ZÂRİYÂT SÛRESİ

Bu sûre 60 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini, ilk âyetinde geçen ve ″Savurup dağıtan rüzgârlar″ anlamına gelen ″Zâriyât″ kelimesinden almıştır.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاۙ ﴿١﴾ فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًاۙ ﴿٢﴾ فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًاۙ ﴿٣﴾ فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْرًاۙ ﴿٤﴾ اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۙ ﴿٥﴾ وَاِنَّ الدّ۪ينَ لَوَاقِعٌۜ ﴿٦﴾

1-6. Savurup dağıtan rüzgârlara,* yağmurları taşıyan bulutlara,* kolaylıkla akıp giden gemilere,* taksim etmekle görevli olan meleklere yemin olsun ki,* size vaad olunan şeyler muhakkaktır.* Hesap günü şüphesiz gerçekleşecektir.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Said İbn-i Müseyyeb Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre, Hz. Ömer’den şu hâdise nakledilmiştir:

جَاءَ صَبِيغ التَّمِيمِيّ إِلَى عُمَر بْن الْخَطَّاب رَضِيَ اللّٰه عَنْهُ فَقَالَ يَا أَمِير الْمُؤْمِنِينَ أَخْبِرْنِي عَنْ الذَّارِيَات ذَرْوًا فَقَالَ هِيَ الرِّيَاح وَلَوْلَا أَنَّى سَمِعْت رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولهُ مَا قُلْته قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ الحَامِلَاتِ وَقْرًا قَالَ: هِيَ السِّحَابُ وَلَوْلَا أَنِّي سَمِعْت رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولهُ مَا قُلْته. قَالَ: فَاخْبِرْنِي عَنِ الْجَارِيَاتِ يُسْرًا قال: هِيَ السُّفُنُ وَلَوْلَا أَنِّي سَمِعْت رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولهُ مَا قُلْته. قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ الْمُقَسِّمَات أَمْرًا قَالَ الْمَلَائِكَة وَلَوْلَا أَنِّي سَمِعْت رَسُول اللّٰه صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولهُ مَا قُلْته. (البزار قط في الافراد عن سعيد بن المسيب)

Sabiyğ et-Temîmî, Hz. Ömer’e geldi ve ″Ey Mü’minlerin emiri! Bana, Ve’z-Zâriyâti Zervan’dan bahset″ deyince, Hz. Ömer: ″O, rüzgârlardır. Eğer Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle söylediğini işitmeseydim, bunu böyle söylemez­dim″ dedi. Sabiyğ: ″Bana, Fe’l-Hâmilâti vikran’dan haber ver″ deyince Hz. Ömer: ″O, bulutlardır. Eğer Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle söylediğini işitmeseydim, bunu böyle söylemez­dim″ dedi. Sabiyğ: ″Bana, Fe’l-Câriyâti yusran’dan bahset″ deyince, Hz. Ömer: ″Onlar, gemilerdir. Eğer Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle söylediğini işitmeseydim, bunu böyle söylemez­dim″ dedi. Sabiyğ: ″Bana, Fe’l-Mukassimâti emran’dan bahset″ deyince, Hz. Ömer: ″Onlar, meleklerdir. Eğer Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle söylediğini işitmeseydim, bunu böyle söylemez­dim″ dedi.[1]

Hâkim’in Müstedrek adlı eserinde Hz. Ali Kerremallâhu veche’den nakledildiğine göre, o da şöyle buyurmuştur:

Zâriyât’tan maksat rüzgârlar, Hâmilât’tan maksat bu­lutlar, Câriyât’tan maksat denizin üzerinde giden gemiler, Mukassimât’tan maksat da meleklerdir.[2]


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 4717.

[2] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 3695.


﴿ وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ ﴿٧﴾ اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ ﴿٨﴾ يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ ﴿٩﴾ قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ ﴿١٠﴾ اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ ﴿١١﴾ يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ ﴿١٢﴾ يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ ﴿١٣﴾ ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ ﴿١٤﴾

7-14. Yollara sahip olan semâya yemin olsun ki,* şüphesiz siz, (Resûl ve Kur’ân hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.* Asıl menedilmiş olan, îmandan menedilmiş olandır.* O yalancıları Allah kahretsin!* O yalancılar ki, kendilerini kuşatan cehâlet ve dalâlet içinde gâfildirler.* Onlar: ″Azap günü ne vakittir?″ diye alay ederek sual ederler.* O, kendilerinin ateşte yakıldıkları gündür.* O gün onlara: ″Azabınızı tadın. Meydana gelmesinde acele ettiğiniz şey budur″ denir.

İzah: Âyette, ″Yollara sahip olan semâya yemin olsun ki″ diye buyrulmaktadır. Allah’u a’lem! Semâdaki yollardan maksat, gökyüzündeki bütün gezegenlerin ve uyduların belli bir yörüngede olup her birinin ayrı ayrı yollar izleyerek dönmesidir.

Yine âyette, ″Şüphesiz siz, (Resûl ve Kur’ân hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz″ diye buyrulmaktadır. Yani, Ey müşrikler! Sizin sözleriniz arasında ihtilâflar ve çelişkiler görülmektedir. Meselâ: Siz, Peygamberliği gün gibi açık olan Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında şâir, bâzen sihirbaz, bâzen de mecnun diyorsunuz. Kur’ân-ı Kerîm hakkında da, bâzen şiir, bâzen de öncekilerin masalları demekten sıkılmıyorsunuz. Siz hiç hakikatleri görüp anlamayacak mısınız? demektir.


﴿ اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿١٥﴾ اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ ﴿١٦﴾ كَانُوا قَل۪يلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ﴿١٧﴾ وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ﴿١٨﴾ وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ ﴿١٩﴾

15-19. Muhakkak ki takvâ sahipleri, Cennetlerde ve pınar başlarındadır.* O halde ki, Rablerinin ihsan ettiği şeyleri râzı olmuş olarak alırlar. Çünkü onlar, bundan önce (dünyâda iken) güzel amellerde bulunurlardı.* Onlar, geceleri az uyurlardı* ve seherlerde istiğfar ederlerdi.* Onların mallarında, dilenen ve yoksul kimseler için hak vardı.

İzah: Allah’u Teâlâ bu âyetlerde; takvâ sahibi zâtların özelliklerini saymaktadır. Bu zâtların geceleri az uyuyarak teheccüd namazı, zikir ve istiğfar ile ibâdet ettiklerini, ayrıca çok cömert olduklarını da beyan etmektedir.

Teheccüd zamanı ve ibâdeti hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الرَّبُّ مِنَ الْعَبْدِ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ الْآخِرِ فَإِنْ اسْتَطَعْتَ أَنْ تَكُونَ مِمَّنْ يَذْكُرُ اللّٰهَ فِي تِلْكَ السَّاعَةِ فَكُنْ (ت عمرو بن عبسة)

″Rabb Teâlâ’nın, kula en yakın olduğu vakit, gecenin son yarısı olan teheccüd zamanıdır. O saatte zikrullah edenlerden olabilirsen ol.″[1]

Teheccüd namazı hakkında Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

سُئِلَ أَيُّ الصَّلَاةِ أَفْضَلُ بَعْدَ الْمَكْتُوبَةِ وَأَيُّ الصِّيَامِ أَفْضَلُ بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ فَقَالَ أَفْضَلُ الصَّلَاةِ بَعْدَ الصَّلَاةِ الْمَكْتُوبَةِ الصَّلَاةُ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ وَأَفْضَلُ الصِّيَامِ بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ صِيَامُ شَهْرِ اللّٰهِ الْمُحَرَّمِ (م عن ابى هريرة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e farz namazlardan sonra en efdal namaz hangisidir? Ve Ramazan ayından sonra tutulan en efdal oruç hangisidir?″ diye soruldu. Buyurdu ki: ″Farz namazlardan sonra en efdal namaz, gece namazıdır. Ramazan ayından sonraki en efdal oruç da, Allah’ın ayı Muharrem’de tutulan oruçtur.″[2]

Âyette geçen istiğfar hakkında da Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثَةٌ مَعْصُومُونَ مِنْ شَرِّ اِبْلِيسَ وَجُنُودِهِ: اَلذَّاكِرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْمُسْتَغْفِرُونَ بِالْاَسْحَارِ وَالْبَاكُونَ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ (ابو الشيخ فى الثواب عن ابن عباس)

″Üç şey kimde var ise şeytanın ve yardımcılarının şerrinden kurtulmuştur. Zikrullahı gece gündüz çok edenler. Seher vakti (Estağfirullah el-Azîm, diye) istiğfar edenler. Allah korkusundan ağlayanlar.″[3]

Ayrıca cömertlik hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْجَاهِلٌ سَخِيٌّ أَحَبُّ إِلَى اللّٰهِ مِنْ عَابِدٍ بَخِيلٍ (ت عن ابى هريرة)

″Cömert olan câhil, cimri olan abidden Allah’a daha sevgilidir.″[4]

Abdullah İbn-i Amr Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

إِنَّ فِي الْجَنَّةِ غُرْفَةً يُرَى ظَاهِرُهَا مِنْ بَاطِنِهَا وَبَاطِنُهَا مِنْ ظَاهِرِهَا فَقَالَ أَبُو مُوسَى الْأَشْعَرِيُّ لِمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ لِمَنْ أَلَانَ الْكَلَامَ وَأَطْعَمَ الطَّعَامَ وَبَاتَ لِلَّهِ قَائِمًا وَالنَّاسُ نِيَامٌ (حم عن عبد اللّٰه بن عمرو)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: Şüphesiz Cennette öyle odalar vardır ki, dışı içinden, içi dışından görülür″ buyurdu. Ebû Mûsâ el-Eş’arî Radiyallâhu anhu: ″Yâ Resûlallah! Bu odalar kimin içindir?″ diye sorunca, şöyle buyurdu: ″Bu odalar sözü yumuşak söyleyen, yemek yediren, insanlar uyurken geceleyin Allah için ibâdet edenler içindir.″[5]


[1] Sünen-i Tirmizî Daavât 7.

[2] Sahih-i Müslim, Sıyam 38 (202, 203).

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, 266/1.

[4] Sünen-i Tirmizî, Birr 40; Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 374, 376.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6326, 21831.


﴿ وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ ﴿٢٠﴾ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ ﴿٢١﴾ وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ﴿٢٢﴾ فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟ ﴿٢٣﴾

20-23. Kesin olarak îman edenler için yeryüzünde Allah’ın kudretine deliller vardır.* Sizin kendi nefislerinizde de deliller vardır. Bunları görmüyor musunuz?* Rızıklarınız da, vaad olunduğunuz şeyler de semâdadır.* Göklerin ve yerin Rabbine yemin olsun ki, size vaad olunan şeyler, sizin konuşmanız gibi muhakkak haktır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Rızıklarınız da, vaad olunduğunuz şeyler de semâdadır″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat, rızkınızın sebebi olan güneş ışığı, rüzgar, hava, bulutlar, yağmur ve kar üstünüzdeki semâda bulunmaktadır. Yeryüzündeki hayat da bu sayede devam etmektedir. Vaad olunduğunuz şeyler de semâdadır. Yani hayır ve şer semâdadır, demektir.


﴿ هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ ﴿٢٤﴾ اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ ﴿٢٥﴾ فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ ﴿٢٦﴾ فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ ﴿٢٧﴾

24-27. Ey Resûlüm! İbrâhim’in ağırladığı misafirlerin kıssası sana geldi mi?* Hani onlar, İbrâhim’in yanına girmiş ve ″Selâm″ demişlerdi. İbrâhim de: ″Selâm size, siz tanınmayan bir kavimsiniz″ demişti.* Hemen bir bahane ile ailesinin yanına gitti ve (kızartılmış) semiz bir buzağı getirdi.* Onu önlerine koydu ve ″Yemez misiniz?″ dedi.

İzah: İbrâhim Aleyhisselâm’ın misafire olan hürmeti hakkında Abdullah İbn-i Amr Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا جِبْرِيل لِمَ اِتَّخَذَ اللّٰهُ إِبْرَاهِيم خَلِيلًا؟ قَالَ لِإِطْعَامِهِ الطَّعَام يَا مُحَمَّد (هب عن عبد اللّٰه بن عمرو)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yâ Cebrâil! Allah’u Teâlâ, İbrâhim’i ne sebepten Halîl (dost) edindi?″ diye sorunca, o: ″Misafirlerine yemek yedirdiği için Yâ Muhammed!″ diye cevap verdi.[1]

İbrâhim Aleyhisselâm misafirhâne yaptırıp yoldan gelip geçenleri doyurmakla tanınmış olduğundan ona, ″Ebu’d-Dayfân (misafirlerin babası) diye isim verilmiştir.[2]

Bu da misafire ikram etmenin ne kadar önemli olduğunu gösterir. İbrâhim Aleyhisselâm hiç tanımadığı halde, kendisine gelenlere en iyi şekilde ikramda bulunup, güzel bir buzağı kızartarak önlerine getirmiştir. Hattâ onlara aç olup olmadıklarını dahi sormamıştır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in çok sayıda Hadis-i Şerif’i nakledilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ (خ م عن ابى هريرة)

″Allah’a ve âhiret gününe îman eden kimse, ya hayır söylesin ya da sussun! Allah’a ve âhiret gününe îman eden kimse, akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe îman eden kimse, misafirine ikram etsin.″[3]

ثَلَاثٌ حَقٌ عَلَى اللّٰهِ أَنْ لَا يَرُدُّ لَهُمْ دَعْوَةً: اَلصَّائِمُ حَتَّى يُفْطِرَ وَالْمَظْلُومُ حَتَّى يَتْنَصِرَ وَالْمُسَافِرُ حَتَّى يَرْجِعَ (بزار والجامع الصغير عن ابى هريرة )

″Üç kişi vardır ki, duâlarını geri çevirmemek Allah’u Teâlâ üzerine bir haktır: Orucunu açıncaya kadar oruçlu, hakkını alıncaya kadar mazlum ve evine dönünceye kadar misafir.″[4]

أَقِيلُوا السَّخِيَّ زَلَّتَهُ فَإِنَّ اللّٰهَ آخِذٌ بِيَدِهِ كُلَّمَا عَثَرَ (الجامع الصغير عن ابن عباس )

″Cömert kimselerin kusurunu affedin. Çünkü her ayağı tökezlediğinde Allah’u Teâlâ onun elinden tutar.″[5]

İbrâhim Aleyhisselâm’ın cömertliğine dair Sûre-i Hûd, Âyet 69 ve izahına, Allah’ın dostu anlamında olan Halîlullah ismini misafirlerine yaptığı ikram sebebiyle kazandığına dair geniş bilgi için de Sûre-i Nisâ, Âyet 125’in izahına bakınız.


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 9290.

[2] Mecmâ’ul-Âdab, s. 209-210.

[3] Sahih-i Buhârî, Edeb 31, 85; Sahih-i Müslim, Îman 19 (74).

[4] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 3319.

[5] Celâleddin es-Suyûtî, Câmi’us-Sağir, c. 1, s. 283.


﴿ فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ ﴿٢٨﴾ فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ ﴿٢٩﴾ قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ ﴿٣٠﴾

28-30. O vakit İbrâhim onlardan korktu. Misafirler: ″Korkma! Biz, Allah’ın resulleriyiz″ dediler ve onu ilim sâhibi bir oğul ile müjdelediler.* Bunun üzerine zevcesi (Sâra), hayretle seslenerek geldi, ellerini yüzüne vurdu ve ″Benim gibi kısır, yaşlı bir kadın nasıl doğurur?″ dedi.* Melekler de: ″Senin Rabbin, işte böyle emretti. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilendir″ dediler.

İzah: İbrâhim Aleyhisselâm, misafirleri için hazırladığı yemeği önlerine koyunca, misafirler yemedi. Böylece İbrâhim Aleyhisselâm, onların melek olduğunu anladı ve korktu. Çünkü onların Allah’tan ne emir ile geldiğini bilmiyordu. Melekler, İbrâhim Aleyhisselâm’a: ″Korkma!″ diyerek onu İshâk Aleyhisselâm ile müjdelediler.

Melekler, çocukları olacağını müjdeleyince, Sâra vâlidemiz: ″Benim gibi kısır, yaşlı bir kadın nasıl doğurur?″ dedi. Bu husus Sûre-i Hûd, Âyet 72’de de şöyle geçmektedir:

″İbrâhim’in zevcesi (Sâra): ″Vay başıma gelene! Ben, (kısır) yaşlı bir kadınım ve bu kocam da bir şeyhtir. Bu halde ben doğurur muyum? Şüphesiz ki bu, acâyip bir şeydir″ dedi. Çünkü kendisi doksan yaşında idi ve o zamana kadar hiç çocuğu olmamıştı. Bu nedenle çocuğunun olacağına dair haberi alınca, hayret edip böyle söylemiştir.


﴿ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ ﴿٣١﴾ قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ ﴿٣٢﴾ لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ ط۪ينٍۙ ﴿٣٣﴾ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِف۪ينَ ﴿٣٤﴾

31-34. İbrâhim: ″Ey resuller! Bu müjdeden başka daha ne ile görevlisiniz?″ dedi.* Onlar da dediler ki: Mücrimler olan bir kavme (Lût’un kavmine) gönderildik.* O kavme, (ateşte pişirilmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için gönderildik.* Rabbin katında haddi aşanlar için alâmetlendirilmiş (üzerinde kime isâbet edeceği yazılı) olan o taşları yağdırmak için gönderildik.

İzah: Allah’u Teâlâ bu resulleri yani melekleri, Lût Aleyhisselâm’ın azgın kavmini helâk etmeleri için de göndermişti. Bunlar helâk edilirken üzerlerine yağdırılan alâmetlendirilmiş taşlar diye buyrulması; taş kimin üzerine düşecekse, onun adının o taşın üzerinde yazılı olmasından dolayı idi. Bu husus Sûre-i Hûd, Âyet 83’te de şöyle geçmektedir:

″O taşlar, Rabbin tarafından işâretlenmiş (üzerinde kime isâbet edeceği yazılı) idi…″


﴿ فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ ﴿٣٥﴾ فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۚ ﴿٣٦﴾ وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ ﴿٣٧﴾

35-37. Nihâyet Lût’un beldelerinde bulunan Mü’minleri oradan çıkardık.* Orada bir aileden başka Müslüman bulmadık.* Ve elim azaptan korkanlar için orada ibret verici bir eser bıraktık.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Orada bir aileden başka Müslüman bulmadık″ diye buyrulan bir aileden maksat, Lût Aleyhisselâm’ın ailesidir. Ancak karısı bundan müstesnadır. O da azgın kavim ile birlikte helâk olmuştur.

Allah’u Teâlâ îman edenler hâriç, diğerlerini helâk etmiş ve ibret verici eser bıraktığını da beyan etmiştir. Bu eser de Lut Gölü’dür. Bu husus Sûre-i Hûd, Âyet 82’de: ″… Beldelerinin altını üstüne çevirdik…″ diye geçmektedir. Lût kavminin yaptıkları azgınlıklarından dolayı Cebrâil Aleyhisselâm, kanadını onların bulundukları beldelerinin altından girdirerek gökyüzüne kadar çıkarıp ters çevirmiştir. İşte Lut Gölü diye bilinen yer böyle oluşmuştur. Bilimsel olarak yapılan araştırmalarda, buranın binlerce metre altındaki katmanın yer yüzeyine çıktığı görülmüştür.


﴿ وَف۪ي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ﴿٣٨﴾ فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ﴿٣٩﴾ فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌۜ ﴿٤٠﴾

38-40. Apaçık mûcize ile Firavun’a gönderdiğimiz Mûsâ’nın kıssasında da ibret vardır.* Firavun, askerleriyle beraber îmandan yüz çevirdi ve Mûsâ için: ″Bu adam, ya sihirbaz yahut mecnundur″ dedi.* Firavun, kınanmayı gerektiren işler yaptığı için onu ve askerini tuttuk denize attık.


﴿ وَف۪ي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرّ۪يحَ الْعَق۪يمَۚ ﴿٤١﴾ مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ ﴿٤٢﴾

41-42. Kendilerine helâk edici rüzgâr gönderdiğimiz Âd kavminin kıssasında da ibret vardır.* Öyle rüzgârlar ki, her neye uğrasa kasıp kavurur kül gibi ederdi.

İzah: Âd kavminin helâkı hakkında Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

مَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُسْتَجْمِعًا ضَاحِكًا حَتَّى أَرَى مِنْهُ لَهَوَاتِهِ إِنَّمَا كَانَ يَتَبَسَّمُ قَالَتْ وَكَانَ إِذَا رَأَى غَيْمًا أَوْ رِيحًا عُرِفَ ذَلِكَ فِي وَجْهِهِ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَى النَّاسَ إِذَا رَأَوْا الْغَيْمَ فَرِحُوا رَجَاءَ أَنْ يَكُونَ فِيهِ الْمَطَرُ وَأَرَاكَ إِذَا رَأَيْتَهُ عَرَفْتُ فِي وَجْهِكَ الْكَرَاهِيَةَ قَالَتْ فَقَالَ يَا عَائِشَةُ مَا يُؤَمِّنُنِي أَنْ يَكُونَ فِيهِ عَذَابٌ قَدْ عُذِّبَ قَوْمٌ بِالرِّيحِ وَقَدْ رَأَى قَوْمٌ الْعَذَابَ فَقَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا (خ م عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ciddi bir şekilde küçük dili görünecek derecede güldüğünü görmedim. O, sâdece tebessüm ederdi, bir bulut görecek olsa bu yüzünden bilinirdi. ″Yâ Resûlallah! Halk bir bulut görecek olsa, yağmur getirebilir ümidiyle sevinir, halbuki sen bir bulut gördüğünde üzüldüğünü yüzünden okuyorum, sebebi nedir?″ diye sordum. Şöyle buyurdu: Yâ Âişe! Bunda bir azap bulunmadığı hususunda bana kim teminat verebilir? Nitekim geçmişte bir kavim rüzgârla azâba uğratılmıştır. O kavim azâbı gördükleri vakit, ″Buluttan bize yağmur yağacak″[1] demişlerdi.[2]

Hûd Aleyhisselâm‘ın kavmi olan Âd kavminin helâkı hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 72 ve izahına bakınız.


[1] Bakınız: Sûre-i Ahkaf, Âyet 24.

[2] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Ahkaf 2; Sahih-i Müslim, İstiskâ 3 (16).


﴿ وَف۪ي ثَمُودَ اِذْ ق۪يلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى ح۪ينٍ ﴿٤٣﴾ فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ ﴿٤٤﴾ فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِر۪ينَۙ ﴿٤٥﴾

43-45. Kendilerine: ″Bir müddete (üç güne) kadar hayatınızdan faydalanın″ denilen Semud kavminin kıssalarında da ibret vardır.* Onlar Rablerinin emrine karşı kibirlendiler. Bunun üzerine onları, bakıp dururlarken sâika[1] helâk etti.* Ne o azaptan kurtulmaya muktedir oldular, ne de kendilerini kurtaracak yardımcı buldular.

İzah: Semud kavmi, Sâlih Aleyhisselâm’ın mucize olarak içlerinde yaşaması için kayadan çıkardığı dişi deveyi boğazlayıp emre muhalefet edince, Allah‘u Teâlâ Sâlih Aleyhisselâm‘a: ″Yâ Sâlih! Onlara söyle, üç gün yaşasınlar. Üç gün sonra onlara belâ vereceğim″ buyurdu. Üç gün yaşadılar. Üçüncü günün sonunda, Sûre-i Hûd, Âyet 67’de de: Nihâyet o zâlimleri, korkunç bir ses yakaladı ve sabahleyin yurtlarında diz üstü çökmüş (ölmüş) olarak bulundular″ diye geçtiği üzere, Allah‘u Teâlâ bu kavmin hepsini helâk etti.

Sâlih Aleyhisselâm’ın kıssası hakkında daha geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 76-79 ve izahına bakınız.


[1] Âyet-i Kerîme‘de geçen ″Sâika″, Gökten inen ve şiddetli gürültüsü bulunan bir ateş parçası, demektir. Kendisiyle helâk meydana gelen sayhâ, korkunç ve şiddetli azap mânâsına da gelir.


﴿ وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ۟ ﴿٤٦﴾

46. Bu kavimlerden önce, Nûh’un kavmini de helâk ettik. Çünkü onlar da fâsık bir kavim idi.

İzah: Nûh Tufanı hakkında geniş bilgi için Sûre-i Hûd, Âyet 25-49’a ve izahlarına bakınız.


﴿ وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ ﴿٤٧﴾ وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ ﴿٤٨﴾ وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ﴿٤٩﴾

47-49. Ve semâyı bir kuvvetle Biz bina ettik. Şüphesiz ki Biz, onu elbette genişletmekteyiz.* Yeri de Biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.* Ve düşünüp ibret alasınız diye Biz her şeyi çift çift yarattık.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Çift çift″ ifadesinden maksat, İbn-i Zeyd Hazretlerine göre, can­lılar ve bitkiler gibi varlıkların erkekli ve dişili olmalarıdır. Allah’u Teâlâ, dünyânın sonuna kadar, cinslerini devam ettirmek için bunları erkekli dişili olarak çift çift yaratmıştır. Bizlere de burada bu nîmeti hatırlatmaktadır. Bu ifadenin bir diğer anlamı da; her şeyin bir zıttının bulunmasıdır. Bunlar da; îman, inkâr; saadet, şekâvet; hidâyet, dalâlet; dünyâ, âhiret; gündüz, gece; yer, gök; Cennet, Cehennem gibi hususlardır.

Yine Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ, semâyı genişletmekte olduğundan bahsetmektedir. Bu husus bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Bu âyetlerin indiği yıllarda bu olayın bilinmesinin imkânı yoktu. Bu da, Kur’ân’daki mûcizelerdendir.


﴿ فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ ﴿٥٠﴾ وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ﴿٥١﴾

50-51. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″O halde, Allah’a sığının. Şüphesiz ben, O’nun tarafından size gönderilen apaçık bir uyarıcıyım.* Allah ile beraber başka ilah edinmeyin. Şüphesiz ben, O’nun tarafından size gönderilen apaçık bir uyarıcıyım.″


﴿ كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ﴿٥٢﴾ اَتَوَاصَوْا بِه۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ﴿٥٣﴾ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا اَنْتَ بِمَلُومٍۘ ﴿٥٤﴾ وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٥٥﴾

52-55. Ey Resûlüm! İşte böyle, (kavminin sana, sihirbaz yahut mecnûn demeleri gibi) bunlardan öncekilere de hiçbir Resûl gelmedi ki ona, ″Sihirbaz yahut mecnûn″ demesinler.* Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Doğrusu onlar, azgın bir kavimdir.* Ey Resûlüm! O halde onlardan yüz çevir. Bundan dolayı kınanmazsın.* Ve sen öğüt ver. Çünkü öğüt, Mü’minlere fayda verir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Ve sen öğüt ver. Çünkü öğüt, Mü’minlere fayda verir″ diye buyrulmaktadır.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bu Âyet-i Kerîme’de de geçtiği gibi Mü’minlere bol nasihatta bulunurdu. Bu sebeple Peygamber Efendimizin halifeleri olan zâtlar da onun sünneti olan bu uygulamayı aynı şekilde yaparlar.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَزَالُ أَرْبَعُونَ رَجُلًا مِنْ أُمَّتِى قُلُوبُهُمْ عَلَى قَلْبِ اِبْرَاهِيمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ يَدْفَعُ اللّٰهُ بِهِمْ عَنْ أَهْلِ الْأَرْضِ يُقَالُ لَهُمُ الْاَبْدَالُ اِنَّهُمْ لَمْ يُدْرَكُوهَا بِصَلَوةٍ وَلَا بِصَوْمٍ وَلَا بِصَدَقَةٍ، فَبِمَ أَدْرَكُوهَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ؟ قَالَ بِالسَّخَاءِ وَالنَّصِيحَةِ لِلْمُسْلِمِينَ (حل طب عن بن مسعود)

Ümmetimin içinde kırk kişi hiç eksik olmaz. Kalpleri İbrâhim Aleyhisselâm‘ın kalbi gibidir. Yeryüzünü Allah’u Teâlâ onlarla korur. Onlara, ″Ebdallar″ derler. Onlar o mertebeye namazla, oruçla, zekât ile ermediler. ″Ne ile erdiler Yâ Resûlallah?″ dediler. Şöyle buyurdu: ″Cömertlikle ve Müslümanlara bol nasihatla.″[1]


[1] Ebû Nuaym İsbehânî, Ma’rifet’üs-Sahâbe, Hadis No: 4013.


﴿ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ﴿٥٦﴾ مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ﴿٥٧﴾ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ﴿٥٨﴾

56-58. Ben, cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.* Ben, onlardan rızık istemediğim gibi, Bana yemek yedirsinler de demiyorum.* Şüphesiz rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan an­cak Allah’tır.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Kudsî’de, şöyle buyrulmuştur:

يَقُولُ اللّٰهُ سُبْحَانَهُ يَا ابْنَ آدَمَ تَفَرَّغْ لِعِبَادَتِي أَمْلَأْ صَدْرَكَ غِنًى وَأَسُدَّ فَقْرَكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ مَلَأْتُ صَدْرَكَ شُغْلًا وَلَمْ أَسُدَّ فَقْرَكَ (ه عن ابى هريرة)

Allah’u Teâlâ buyuruyor ki: ″Ey Âdemoğlu! Kendini Benim ibâdetime ver ki, gönlünü zenginlikle dol­durayım ve fakirliğini gidereyim. Eğer böyle yapmazsan, ellerini işle doldururum, fakirliğini de gidermem.″[1]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 2.


﴿ فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ ﴿٥٩﴾ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ ﴿٦٠﴾

59-60. Şüphesiz o zulmedenler için, arkadaşlarının (geçmişteki benzerlerinin) azaptan nasipleri gibi nasipleri vardır. Artık azapta acele etmesinler.* İşte vaad olundukları o günün azâbından dolayı veyl o kâfirlere.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Veyl″ ifadesinin buradaki anlamı, Cehennemdeki bir vâdidir. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الْوَيْلُ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ يَهْوِي فِيهِ الْكَافِرُ أَرْبَعِينَ خَرِيفًا قَبْلَ أَنْ يَبْلُغَ قَعْرَهُ (حم ت عن أبى سعيد)

″Veyl, Cehennemde bir vâdidir ki kâfirler, üzerinden bırakıldığı vakit, kırk yılda dibine inemez.″[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11287; Rudani, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 10063. ″Veyl″ ifadesi hakkında geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 79’un izahına bakınız.