MÜRSELÂT SÛRESİ

Bu sûre 50 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. İsmini, ilk âyetinde geçen ve ″Gönderilenler″ anlamına gelen ″Mürselât″ kelime-sinden almıştır.

Bu sûre hakkında İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي غَارٍ فَنَزَلَتْ وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا فَإِنَّا لَنَتَلَقَّاهَا مِنْ فِيهِ إِذْ خَرَجَتْ حَيَّةٌ مِنْ جُحْرِهَا فَابْتَدَرْنَاهَا لِنَقْتُلَهَا فَسَبَقَتْنَا فَدَخَلَتْ جُحْرَهَا فَقَال رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وُقِيَتْ شَرَّكُمْ كَمَا وُقِيتُمْ شَرَّهَا (خ عن ابن مسعود)

Biz, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber Mina’daki bir mağarada bulunuyorduk. O sırada Mürselât Sûresi nâzil oldu. Bizler o sûreyi Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ağzından almaya çalışıyor­duk. Ansızın bir yılan kendi yuvasından çıkıverdi. Biz hemen onu öldürmeye davrandık. Fakat yılan bizden kaçtı ve yuvasına girdi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Siz nasıl yılanın şerrinden korundunuz ise, o da sizin şerrinizden korundu.″[1]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’nın azatlısı Kureyb’den de şu hâdise nakledilmiştir:

Ben, Mürselât Sûresi’ni okudum. Hz. Abbas’ın hanımı Umm’ül-Fadl benim sesi­mi duydu, ağlayarak dedi ki: ″Allah’a yemin olsun ki yavrucuğum sen bu sû­reyi okumakla bana şunu hatırlattın. Bu sûre, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in akşam namazında okuduğunu duyduğum son sûredir.″


[1] Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Halk 15.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًاۙ ﴿١﴾ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًاۙ ﴿٢﴾ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًاۙ ﴿٣﴾ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاۙ ﴿٤﴾ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًاۙ ﴿٥﴾ عُذْرًا اَوْ نُذْرًاۙ ﴿٦﴾ اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌۜ ﴿٧﴾

1-7. İhsan ile gönderilenlere,* şiddetle esip savuranlara,* yaydıkça yayanlara,* ayırdıkça ayıranlara* ve zikri getirenlere yemin olsun ki* bu, özür ve korkutmak içindir.* Şüphesiz size vaad edilen (kıyâmet), mutlaka gerçekleşecektir.

İzah: Müfessirler tarafından, Âyet-i Kerîme’de geçen ″İhsan ile gönderilenlere″ ifadesine, ilâhî hikmetler ile Peygamberlere gönderilmiş olan meleklere yemin olsun, diye mânâ verilmiştir. Diğer bir görüşe göre, gönderilenlerden maksat, Peygamberlerdir. Bunlar, ilâhî dinî tebliğ ile emrolunmuşlardır. Başka bir görüşe göre de gönderilenlerden maksat, Rüzgârlardır. Bunlar da yeryüzüne dağılarak berekete vesîle olurlar.Şiddetle esip savuranlara″ ifadesine, rüzgârlar gibi her tarafa süratle dağılıp giden meleklere yemin olsun, diye mâna verilmiştir. ″Yaydıkça yayanlara″ ifadesine, Yeryüzünde ilâhî hükümleri yaymakla emrolunan meleklere veya bulutları dağıtan, yağmurları yayan rüzgârlara yemin olsun, diye mânâ verilmiştir. ″Ayırdıkça ayıranlara″ ifadesine, Allah’ın emirleri ile yere inerek hak ile bâtılın, hidâyet ile sapıklığın aralarını ayırmakla emrolunan meleklere veya Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini tebliğ eden Peygamberlere yemin olsun, diye mânâ verilmiştir. ″Zikri getiren-lere″ ifadesine, birer öğüt içeren âyetleri Peygamberlere indirmiş olan meleklere yemin olsun, diye mânâ verilmiştir. ″Bu, özür ve korkutmak içindir″ ifadesine de, hakkı yerine getirenler hakkında mâzeret teşkil edecek şeyleri bildirmek ve inkâr edenleri de Allah’ın azâbı ile korkutmak içindir.


﴿ فَاِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْۙ ﴿٨﴾ وَاِذَا السَّمَٓاءُ فُرِجَتْۙ ﴿٩﴾ وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْۙ ﴿١٠﴾ وَاِذَا الرُّسُلُ اُقِّتَتْۜ ﴿١١﴾ لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْۜ ﴿١٢﴾ لِيَوْمِ الْفَصْلِۚ ﴿١٣﴾ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِۜ ﴿١٤﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿١٥﴾

8-15. Yıldızların ışığının yok olduğu zaman,* gök yarıldığı zaman,* dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,* ve (mahşerde ümmetlerine şâhitlik etmek için) Peygamberler belirli bir vakitte bir araya getirildikleri zaman,* ″Bu hâdiseler, hangi güne bırakıldı?″ denilir.* ″Hak ile bâtılın ayrıldığı güne bırakıldı!″ cevabı verilir.* Ey Resûlüm! Sen, o hak ile bâtılın ayrıldığı günü bilir misin?* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.

İzah: Bu âyetlerde Allah’u Teâlâ kıyâmetin kopmasından ve mahşerin dehşetinden bahsetmektedir. O gün Mü’minler için kurtuluş ve kâfirler için de veyl vardır, diye buyrulmaktadır. ″Veyl″ ifadesi; vah olsun, yazıklar olsun mânâsına gelir. Yahut helâk mânâsındadır veya Cehennemde bir vâdinin adıdır. Bu sebeple ″Veyl″ ifadesi, âyetlerde bu mânâların hepsini ifade edebilmektedir. Buradaki mânâsı da, Cehennemde olan bir vâdidir.

″Veyl″ hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ dedi ki:

″Cehennemin alevi söndüğü vakit, Veyl’in kor ateşinden alınarak üzerine bırakılır ve birbirini yemeye koyulur.″

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

عُرِضَتْ عَلَيَّ جَهَنَّمَ فَلَمْ أَرَ فِيْهَا وَادِياً أَعْظَمُمِنَالوَيْلِ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن)

″Bana Cehennem gös­terildi de ben orada Veyl’den daha büyük bir vâdi görmedim.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

الْوَيْلُ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ يَهْوِي فِيهِ الْكَافِرُ أَرْبَعِينَ خَرِيفًا قَبْلَ أَنْ يَبْلُغَ قَعْرَهُ (حم ت عن أبى سعيد)

″Veyl, Cehennemde bir vâdidir ki kâfirler, üzerinden bırakıldığı vakit, kırk yılda dibine inemez.″[2]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Ve (mahşerde ümmetlerine şâhitlik etmek için) Peygamberler belirli bir vakitte bir araya getirildikleri zaman″ diye bir ifade geçmektedir. Bu hususta mahşerde Peygamberlerin ümmetleri hakkında şâhitlik edecekleri ve onlara da Ümmet-i Muhammed’in şâhit olacağına dair Sûre-i Bakara, Âyet 143’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 19, s. 158.

[2] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11287.


﴿ اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّل۪ينَۜ ﴿١٦﴾ ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْاٰخِر۪ينَ ﴿١٧﴾ كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ ﴿١٨﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿١٩﴾

16-19. Biz, öncekileri (yalanlamalarından dolayı) helâk etmedik mi?* Onlara benzeyen sonrakileri de onlara katarız.* Her mücrim hakkında işte böyle yaparız.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَٓاءٍ مَه۪ينٍۙ ﴿٢٠﴾ فَجَعَلْنَاهُ ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍۙ ﴿٢١﴾ اِلٰى قَدَرٍ مَعْلُومٍۙ ﴿٢٢﴾ فَقَدَرْنَاۗ فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ ﴿٢٣﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٢٤﴾

20-24. Biz sizi, hakir bir sudan yaratmadık mı?* Sonra onu sağlam bir yerde (rahimde) tuttuk;* belli bir zamana kadar.* İşte Biz buna kâdir olduk. Biz ne güzel kâdir olanız!* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتًاۙ ﴿٢٥﴾ اَحْيَٓاءً وَاَمْوَاتًاۙ ﴿٢٦﴾ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَٓاءً فُرَاتًاۜ ﴿٢٧﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٢٨﴾

25-28. Biz, yeryüzünü bir toplanma yeri yapmadık mı,* hem dirilere, hem ölülere?* Ve orada yüksek, sâbit dağlar kıldık ve size tatlı bir su içirdik.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى مَا كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَۚ ﴿٢٩﴾ اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى ظِلٍّ ذ۪ي ثَلٰثِ شُعَبٍۙ ﴿٣٠﴾ لَا ظَل۪يلٍ وَلَا يُغْن۪ي مِنَ اللَّهَبِۜ ﴿٣١﴾ اِنَّهَا تَرْم۪ي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِۚ ﴿٣٢﴾ كَاَنَّهُ جِمَالَتٌ صُفْرٌۜ ﴿٣٣﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٣٤﴾

29-34. O gün onlara denir ki: ″Yalanladığınız azâba gidin;* Cehennemin üç şûbeli dumanının gölgesine gidin.″* Halbuki o, ne gölgelendirir, ne de alevden korur.* O alev ki, köşk gibi büyük kıvılcımlar saçar* ve sanki o, sarı erkek develer gibidir.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَۙ ﴿٣٥﴾ وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ ﴿٣٦﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٣٧﴾

35-37. O gün, onların konuşamadıkları gündür* ve onlara özür dilemeleri için izin de verilmez.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِۚ جَمَعْنَاكُمْ وَالْاَوَّل۪ينَ ﴿٣٨﴾ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَك۪يدُونِ ﴿٣٩﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ۟ ﴿٤٠﴾

38-40. İşte bu, hakkı bâtıldan ayırma günüdür. O gün, sizi ve öncekileri bir araya toplarız.* Eğer (azaptan kurtulmak için) bir hileniz varsa, haydi Bana hile yapın!* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي ظِلَالٍ وَعُيُونٍۙ ﴿٤١﴾ وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ ﴿٤٢﴾ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿٤٣﴾ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٤٤﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٤٥﴾

41-45. O gün takvâ sahipleri ise, gölgede ve pınar başlarındadırlar* ve arzu ettikleri meyvelerle nîmet içindedirler.* Onlara: ″Güzel amellerinizin mükâfatı olarak afiyetle yiyin, için″ denir.* Şüphesiz Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.


﴿ كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَل۪يلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ ﴿٤٦﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٤٧﴾ وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ ﴿٤٨﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٤٩﴾ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ ﴿٥٠﴾

46-50. (Ey kâfirler!) Siz de dünyâda yiyin ve biraz faydalanın, şüphesiz siz mücrimlersiniz.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.* Onlara: ″Rükû edin″ denildiği zaman, rükû etmezler.* O gün, yalanlayanlar için Veyl vardır.* Onlar, Kur’ân’dan sonra hangi söze inanırlar?

İzah: Bu sûrenin son âyeti ile ilgili olarak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَرَأَ مِنْكُمْ {وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ} فَانْتَهَى إِلَى آخِرِهَا {أَلَيْسَ اللّٰهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ} فَلْيَقُلْ بَلَى وَأَنَا عَلَى ذَلِكَ مِنَ الشَّاهِدِينَ وَمَنْ قَرَأَ {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} فَانْتَهَى إِلَى {أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} فَلْيَقُلْ بَلَى وَمَنْ قَرَأَ {وَالْمُرْسَلَاتِ} فَبَلَغَ {فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ} فَلْيَقُلْ آمَنَّا بِاللّٰهِ (د عن ابى هريرة)

Sizden kim Tin Sûresi’ni okuyup son âyeti olan, ″Allah’u Teâlâ, hâkimlerin hâkimi değil midir?″ buyruğuna gelince, ″Evet, ben buna şâhitlik edenlerdenim″ desin. Kıyâmet Sûresi’ni okuyup son âyeti olan, ″Bunlara muktedir olan Allah, ölüleri diriltmeye kâdir değil midir?″ buyruğunu okuduğunda, ″Şüphesiz evet″ desin. Kim de Mürselât Sûresi’ni okuyup en son âyeti olan, ″Onlar, Kur’ân’dan sonra hangi söze inanırlar?″ buyruğunu tamamlayınca da, ″Şüphesiz Allah’a inandık″ desin.[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 154.