمَّا الْعَرْضَةُ الثَّالِثَةُ فَعِنْدَ ذَلِكَ تَطِيرُ الصُّحُفُ فِي الْأَيْدِي فَآخِذٌ بِيَمِينِهِ وَآخِذٌ بِشِمَالِهِ (ت عن ابى هريرة)

″İnsanlar mahşer gününde üç defa arz olunacaklardır. Bunların ikisinde tartışma ve mâzeretler ileri sürülecek. Diğerinde ise, işte o vakit sahifeler uçuşarak, ellere ulaşacak, kimisi amel defterini sağ eliyle alacak, kimisi sol eliyle alacaktır.″[2]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 18, s. 267; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 3807.

[2] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 3.


﴿ فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ ﴿١٩﴾ اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ ﴿٢٠﴾ فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۙ ﴿٢١﴾ ف۪ي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ ﴿٢٢﴾ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ ﴿٢٣﴾ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ ﴿٢٤﴾

19-24. O gün amel defteri sağ tarafından verilen der ki: ″Alın, amel defterimi okuyun.* Çünkü ben, hesabımın görüleceğini biliyordum.″* Artık o, hoşnut olduğu bir hayat içinde,* Cennet-i Âliye’dedir.* O Cennetin meyveleri ona yakındır.* Onlara: ″Geçmiş günlerde (dünyâda) işlediği­niz sâlih amellerin mükâfatı olarak âfiyetle yiyin, için″ denir.

İzah: Bu âyetler ile ilgili olarak Ebû Osman Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

الْمُؤْمِنُ يُعْطَى كِتَابَهُ )بِيَمِينِهِ( فِي سِتْرٍ مِنَ اللّٰهِ فَيَقْرَأُ سَيِّئَاتِهِ فَكُلَّمَا قَرَأَ سَيِّئَةً تَغَيَّرَ لَوْنُهُ حَتَّى يَمُرَّ بِحَسَنَاتِهِ فَيَقْرَؤُهَا فَيَرْجِعُ إِلَيْهِ لَوْنُهُ. ثُمَّ يَنْظُرُ فَإِذَا سَيِّئَاتُهُ قَدْ بُدِّلَتْ حَسَنَاتٍ قَالَ: فَعِنْدَ ذَلِكَ يَقُولُهَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى عثمان)

Mü’min kişiye amel defteri Allah’ın koruması altında verilir. O, günahlarını okur. Her bir günahı okudukça, rengi değişir. Sonra iyiliklerine geçer, onu okumaya başlayınca rengi tekrar yerine gelir. Sonra bir de bakar ki, günahları iyiliklerle değiştirilmiş. İşte o zaman ″Alın, amel defterimi okuyun″[1] der.[2]

Abdullah İbn-i Hanzala Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ يَقِفُ عَبْدُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُبْدِي سَيِّئَاتِهِ فِي ظَهْرِ صَحِيفَتِهِ فَيَقُولُ لَهُ أَنْتَ عَمِلْتَ هَذَا؟ فَيَقُولُ نَعَمْ أَيْ رَبِّ فَيَقُولُ له إني لَمْ أَفْضَحْكَ بِهِ وَإِنِّي قَدْ غَفَرْتُ لَكَ فَيَقُولُ عِنْدَ ذلكهَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسَابِيَهْسورة حِينَ نَجَا مِنْ فَضِيحَتِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عبد اللّٰه بن حنظلة)

Muhakkak ki Allah, mahşer günü kulunu huzurunda durdurur ve sayfanın üstünde kötülüklerini kendisine gösterir ve ″Bunu sen mi yaptın?″ der. O: ″Evet Rabbim″ der. Allah’u Teâlâ buyurur ki: ″Ben, ondan dolayı seni rezil etmeyeceğim. Doğrusu Ben seni bağışladım.″ İşte o zaman Mü’min kişi: ″Alın, amel defterimi okuyun.* Çünkü ben, hesabımın görüleceğini biliyordum″ der.[3]

Allah’u Teâlâ’nın rahmetiyle Cennete girileceğine dair de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَنْ يُدْخِلَ أَحَدًا عَمَلُهُ الْجَنَّةَ قَالُوا وَلَا أَنْتَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ لَا وَلَا أَنَا إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِي اللّٰهُ بِفَضْلٍ وَرَحْمَةٍ فَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَلَا يَتَمَنَّيَنَّ أَحَدُكُمْ الْمَوْتَ إِمَّا مُحْسِنًا فَلَعَلَّهُ أَنْ يَزْدَادَ خَيْرًا وَإِمَّا مُسِيئًا فَلَعَلَّهُ أَنْ يَسْتَعْتِبَ (خ عن ابى هريرة)

″Bir kimse yaptığı ameliyle Cennete giremez.″ ″Sen de mi Yâ Resûlallah?″ denilince, buyurdu ki: ″Ben de Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle girerim. Buna göre amelinizi sağlam yapın ve Allah’a yakınlık elde edin. Sizin hiçbiriniz ölümü temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise onun yaşayıp hayrını ihsanını artırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise onun tevbe ederek Allah’ın rızâsını dilemesi umu­lur!″[4]


[1] Sûre-i Hâkka, Âyet 19.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 8, s. 214.

[3] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 8, s. 214.

[4] Sahih-i Buhârî, Merdâ 19.


﴿ وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِه۪ فَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْۚ ﴿٢٥﴾ وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْۚ ﴿٢٦﴾ يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ ﴿٢٧﴾ مَٓا اَغْنٰى عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ ﴿٢٨﴾ هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ ﴿٢٩﴾

25-29. O gün amel defteri sol tarafından verilen ise der ki: ″Keşke amel defterim verilmeseydi.* Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.* Keşke ölümüm, benim sonum olsaydı.* Malım bana hiçbir fayda sağlamadı.* Mülküm ve gücüm benden yok olup gitti.″


﴿ خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ ﴿٣٠﴾ ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُۙ ﴿٣١﴾ ثُمَّ ف۪ي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُۜ ﴿٣٢﴾ اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ ﴿٣٣﴾ وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ ﴿٣٤﴾ فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَم۪يمٌۙ ﴿٣٥﴾ وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْل۪ينٍۙ ﴿٣٦﴾ لَا يَأْكُلُهُٓ اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ۟ ﴿٣٧﴾

30-37. O gün Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: ″Bunu alın, ellerini boynuna bağlayın,* sonra Cehenneme atın,* sonra yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.* Çünkü o, çok büyük olan Allah’a îman etmezdi* ve yoksulları doyurmaya teşvik etmezdi.* Artık bugün onun için burada bir dost yoktur.* Cehennemliklerden akan irinden başka yiyecek de yoktur,* bunu da ancak günahkârlar yer.″


﴿ فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَۙ ﴿٣٨﴾ وَمَا لَا تُبْصِرُونَۙ ﴿٣٩﴾ اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۚ ﴿٤٠﴾ وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَل۪يلًا مَا تُؤْمِنُونَۙ ﴿٤١﴾ وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَۜ ﴿٤٢﴾ تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٤٣﴾

38-43. Yemin olsun, gördüğünüz* ve görmediğiniz şeylere ki* Kur’ân, kerîm olan Peygamberin tebliğ ettiği bir kelâmdır.* O, bir şâir sözü değildir. Siz, çok az inanıyorsunuz.* Kâhin sözü de değildir. Siz, çok az düşünüyorsunuz.* O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

İzah: Kur’ân, Allah’ın sözüdür. Sözün, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e nispet edilmesi; onu okuyanın, tebliğ edenin ve gereğince amel edenin kendisi oluşundan dolayı­dır.

Âyet-i Kerîme’de Peygamberimiz için, ″Kerîm olan Peygamber″ tâbiri kullanılmıştır. Bu ifadeyle onun derece bakımından üstünlüğüne dikkat çekilmiştir. Nakledildiğine göre, yüz yirmi dört bin Peygamber gelmiştir.[1] Bu Peygamberlerin yirmi sekiz tânesi Kur’ân’da isimleriyle bildirilmektedir.[2] Bütün Peygamberlerin içerisinde de altı tânesi Ulu’l-Azim Peygamberdir.[3]

Bu âyetlerle ilgili olarak Hz. Ömer şöyle anlatmıştır:

خَرَجْتُ أَتَعَرَّضُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَبْلَ أَنْ أُسْلِمَ فَوَجَدْتُهُ قَدْ سَبَقَنِي إِلَى الْمَسْجِدِ فَقُمْتُ خَلْفَهُ فَاسْتَفْتَحَ سُورَةَ الْحَاقَّةِ فَجَعَلْتُ أَعْجَبُ مِنْ تَأْلِيفِ الْقُرْآنِ قَالَ فَقُلْتُ هَذَا وَاللّٰهِ شَاعِرٌ كَمَا قَالَتْ قُرَيْشٌ قَالَ فَقَرَأَ {إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ } قَالَ قُلْتُ كَاهِنٌ قَالَ {وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ} إِلَى آخِرِ السُّورَةِ قَالَ فَوَقَعَ الْإِسْلَامُ فِي قَلْبِي كُلَّ مَوْقِعٍ (حم عن عمر ابن الخطاب)

Müslüman olmazdan önce Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e saldırmak üzere çıkmıştım. Onun benden önce mescide girmiş olduğunu gördüm. Arkasında durdum. O, Hakka Sûresi’ni okumaya başladı. Kur’ân’ın te’lifine hayran kaldım. Hz. Ömer der ki:

- Kendi kendime; ″Allah’a yemin olsun ki bu adam, Kureyşlilerin söylediği gibi bir şâir olmalıdır″ dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Kur’ân, kerîm olan Peygamberin tebliğ ettiği bir kelâmdır.* O, bir şâir sözü değildir. Siz çok az inanıyorsunuz″ diye geçen Sûre-i Hâkka, Âyet 40-41’i okuyunca ben, ″Öyleyse kâhindir″ dedim. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu âyetlerin devamında, ″Kâhin sözü de değildir. Siz çok az düşünüyorsunuz.* Kur’ân, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir″ diye devam eden Hâkka Sûresi’ni sonuna kadar okuyunca, İslâm her tarafımdan kalbimin içerisine kadar sirâyet etti.[4]


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 124; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4131.

[2] Ancak Hz. Zülkarneyn, Hz. Lokman ve Hz. Üzeyr’in Peygamber olmadığını söyleyen âlimler de vardır.

[3] Ulu’l-Azim Peygamberler: Âdem Aleyhisselâm, Nûh Aleyhisselâm, İbrâhim Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm, Îsâ Aleyhisselâm ve Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Bu hususta Sûre-i Ahkaf, Âyet 35 ve izahına bakınız.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 102.


﴿ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاو۪يلِۙ ﴿٤٤﴾ لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَم۪ينِۙ ﴿٤٥﴾ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَت۪ينَۘ ﴿٤٦﴾ فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِز۪ينَ ﴿٤٧﴾ وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿٤٨﴾ وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّب۪ينَ ﴿٤٩﴾ وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِر۪ينَ ﴿٥٠﴾ وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَق۪ينِ ﴿٥١﴾ فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ ﴿٥٢﴾

44-52. Eğer o Peygamber, bâzı sözler uydurup Bize isnat etmeğe kalkışsaydı,* mutlaka onu kudretimizle yakalardık.* Sonra onun kalp damarını keserdik.* Sizden hiçbiriniz de bu cezâyı ondan defedemezdi.* Şüphesiz Kur’ân, takvâ sahipleri için bir öğüttür.* Şüphesiz Biz, elbette biliriz ki, sizden bunu yalanlayanlar vardır.* Şüphesiz Kur’ân, kâfirler için elbette bir pişmanlıktır.* Şüphesiz Kur’ân, her türlü şüpheden uzak olan gerçek bir hakikattir.* O halde sen, çok büyük olan Rabbinin ismiyle tesbihe devam et.