FURKÂN SÛRESİ

Bu sûre 77 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Fakat bu surenin 68, 69 ve 70’inci âyetleri Medîne döneminde, Mekke’nin fethi zamanında nâzil olmuştur. Hak ile bâtılın arasını ayırdığı için, bu anlama gelen ″Furkân″ ismini almıştır.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يرًاۙ ﴿١﴾ اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يرًا ﴿٢﴾

1-2. Âlemlere uyarıcı olması için kuluna (Muhammed Aleyhisselâm’a) Furkan’ı (hakkı bâtıldan ayıran Kur’ân’ı) indiren Allah, çok yücedir.* Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O, ço­cuk edinmemiştir. Mülkünde ortağı yoktur. O, her şeyi yarattı ve gereği gibi takdir etti.

İzah: Allah’u Teâlâ bu âyetlerde, Kur’ân-ı Kerîm’in, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilme gayesini bildirmekte ve her şeyin kendisine ait olduğunu, hiçbir ortağı bulunmadığını ve her şeyi yaratıp bir düzene koyduğunu beyan etmektedir.


﴿ وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُورًا ﴿٣﴾

3. Müşrikler, Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratamayan, üstelik yaratılmış olan, kendilerine hiçbir zarar ve hiçbir fayda veremeyen, öldüremeyen, yaşatamayan ve tekrar diriltmeye kâdir olmayan ilahlar edindiler.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْمًا وَزُورًاۚۛ ﴿٤﴾ وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا ﴿٥﴾

4-5. O kâfirler: ″Bu Kur’ân, onun uydurduğu yalandan başka bir şey değildir ve uydurmasına başkaları da yardım etti″ dediler. Böyle demekle çok büyük zulüm ve iftira ettiler.* Yine onlar: ″Kur’ân âyetleri, öncekilerin masallarıdır. Onları yazdırmış da, sabah akşam kendisine okunuyor″ dediler.

İzah: Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, ümmî idi. Yani okuma yazma bilmiyordu.

Bu husus Sûre-i A’râf, Âyet 158’de şöyle geçmektedir:

Ey Habîbim! De ki: ″Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin sahibi olan, O’ndan başka hiçbir ilah olmayan, hayat veren ve öldüren Allah’u Teâlâ’nın hepinize gönderdiği Resûlüyüm. O halde Allah’a ve ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir Peygamber olup Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne îman edin ve ona tâbi olun ki, hidâyete nâil olasınız.″

Bu sebeple müşrikler, ″Onun okudukları öncekilerin masallarıdır, bunu ona biri yazmış ve ezberlemesi için de ona gizli gizli sabah akşam okuyor″ diye söylemişlerdi.

İşte müşrikler, okuma yazma bilmeyen birisinin; hiç kimsenin bilmediği Kur’ân âyetlerini okumasına hayret etmişlerdir. Okuduklarının, önceki Peygamberlerin sözlerine benzediğini ve birilerinin kendisine bu âyetleri önceki kitaplardan okuduğunu ve ezberlettiğini zannederek, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in evine gizlice adamlar gönderip araştırmışlar ve böyle bir durumun olmadığını görünce, daha fazla hayrete düşmüşlerdir.


﴿ قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿٦﴾

6. Ey Resûlüm! De ki: ″Kur’ân’ı, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″


﴿ وَقَالُوا مَا لِ‌هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يرًاۙ ﴿٧﴾ اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا ﴿٨﴾اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلًا۟ ﴿٩﴾

7-9. Kâfirler dediler ki: ″Bu nasıl Peygamber? Yemek yer, çarşılarda gezer. Kendine bir melek indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!* Yahut ona semâdan bir hazine indirilse veya bir bahçesi olup mahsulünden yese ya!″ O zâlimler, Mü’minlere hitâben de: ″Siz, ancak büyülenmiş bir adama tâbi oluyorsunuz″ dediler.* Ey Resûlüm! Bak, senin için nasıl misaller getirdiler. Bu gibi misallerle doğru yoldan saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.


﴿ تَبَارَكَ الَّذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا ﴿١٠﴾ بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يرًاۚ ﴿١١﴾ اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَف۪يرًا ﴿١٢﴾ وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًاۜ ﴿١٣﴾ لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَث۪يرًا ﴿١٤﴾

10-14. Hayır ve nîmeti çok ziyâde olan Allah’u Teâlâ dilerse sana onların dediklerinden daha hayırlısını, altlarından nehirler akan bahçeler ve güzel köşkler verir.* Hattâ onlar, kıyâmeti de yalanladılar. Biz de kıyâmeti yalanlayanlara, alevi şiddetli olan ateş hazırladık.* O ateş, onları uzaktan gördüğü vakit, onlar ateşin hiddetini ve iniltisini işitirler.* Onlar, elleri boyunlarına bağlı olduğu halde, ateş içinde dar bir yere atıldıkları vakit, orada yok olmayı isterler.* Onlara: ″Bugün yok olmayı bir kere değil, birçok kere isteyin! (Ne kadar isteseniz, hâsıl olmaz)″ denir.

İzah: Sûre-i Furkân, Âyet 10’un nüzul sebebine dair Hayseme Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmaktadır:

قِيلَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَنُعْطِيكَ خَزَائِنَ الأَرْضِ وَمَفَاتِيحَهَا لَمْ نُعْطِهَا أَحَدًا قَبْلَكَ لا يُنْقِصُكَ ذَلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ شَيْئًا قَالَ اجْمَعْهَا لِي فِي الآخِرَةِ فَقَالَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ :تَبَارَكَ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ جَنَّاتٍ الآيَةَ(تفسير ابن ابى حاتم عن خيثمة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Dilersen senin için Allah katında hazırlanmış olanlardan, bir şey eksiltmeksizin, senden önce hiçbir Peygambere verilmemiş ve senden sonra da hiç kimseye verilmeyecek olan yeryüzünün hazinelerini ve anahtarlarını verelim″ denilmişti. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Bunları benim için âhirette toplayın″ dedi. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″Hayır ve nîmeti çok ziyâde olan Allah’u Teâlâ dilerse sana onların dediklerinden daha hayırlısını, altlarından nehirler akan bahçeler ve güzel köşkler verir″ mealindeki Sûre-i Furkân, Âyet 10’u indirdi.[1]

Yine Sûre-i Furkân, Âyet 12 ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنْ بَيْنِ عَيْنَيْ جَهَنَّمَ"فَشَقَّ ذَلِكَ عَلَى أَصْحَابِهِ، فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ نُحَدِّثُ عَنْكَ بِالْحَدِيثِ نَزِيدُ وَنُنْقِصُ قَالَ لَيْسَ ذَا أَعْنِيكُمْ إِنَّمَا أَعْنِي الَّذِي يَكْذِبُ عَلَيَّ مُتَحَدِّثًا يَطْلُبُ بِهِ شَيْنَ الإِسْلامِ قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّكَ قُلْتَ: بَيْنَ عَيْنَيْ جَهَنَّمَ وَهَلْ لِجَهَنَّمَ عَيْنٌ؟ قَالَ نَعَمْ، أَمَا سَمِعْتُهُ يَقُولُ إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا [الفرقان: 12] فَهَلْ تَرَاهُمْ إِلا بِعَيْنَيْنِ؟ (طب وابن مردوية عن ابى امامة)

″Bir kimse kasten benim üzerime yalan isnat ederse, Cehennemin iki gözü arasında yerini hazırlasın.″ Dediler ki: ″Yâ Resûlallah! Senden hadis naklediyor, ama ziyâde ediyor ve eksiltiyoruz.″ Bunun üzerine şöyle buyurdu: ″Benim size kastım bu değildir. Benim kastım, Müslümanlığa leke atmak maksadı ile yalan hadis nakledenler içindir.″ ″Yâ Resûlallah! Cehennemin gözü de mi var?″ diye sorulunca da, buyurdu ki: ″Evet, sizler Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Furkân, Âyet 12’de: ″O ateş, onları uzaktan gördüğü vakit, onlar ateşin hiddetini ve iniltisini işitirler″ diye geçen buyruğu­nu hiç duymadınız mı? O, onları iki gözü ile görmez mi?″[2]

Yine Âyet-i Kerîme’de, Onlara: ″Bugün yok olmayı bir kere değil, birçok kere isteyin! (Ne kadar isteseniz, hâsıl olmaz)″ denir diye buyrulmaktadır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَوَّلُ مَنْ يُكْسَى حُلَّةً مِنَ النَّارِ إِبْلِيسُ فَيَضَعُهَا عَلَى حَاجِبِهِ وَيَسْحَبُهَا مِنْ خَلْفِهِ وَذُرِّيَّتُهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ يُنَادِي يَا ثُبُورَاهُ وَيُنَادُونَ يَا ثُبُورَهُمْ قَالَ عَبْدُ الصَّمَدِ قَالَهَا مَرَّتَيْنِ حَتَّى يَقِفُوا عَلَى النَّارِ فَيَقُولُ يَا ثُبُورَاهُ وَيَقُولُونَ يَا ثُبُورَهُمْ فَيُقَالُ لَهُمْ {لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} (حم عن انس)

Ateşten cübbe giydirileceklerin ilki İblis’tir. Onu kaşlarının üzerine koyacak ve arkasından çekip sürüyecektir. Zürriyeti de ondan sonradır. ″Ey yok olma! yetiş″ diye nidâ eder. Peşinden gelen zürriyeti de: ″Ey yok olma! yetiş″ derler. Nihâyet gelip Cehennemin başında dikilirler. İblis yine orada: ″Ey yok olma! yetiş″ diye bağırır. Arkasındaki zürriyeti de aynı şekilde: ″Ey yok olma! yetiş″ derler. Onlara: ″Bugün yok olmayı bir kere değil, birçok kere isteyin! (Ne kadar isteseniz, hâsıl olmaz)″ denir.[3]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 13951.

[2] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 7479; Ayrıca bakınız: Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Cehennem 1.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 12078


﴿ قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يرًا ﴿١٥﴾ لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُ۫لًا ﴿١٦﴾

15-16. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Bu ateş mi hayırlıdır, yoksa Allah’tan korkanlara vaad olunan ebedî Cennet mi? Orası, onlar için bir mükâfat ve dönüş yeridir.* Onlar için orada, ebedî kalmak üzere istedikleri her şey vardır. Mü’minlerce arzu edilen bu nîmetler, Rabbinin üzerine aldığı bir vaadidir.″


﴿ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ ﴿١٧﴾ قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا ﴿١٨﴾

17-18. Ey Resûlüm! Rabbin Teâlâ, onları ve Allah’tan başka taptıklarını topladığı gün, ″Kullarımı siz mi dalâlete düşürdünüz, yoksa onlar mı yoldan saptılar?″ der.* Onlar: ″Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Se­ni bırakıp başka dostlar edinmek bize yakışmaz. Fakat Sen, onları ve babalarını nîmetler içinde yaşattın, nihâyet Seni zikretmeyi unuttular ve yok olmaya lâyık bir kavim oldular″ derler.

İzah: Müşriklerin, Allah’ın kızları dedikleri Melekler, Hristiyanların Allah’ın oğlu diye iftira attıkları Hz. Îsâ ve Yahudilerin de Allah’ın oğlu diye iftira ettikleri Hz. Üzeyr, Hakk Teâlâ’yı onların sıfatlandırmalarından tenzih ederek derler ki: ″Ey Rabbimiz! Biz seni, ortağının bulunmasından tenzih ederiz.″


﴿ فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ فَمَا تَسْتَط۪يعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًاۚ وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَب۪يرًا ﴿١٩﴾

19. Ey müşrikler! Taptığınız şeyler, sizi söylediklerinizde yalancı çıkardılar. Artık ne azâbı geri çevire­bilirsiniz, ne de yardım görebilirsiniz. Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattıracağız.


﴿ وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يرًا۟ ﴿٢٠﴾

20. Ey Resûlüm! Senden evvel gönderdiğimiz Peygamberler de yemek yerler ve çarşılarda gezerlerdi. Ey insanlar! Biz sizi birbirinizle imtihan ediyoruz. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin, her şeyi görendir.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَب۪يرًا ﴿٢١﴾ يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا ﴿٢٢﴾ وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُورًا ﴿٢٣﴾

21-23. Bize kavuşmayı ummayanlar (onun hak Peygamber olduğunu haber vermesi için), ″Bize melekler indirilseydi yahut Rabbimizi görseydik ya!″ dediler. Yemin olsun ki, onlar kendi nefislerinde kibre kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar.* Melekleri gördükleri gün, işte o gün, mücrimlere bir müjde yoktur. Melekler: ″Size bugün müjde yasaktır yasak!″ derler. * Biz onların dünyâda yaptıkları iyilikleri saçılmış zerre hâline getiririz.

İzah: Dünyâda iken müşrikler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den alaylı bir şekilde melekleri görmeyi istemişlerdi. Müşrikler, mahşer günü azap meleklerini korkunç bir şekilde gördükleri zaman ise, dehşete kapılacaklardır. Melekler de onlara, ″Artık sizin için bir kurtuluş yoktur″ diyeceklerdir.

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere kâfirlerin amellerinin Allah katında hiçbir değerinin olmadığı ve âhirette de onlara bu amellerinin hiçbir fayda sağlamayacağı Sûre-i Nûr, Âyet 39’da da şöyle ifade edilmiştir:

″Kâfirlerin amelleri ise, ıssız bir çöldeki serap gibidir. O serap ki, susamış kimse onu su zanneder, oraya vardığında umduğundan hiçbir şey bulamaz. Orada ancak Allah’ın hükmünü bulur. O da onun hesabını eksiksiz olarak görür. Allah’u Teâlâ, hesabı çabuk görendir.″


﴿ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَق۪يلًا ﴿٢٤﴾

24. O gün Cennet ehlinin kalacakları yer çok hayırlı, dinlenecekleri yer de çok güzeldir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, ″Dinlenme yerleri″ diye tercüme edilen ″Mekîl″ kelimesi, kaylule zamanı anlamına gelmektedir. Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

- Onlar, Cennetteki odalarda öğle istirahatine çekileceklerdir. Onların hesaba çekilmeleri Rablerine bir defa arz edilmelerinden ibâret olacaktır ki, bu da kolay bir hesaptır. Bu, Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i İnşikâk, Âyet, 7-9’daki şu sözü gibidir: ″O zaman amel defteri sağ eline verilen kimsenin,* hesabı kolayca görülür* ve ehline sevinçli olarak döner.″


﴿ وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَٓاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْز۪يلًا ﴿٢٥﴾ اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِر۪ينَ عَس۪يرًا ﴿٢٦﴾

25-26. Ey Habîbim! Semânın bulutlarla yarılacağı ve meleklerin bölük bölük indirileceği günü zikret.* O gün gerçek mülk Rahmân’ındır. O gün kâfirler için çetin bir gündür.

İzah: Allah’u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, mahşer gününün dehşetinden ve o günde meydana gelecek olan hâdiselerden haber vermektedir. O gün gökler yarılıp parça parça olacak, aralarından gözleri kamaştıracak olan nurlar, bulutlar şek­linde görülecek, mahşer günü melekler gökten inip bütün varlıkları çepeçevre kuşatacaklar, sonra Allah’u Teâlâ kulları arasında hükmünü verecektir.

Mücâhid Hazretleri, ″Ey Habîbim! Semânın bulutlarla yarılacağı ve meleklerin bölük bölük indirileceği günü zikret″ diye geçen bu Âyet-i Kerîme’yi açıklarken ″Onlar, bulutlardan Allah’u Teâlâ’nın ve meleklerin gelmesinden ve işin olup bitmesinden başka bir şey mi beklerler? İşlerin hepsi Allah’a döner″[1] diye geçen Âyet-i Kerîme’de olduğu gibi, burada da mahşer gününde Allah’ın içinde geleceği bulutlar kastedilmektedir″ diye buyurmuştur.[2]


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 210.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 11, s. 158.


﴿ وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلًا ﴿٢٧﴾ يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَانًا خَل۪يلًا ﴿٢٨﴾ لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولًا ﴿٢٩﴾

27-29. O gün zâlim, ″Keşke Resûl ile beraber bir yol tutsaydım″ diyerek ellerini ısırır.* ″Eyvah bana, keşke falanı dost edinmeseydim!* Yemin olsun ki, bana zikir (Kur’ân) geldikten sonra, beni zikirden o saptırdı″ der. Şeytan, insanı yapayalnız, zelil bir halde bırakır.

İzah: Bu âyetlerde, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber bir yol tutmayarak, Kur’ân’a ve Sünnete tâbi olmayıp kâfirleri dost edinenlerin pişmanlığı anlatılmaktadır. Bunlar, kâfirleri dost edindiği için onlarla birlikte âhirette aynı cezaya çarptırılacaklardır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلْ (حم هب ك عن ابى هريرة)

″Kişi dostunun dîni üzeredir. Bu nedenle kişi kiminle dost olacağına dikkat etsin.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8065; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7868.


﴿ وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا ﴿٣٠﴾

30. Resûl dedi ki: ″Yâ Rabbi! Şüphesiz ki, kavmim bu Kur’ân’ı bırakıp terk ettiler (ona îman etmediler).


﴿ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَص۪يرًا ﴿٣١﴾

31. Ey Resûlüm! İşte böyle, her Peygamber için mücrimlerden bir düş­man kıldık. Sana bir hidâyet ve yardım edici olarak Rabbin yeter.


﴿ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِه۪ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْت۪يلًا ﴿٣٢﴾

32. Kâfirler (Muhammed Aleyhisselâm’ı kastederek), ″Kur’ân, ona bir defada indirilseydi ya!″ dediler. Biz ise, onu kalbine yerleştirip pekiştirmek için işte böyle parça parça indirdik ve onu âyet âyet beyan ettik.

İzah: Kur’ân-ı Kerîm’in iniş şekli, Sûre-i İsrâ, Âyet 106’da da şöyle geçmektedir:

″Biz Kur’ân’ı, insanlara yavaş yavaş okuyasın diye, âyet âyet ayırdık ve onu (ihtiyaca göre) peyderpey indirdik.″


﴿ وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يرًاۜ ﴿٣٣﴾

33. Ey Resûlüm! Kâfirler sana hiçbir tuhaf ve bâtıl sualde bulunmadılar ki, cevabını hak olarak vermiş ve en güzel sûretle açıklamış olmayalım.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ سَب۪يلًا۟ ﴿٣٤﴾

34. Yüzüstü Cehenneme sürüklenecek olanlar, işte yerleri en kötü ve yolları en sapık olanlar onlardır.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Enes Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

أَنَّ رَجُلًا قَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْشَرُ الْكَافِرُ عَلَى وَجْهِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ أَلَيْسَ الَّذِي أَمْشَاهُ عَلَى رِجْلَيْهِ فِي الدُّنْيَا قَادِرًا عَلَى أَنْ يُمْشِيَهُ عَلَى وَجْهِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (خ م عن انس)

Bir adam: ″Yâ Resûlallah! Mahşer günü kâfir yüzüstü nasıl haşrolunacak?″ diye sorunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Şüphesiz onu dünyâda iki ayağı üzerinde yürüten Allah, mahşer günü yüzüstü yürütmeye de kâdir değil midir?″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Furkân 1, Rikâk 44; Sahih-i Müslim, Sıfat-ı Kıyâmet 11 (54).


﴿ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يرًاۚ ﴿٣٥﴾ فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يرًاۜ ﴿٣٦﴾

35-36. Yemin olsun ki Mûsâ’ya kitabı (Tevrat’ı) indirdik ve kardeşi Hârun’u ona vezir (yardımcı) kıldık.* Onlara: ″Âyetlerimizi yalanlayan Firavun’a ve kavmine gidin″ dedik. Sonunda o kavmi tamamen helâk ettik.


﴿ وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَذَابًا اَل۪يمًاۚ ﴿٣٧﴾

37. Nûh’un kavmini de Resulleri yalanladıkları vakit, gark edip onları insanlara ibret kıldık. Zâlimler için, (âhirette) elim bir azap hazırladık.


﴿ وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يرًا ﴿٣٨﴾ وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْب۪يرًا ﴿٣٩﴾

38-39. Âd, Semud ve Ashâb-ı Ress ve bunlar arasında geçen birçok nesilleri de helâk ettik.* Onlardan her birine misaller vererek nasihat ettik. Nasihat almayınca da, hepsini ta­mamen helâk ettik.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen Âd, Hûd Aleyhisselâm’ın kavmidir. Semud, Sâlih Aleyhisselâm’ın kavmidir. Ashâb-ı Ress ise, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre, Yâsîn Sûresi’nde kendilerinden söz edilen ve kavmine: ″… Ey kavmim! Bu Resullere tâbi olun.″[1] diyen kişinin kavmidir. Kavmi onu öldürüp ″Ress″ diye bilinen bir kuyuya attılar. Bu sebeple bu kuyunun ismi ile anıldılar.


[1] Sûre-i Yâsîn, Âyet 20.


﴿ وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا ﴿٤٠﴾

40. Ey Resûlüm! Şüphesiz ki senin kavmin, felâket yağmuruna tutulmuş olan beldeye uğramışlardı, onun hâlini görmediler mi? Bilakis küfürleri sebebiyle onlar dirilmeyi ümit etmiyorlar.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: Felâket yağmuruna tutulmuş olan belde″ diye geçen yer, Lût Aleyhisselâm’ın kavminin helâk edildiği yer olan Sedum beldesidir.


﴿ وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًاۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولًا ﴿٤١﴾ اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلًا ﴿٤٢﴾

41-42. Ey Resûlüm! Onlar seni gördükleri zaman, ″Allah’ın gönderdiği Peygamber bu mudur?″ diye seninle alay ederler.* ″Biz, ilahlarımıza inanmakta kararlı ve sabırlı olmasaydık, az kaldı ilahlarımızdan saptıracaktı″ derler. Onlar yakında azâbı gördükleri zaman, kimin daha ziyâde yoldan azmış olduğunu bileceklerdir.


﴿ اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلًاۙ ﴿٤٣﴾ اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلًا۟ ﴿٤٤﴾

43-44. Ey Resûlüm! Nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Artık ona sen mi vekil olacaksın?* Yoksa sen onların çoğunu işitir, anlar mı sanırsın? Onlar, ancak hayvan gibidirler. Hattâ tuttukları yol bakımından hayvandan daha aşağıdırlar.

İzah: Katâde Hazretleri: ″Ey Resûlüm! Nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü?″ âyetini açıklarken, ″Burada nefsinin her arzuladığı ve canının çektiği her şeyi yapan kişi kastedilmektedir. Onu bu şeylerden ne bir korku ne de takvâ alıkoyar″ demiştir.


﴿ اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًاۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلًاۙ ﴿٤٥﴾ ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضًا يَس۪يرًا ﴿٤٦﴾ وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا ﴿٤٧﴾

45-47. Ey Resûlüm! Rabbinin kudretini görmez misin? Bak, nasıl gölgeyi uzatmıştır. İsteseydi onu sâbit kılardı. Sonra güneşi gölgeye delil kıldık.* Sonra da gölgeyi yavaş yavaş kendimize (dilediğimiz yöne) çektik.* Size geceyi elbise, uykuyu dinlenme ve gündüzü de dağılıp çalışma vakti kılan O’dur.

İzah: Bu âyetler, dünyânın yuvarlak olduğunu ve kendi ekseni etrafında dönerek gece ve gündüzün yavaş yavaş oluştuğunu haber vermektedir. Âyet-i Kerîme’deki gölgeden maksat, gecedir. Dünyânın gece olan bölümü ise, aslında dünyâya güneş ışığı vurduğunda, dünyânın kendi gölgesinde kalan arka tarafındaki karanlık kısımdır. Âyet-i Kerîme’de: ″Bak, nasıl gölgeyi uzatmıştır″ diye buyrularak, gecenin uzun bir süre olduğuna dikkat çekmektedir.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″İsteseydi onu sâbit kılardı″ diye buyrulmaktadır. Allah’u Teâlâ dileseydi, dünyâyı döndürmez ve sâbit bir halde bırakırdı ve bunun sonucunda da dünyânın gölgesinde olan kısmı sürekli gece olarak kalırdı. İşte Allah’u Teâlâ, dünyânın sâbit olmayıp kendi ekseni etrafında dönerek hareket hâlinde olmasını ve bu şekilde gece gündüz ve mevsimlerin oluşumunu sağlayarak, bu düzeni insanların menfaati için en mükemmel bir şekilde yarattığından bahsetmektedir.

Bu husus Sûre-i Kasas, Âyet 71-72’de de şöyle beyan edilmiştir:

Ey Resûlüm! De ki: ″Haber verin, Allah’u Teâlâ geceyi kıyâmete kadar dâim etseydi, Allah’tan başka hangi ilah size aydınlık yaratırdı? Hâlâ hak sözü işitmiyor musunuz?″* De ki: ″Haber verin, Allah’u Teâlâ gündüzü kıyâmete kadar dâim etseydi, Allah’tan başka hangi ilah size istirahatiniz için gece yaratırdı? Hâlâ gerçeği görmüyor musunuz?″

İşte Allah’u Teâlâ, insanların menfaati için geceyi istirahat edip dinlenme, gündüzü de çalışma vakti olarak yaratmıştır.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Sonra da gölgeyi yavaş yavaş kendimize (dilediğimiz yöne) çektik″ diye geçen ifade ile, yine dünyânın döndüğüne ve geceden gündüze geçişin yavaş yavaş olduğuna dikkat çekilmektedir. Artık hiçbir varlığın bu düzeni değiştirmeye gücü yetmez.

Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olduğu o dönemde yaşayan insanların, dünyânın yuvarlak olduğunu ve kendi ekseni etrafında döndüğünü, gece ve gündüzün bu şekilde oluştuğunu bilmelerine aslâ imkân yoktu. İşte bu da Kur’ân’daki mûcizelerden biridir.


﴿ وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُورًاۙ ﴿٤٨﴾ لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَامًا وَاَنَاسِيَّ كَث۪يرًا ﴿٤٩﴾ وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا ﴿٥٠﴾

48-50. Ve rüzgârları, yağmurlardan önce bir müjdeci olarak gönderen O’dur. Ve Biz, gökten temiz bir su indirdik.* O suyu, ölü bir beldeyi (bitkileri kurumuş bir yeri) diriltmek ve yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulamak için indirdik.* Yemin olsun ki Biz, gökten indirdiğimiz tertemiz suyu kullarımız arasında taksim ettik ki, nîmetlerimizi düşünüp ibret alsınlar. Lâkin insanların çoğu, nankörlük etmekten başka bir şey yapmadılar.

İzah: Yağmur hakkında Zeyd İbn-i Halid Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye’de geceleyin yağmış olan bir yağmurdan sonra bizlere sabah namazı kıldırdı. Namaz bitince, yüzünü cemaate döndürdü ve ″Bilir misiniz, Rabbiniz ne buyurdu?″ diye sordu. ″Allah ve Resûlü en iyi bilendir″ dediler. Bunun üzerine dedi ki:

قَالَ أَصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ فَأَمَّا مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللّٰهِ وَرَحْمَتِهِ فَذَلِكَ مُؤْمِنٌ بِي كَافِرٌ بِالْكَوْكَبِ وَأَمَّا مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِنَوْءِ كَذَا وَكَذَا فَذَلِكَ كَافِرٌ بِي مُؤْمِنٌ بِالْكَوْكَبِ (م عن زيد بن خالد)

Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Kullarımdan kimi Bana Mü’min, kimi kâfir olarak sabahladı. Her kim Allah’ın lütuf ve rahmetiyle üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o Bana îman etmiş, yıldıza îman etmemiştir. Her kim de şu yıldızın doğuşu sebebiyle üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o da Bana îman etmemiş, yıldıza îman etmiştir.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Îman 32 (125).


﴿ وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يرًاۘ ﴿٥١﴾ فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَادًا كَب۪يرًا ﴿٥٢﴾

51-52. Ey Habîbim! İsteseydik her beldeye bir uyarıcı (Peygamber) gönderirdik.* O halde kâfirlere itaat etme ve onlara karşı bu Kur’ân’la büyük bir cihat ile mücâhedede bulun.

İzah: Âyet-i Kerîme’de Allah’u Teâlâ: Ey Habîbim! İsteseydik her beldeye bir uyarıcı (Peygamber) gönderirdik″ diye buyurmaktadır. Önceki Peygamberler belli bir kavme gönderilmekteydi. Ancak Allah’u Teâlâ, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i ise, bütün âlemlere Peygamber olarak göndermiş ve bu şekilde diğer Peygamberlerden onu üstün kılmıştır.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Enbiyâ, Âyet 107’de şöyle buyurmuştur:

″Ey Habîbim! Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

وَكَانَ النَّبِيُّ يُبْعَثُ اِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ كَافَّةً (خ م حم ه عن جابر)

″… Benden önceki Peygamberler sâdece kendi kavmine Peygamber olarak gönderiliyordu. Ben ise, bütün insanlığa (âlemlere) Peygamber olarak gönderildim.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Onlara karşı bu Kur’ân’la büyük bir cihat ile mücâhedede bulun″ diye buyrulmaktadır. Yani Kur’ân’ı okuyarak, ondaki öğütleri, kıssaları, eski inkârcı kavimlerin başlarına gelmiş olan azapları bildirmek sûretiyle onlarla büyük bir cihat ile mücâhedede bulun. Çünkü bütün insanlığı bu şekilde İslâm Dîni’ne dâvet etmek, büyük bir cihattır. Bu sûretle birçok kimse ayıkarak İslâm şerefine nâil olabilir, diye buyrulmuştur. Hattâ İslâm’ın dışında olan kimselere karşı, onları Müslüman edebilmek için ilmi deliller ile cihatta bulunmak, düşmanlara karşı kılıç ile cihatta bulunmaktan daha büyüktür, denilmiştir.


[1] Sahih-i Buhârî, Salât 56; Sahih-i Müslim, Mesâcid 1 (3).


﴿ وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا ﴿٥٣﴾

53. Birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi birbirine salıveren ve aralarına da kudretinden bir engel ve birbirine karışmayı önleyen bir perde koyan O’dur.

İzah: Tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmama olayı; deniz hükmünde olan büyük nehirlerin tatlı suyu ile denizlerin tuzlu suyunun birbirine karışmayıp iki ayrı deniz gibi gözükmesidir. Meselâ: Dicle ile Fırat Nehri birleştikten sonra, Basra Körfezi’nden denizin içerisine bir kanal gibi girmekte, fakat denizin tuzlu suyu ile karışmamaktadır. Arada Allah’u Teâlâ’nın koymuş olduğu, gözle görülemeyen bir engel ve perde vardır.


﴿ وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًاۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يرًا ﴿٥٤﴾

54. Sudan (meniden) insan yaratan ve aralarında soy ve sıhriyyet (evlilik yoluyla akrabalık) meydana getiren de O’dur. Ey Resûlüm! Senin Rabbin, her şeye kâdirdir.


﴿ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يرًا ﴿٥٥﴾

55. Böyle iken kâfirler, Allah’ı bırakıp kendilerine bir fayda ve zarar veremeyen şeylere taparlar. Kâfir ise Rabbinin aleyhinde olanlara yardımcı olur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Kâfir ise Rabbinin aleyhinde olanlara yardımcı olur″ diye buyrulmaktadır. Yani, kâfir olan insan, Rabbine karşı isyan eden şeytana ve ona tâbi olanlara yardımcı olur, demektir.


﴿ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا ﴿٥٦﴾ قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلًا ﴿٥٧﴾

56-57. Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.* Ey Resûlüm! De ki: ″Ben bu tebliğ görevimden dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben ancak sizin, Rabbine doğru bir yol tutan kimseler olmanızı istiyorum.″


﴿ وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًاۚ ۛ ﴿٥٨﴾ اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚ ۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يرًا ﴿٥٩﴾

58-59. Ölümsüz ve dâimâ diri olan Allah’a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından, O’nun haberdar olması yeter.* Gökleri, yeri ve bunların arasında olanları altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Rahmân’dır. Bunu, Habîr olandan sor.

İzah: Bu âyetlerin sonunda geçenBunu, Habîr olandan sor″ buyruğu, yaratma ve istivâya ait meseleleri her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah’tan sor, yani bu hususları ancak Allah bilir, demektir. Bu sebeple Allah’ın Arş’a istivâ etmesi de, müteşâbih olan âyetlerdendir.[1]


[1] Müteşâbih olan âyetler hakkında geniş bilgi için Sûre-i A’râf, Âyet 54’ün izahına bakınız.


﴿ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا۟ (سَجْدَه) ﴿٦٠﴾

60. Mekke kâfirlerine: ″Rahmân’a secde edin″ denildiği vakit, ″Rahmân da neymiş? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?″ dediler ve Rahmân’a secde emri, onların îmana karşı nefretlerini artırdı. (Secde âyetidir)


﴿ تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُن۪يرًا ﴿٦١﴾ وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا ﴿٦٢﴾

61-62. Semâda burçlar yaratan ve oraya ışık kaynağı bir güneş ve aydın­latıcı bir ay koyan Allah, çok yücedir.* Düşünüp ibret almak veya şükretmek isteyenler için, geceyle gün­düzü birbiri ardına getiren O’dur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Burçlar″dan maksat, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya göre, ″Semâda var olan ve korunan köşklerdir.″ Bu husus Sûre-i Hicr, Âyet 16-18’de de şöyle geçmektedir:

″Şüphesiz Biz, semâda burçlar yarattık ve ibretle bakanlar için onu süsledik.* Onu, kovulmuş her şeytandan koruduk.* O şeytanlardan kulak hırsızlığı edene de, apaçık bir ateş alevi yetişti.″


﴿ وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا ﴿٦٣﴾ وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا ﴿٦٤﴾ وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًاۗ ﴿٦٥﴾ اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا ﴿٦٦﴾ وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا ﴿٦٧﴾

63-67. Rahmân’ın has kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhiller onlara fenâ bir söz söylediklerinde, ″Selâmetle″ derler.* Onlar, gecelerini Rablerine secde ve kıyam ile geçirirler.* Ve onlar şöyle derler: ″Ey Rabbimiz! Cehhennem azâbını bizden uzaklaştır. Şüphesiz onun azâbı, çok şiddetli ve devamlıdır.* Şüphesiz orası, ne kötü bir karargâh, ne kötü bir makamdır.″* O Rahmân’ın has kulları, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

İzah: Bu âyetler, Allah’u Teâlâ’nın takvâ üzere olan kullarının vasıflarını haber vermektedir. Bu zâtlar, Allah yolunda ibâdetle, taatle çalışırlarken, kendilerinin aleyhinde fenâ söz söyleseler, Allah için onların bu eziyetlerine sabrederler ve onların bu boş sözlerine karşılık, Sizinle bizim aramızda ne hayır, ne de şer vardır, biz sizden selâmette bulunmaktayız, siz de hâlinizi düzelterek selâmete kavuşun″ derler. Geceleri, namaz ve zikir ile geçirirler. Duâlarında, Cehennem azâbından Allah’a sığınırlar. Allah için yaptığı harcamalarında gâyet cömert olurlar. Fakat aileleri için yaptıkları harcamalarda iktisatlı olurlar ve kendi işlerinde de gerektiği yere gerektiği kadar harcama yaparlar.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلسَّمْتُ الْحَسَنُ وَالتَّوَدُّدُ وَالْإِقْتِصَادُ جُزْءٌ مِنْ اَرْبَعَةٍ وَعِشْرِينَ جُزْءًا مِنَ النُّبُوَّةِ (ت عن عبد اللّٰه ابن سرجس المزنى)

″Üç hal bir kimsede varsa, onda Peygamberliğin yirmidörtte biri vardır: (Allah’a giden) güzel yol. Allah için birbirlerini sevmek. Malını fuzuli yere harcamayıp iktisatlı olmak.″[1]

O Rahmân’ın has kulları, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar″ âyetini, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle izah etmiştir: ″Allah’a isyan yolunda harcanan tek bir dirhem bile israf­tır. Allah yolunda harcanan herhangi bir miktar ise israf değildir, yerinde har­canmış bir maldır.″

Takvânın önemi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Zerr Radiyallâhu anhu‘ya şöyle buyurmuştur:

أُوصِيكَ بِتَقْوَى اللّٰهِ فَإِنَّهُ زَيْنٌ لاَجْرِكَ كُلُّهُ وَعَلَيْكَ بِتِلاوَةِ الْقُرْآنِ وَذِكْرِ اللّٰهِ فَإِنَّهُ ذِكْرٌ لَكَ فِي السَّمَاءِ وَنُورٌ لَكَ فِي الْاَرْضِ عَلَيْكَ بِطُولِ الصَّمْتِ اِلَّا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّهُ مَطْرَدَةٌ لِلشَّيْطَانِ عَنْكَ وَعَوْنٌ لَكَ عَلَى أَمَرِ دِينِكَ اِيَّاكَ وَكَثْرَةَ الضَّحِكِ فَإِنَّهُ يُمِيتُ الْقَلْبَ وَيُذْهِبُ نُورَ الْوَجْهِ عَلَيْكَ بِالْجِهَادِ فَإِنَّهُ رَهْبَانِيَّةُ أُمَّتِي أَحِبِّ الْمَسَاكِينَ وَجَالِسْهُمْ انْظُرْ إِلَى مَنْ تَحْتِكَ وَلا تَنْظُرْ إِلَى مَنْ فَوْقِكَ فَإِنَّهُ أَجْدَرُ أَنْ لا تَزْدَرِي نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكَ صِلْ قَرَابَتَكَ وَإِنْ قَطَعُوكَ قُلِ الْحَقَّ وَاِنْ كَانَ مُرَّا لَا تَخَفْ فِي اللّٰهِ لَوْمَةَ لائِمٍ لِيَحْجُزْكَ عَنِ النَّاسِ مَا تَعْلَمُ مِنْ نَفْسِكَ وَلَا تَجِدَ عَلَيْهِمْ فِيمَا تَأْتِي وَكَفَى بِالْمَرْءِ عَيْبًا أَنْ يَكُونَ فِيهِ ثَلَاثُ خِصَالٍ: أَنْ يَعْرِفَ مِنَ النَّاسِ مَا يَجْهَلُ مِنْ نَفْسِهِ وَيَسْتَحَيِى لَهُمْ مِمَّا هُوَ فِيهِ وَيُؤْذِي حَلِسَهُ يَا أَبَا ذَرًّ لَا عَقْلَ كَالتَّدْبِيرِ وَلا وَرَعَ كَالْكَفِّ وَلا حَسَبَ كَحُسْرِ الْخُلُقِ (عبد بن حميد طب هب وابن عساكر عن أبي ذر)

Sana Allah’tan korkmanı vasiyet ederim. Çünkü o korku, bütün amellerin ziynetidir. Sana Kur’ân okumanı, zikrullah etmeni vasiyet ederim. Çünkü zikrullah; senin semâda zikredilmene sebeptir, yeryüzünde ise senin için nûrdur. Sükûtunun uzun olmasını vasiyet ederim. Ancak hayır söz müstesnâ. Çünkü bu sükût, şeytanı senden uzaklaştırır ve din işinde sana yardımcı olur. Çok gülmekten de sakın. Çünkü o, kalbi öldürür ve yüzün nûrunu giderir. Mücâhedeye devam et, çünkü o, ümmetimin ruhbanlığıdır.[2] Miskinleri, garipleri sev ve onlarla düşüp kalk. Kendinden aşağıdakine bak, yukarıdakine bakma. Zîrâ sana Allah’ın verdiği nîmetleri küçümsememen için bu hâl daha uygundur. Seninle alakayı kesseler bile, akrabanı ziyaret et. Acı olsa da hakkı söyle, Allah yolunda kınayanların kınamasından korkma. Kendi nefsin hakkında bildiğin hatalar, seni insanların hatalarını görmekten alıkoysun. Yaptığın şeylerde onlara karşı övünme. Şu üç hasletin bulunması, kişiye ayıp olarak yeter. Kendi kusurlarını bilmeden başkasının kusurlarını görmesi, aynı hâl kendisinde de olduğu halde, başkalarında utanılacak hâl görmesi ve arkadaşına eziyet etmesi. Ey Ebû Zerr! Tedbir gibi akıl, kötülükten sakınmak gibi verâ, güzel ahlâk gibi şeref yoktur.″[3]

Tevâzu ile yürümek hakkında da, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iniyormuş gibi ve yeryüzü onun için dürülüyormuş gibi yürürdü, diye buyrulmuştur Ashab-ı Kirâm, yapmacıklı zayıf görünerek yürümeyi mekruh kabul etmişlerdi. Hattâ rivâyet edildiğine göre, Hz. Ömer, yavaş yavaş yürüyen bir genç görmüş ve ″Sana ne oluyor, hasta mısın?″ diye sormuş. ″Hayır, Ey Mü’minlerin Emîri″ cevabı üzerine, kamçısıyla onun üzerine yürüyerek, güçlü yürümesini emretmiştir. Burada mütevazı şekilde yürümekten maksat, sükûnet içinde vakarlı yürümektir. Ayrıca kâfirlerin bulunduğu yerden geçerken, onlara karşı azametli ve kuvvetli olarak yürümek gerekir. Nitekim Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Ashâbı, Kâbe’yi vakarla ve sükûnetle yürüyerek tavaf ederken, kâfirler Mü’minlerin bu hâlini görünce, ″Bunlar zayıf düşmüş, yürümeye bile takatleri kalmamış″ gibi sözler söyleyerek alay etmeye başlamışlardı. Allah’u Teâlâ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, kâfirlerin bu hallerini bildirmiş, bunun üzerine Peygamberimiz ve Ashâbı, sağ kollarını ihramın dışına çıkarıp sert adımlar ile yürüyerek zayıf olmadıklarını o kâfirlere göstermişlerdir. İşte tavaf esnâsında erkeklerin, sağ omuzunu açarak hızlı ve sert yürümeleri, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den kalan bir sünnettir.


[1] Sünen-i Tirmizî, Birr 65; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 214/2.

[2] Ruhbanlık hakkında Sûre-i Hadîd, Âyet 27 ve izahına bakınız.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1628; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 4737; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 43572; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 157/4.


﴿ وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ ﴿٦٨﴾ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَانًاۗ ﴿٦٩﴾ اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿٧٠﴾

68-70. Ve onlar, Allah ile beraber başka ilah edinip ona ibâdet etmezler. Allah’u Teâlâ’nın öldürülmesini haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Bu nehyedilenleri kim yaparsa, Esâme’de (Cehennemde bir kuyuda) cezâsını çeker.* Mahşer günü onun azâbı kat kat artırılır ve orada zelil olarak ebedî kalır.* Ancak tevbe eden ve îman eden ve sâlih amelde bulunan müstesnâ. Artık Allah’u Teâlâ onların günahlarını sevaplara çevirir. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu hâdise nakledilmiştir:

أَنَّ نَاسًا مِنْ أَهْلِ الشِّرْكِ كَانُوا قَدْ قَتَلُوا وَأَكْثَرُوا وَزَنَوْا وَأَكْثَرُوا فَأَتَوْا مُحَمَّدًا صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالُوا إِنَّ الَّذِي تَقُولُ وَتَدْعُو إِلَيْهِ لَحَسَنٌ لَوْ تُخْبِرُنَا أَنَّ لِمَا عَمِلْنَا كَفَّارَةً فَنَزَلَ {وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ} وَنَزَلَتْ {قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ} (خ عن ابن عباس)

Müşriklerden bâzı kimseler, çok kişiyi öldürmüşler ve çok zinâ etmişlerdi. Bunlar Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler ve ″Senin söylediğin ve kendisine çağırdığın şüphesiz güzeldir. Keşke yapmış olduklarımıza keffâret olacağını bize haber vermiş olsan″ dediler. Bunun üzerine Sûre-i Furkân, Âyet 68-70’teki: ″Ve onlar, Allah ile beraber başka ilah edinip ona ibâdet etmezler. Allah’u Teâlâ’nın öldürülmesini haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Bu nehyedilenleri kim yaparsa, Esâme’de (Cehennemde bir kuyuda) cezâsını çeker.* Mahşer günü azâbı kat kat artırılır ve orada zelil olarak ebedî kalır.* Ancak tevbe eden ve îman eden ve sâlih amelde bulunan müstesnâ. Artık Allah’u Teâlâ onların günahlarını sevaplara çevirir. Allah’u Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir″ buyruğu ve Ey Resûlüm! De ki: ″Ey nefisleri üzerine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin…″ diye devam eden Sûre-i Zümer, Âyet 53 nâzil oldu.[1]

Bu âyetlerin nüzul sebebi, her ne kadar müşriklerle ilgili olsa da hükmü geneldir, Müslümanları da kapsamaktadır. Bir kimse ne kadar günahkâr olursa olsun, günahlarından hakkıyla tevbe ederse, yani işlemiş olduğu günahlarına bir daha dönmemek kaydıyla terk edip sâlih amelde bulunursa ve kendisini günaha sevk eden dostlarını bırakıp sâlih kullardan dost edinirse, Allah’u Teâlâ onun günahlarını affeder, dilerse de sevâba çevirir. Nitekim bir sonraki 71. âyette: ″Her kim de tevbe edip salih amel işlerse, şüphesiz ki o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner″ diye buyrulmuştur. Bu sebeple tevbe edip sâlih amelde bulunan herkesin günahları sevâba çevrilebilir.

Müslümanların mahşerde günahlarının sevâba çevrileceğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنِّي لَأَعْلَمُ آخِرَ أَهْلِ الْجَنَّةِ دُخُولًا الْجَنَّةَ وَآخِرَ أَهْلِ النَّارِ خُرُوجًا مِنْهَا رَجُلٌ يُؤْتَى بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُقَالُ اعْرِضُوا عَلَيْهِ صِغَارَ ذُنُوبِهِ وَارْفَعُوا عَنْهُ كِبَارَهَا فَتُعْرَضُ عَلَيْهِ صِغَارُ ذُنُوبِهِ فَيُقَالُ عَمِلْتَ يَوْمَ كَذَا وَكَذَا كَذَا وَكَذَا وَعَمِلْتَ يَوْمَ كَذَا وَكَذَا كَذَا وَكَذَا فَيَقُولُ نَعَمْ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُنْكِرَ وَهُوَ مُشْفِقٌ مِنْ كِبَارِ ذُنُوبِهِ أَنْ تُعْرَضَ عَلَيْهِ فَيُقَالُ لَهُ فَإِنَّ لَكَ مَكَانَ كُلِّ سَيِّئَةٍ حَسَنَةً فَيَقُولُ رَبِّ قَدْ عَمِلْتُ أَشْيَاءَ لَا أَرَاهَا هَا هُنَا فَلَقَدْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ضَحِكَ حَتَّى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ. (م عن أبي ذر)

″Ben, Cennet ehli arasında Cennete en son gire­cek kimseyi de, Cehennem ateşinden en son çıkacak kimseyi de biliyorum. Cennete en son giren kişi şöyle bir adamdır: Mahşer gününde getirilir, ″Küçük günahlarını ona su­nun ve büyüklerini de üzerinden kaldırın″ denilir. Ona küçük günahları su­nulur ve filan filan günü şunu şunu işledin, filan filan günü de şunu ve şu­nu işledin denilir. O da ″Evet″ der. İnkâr edebilecek gücü kendisinde bulamaz. Diğer taraftan büyük günahlarının da kendisine sunulacağından korkarken, kendisine: ″Her bir günahının yerine bir tane iyilik verilecektir″ denilir. Bu se­fer ″Rabbim, ben burada görmediğim daha başka bir takım işler de işledim″ diyecek. Yemin olsun ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in küçük azı dişleri görülünceye kadar güldüğünü gördüm.″[2]

Bu hususta Ebû Osman Radiyallâhu anhu da şöyle buyurmuştur:

الْمُؤْمِنُ يُعْطَى كِتَابَهُ )بِيَمِينِهِ( فِي سِتْرٍ مِنَ اللّٰهِ فَيَقْرَأُ سَيِّئَاتِهِ فَكُلَّمَا قَرَأَ سَيِّئَةً تَغَيَّرَ لَوْنُهُ حَتَّى يَمُرَّ بِحَسَنَاتِهِ فَيَقْرَؤُهَا فَيَرْجِعُ إِلَيْهِ لَوْنُهُ. ثُمَّ يَنْظُرُ فَإِذَا سَيِّئَاتُهُ قَدْ بُدِّلَتْ حَسَنَاتٍ قَالَ: فَعِنْدَ ذَلِكَ يَقُولُهَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى عثمان)

Mü’min kişiye amel defteri Allah’ın koruması altında verilir. O, günahlarını okur. Her bir günahı okudukça, rengi değişir. Sonra iyiliklerine geçer, onu okumaya başlayınca rengi tekrar yerine gelir. Sonra bir de bakar ki, günahları iyiliklerle değiştirilmiş. İşte o zaman ″Alın, amel defterimi okuyun.″[3] der.[4]

Yine günahları sevâba çeviren sâlih ameller hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ قَوْمٍ اِجْتَمَعُوا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ عَزَّ وَ جَلَّ لَا يُرِيدُونَ بِذَلِكَ اِلَّا وَجَّهَ اللّٰهِ اِلَّا نَادَاهُمْ مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ قُوامُوا مَغْفُورًا لَكُمْ قَدْ بُدِّلَتْ سَيِّئَاتُكُمْ حَسَنَاتٍ. (هب عن عبد اللّٰه بن مغفل رواه أحمد وأبو يعلى والبزار والطبراني في الأوسط وعن أنس بن مالك)

Bir kavim sırf Allah’ın Cemâlini dileyerek, zikrullah yapmak için toplanıp meclis kursalar, muhakkak gökten bir münâdi, kendilerine şöyle seslenir: ″Haydi kalkın affedildiniz, günahlarınız sevâba çevrildi.″[5]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçen ″Esâme″, Cehennemde olan bir kuyudur. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَوْ أَنَّ صَخْرَةً وَزَنَتْ عَشْرَ خَلِفَاتٍ، قُذِفَ بِهَا مِنْ شَفِيرِ جَهَنَّمَ مَا بَلَغَتْ قَعْرَهَا سَبْعِينَ خَرِيفًا حَتَّى يَنْتَهِيَ إِلَى غَيٍّ وَأَثَامٍ قِيلَ وَمَا غَيٌّ وَأَثَامٌ؟ قَالَ بِئْرَانِ فِي أَسْفَلِ جَهَنَّمَ يَسِيلُ مِنْهُمْا صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ وَهُمْا اللَّذَانِ ذَكَرَهُمَا اللّٰهُ فِي كِتَابِهِ أَضَاعُوا الصَّلاةَ، وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا(طب عن ابو امامة الباهلى)

Şâyet on ukiyye[6] ağırlığında bir kaya Cehennemin kenarından atılmış olsaydı, yetmiş yılda dibine ulaşmaz, nihâyet Gayya’ya ve Esâme’ye ulaşır. ″Gayya ve Esâme nedir?″ denilince, buyurdu ki: ″Cehennemin en altında iki kuyudur. Orada Cehennem ehlinin kan ve irinleri akar. Allah’ın kitabında: ″Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine tâbi oldular. Onlar, Gayya’ya (Cehennemde bir kuyuya) atılacaklardır″[7] âyeti ile ″… Bu nehyedilenleri kim yaparsa, Esâme’de (Cehennemde bir kuyuda) cezâsını çeker″[8] diye geçen iki cezâlandırılma yeri bunlardır.[9]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Zümer 1.

[2] Sahih-i Müslim, Îman 84 (314).

[3] Sûre-i Hâkka, Âyet 19.

[4] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 8, s. 214.

[5] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 562; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 386/10; Rudânî, Mecmâ’uz-Zevâid, Hadis No: 16764; İmam Şa’rânî, el-Uhud’ül-Kübrâ, s. 319; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 12000.

[6] Bir ağırlık ölçüsü olup yerlere ve muhitlere göre değişir. Bir ukiyye, Şer’an kırk dirhem olarak kabul edilmiştir. Bir dirhem de 3,25 gr’dır.bu ölçüye göre on ukiyye de, 1.300 gr yapmaktadır.

[7] Sûre-i Meryem, Âyet 59.

[8] Sûre-i Furkân, Âyet 68.

[9] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 7633.


﴿ وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا ﴿٧١﴾

71. Her kim de tevbe edip salih amel işlerse, şüphesiz ki o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.

İzah: Salih amelin günahı sildiğine dair Ebû Zerr Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

قَالَ لِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اتَّقِ اللّٰهِ حَيْثُمَا كُنْتَ وَأَتْبِعْ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ (ت حم عن ابى ذر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana dedi ki: ″Nerede ve hangi hâl üzere olursan ol, Allah’tan kork ve kötülüğün arkasında hemen bir iyilik yap ki, onu silsin. İnsanlarla da güzel bir ahlak ile geçin.″[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Birr 54; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20392.


﴿ وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا ﴿٧٢﴾

72. O Rahmân’ın has kulları, yalan yere şâhitlik etmezler. Boş ve kötü bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakarla geçip giderler.

İzah: Yalancı şâhitlikte bulunmanın en büyük günahlardan olduğuna dair Ebû Bekre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَلَا أُنَبِّئُكُمْ بِأَكْبَرِ الْكَبَائِرِ قُلْنَا بَلَى يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الْإِشْرَاكُ بِاللّٰهِ وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ وَكَانَ مُتَّكِئًا فَجَلَسَ فَقَالَ أَلَا وَقَوْلُ الزُّورِ وَشَهَادَةُ الزُّورِ أَلَا وَقَوْلُ الزُّورِ وَشَهَادَةُ الزُّورِ فَمَا زَالَ يَقُولُهَا حَتَّى قُلْتُ لَا يَسْكُتُ (خ عن ابى بكرة عن ابيه)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: En büyük günahı size haber vereyim mi?″ diye sordu. Biz: ″Evet, Yâ Resûlallah!″ dedik. ″Allah’a ortak koşmak, anne ve babaya itaatsizlik etmek″ diye buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve ″Haberiniz olsun! Bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmaktır. Haberiniz olsun! Bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmaktır″ buyurdu. Bu sözü tekrar tekrar söylüyordu. Hattâ ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem susmayacak, dedim.[1]

Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak İbrâhim b. Meysere Radiyallâhu anhu’dan da şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ اِبْن مَسْعُود مَرَّ بِلَهْوٍ مُعْرِضًا فَلَمْ يَقِف فَقَالَ رَسُول اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَقَدْ أَصْبَحَ اِبْن مَسْعُود وَأَمْسَى كَرِيمًا ثُمَّ تَلَا إِبْرَاهِيم بْن مَيْسَرَة وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا(ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابراهيم بن ميسر)

Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu, bir şarkı sesi işitmiş ve hemen, çabucak oradan ayrılmış. Onun bu davranışı karşısında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onun için: ″Şerefli bir kimse olmuştur″ diye buyurdu. Sonra (râvi) İbrâhim b. Meysere: ″O Rahmân’ın has kulları, yalan yere şâhitlik etmezler. Boş ve kötü bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakarla geçip giderler″ mealindeki Sûre-i Furkân, Âyet 72’i okudu.[2]


[1] Sahih-i Buhârî, Edeb 6.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 6, s. 131.


﴿ وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا ﴿٧٣﴾ وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا ﴿٧٤﴾

73-74. Ve onlar, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiği zaman, ona karşı sağır ve kör davranmazlar.* Ve onlar: ″Ey Rabbimiz! Bize, zevcelerimizden ve zürriyetlerimizden gözümüzün nûru olacak kimseler ihsan et ve bizi takvâ ehline önder kıl″ derler.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Bizi takvâ ehline önder kıl″ diye buyrulmaktadır. Yani, Rahmân olan Allah’ın has kulları, kendilerinden sonra gelecek olan evlatlarının da, takvâ üzere olup hak yolda kendilerine uymalarını ve hidâyetten ayrılmamalarını istemişlerdir.


﴿ اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًاۙ ﴿٧٥﴾ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا ﴿٧٦﴾

75-76. İşte Rahmân’ın has kulları, sabırları sebebiyle Cennetin en yüksek köşkleriyle mükâfatlandırılır ve orada saygı ve selâm ile karşılanırlar.* Orada ebedî kalırlar. Orası, ne güzel karargâh ve ne güzel makamdır.

İzah: Âyet-i Kerîme’de, îman edip sâlih amellerde bulunan takvâ sahiplerine Cennetin en yüksek köşkleriyle mükâfatlandırılacağı müjdelenmektedir. Sûre-i Vâkıa, Âyet 7-12’de geçtiği üzere mahşer yerine insanlar üç sınıf olarak gelir. Biri Cehennemlik, biri Cennetlik ve biri de sâbikunlar yani sebat edip ibâdette ileri geçenlerdir ki, işte onlar Naîm Cennetlerinde Benim en yakınımda olurlar, diye buyrulan kimselerdir.

Cennet-i Naîm’in en yüksek Cennet olduğuna dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

إِنَّ جِبْرِيل قَالَ لِي اُخْرُجْ فَأَخْبِرْ بِنِعَمِ اللّٰه الَّتِي أَنْعَمَ بِهَا عَلَيْك وَفَضِيلَته الَّتِي فُضِّلْت بِهَا فَبَشَّرَنِي أَنِّي بُعِثْت إِلَى الْأَحْمَر وَالْأَسْوَد وَأَمَرَنِي أَنْ أُنْذِر الْجِنّ وَآتَانِي كِتَابه وَأَنَا أُمِّيٌّ وَغَفَرَ ذَنْبِي مَا تَقَدَّمَ وَمَا تَأَخَّرَ وَذَكَرَ اِسْمِي فِي الْأَذَان وَأَمَدَّنِي بِالْمَلَائِكَةِ وَآتَانِي النَّصْر وَجَعَلَ الرُّعْب أَمَامِي وَآتَانِي الْكَوْثَر وَجَعَلَ حَوْضِي مِنْ أَكْثَر الْحِيَاض يَوْم الْقِيَامَة وَوَعَدَنِي الْمَقَام الْمَحْمُود وَالنَّاس مُهْطِعُونَ مُقْنِعُو رُءُوسهمْ وَجَعَلَنِي فِي أَوَّل زُمْرَة تَخْرُج مِنَ النَّاس وَأَدْخَلَ فِي شَفَاعَتِي سَبْعِينَ أَلْفًا مِنْ أُمَّتِي الْجَنَّة بِغَيْرِ حِسَاب وَآتَانِي السُّلْطَان وَالْمُلْك وَجَعَلَنِي فِي أَعْلَى غُرْفَة فِي الْجَنَّة فِي جَنَّات النَّعِيم فَلَيْسَ فَوْقِي أَحَد إِلَّا الْمَلَائِكَة الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْش وَأَحَلَّ لِي وَلِأُمَّتِي الْغَنَائِم وَلَمْ تَحِلّ لِأَحَدٍ كَانَ قَبْلنَا (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عبادة بن الصامت)

Cebrâil bana dedi ki: ″Çık ve Allah’u Teâlâ’nın sana bahşettiği nîmetleri, senin üstün kılındığın faziletini haber ver.″ Allah’u Teâlâ bana müjdeledi ki; şüphesiz beni kırmızı ve siyah tenli insanlara gönderdi. Cinleri uyarmamı bana emretti. Ümmî olduğum halde bana kitabını verdi. Geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışladı. Adımı ezanda zikretti. Beni meleklerle kuvvetlendirdi. Bana zaferi bahşetti ve korkuyu önümde kıldı (korku benden kaçar). Bana Kevser’i verdi; mahşer günü benim havuzumu havuzların en büyüğü kıldı. İnsanlar başlarını eğip koşuşturdukları zamanda bana Makâm-ı Mahmûd’u vaad etti. Beni insanlardan haşrolunacak ilk zümre içinde kıldı. Benim şefaatimle ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesapsız olarak Cennete koydu. Bana hükümranlık ve mülk verdi. Beni Naîm Cennetlerinde içinde Cennetin en yüce köşkünde kıldı. Benim üzerimde Arş’ı taşıyan meleklerden başka hiç kimse yoktur. Bana bizden öncekilerden hiç kimseye helâl kılmadığı halde ganîmetleri helâl kıldı.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Orada saygı ve selâm ile karşılanırlar″ diye buyrulmaktadır. Yani o yüksek makamda melekler, onları karşılayarak, selâmet içinde ebedî bir hayat süreceklerini onlara müjdelemiş olacaklardır.


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 5, s. 333.


﴿ قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا ﴿٧٧﴾

77. Ey Resûlüm! De ki: ″Eğer ibâdetiniz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? Siz ise, (beni) yalanladınız. Bu yalanlamanın cezâsı elbette yakında gelecektir.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, müşriklere yakında kendilerine gelecek olan azaptan bahsedilmektedir. Abdullah b. Mes’ud, Übeyy b. Kâ’b, Mücâhid ve Katâde Hazretlerine göre; bu azaptan maksat, müşriklerin Bedir Savaşı’nda aldıkları mağlubiyet ve ölümleri, sonrasında da kabirde ve âhirette daha elim bir azâba uğratılmalarıdır.