A’RÂF SÛRESİ

Bu sûre 206 âyettir. Mekke döneminde nâzil olmuştur. Ancak bu sûrenin 163 ile 170 arasındaki âyetlerin Medîne döneminde nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Cennetlik ve Cehennemlik olanların arasında olan hicap, yani yüksek sûr anlamına gelen A’râf’a dair bilgiler içerdiği için ″A’râf″ ismi verilmiştir.


﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

﴿ الٓمٓصٓۜ ﴿١﴾ كِتَابٌ اُنْزِلَ اِلَيْكَ فَلَا يَكُنْ ف۪ي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِه۪ وَذِكْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ ﴿٢﴾

1-2. Elif, Lâm, Mîm, Sâd.* Ey Resûlüm! Sana nâzil olan kitap budur. yalanlanır korkusuyla kalbinde bir sı­kıntı olmasın. Bu kitap, kendisiyle uyarman için ve Mü’minlere bir öğüt olsun diye indirilmiştir.


﴿ اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ ﴿٣﴾

3. Rabbinizden size indirilene tâbi olun ve O’nu bırakıp da başka dostlara (sizi dalâlete düşürenlere) tâbi olmayın. Siz ne kadar az öğüt alıyorsunuz.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Siz ne kadar az öğüt alıyorsunuz″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَيُّمَا عَبْدٍ جَائَتْهُ مَوْعِظَةٌ مِنَ اللّٰهِ فِي دِينِهِ فَإِنَّهَا نِعْمَةٌ مِنَ اللّٰهِ سِيقَتْ إِلَيْهِ فَإِنْ قَبِلَهَا بِشُكْرٍ وَإِلا كَانَتْ حُجَّةً مِنَ اللّٰهِ عَلَيْهِ لِيَزْدَادَ بِهَا إِثْمًا وَيَزْدَادَ اللّٰهُ عَلَيْهِ بِهَا سَخَطًا (ابن النجار عن عطية بن قيس)

″Herhangi bir kula, Allah tarafından dîni hakkında bir öğüt geldi ise, bu ona Allah’tan bir nîmettir. Buna şükrederse ne ala. Şükretmezse bu, günahının ve Allah’ın gazabının artması için kendisi aleyhinde bir delil olur.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 178/10.


﴿ وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا فَجَٓاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ ﴿٤﴾ فَمَا كَانَ دَعْوٰيهُمْ اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَٓا اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٥﴾

4-5. Biz, nice beldeler ahâlisini helâk ettik ki, onlara azabımız, gece uyurlarken veya gündüzün ortasında uyurlarken geldi.* Azâbımız geldiği vakit onların yakarışları, ″Yâ Rabbi! Biz hakîkaten zâlim kimseler olmuş idik!″ diye günahlarını itiraf etmekten başka bir şey olmadı.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Biz, nice beldeler ahâlisini helâk ettik″ diye tercüme edilen ifadeyle, Allah’ın emrine karşı gelerek helâk edilen kavimlerin çok fazla olduğuna işâret edilmektedir. Sâlih Aleyhisselâm’ın kavmi Semud, helâk edilen beldeler ahâlisinden biridir. Helâk edilen beldeler hakkında çok sayıda Âyet-i Kerîme vardır.

Bu husus Sûre-i Kasas, Âyet 58’de şöyle geçmektedir:

″Biz, refah içinde şımarıp azgınlaşan nice beldeleri helâk ettik. İşte evleri bomboş duruyor...″

Sûre-i Rûm, Âyet 42’de de şöyle geçmektedir:

Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Yeryüzünde gezin, sizden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görün.″ Onların çoğu müşrik idiler.

Bu âyetlerde geçen helâk edilme hususunda Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَنْ يَهْلَكَ النَّاسُ حَتَّى يَعْذِرُوا أَوْ يُعْذِرُوا مِنْ أَنْفُسِهِمْ (د عن رجل من اصحاب)

″İnsanlar cezâ­landırılmayı hak etmedikçe veya özürleri kabul edilmeyecek hâle düşmedikçe helâk edilmezler!″[1] İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’ya: ″Bu nasıl olur?″ diye sorulunca, Sûre-i A’râf, Âyet 5’i okumuştur.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 17.


﴿ فَلَنَسْـَٔلَنَّ الَّذ۪ينَ اُرْسِلَ اِلَيْهِمْ وَلَنَسْـَٔلَنَّ الْمُرْسَل۪ينَۙ ﴿٦﴾ فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَٓائِب۪ينَ ﴿٧﴾

6-7. Kendilerine Peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız ve gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.* Sonra da onlara yaptıklarını bir ilimle elbette anlatacağız. Zîrâ Biz, onlardan uzak değildik.

İzah: Kendilerine Peygamber gönderilenlere, Peygamberlerinin getir-dikleri hükümlere uyup uymadıklarını mutlaka soracağız. Kendileriyle hüküm­lerimizi gönderdiğimiz Peygamberlere de, bu hükümleri tebliğ edip etmedikleri­ni elbette soracağız. Mahşer günü Peygamberlere ve onların ümmetlerine, yapmış oldukları açık veya gizli halleri bir ilimle onlara elbette haber vereceğiz. Çünkü onların o amelleri, halleri bize zâten gizli değildi, demektir.

Sûre-i Mâide, Âyet 109’da da şöyle buyrulmaktadır:

O gün ki, Allah’u Teâlâ Peygamberleri toplayacak da (ümmetinizi dâvet ettiğinizde) ″Size verilen cevap neydi?″ diye soracak. Onlar da, ″Bizim hiçbir bilgimiz yok, gaybı bilen ancak Sensin, Sen!″ diyeceklerdir.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

يَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الرَّجُلَانِ وَيَجِيءُ النَّبِيُّ وَمَعَهُ الثَّلَاثَةُ وَأَكْثَرُ مِنْ ذَلِكَ وَأَقَلُّ فَيُقَالُ لَهُ هَلْ بَلَّغْتَ قَوْمَكَ فَيَقُولُ نَعَمْ فَيُدْعَى قَوْمُهُ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَكُمْ فَيَقُولُونَ لَا فَيُقَالُ مَنْ يَشْهَدُ لَكَ فَيَقُولُ مُحَمَّدٌ وَأُمَّتُهُ فَتُدْعَى أُمَّةُ مُحَمَّدٍ فَيُقَالُ هَلْ بَلَّغَ هَذَا فَيَقُولُونَ نَعَمْ فَيَقُولُ وَمَا عِلْمُكُمْ بِذَلِكَ فَيَقُولُونَ أَخْبَرَنَا نَبِيُّنَا بِذَلِكَ أَنَّ الرُّسُلَ قَدْ بَلَّغُوا فَصَدَّقْنَاهُ قَالَ فَذَلِكُمْ قَوْلُهُ تَعَالَى {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} (ه عن ابى سعيد(

Mahşer günü, bir Peygamber beraberinde ümmeti olarak iki adam olduğu halde gelir. Bir başka Peygamber, beraberinde ümmeti olarak üç kişi bulunduğu halde gelir. Bundan fazla ve az ümmetle gelen Peygamberde olur. Sonra o gelen her Peygambere: ″Sen kendi kavmine dîni tebliğ ettin mi?″ diye sorulur. O da, ″Evet″ der. Sonra onun kavmi huzura çağrılarak, ″Peygamberiniz size dîni tebliğ etti mi?″ denilir. Onlar: ″Hayır″ derler. Bunun üzerine onların Peygamberlerine: ″Kavmine, senin dîni tebliğ ettiğine dair şâhidin kimdir?″ denilir. O da, ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmeti″ der. Bunun üzerine Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti çağrılır ve onlara: ″Bu Peygamberler, kavmine dîni tebliğ etti mi?″ diye sorulur. Onlar da, ″Evet″ derler. Sonra Allah’u Teâlâ Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetine: ″Bu Peygamberlerin, kendi kavmine dîni tebliğ ettiğine dair bilginiz nedir?″ der. Onlar da, ″Peygamberlerin, kendi kavimlerine dîni tebliğ ettiklerini bize Peygamberimiz haber verdi, biz de onu tasdik ettik″ derler. İşte bu açıklama Allah’u Teâlâ’nın, Sûre-i Bakara, Âyet 143’te: ″Ey Mü’minler! Böylece, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki, mahşerde insanlara şâhit olasınız ve Resûl de size şâhit olsun…″ diye geçen buyruğunun muhtevâsıdır.[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Sonra da onlara yaptıklarını bir ilimle elbette anlatacağız″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:

أَلَا وَإِنِّي مُسْتَنْقِذٌ رِجَالًا أَوْ إِنَاثًا وَمُسْتَنْقَذٌ مِنِّي آخَرُونَ فَأَقُولُ يَا رَبِّ أَصْحَابِي فَيُقَالُ إِنَّكَ لَا تَدْرِي مَا أَحْدَثُوا بَعْدَكَ (حم عن رجل من اصحاب)

″Haberiniz olsun ki, ben birtakım insanları kurtaracağım. Kurtarmak isteyeceğim diğer birtakım insanlara gelince, onları da kurtarmak için ısrar edeceğim; ″Yâ Rabbi! Bunlar da benim ümmetimdir″ diyeceğim. Allah’u Teâlâ da: ″Senden sonra onların neler yaptığını sen bilmiyorsun″ buyuracaktır.[2]


[1] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 34.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22399; Ebû Nuaym İsbehani, Ma’rifet’üs-Sahâbe, Hadis No: 6673.


﴿ وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّۚ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿٨﴾ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ ﴿٩﴾

8-9. Mahşer günü amel defterleri adâletle tartılır. Artık kimin iyi amelleri ağır gelirse, işte kurtuluşa erenler onlardır.* Kimin de iyi amelleri hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmetmeleri sebebiyle kendilerini hüsrâna uğratanlardır.


﴿ وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْاَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ۟ ﴿١٠﴾

10. Ey insanlar! Şüphesiz ki sizi yeryüzüne yerleştirdik. Orada sizin için geçim imkânları yarattık. Fakat siz ne kadar az şükrediyorsunuz!

İzah: Allah’u Teâlâ Sûre-i İbrâhîm, Âyet 34’te de şöyle buyurmuştur:

″Ve Allah’u Teâlâ, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nîmetlerini saymaya kalkışsanız, sayıp bitiremezsiniz. Şüphesiz insan çok zâlimdir, çok nankördür.″

Allah’ın verdiği nîmetlere şükreden kimse hakkında da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لِلطَّاعِمِ الشَّاكِرِ مِنْ اَجْرِ مِثْلُ مَا لِلصَّائِمِ الصَّابِرِ(ق حم عن ابى هريرة)

″Yiyip de şükreden için, oruç tutup da sabreden gibi sevap vardır.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 220/9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 7550.


﴿ وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَ ﴿١١﴾

11. Şüphesiz ki, sizi (Âdem Aleyhisselâm’ı) yarattık. Sonra size sûret verdik. Sonra da meleklere, ″Âdem’e secde edin″ dedik. Onlar da hemen secde ettiler. Ancak İblis, secde edenlerden olmadı.

İzah: İblis’in, Âdem Aleyhisselâm’a secde etmemesi hakkında Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَلَقَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلامُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ بِيَدِهِ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَأَمَرَ الْمَلائِكَةَ أَنْ يَسْجُدُوا لَهُ فَسَجَدُوا لَهُ اِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ اَىْ خَرَجَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ (م عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı kendi eliyle[1] Cuma günü yarattı ve ruhundan üfledi ve meleklere ona secde etmelerini emretti. Hepsi ettiler. Yalnız İblis secde etmedi ki, o cinden idi.[2] Böylece secde etmediği için İblis, Rabbinin emrinden çıktı.″[3]


[1] Burada geçen ″Kendi eliyle″ ifadesi müteşâbihtir.

[2] İblis’in yaratılışı hakkında Sûre-i Bakara, Âyet 34’ün izahına bakınız.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 278/2.


﴿ قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ ﴿١٢﴾ قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿١٣﴾

12-13. Allah’u Teâlâ, İblis’e: ″Sana secde etmen için emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne menetti?″ dedi. İblis de: ″Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın″ dedi.* Allah’u Teâlâ da İblis’e: ″Artık oradan (Cennetten) in. Orada kibirlenmek senin hakkın değildir. Artık çık, şüphesiz ki sen alçaklardansın″ buyurdu.

İzah: İblis’in kibirlenerek secde etmemesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِيَّاكُمْ وَالْكِبْرَ فَإِنَّ إِبْلِيسَ حَمَلَهُ الْكِبْرُ عَلَى أَنْ لا يَسْجُدَ لآدَمَ وَإِيَّاكُمْ وَالْحِرْصَ فَإِنَّ آدَمَ حَمَلَهُ الْحِرْصُ عَلَى أَنْ أَكَلَ مِنَ الشَّجَرَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ ابْنَيْ آدَمَ إِنَّمَا قَتَلَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ حَسَدًا (ابن عساكر عن ابن مسعود)

″Kibirden sakının. Şüphesiz ki kibir, şeytanı Âdem’e secde etmemeye sevk etmiştir. Hırstan da sakının. Zîrâ hırs, Âdem’i mâlum ağaçtan yemeğe sevk etmiştir. Hasetten de sakının. Zîrâ Âdem’in iki oğlundan biri kardeşini ancak haset sebebiyle öldürmüştür. İşte bunlar her hatânın aslıdır.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

لَا تَقِيسُوا الدِّينَ فَاِنَّ الدِّينَ لَا يُقَاسُ وَاَوَّلُ مَنْ قَاسَ اِبْلِيسُ (الديلمى عن على)

″Dîni kendi ayarınızla ölçmeyin. Zîrâ din bu şekildeki kıyası kabul etmez. Bâtıl olarak ilk kıyas yapan İblis’tir.″[2]

Bu Hadis-i Şerif’ten maksat; kişinin İblis’in yaptığı gibi kendi nefsine hoş gelecek şekilde dîni ölçmeye, hüküm vermeye çalışmasıdır. Yoksa ulemânın Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’e dayanarak kıyas yapmalarında herhangi bir sakınca olmadığı gibi, böyle de olması gerekir. Bu şekilde ki kıyas, bizim dînimizde edille-i şer’iyyeden sayılmıştır. Edille-i Şer’iyye: Kur’ân, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı Fukaha’dır.[3]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 173/5.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 478/9.

[3] Kadı İyaz, Şifâ-i Şerif, s. 389.


﴿ قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿١٤﴾ قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ﴿١٥﴾ قَالَ فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿١٦﴾ ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ ﴿١٧﴾

14-17. İblis dedi ki: ″Bana kıyâmet gününe kadar mühlet ver.″* Allah’u Teâlâ da buyurdu ki: ″ Şüphesiz sen, mühlet verilenlerdensin″ buyurdu.* İblis dedi ki: ″Beni rahmetinden kovmana karşılık, yemin olsun ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolun üzerinde oturacağım.* Sonra muhakkak onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından geleceğim ve Sen onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın.″

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الشَّيْطَانَ قَعَدَ لِابْنِ آدَمَ فِي طُرُقِهِ، فَقَعَدَ لَهُ بِطَرِيقِ الْإِسْلَامِ فَقَالَ لَهُ: تُسْلِمُ وَتَذَرُ دِينَكَ وَدِينَ آبَائِكَ! فَعَصَاهُ فَأَسْلَمَ، ثُمَّ قَعَدَ لَهُ بِطَرِيقِ الْهِجْرَةِ فَقَالَ: أَتُهَاجِرُ وَتَذَرُ أَرْضَكَ وَسَمَاءَكَ وَإِنَّمَا مَثَلُ الْمُهَاجِرِ كَالْفَرَسِ فِي طِوَلِهِ! فَعَصَاهُ فَهَاجَرَ، ثُمَّ قَعَدَ لَهُ بِطَرِيقِ الْجِهَادِ فَقَالَ: هُوَ جَهْدُ النَّفْسِ وَالْمَالِ، فَتُقَاتِلُ فَتُقْتَلُ، فَتُنْكَحُ الْمَرْأَةُ، وَيُقَسَّمُ الْمَالُ! فَعَصَاهُ فَجَاهَدَ، قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ مِنْهُمْ، فَمَاتَ أَوْ وَقَصَتْهُ دَابَّتُهُ كَانَ حَقًّا عَلَى اللّٰهِ أَنْ يُدْخِلَهُ الْجَنَّةَ. (حم ن هب حب طب عن سبرة ابن الفاكه)

Şeytan, Âdemoğlunun yollarında oturur. Şeytan insana karşı İslâm yolunda oturur ve ″Müslüman olup dînini, babalarının dînini mi bırakıyorsun!″ der. Âdemoğlu, onu dinlemeyerek Müslüman olur. Sonra ona karşı hicret yolunda oturur ve ″Hicret edip yerini, yurdunu mu terk ediyorsun. Hicret eden ipte bağlı bir kısrak gibidir″ der. Âdemoğlu, onu dinlemeyip hicret eder. Sonra ona karşı cihat yolunda oturur ve ″Cihat, canının, malının yok olmasıdır. Savaşıp öldürüleceksin. Hanımın nikâhlanacak ve malın bölüşülecek!″ der. Âdemoğlu, ona karşı gelip cihat eder. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne devamla şöyle buyurdu: ″Onlardan kim bunu yapar ve ölürse veya hayvanı onu üzerinden atar ve ölürse, onu Cennete koymak Allah üzerine bir haktır″[1]

Yine İblis’in vesvese vererek kulları azdırmak istemesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الشَّيْطَانَ وَاضِعٌ خَطْمَهُ عَلَى قَلْبِ ابْنِ آدَمَ، فَإِنْ ذَكَرَ اللّٰهَ خَنَسَ، وَإِنْ نَسِيَ الْتَقَمَ قَلْبَهُ فَذَلِكَ الْوَسْوَاسُ الْخَنَّاسُ (ابن ابى الدنيا ع هب عن انس)

″Şeytan, ağzını insanoğlunun kalbine dayamıştır. Kişi Allah’u Teâlâ’yı zikrettiği zaman, geri çekilip pısar. Allah’ın zikrinden gâfil olduğu zamanlarda ise, onun kalbini yutup ele geçirir. Sinsi vesveseci olması budur.″[2]


[1] Sünen-i Nesâî, Cihat 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 15392; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis N0: 4081; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 6, s. 331-332.

[2] Ebû Ya’lâ el-Mevsilî, Müsned, Hadis No: 4188; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1782.


﴿ قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُ۫مًا مَدْحُورًاۜ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿١٨﴾ وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٩﴾

18-19. Allah’u Teâlâ da buyurdu ki: ″Oradan (Cennetten) hor ve hakir edilmiş ve kovulmuş olarak çık! Yemin olsun ki, onlardan her kim sana tâbi olursa, elbette Cehennemi sizlerle, hepinizle dolduracağım.* Ey Âdem! Sen ve zevcen Cennete yerleşin. Dilediğiniz nîmetlerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz.″

İzah: Âdem Aleyhisselâm hakkında Hz. Ebû Zerr, şu hadisi nakleder:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَأَيْتَ آدَمَ أَنَبِيٌّ كَانَ؟ قَالَ نَعَمْ كَانَ نَبِيًّا رَسُولًا كَلَّمَهُ اللّٰهُ قُبُلا قَالَ لَهُ يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ. (طس عن أبي ذر)

″Yâ Resûlallah! Sana Âdem gösterildi. Acaba bir Nebî miydi?″ dedim. Buyurdu ki: ″Evet, bir Nebî ve Resûl idi. Allah’u Teâlâ, onunla açıktan konuşarak: ″Yâ Âdem! Sen ve zevcen Cennete yerleşin″[1] diye buyurdu.″[2]

Âyet-i Kerîme’de yaklaşmayın dediği ağaç bir rivâyete göre, buğday ağacıdır. Buğday, Cennette ağaç şeklinde idi.


[1] Sûre-i Bakara, Âyet 35.

[2] Taberânî, Mu’cem’ul-Evsat, Hadis No: 4410; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 1, s. 231.


﴿ فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ ﴿٢٠﴾ وَقَاسَمَهُمَٓا اِنّ۪ي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِح۪ينَۙ ﴿٢١﴾

20-21. Sonra şeytan, bunlara kendilerinden örtülmüş olan ayıp yerlerini açmak için Âdem ile zevcesine vesvese verdi ve onlara, ″Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi, melek olmamanız yahut Cennette ebedî kalmamanız içindir″ dedi.* ″Şüphesiz, ben size nasihat ediyorum!″ diye onlara yemin de etti.

İzah: İblis, Cennetten kovulmuştu. Cennetin kapısına kadar gelirdi. Fakat görevli melekler kendisini içeri almazlardı.

Tavus kuşu ve yılan, Cennetten dışarı çıkmıştı. İblis: ″Cenneti son bir kez göreyim″ diyerek ağlayıp yalvardı ve onlara: ″Zâten siz de Cennetten çıkarılacaksınız, Âdem ile Havva da çıkarılacak″ dedi. Böylece onları kandırdı. İblis, sihirle bir boncuk gibi oldu. Tavus kuşu onu ağzına alıp Cennete götürdü. Cennetin kapısındaki görevli melekler, bu durumu farketmedi. Allah’u Teâlâ ise bu durumdan haberdardı ve Âdem Aleyhisselâm’ı imtihan için İblis’in bu şekilde Cennete girmesine müsaade etti.

İblis, Cennette insan sûretine girdi ve Havva annemize: ″Siz şu ağaçtan yemezseniz, Cennetten çıkacaksınız″ diye yemin etti. İşte ilk yalan yere yemin etmek böylece başlamış oldu. Ve Havva annemizi inandırdı.

Havva annemiz, o ağaçtan yedi ve Âdem Aleyhisselâm’a: İblis’in ″o ağaçtan yemedikleri takdirde Cennetten kovulacaklarını″ söyleyerek yemin ettiğini ve kendisinin de inanıp, yediğini söyledi. Âdem Aleyhisselâm yese, Allah’u Teâlâ’nın emrine karşı gelecek, yemese Havva’dan ebediyyen ayrılacağını düşündü. Halbuki yemese, bir şey olmayacaktı. O da yiyince ikisinin de üzerindeki elbiseler soyuldu, düştü.


﴿ فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿٢٢﴾

22. Böylece şeytan, onları aldatarak menedilen ağaçtan yemeye sevk etti. Onlar, kendilerine menedilen ağacın meyvesinden tattıkları vakit, ayıp yerleri açığa çıktı. Onlar da hemen Cennet yaprakları ile örtünmeye başladılar. Rableri de onlara, ″Ben bu ağaçtan sizi nehyetmedim mi? Şüphesiz ki şeytan, sizin için apaçık bir düşmandır demedim mi?″ diye nidâ etti.

İzah: Âdem Aleyhisselâm’ın yasaklanan meyveden yiyip avret mahallinin açığa çıkması hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ آدَمَ رَجُلا طُوَالا كَثِيرَ شَعْرِ الرَّأْسِ كَأَنَّهُ نَخْلَةٌ سَحُوقٌ فَلَمَّا ذَاقَ الشَّجَرَةَ سَقَطَ عَنْهُ لِبَاسُهُ فَأَوَّلُ مَا بَدَا مِنْهُ عَوْرَتُهُ فَلَمَّا نَظَرَ إِلَى عَوْرَتِهِ جَعَلَ يَشْتَدُّ فِي الْجَنَّةِ فَأَخَذَتْ شَعْرَهُ شَجَرَةٌ فَنَازَعَهَا فَنَادَاهُ الرَّحْمَنُ: يَا آدَمُ مِنِّي تَفِرُّ ؟ فَلَمَّا سَمِعَ كَلامَ الرَّحْمَنِ قَالَ: يَا رَبِّ لا وَلَكِنِ اسْتِحْيَاءً (تفسير ابن ابى حاتم عن ابى بن كعب)

Al­lah’u Teâlâ, Âdem’i uzun boylu, uzun dallı bir hurma gibi başında uzun saçları olarak yaratmıştı. Âyet-i Kerîme’de zikredilen ağaçtan tadınca, üze­rinden elbisesi düştü ve ilkin ayıp yerleri ortaya çıktı. Âdem, ayıp yerlerini görünce Cennette koşuşmaya başladı, koşarken saçı bir ağaca takıldı, çekiştirmeye başladı. Bunun üzerine Rahmân ona ses­lendi: ″Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?″ dedi. Âdem Rahmân’ın sö­zünü işitince: ″Hayır, Yâ Rabbi! Sâdece utancımdan kaçıyorum″ dedi.[1]

Bir rivâyete göre; Âdem Aleyhisselâm ile Hz. Havva, mahrem yerlerini örtünmek için ağaçlardan yaprak istediler, yalnızca incir ağacı yaprağından verdi. Lânet toku,[2] İblis’in boynuna geçirildiği gibi, Âdem Aleyhisselâm da lânetlenerek Cennetten kovuldu.


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hatim, Hadis No: 384.

[2] Burada geçen ″Tok″ ifadesi, boğaza takılan metalden veya ahşaptan bir cisimdir ki, düşmanlarını aşağılamak için mahkûmlara veya esirlere takılır. Lânet toku diye söylenmesi de, Allah’ın lânetinin onun boynuna geçirilmesi, demektir.


﴿ قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٢٣﴾

23. Âdem ile zevcesi dediler ki: ″Ey Rabbimiz! Biz kendi nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrâna uğrayanlardan oluruz.″

İzah: Hz. Âdem ile zevcesi, suçu kendi nefislerine buldular. Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi Hz. Âdem sürekli duâ ederek, üzerindeki lânetin kalkması için Allah’u Teâlâ’ya yalvarıp, Hz. Havva’yı arayarak geziyordu. Bu yıllarca sürdü. En son Hadis-i Şerif’te de geçtiği üzere:

لَمَّا اِقْتَرَفَ آدَمُ الْخَطِيئَةَ قَالَ: يَا رَبِّ! اَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اِلَّا لَمَّا غَفَرْتَ لِى (ك وابن عساكر عن عمر)

″Âdem, Cennetten kovulduğunda hatâsını anlayıp, ″Yâ Rabbi! Eğer beni affetmemiş isen Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetine Senden affımı diliyorum…″[1] diye, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i vesîle edince, onun hürmetine tevbesi kabul edilmiştir.[2]

Nakledildiğine göre; Âdem Aleyhisselâm’ın duâsının kabul edildiği yer Arafat diye bilinen yerdir. Âdem Aleyhisselâm’ın duâsı kabul olunca, Havva annemizle o anda orada buluşmuşlardır. İşte hacıların Arafat’ta toplanıp duâ etmeleri ve günahlarının orada affedilmesi bu sebeptendir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَوْ وُزِنَ دُمُوعُ آدَمَ بِدُمُوعِ وَلَدِهِ لَرُجِّحَ دُمُوعُهُ عَلَى دُمُوعِ جَمِيعِ وَلَدِهِ (طب عد هب عن بن البريدة)

″Eğer Âdem’in gözyaşları, çocuklarının gözyaşları ile tartılsaydı, onun gözyaşları hepsinden ağır gelirdi.″[3]

İblis ise, suçu hâşâ! Allah’u Teâlâ’ya bularak: ″Sen, ezelî olan ilmin ile benim secde etmeyeceğimi biliyordun, nasıl olacağım sana mâlumdu. Bana, bile bile lânet tokunu giydirdin, benim hiçbir kabahatim yok″ dedi. Böylece kabahati kendinde bulmayıp, kibrinden dolayı tevbe istiğfar etmediği için lânet onun üzerinden kaldırılmadı ve affedilmedi.

İbn-i Ebî Hâtim, Race İbn-i Ebî Seleme Radiyallâhu anhu’nun şöyle buyurduğunu nakleder:

أُهْبِطَ آدم يَدَيْهِ عَلَى رُكْبَتَيْهِ مُطَأْطِئًا رَأْسَهُ وَأُهْبِطَ إِبْلِيسُ مُشَبِّكًا بَيْنَ أَصَابِعِهِ رَافِعًا رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ (تفسير ابن ابى حاتم عن رجاء بن ابى سلمة)

″Âdem Aleyhisselâm yere indirildiğinde, mahcupluğundan başı eğik ve elleri de dizleri üzerindeydi. İblis ise indirildiğinde, kibrinden başı göğe doğru kalkık ve parmakları da birbirine geçmiş şekilde idi.″[4]


[1] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4287; İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 13; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 8371.

[2] Bu Hadis-i Şerif’in tamamı için Sûre-i Bakara, Âyet 37’nin izahına bakınız.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 359/5.

[4] Tefsir-i İbn-i Ebî Hâtim, Hadis No: 387.


﴿ قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ ﴿٢٤﴾ قَالَ ف۪يهَا تَحْيَوْنَ وَف۪يهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ۟ ﴿٢٥﴾

24-25. Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Birbirinize düşman olarak (yeryüzüne) inin. Sizin için yeryüzünde bir müddete (ecelinizin sonuna) kadar yerleşme ve faydalanma vardır.* Yine şöyle buyurdu: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız.″

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Birbirinize düşman olarak (yeryüzüne) inin″ ifadesinden maksat, Âdemoğlu ile İblis, yeryüzünde kıyâmete kadar birbirlerinin düşmanıdırlar, demektir[1] Bu husus Sûre-i Yusuf, Âyet 5’te şöyle geçmektedir: ″… Şüphesiz ki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

Âdem Aleyhisselâm‘ın Cennetten çıkarılması ile ilgili de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ فِيهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ فِيهِ خُلِقَ آدَمُ وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا (ن عن ابى هريرة)

″Güneşin doğduğu en iyi gün Cuma günüdür. O gün de Âdem yaratıldı. O gün de Âdem Cennete girdirildi ve o gün de Âdem Cennetten çıkarıldı.″[2]


[1] Yine bu hususta Sûre-i Bakara, Âyet 36’ya bakınız.

[2] Sünen-i Nesâî, Cuma 4.


﴿ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشًا۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿٢٦﴾

26. Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek elbise ve bir de ziynet elbisesi yarattık. Fakat takvâ elbisesi daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın ihsanını gösteren alâmetlerindendir. Umulur ki, bunu düşünürler.

İzah: Allah’u Teâlâ, insanların ayıp yerlerini örtmeleri ve ziynetlenmeleri için elbise yarattığını beyan etmekte ve ayrıca, ″Fakat takvâ elbisesi daha hayırlıdır″ diye de, takvâ elbisesine vurgu yapmaktadır.

Takvâ elbisesinin, zâhir ve bâtın olmak üzere iki yönü vardır. Bâtın yönü, kişinin Allah korkusunu sürekli olarak üzerlerinde taşımasıdır. Kişi bu şekilde her türlü günahtan kendini koruyacak mânevi bir elbiseye sahip olmuş olur. Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur:

يَا عَلِيُّ, إِنَّ الْإِسْلَامَ عُرْيَانٌ لِبَاسُهُ التَّقْوَى وَرِيَاشُهُ الْهُدَى وَزِينَتُهُ الْحَيَاءُ وَعِمَادُهُ الْوَرَعُ وَمِلَاكُهُ الْعَمَلُ الصَّالِحُ وَأَسَاسُ الْإِسْلَامِ حُبِّي وَحُبُّ أَهْلِ بَيْتِي (كر عن على)

″Yâ Ali! İslâm çıplaktır. Elbisesi takvâ ve daha kıymetli elbisesi de hidâyettir. Ziyneti, hayâ, direği verâ, kıvâmı sâlih amel ve İslâm’ın esâsı da Bana ve Ehl-i Beytime muhabbettir.″[1]

Takvâ elbisesinin zâhir yönü ise, sünnete uygun olan elbisedir. Bu elbiselerin özelliği ise, kalın, bol ve uzun olmasıdır. Bu ölçü, hem erkek ve hem de kadın için geçerlidir.

Bu hususta Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَاِنَّكَ لَتَلْبَسُ السَّرَاوِيلَ؟ قَالَ نَعَمْ وَفِى السَّفَرِ وَالْحَضَرِ وَبِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ فَاِنّ۪ى أُمِرْتُ بِالسَّتْرِ فَلَمْ أَجِدْ شَيْئًا أَسْتَرَ مِنْهُ (طس عن ابى هريرة)

″Yâ Resûllallah! Sen şalvar giyer misin?″ dedim. Buyurdu ki: ″Evet giyerim. Yolculukta ve yolculuk dışında, gecede ve gündüzde şalvar giyerim. Ben örtünmekle emrolundum. Şalvardan daha fazla örtücü bir şey bulamadım.″[2]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كَانَ عَلَى مُوسَى يَوْمَ كَلَمُهُ رَبُّهُ كِسَاءُ صُوفٍ وَجُبَّةُ صُوفٍ وَكُمَّةُ صُوفٍ وَسَرَاو۪يلُ صُوفٍ وَكَانَتْ نَعْلَاهُ مِنْ جِلْدِ حِمَارِ مَيِّتٍ (ت عن ابن مسعود)

″Mûsâ, Rabbi ile konuştuğu gün, üstünde yün elbisesi, yün cübbesi, yün sarığı, yün şalvarı vardı. Ayakkabıları da ölmüş eşek derisindendi.″[3]

Resûlü Ekrem Efendimizin, şalvar giyen Müslüman kadınlara da hayır duâ ettiğine dair Hz. Ali şu hâdiseyi anlatmıştır:

كُنْتُ قَاعِداً عِنْدَ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عِنْدَ الْبَقِيعِ يَعْنِى بَقِيعِ الْغَرْقَدِ ف۪ى يَوْمٍ مَطِيرٍ فَمَرَّتِ امْرَأَةٌ عَلَى حِمَارٍ وَمَعَهَا مُكَارِى فَمَرَّتْ فِى وَهْدَةِ مِنَ الْأَرْضِ فَسَقَطَتْ فَأَعْرَضَ عَنْهَا بِوَجْهِهِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ اِنَّهَا مُتَسَرْوِلَةٌ فَقَالَ اللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُتَسَرْوِلَاتِ مِنْ أُمَّتِى (البزار عن على)

Yağmurlu bir günde bâki mezarlığında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyordum. Oradan eşeğe binmiş bir kadın işçisiyle beraber geçti. Eşek yerdeki bir çukura düşerek aksayınca, kadın yere düştü. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüzünü çevirdi. ″Yâ Resûlallah! Kadın şalvar giymiş″ dedikleri zaman, ″Allah’ım! Ümmetimden şalvar giyen kadınları mağfiret et″ diye duâ etti (böylece şalvar giyen kadınları da methetti).″[4] İşte bağda bahçede çalışırken kadınların bol şalvar giymesi bu sebeptendir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

اِنَّ اْلاَرْضَ لَتَسْتَغْفِرُ لِلْمُصَلِّى بِالسَّرَاوِيلِ (الديلمى عن مالك بن عتاعية)

″Şüphesiz ki yeryüzü, şalvarla namaz kılan kişi için Allah’tan mağfiret dilemektedir.″[5]

Kadın olsun, erkek olsun, takvâ elbisesi; bol olur, uzun olur ve kişinin tenini göstermeyecek derece de kalın olur. İşte bu şekilde olan elbiseler sünnete uygun olan kıyafetlerdir.

Yine İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

مَرَرْتُ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَفِي إِزَارِي اسْتِرْخَاءٌ فَقَالَ يَا عَبْدَ اللّٰهِ ارْفَعْ إِزَارَكَ فَرَفَعْتُهُ ثُمَّ قَالَ زِدْ فَزِدْتُ فَمَا زِلْتُ أَتَحَرَّاهَا بَعْدُ فَقَالَ بَعْضُ الْقَوْمِ إِلَى أَيْنَ فَقَالَ أَنْصَافِ السَّاقَيْنِ (م ابن عمر)

″Elbisemin etekleri topuklarımdan aşağı sarkmış vaziyette Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna varmıştım. Bana: ″Yâ Abdullah! Elbisenin eteklerini yukarıya kaldır″ buyurdu. Ben de hemen kaldırdım. Sonra: ″Biraz daha kaldır″ buyurdu. Bunun üzerine ben biraz daha kaldırdım. Ondan sonra elbisemin Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in uygun gördüğü şekilde olmasına dâimâ dikkat etmişimdir. Topluluktan biri: ″Nereye kadar kaldırmıştın?″ diye sordu. İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ: ″Baldırlarımın yarısına (diz kapağı ile aşığımın arasına) kadar kaldırmıştım″ diye cevap verdi.[6]

Safiye Bint-i Ebî Ubeyd Radiyallâhu anhâ’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

أَنَّ أُمَّ سَلَمَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَتْ لِرَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حِينَ ذَكَرَ الْإِزَارَ فَالْمَرْأَةُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ تُرْخِي شِبْرًا قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ إِذًا يَنْكَشِفُ عَنْهَا قَالَ فَذِرَاعًا لَا تَزِيدُ عَلَيْهِ (د عن صفية)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, belden aşağı giyilen eteklikten bahsedince, hanı­mı Ümmü Seleme: ″Yâ Resûlallah! Kadınların durumu nedir?″ diye sordu. ″Erkeğinkinden bir karış fazla uzatır″ buyurdu. Ümmü Seleme: ″O zaman kadın yürüyünce vücudunun bir kısmı açılır″ dedi. Bunun üzerine Resûlü Ekrem: ″Biraz daha uzatabilir, daha da fazla (yerde sürüyecek kadar) uzatamaz″ karşılığını verdi.[7]

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, yukarıda İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ’ya; elbisesinin eteğini baldırının ortasına kadar kaldırmasını yani dizi ile aşığı arasında olmasını söylemiştir. Kadınların ise, erkeğin ölçüsü olan baldırının ortasından bir karış aşağısına yani aşığına kadar indirmesini beyan etmiş, Ümmü Seleme’nin ısrarı üzerine de, biraz daha yani yere değmeyecek kadar uzatabileceğini söylemiştir.

Bu husus Abdullah b. Muğaffel Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

اِزْرَةُ الْمُؤْمِنِ اِلَى اَنْصَافِ سَاقَيْهِ وَلَيْسَ عَلَيْهِ حَرَجٌ فِيمَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْكَعْبَيْنِ وَمَا اَسْفَلَ مِنْ ذَلِكَ فَفِى النَّارِ (طب عن عبد اللّٰه بن مغفل)

″Mü’min olan kimsenin izar bağlaması şu şekilde olmalıdır: Baldırının ortasına kadar varsın. Baldır ortası ile topuk arasının ortasına dek uzatmak da câizdir. Ondan aşağısı ateştedir.″ [8]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 498/10.

[2] Rudânî, Cem’ul Fevâid, Hadis No: 5751.

[3] Sünen-i Tirmizî, Libas 9; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 337/8.

[4] Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 5752.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 95/8.

[6] Sahih-i Müslim, Libâs 9 (47).

[7] Sünen-i Ebû Dâvud, Libas 37; Sünen-i Nesâî, Ziynet 106; Sünen-i İbn-i Mâce, Libas 13.

[8] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 278.


﴿ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿٢٧﴾

27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, babanız Âdem ve anneniz Havva’nın ayıp yerlerini açığa çıkarmak için elbiselerini soyarak onları Cennetten çıkardığı gibi, sizi de dalâlete düşürmesin! Siz, şeytanı ve kabilesini görmediğiniz yerde, onlar sizi görür. Şüphesiz ki Biz, şeytanları îman etmeyenlere dostlar kıldık.

İzah: Şeytanın insana verdiği vesvese hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنْ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ (د عن انس بن مالك)

″Şüphesiz ki şeytan, Âdemoğlunun damarlarının içinden kanın aktığı gibi akar.″[1]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 17; Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Halk 11; Sahih-i Müslim, Selâm 9 (23).


﴿ وَاِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَٓا اٰبَٓاءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَاۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٢٨﴾

28. Müşrikler, (Allah’a şirk koşmak ve Beytullah’ı çıplak olarak tavaf etmek gibi) bir günah işledikleri zaman (kendilerini nehyedenlere), ″Biz babalarımızı bu yolda bulduk ve onlara uyduk. Allah da bize böyle emretti″ dediler. Ey Resûlüm! Onlara de ki: ″Allah’u Teâlâ, günahı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah’a mı atfetmek istiyorsunuz?″

İzah: Rivâyete göre, câhiliye döneminde Araplar, Beytullah’ı tavafa geldikleri vakit, içinde günah işlediğimiz elbiseler ile tavaf etmeyiz, diye elbiselerini çıkarır, çıplak olarak tavaf ederlerdi.

Mücâhid Hazretlerinden nakledilen başka bir rivâyete göre de, kendilerine ″Muhafazakârlar″ anlamına gelen ″Humus″ ismi verilen Kureyşliler dışında diğer bütün Araplar, Kâbe’yi tam çıplak olarak tavaf ederlerdi.


﴿ قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ ﴿٢٩﴾

29. Ey Resûlüm! De ki: ″Rabbim adâleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O’na çevirin ve O’na dinde ihlaslı kimseler olarak ibâdet edin. Başlangıçta sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.″

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen ″Yüzlerinizi O’na çevirin″ ifadesinden neyin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Mücâhid ve Süddî Hazretlerine göre bu ifadenin mânâsı: ″Her mes­citte yüzünüzü Kâbe’ye çevirin″ demektir.

Kıblenin önemine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِنَّ لِكُلِّ شَيْءٍ سَيِّدًا وَاِنَّ سَيِّدَ الْمَجَالِسِ قُبَالَةَ الْقِبْلَةِ (طب عن ابى هريرة)

″Her şeyin bir efendisi vardır. Meclisin efendisi de kıbleye karşı oturandır.″[1]

İhlaslı olmak hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ لِلّٰهِ فَإِنَّ اللّٰهَ لَا يَقْبَلُ اِلَّا مَا خَلُصَ لَهُ (قد عن الضحاك ابن قيس الفهرى)

″Amellerinizi Allah için hâlis kılın. Zîrâ Allah’u Teâlâ ancak kendisi için ihlasla yapılan ameli kabul eder.″[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

لَا تَجْلِسُوا عِنْدَ كُلِّ عَالِمٍ إِلَّا عَالِمٍ يَدْعُوكُمْ مِنَ الْخَمْسِ إِلَى الْخَمْسِ مِنَ الشَّكِّ إِلَى الْيَقِينِ وَمِنَ الْكِبْرِ إِلَى التَّوَاضُعِ وَمِنَ الْعَدَاوَةِ إِلَى النَّصِيحَةِ وَمِنَ الرِّيَاءِ إِلَى الْإِخْلَاصِ وَمِنَ الرَّغْبَةِ إِلَى الزُّهْدِ (كر عن جابر )

″Her âlimin meclisinde oturmayın. Ancak şu beş şeyden, diğer beş şeye dâvet eden âlimin yanında oturun; şekten yâkine, kibirden tevâzuya, nefret ve husûmetten nasihata, riyakârlıktan ihlasa ve dünyâya yönelmiş olmaktan zühde.″[3]

Yine bu Âyet-i Kerîme’nin sonunda, ″Başlangıçta sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz″ diye buyrulmaktadır. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

تُحْشَرُونَ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا فَقَالَتْ امْرَأَةٌ أَيُبْصِرُ أَوْ يَرَى بَعْضُنَا عَوْرَةَ بَعْضٍ قَالَ يَا فُلَانَةُ {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} (ت عن ابن عباس)

″Sizler mahşer yerine yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak toplanacaksınız.″ Bunun üzerine bir kadın: ″O zaman birbirimizin ayıp yerlerini görmez miyiz?″ diye sorunca, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: Ey kadın! ″O gün herkesin kendisine yetecek kadar derdi vardır[4] diye buyurdu.[5]


[1] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7790, Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 513

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 20/13.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 468/3.

[4] Sûre-i Abese, Âyet 37.

[5] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 73; Sahih-i Buhârî, Rikâk 27. Bu Hadis-i Şerif, Hz. Âişe’den de rivâyet edilmiş ve burada ″Bir kadın″ diye geçen kişi de kendisidir.


﴿ فَر۪يقًا هَدٰى وَفَر۪يقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ ﴿٣٠﴾

30. Sizden bir taife Allah’ın yardımı ile hidâyete erdi. Bir taife de Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindikleri ve kendilerini hidâyette zannettikleri için dalâlete müstehak oldu.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Sizden bir taife Allah’ın yardımı ile hidâyete erdi″ diye geçen ifade, niyeti doğru olup da hakkı arayan bir kimseye Allah’u Teâlâ’nın doğru yolu buldurması, demektir. Allah’u Teâlâ âdildir. Hiç kimseye zulmetmez. Hidâyet ve dalâlet yoluna gitmek kişinin kendi irâdesindedir. Kişi nefsine ve şeytanın iğvâsına uyarsa, işte o zaman hidâyet yolundan ayrılır.

Nakledilen bir Hadis-i Kudsî’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنِّي خَلَقْتُ عِبَادِي حُنَفَاءَ كُلَّهُمْ وَإِنَّهُمْ أَتَتْهُمْ الشَّيَاطِينُ فَاجْتَالَتْهُمْ عَنْ دِينِهِمْ وَحَرَّمَتْ عَلَيْهِمْ مَا أَحْلَلْتُ لَهُمْ وَأَمَرَتْهُمْ أَنْ يُشْرِكُوا بِي مَا لَمْ أُنْزِلْ بِهِ سُلْطَانًا (م عن عياض بن حمار)

Ben, kullarımı hanifler olarak (İslâm üzere) yarattım. Şeytânlar onlara geldi de, onları dinlerinden çevirdi. Benim onlara helâl kıldığımı onlara haram kıldı. Hakkında hiçbir delil indirmediğim şeyleri Bana ortak koşmalarını da onlara yine şeytanlar emretti (onlar da, nefislerine hoş geldiği için hemen şeytana tâbi oldular)…″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Cennet 16 (63).


﴿ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ۟ ﴿٣١﴾

31. Ey Âdemoğulları! Her mescide giderken güzel ve temiz elbiselerinizi giyinin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, müsrifleri sevmez.

İzah: Mescitlere güzel elbise giyinerek gidilmesi hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَلَبِسَ مِنْ أَحْسَنِ ثِيَابِهِ وَمَسَّ مِنْ طِيبٍ _ اِنْ كَانَ عِنْدَهُ _ ثُمَّ أَتَى الْجُمُعَةَ فَلَمْ يَتَخَطَّ أَعْنَاقَ النَّاسِ، ثُمَّ صَلَّى مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَهُ، ثُمَّ أَنْصَتَ اِذَا خَرَجَ اِمَامُهُ حَتّٰى يَفرُغَ مِنْ صَلَاتِهِ، كَانَتْ كَفَّارَةً لِمَا بَيْنَهَا وَبَيْنَ جُمُعَتِهِ الَّتِى قَبْلَهَا. قَالَ وَيَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ: وَزِيَادَةُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، وَيَقُولُ: اِنَّ الْحَسَنَةَ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا (د عن ابى هريرة و عن ابى سعيد)

″Kim Cuma günü gusül eder, en güzel elbisesini giyer, yanında varsa güzel koku sürünür, sonra da Cuma’ya gelip insanların omuzlarına basmaz ve Allah’ın kendisine yazdığı ve takdir ettiği (iki rek’at olan) Tahiyyet’ül-Mescid namazını kılar. İmam hutbe için çıktığı zaman namazını bitirinceye kadar susarsa, onun bu durumu bu Cuma ile geçmiş Cuma arasındaki günahlar için keffârettir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

مَا عَلَى أَحَدِكُمْ إِنْ وَجَدَ سَعَةً أَنْ يَتَّخِذَ ثَوْبَيْنِ لِجُمُعَتِهِ سِوَى ثَوْبَيْ مِهْنَتِهِ (ه عن عائشة)

″Herhangi birinizin, imkânı olursa iş elbisesinden başka, Cuma’ya mahsus bir kat elbise edinsin.″[2]

Yine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كَانَ إِذَا اِسْتَجَدَّ ثَوْبًا لَبِسَهُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ (خط عن أنس)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, yeni elbise giydiklerinde Cuma günü giyerdi.″[3]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Cuma gününe mahsus özel elbiselerinin olduğu görülmektedir. Âyet-i Kerîme’de: ″Her mescide giderken güzel ve temiz elbiselerinizi giyinin″ diye geçen ifadenin, bu Hadis-i Şerif’lerle birlikte ele alındığı zaman, Cuma Namazı için olduğu anlaşılmaktadır. Aksi halde her beş vakitte mescitte namazını kılan kimse, her vakitte elbise değiştirmek zorunda kalır.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

كُلُوا وَاشْرَبُوا وَتَصَدَّقُوا وَالْبَسُوا فِي غَيْرِ مَخِيلَةٍ وَلَا سَرَفٍ إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ أَنْ تُرَى نِعْمَتُهُ عَلَى عَبْدِهِ (حم ك هب عن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده)

″Yiyin, için, tasadduk edin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, nîmetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever.″[4]

Hz. Âişe annemizden nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmaktadır:

كَانَ نَفَرٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَنْتَظِرُونَهُ عَلَى الْبَابِ فَخَرَجَ يُرِيدُهُمْ، وَفِي الدَّارِ رَكْوَةٌ فِيهَا مَاءٌ، فَجَعَلَ يَنْظُرُ فِي الْمَاءِ وَيَسْرِي شَعْرَهُ وَلِحْيَتَهُ، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَأَنْتَ تَفْعَلُ هَذَا؟ قَالَ: نَعَمْ إِذَا خَرَجَ الرَّجُلُ إِلَى إِخْوَانِهِ فَلْيُهَيِّئْ مِنْ نَفْسِهِ فَإِنَّ اللّٰهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından bir topluluk onu kapıda bekliyorlardı. O da yanlarına gitmek üzere dışarı çıktı. Evde içinde su bulunan bir deri kap vardı. Suya bakarak sakalını ve saçlarını düzeltme­ye başladı. Ben: ″Yâ Resûlallah! Sende mi bunu yapıyorsun?″ diye sordum. Şöyle buyurdu: ″Evet, kişi kardeşlerinin yanına çıkacağı vakit, kendisine çeki düzen versin. Muhakkak ki Allah güzeldir, güzel olanı sever.″[5]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّكُمْ قَادِمُونَ عَلَى إِخْوَانِكُمْ فَأَصْلِحُوا رِحَالَكُمْ وَلِبَاسَكُمْ حَتَّى تَكُونُوا فِي النَّاسِ كَأَنَّكُمْ شَامَةٌ فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَا يُحِبُّ الْفُحْشَ وَلَا التَّفَحُّشَ (حم عن سهل بن الحنظلية)

″Kardeşlerinizin yanına gidiyorsanız, bineklerinizi ve giysilerinizi güzelleştirin ki, insanlar içinde (vücuttaki) bir ben gibi olun. Allah’u Teâlâ, çirkin sözü ve fiilleri sevmez.″[6]

Yine Âyet-i Kerîme’de:Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, müsrifleri sevmez diye buyrulmaktadır. Yeme içme âdabı hakkında nakledilen Hadis-i Şerif’lerden bâzıları ise şöyledir:

Ömer İbn-i Ebû Seleme Radiyallâhu anhu şöyle anlatmıştır:

كُنْتُ غُلَامًا فِي حَجْرِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَكَانَتْ يَدِي تَطِيشُ فِي الصَّحْفَةِ فَقَالَ لِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا غُلَامُ سَمِّ اللّٰهَ وَكُلْ بِيَمِينِكَ وَكُلْ مِمَّا يَلِيكَ فَمَا زَالَتْ تِلْكَ طِعْمَتِي بَعْدُ (خ م عن عمر بن أبي سلمة)

Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in himâyesinde yetişen bir çocuktum. Yemek yerken, elim yemek tabağının her yanına giderdi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: ″Oğlum, Besmele çek! Sağ elinle ye! Hep önünden ye!″ Bundan sonra hep böyle yedim.[7]

Seleme İbn-i el-Ekvâ Radiyallâhu anhu’dan da şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ رَجُلًا أَكَلَ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِشِمَالِهِ فَقَالَ كُلْ بِيَمِينِكَ قَالَ لَا أَسْتَطِيعُ قَالَ لَا اسْتَطَعْتَ مَا مَنَعَهُ إِلَّا الْكِبْرُ قَالَ فَمَا رَفَعَهَا إِلَى فِيهِ (م عن سلمة بن الاكوع)

Adamın biri Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında sol eliyle yemek yedi. Peygamberimiz ona: ″Sağ elinle ye!″ buyurdu. Adam: ″Yiyemiyorum!″ dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: ″Yiyemez ol!″ Onu böyle demeye kibri sevketti. Bundan sonra elini ağzına kaldıramadı.[8]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَأْكُلَنَّ أَحَدٌ مِنْكُمْ بِشِمَالِهِ وَلَا يَشْرَبَنَّ بِهَا فَإِنَّ الشَّيْطَانَ يَأْكُلُ بِشِمَالِهِ وَيَشْرَبُ بِهَا (م عبد اللّٰه بن عمر)

″Sizden hiçbir kimse sakın sol eliyle yemesin ve içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer ve içer.″[9]

Ayrıca israf hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مِنْ الْإِسْرَافِ أَنْ تَأْكُلَ كُلَّ مَا اشْتَهَيْتَ (ه هب عن أنس بن مالك)

″Canının her istediği şeyi yemen israftandır.″[10]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 127.

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, İkamet’us-Sala 83.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 525/1.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6421; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 7295; Beyhakî, Şuab’ul Îman, Hadis No: 4395; Ayrıca bakınız: Sahih-i Buhârî, Libas 1.

[5] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 7, s. 197.

[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16966; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 6, s. 361.

[7] Sahih-i Buhârî, Et’ime 2, 3; Sahih-i Müslim, Eşribe 13 (108).

[8] Sahih-i Müslim, Eşribe 13 (107). Kütüb-i Sitte, Hadis No: 3875.

[9] Sahih-i Müslim, Eşribe 13, (106 Sünen-i Tirmizî, Et’ime 9.

[10] Sünen-i İbn-i Mâce, Et’ime 51; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 5481.


﴿ قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿٣٢﴾

32. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ’nın, kulları için yarattığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram etti?″ De ki: ″Bunlardan, Mü’minler dünyâda istifâde edecekleri gibi, âhirette de bunlar sâdece onlara aittir. İşte âyetleri, bilen bir topluluk için böyle genişçe açıklarız.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçtiği gibi, dünyânın her türlü helâl olan nîmet ve ziynetlerinden istifâde etmek Mü’minlerin de hakkıdır. Bu nîmetlerden istifâde etmek sâdece kâfir ve münâfıklara has değildir. Âhirette ise, bu dünyâdaki nîmetlerin kat kat fazlası, çok daha güzel ziynet ve nîmetler ise sâdece Mü’minlere ait olacaktır. Kâfir ve münâfıklar da bunlardan tamamen mahrum kaldıkları gibi, Cehennem azâbına uğrayacaklardır. Bu anlamda Sûre-i Bakara, Âyet 25’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Ey Resûlüm! Îman edip sâlih ameller işleyenlere müjde et. Muhakkak ki onlar için altlarından nehirler akan Cennetler vardır. Her ne vakit o Cennetlerdeki bir meyveden rızıklanıp yeseler, ″Biz bunu önceden (dünyâda iken) benzerlerini yemiştik″ derler. Böylece onlara önceden yediklerine benzer (fakat daha lezzetli) meyveler verilecektir. Orada kendileri için tertemiz zevceler de vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

سَيِّدُ الإِدَامِ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ اللَّحْمُ، وسَيِّدُ الشَّرَابِ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ الْمَاءُ، وسَيِّدُ الرَّيَاحِينَ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ الْفَاغِيَةُ (طب عن عبد اللّٰه بن بريدة)

″Dünyâ ve âhirette yemeklerin efendisi ettir, dünyâ ve âhirette içeceklerin efendisi sudur, dünyâ ve âhirette güzel kokuların efendisi kınadır.″[1]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1569; Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 5648.


﴿ قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٣٣﴾

33. Ey Habîbim! De ki: ″Rabbim âşikâr ve gizli fuhşiyatı, mâsiyeti, haksız yere insanlara zulmü, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmayı ve bilmediğiniz şeyi Allah’a karşı söylemenizi (haramı işleyerek, ″Allah bize böyle emretti″ demenizi) haram kıldı.″

İzah: Gizli ve açık günah işlendiğinde nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair Muaz Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakledeer:

″Yâ Resûlallah! Bana vasiyet et″ dedim. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana buyurdu ki:

إِذَا عَمِلْتَ سَيِّئَةً فَاعْمَلْ بِجَنْبِهَا حَسَنَةً, السِّرُّ بِالسِّرِّ وَالْعَلانِيَةُ بِالْعَلانِيَةِ (ابن النجار عن معاذ)

″Bir kötülük yaptığın zaman, onun yanında hemen bir iyilik yap. Gizli ise gizli, açık ise açık.″[1]

Ebû Zerr Radiyallâhu anhu’dan da, şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana dedi ki:

اتَّقِ اللّٰهِ حَيْثُمَا كُنْتَ وَأَتْبِعْ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ (ت عن ابى ذر)

″Her nerede olursan ol Allah’tan kork ve günahın hemen akabinde sevap işle ki o sevap, o günahı silmiş olsun. Ve insanlara karşı güzel ahlâklı ol.″[2]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s.13/4.

[2] Sünen-i Tirmizî, Birr 55.


﴿ وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ﴿٣٤﴾

34. Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiği vakit, onu ne bir an erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler.

İzah: Allah’ın Peygamberlerini yalanlayan her topluluğun başına gelecek felâ­ket için belli bir vakit vardır. O helâk olma vakti gelince, ne erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler, demektir. Nitekim Nûh, Hûd, Lût ve Sâlih Aleyhimüsselâm’ın kavimlerinde olduğu gibi, bunlara benzer birçok kavim helâk olmuştur.


﴿ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿٣٥﴾ وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٣٦﴾

35-36. Ey Âdemoğulları! İçinizden size benim âyetlerimi anlatan Peygamberler geldiğinde, her kim onları yalanlamaktan sakınır ve nefsini ıslah ederse, artık onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.* Âyetlerimizi yalanlayanlar ve kibirlenerek kabul etmeyenler de, Cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.


﴿ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ ﴿٣٧﴾

37. Allah’u Teâlâ’ya (emretmediği şeyleri, emretti diye) yalan yere iftirada bulunandan yahut âyetlerimizi yalanlayandan daha zâlim kim vardır? İşte onlara kitaptan (Levh-i Mahfuz’da yazılı olan) nasipleri erişecektir. Nihâyet resullerimiz (meleklerimiz), ruhlarını almak için onlara geldikleri zaman, ″Allah’ı bırakıp da ibâdet ettiğiniz şeyler nerededir?″ derler. Onlar da, ″Bizi bırakıp kayboldular″ derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şâhitlik ederler.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Onlara, kitaptan (Levh-i Mahfuz’da yazılı olan) nasipleri erişecektir″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat, kâfirler dünyâda iken kendilerine takdir edilen rızka ve ömre nâil olurlar, âhirette de küfürleri sebebiyle azâba müstehak olurlar, demektir.

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Nihâyet resullerimiz (meleklerimiz), ruhlarını almak için onlara geldikleri zaman…″ diye buyrulduğu üzere, burada geçen resullerden maksat, Azrâil Aleyhisselâm ve onun emrindeki meleklerdir.


﴿ قَالَ ادْخُلُوا ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ فِي النَّارِۜ كُلَّمَا دَخَلَتْ اُمَّةٌ لَعَنَتْ اُخْتَهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا ادَّارَكُوا ف۪يهَا جَم۪يعًاۙ قَالَتْ اُخْرٰيهُمْ لِاُو۫لٰيهُمْ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَضَلُّونَا فَاٰتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِۜ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿٣٨﴾ وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟ ﴿٣٩﴾

38-39. Allah’u Teâlâ onlara: ″Sizden evvel insan ve cinden gelip geçen ümmetlerin arasında Cehenneme girin″ buyurur. Her ne zaman bir ümmet Cehenneme girdikçe, yoldaşına (onlara uyarak dalâlette kalan kimse, kendi uydukları kimselere) lânet eder. Hattâ hepsi toplandıkları vakit, en sonra gelenler, evvelki gelenler için, ″Ey Rabbimiz! Bizi bunlar dalâlete düşürdü. Bunlara iki kat azap et″ derler. Allah’u Teâlâ da, ″Hepinize kat kat azap vardır. Lâkin siz bilmezsiniz″ buyurur.* Evvelki gelenler de sonra gelenlere, ″Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktur. Artık kendi yaptığınızın cezâsı olan azâbı tadın″ derler.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ ﴿٤٠﴾ لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ ﴿٤١﴾ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿٤٢﴾

40-42. Şüphesiz ki, âyetlerimizi yalanlayanların ve kibirlenerek onları kabul etmeyenlerin ruhları için göklerin kapıları açılmaz. Deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar onlar Cennete giremezler. Mücrimleri işte böyle cezâlandırırız.* Onlara, Cehennemde ateşten bir döşek ve üzerlerinde de ateşten örtüler vardır. Zâlimleri işte böyle cezâlandırırız.* Îman edip sâlih amellerde bulunanlara gelince ki, Biz hiçbir kimseyi gücünün üstünde olan bir şeyle mükellef kılmayız. İşte onlar, Cennet ehlidirler ve orada ebedî kalacaklardır.

İzah: Allah’u Teâlâ’nın: ″Deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar″ diye buyurması, Araplarda kullanılan bir darb-ı meseldir; aslâ mümkün olmayacak durumlar için kullanılan bir tâbirdir. Bu nedenle o kâfirler kesinlikle Cennete girmezler, demektir. Yani devenin iğnenin deliğin­den geçmesinin mümkün olmadığı gibi, kâfirlerin de Cennete girmelerinin müm­kün olmayacağı belirtilmiştir.

Gök kapılarının kâfirlere açılmayıp yalnız Mü’minlere açılacağına dair Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جِنَازَةِ رَجُلٍ مِنَ الْأَنْصَارِ فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْرِ وَلَمَّا يُلْحَدْ فَجَلَسَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ وَكَأَنَّ عَلَى رُؤُسِنَا الطَّيْرَ وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ فِي الْأَرْضِ فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ اسْتَعِيذُوا بِاللّٰهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا ثُمَّ قَالَ إِنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنَ الدُّنْيَا وَإِقْبَالٍ مِنَ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مَلَائِكَةٌ مِنَ السَّمَاءِ بِيضُ الْوُجُوهِ كَأَنَّ وُجُوهَهُمْ الشَّمْسُ مَعَهُمْ كَفَنٌ مِنْ أَكْفَانِ الْجَنَّةِ وَحَنُوطٌ مِنْ حَنُوطِ الْجَنَّةِ حَتَّى يَجْلِسُوا مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ عَلَيْهِ السَّلَام حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ أَيَّتُهَا النَّفْسُ الطَّيِّبَةُ اخْرُجِي إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ ... (د حم عن البراء بن عازب)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber Ensârdan bir adamın cenâzesinde bulun­duk. Kabre vardığımızda kabrin henüz lahdi yapılmamıştı. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem oturdu. Biz de onun çevresinde, başlarımızda sanki kuşlar varmış gibi sessiz bir şekilde oturduk. Peygamberimizin elinde bir ağaç parçası vardı ve onunla toprağı karıştırıyordu. Başını kaldırdı ve buyurdu ki: ″Kabir azâbından Allah’a sığının.″ Bu sözü iki veya üç defa tekrarladı ve sonra şöyle buyurdu:

Mü’min bir kulun dünyâdan ayrılıp âhirete yönelme vakti gelince, onun yanına gökten, yüzleri güneşe benzeyen beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında Cennet kefenlerinden bir kefen ve Cennet kokularından bir koku bulunur. O me­lekler, can vermekte olan kişinin gözünün göreceği kadar bir uzaklıkta oturur­lar. Sonra Azrâil gelir, onun başucuna oturur ve ″Ey pâk ve temiz ruh! Vücuttan çık. Allah’ın affına ve rızâsına kavuş″ der. Bunun üzerine su kabından bir damlanın akması gibi ruh vücuttan akıp çıkar. Melek onu alır ve diğer melekler o ruhu Azrâil’den, göz açıp kapayıncaya kadar bile bekletmeksizin alırlar. Cennetten getirdikleri o ke­fenin ve kokunun içine koyarlar. O ruhtan yeryüzündeki en güzel miskin koku­su gibi bir koku çıkar ve o melekler bu ruhu alıp yukarı çıkarlar. Hangi melek topluluğuna uğrarlarsa, onlar: ″Bu hoş ve güzel ruh kimin?″ diye sorarlar. O ruhu taşı­yan melekler, onun dünyâda çağırıldığı en güzel adını söyleyerek: ″Bu, falan oğlu falandır″ derler. Nihâyet o ruhla birlikte Dünyâ semâsına varırlar ve kapının açılmasını isterler. Kapı onlara açılır. Her katta bulunan ileri gelen kimseler, o ruhu bir üst kata kadar yolcu ederler. Nihâyet yedinci kat semâya ulaşırlar. Orada Allah’u Teâlâ: ″Bu kulumun amelini İlliyyin’e yazın ve tekrar kendisini yere gönderin. Çünkü Ben onları oradan yarattım, onları oraya iâde ederim. Bir kere daha onları yine oradan çı­kartırım″[1] diye buyurur. Bunun üzerine ruhu tekrar cesedine iade edilir.

İki melek gelip yanına oturur. O meleklerden biri: ″Rabbin kim? der. O da: ″Rabbim Allah’tır″ der. Melek: ″Dînin nedir?″ der. O da: ″Dînim İslâm’dır″ der. Melek: ″Size gönderilen Peygamber kimdir?″ diye sorar. O da: ″Allah’ın Resûlüdür″ der. Melek bu sefer: ″Amelin nedir?″ diye sorar. O da: ″Allah’ın kitabını okudum. Ona îman ettim ve onu tasdik ettim″ der.

Bunun üzerine gökten: ″Kulum doğru söyledi. Onun altına Cennetten ser­giler serin ve onu Cennetten giydirin. Ona, Cennete bakan bir kapı açın″ diye bir nidâ gelir. O kişiye Cennetin havası ve kokuları gelir. Kabri, gözün görebileceği kadar genişler. Yanına güzel yüzlü temiz elbiseli, hoş kokulu bir adam gelir ve ona: ″Ben seni, sevindirici bir şeyle müjdeleyeyim. İşte sana vaad edilen gün bugündür″ der. Ölen kişi de ona: ″Sen kimsin? Yüzünden bile, hayırlı bir haber getirdiğin belli oluyor″ der. O kişi: ″Ben senin, dünyâda işlediğin sâlih ameli­nim″ der. Bunun üzerine ölen kişi: ″Yâ Rabbi! Kıyâmeti kopar. Tâ ki aileme ve Cennetteki nîmetlere kavuşayım″ der.

Bir kâfirin de, dünyâdan ayrılıp âhirete yönelme vakti gelince, onun yanına gökten, siyah yüzlü melekler iner. Yanlarında bir paçavra vardır. O me­lekler can çekişmekte olan kişinin gözünün görebileceği kadar bir uzaklıkta otu­rurlar. Sonra Azrâil gelir, onun başucuna oturur ve ″Ey pis ruh! Vücuttan çık ve Allah’ın gazabına uğra″ der. Bunun üzerine ruh, ki­şinin vücudunun her tarafına yayılır. Melek o ruhu, ıslak yünün içinden kebap şişini çekercesine çekip alır ve diğer melekler, göz açıp kapayıncaya kadar bekletmeksizin onu Azrâil’den alırlar ve onu, getirdikleri paçavranın içine koyarlar. O paçavradan, yeryüzündeki en pis kokulu leşten çıkan koku gi­bi bir koku çıkar. Melekler onu alıp yukarı çıkarırlar. Hangi melek topluluğuna uğrarlarsa onlar: ″Bu pis ruh kimin?″ diye sorarlar, O ruhu taşıyan melekler, kişinin dünyâda çağırıldığı en kötü adını söyleyerek, ″Bu falan oğlu falandır″ derler. Nihâyet o ruhla dünyâ semâsına varırlar ve onun için kapıların açılması is­tenir. Fakat kapı ona açılmaz.

Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Şüphesiz ki, âyetlerimizi yalanlayanların ve kibirlenerek onları kabul etmeyenlerin ruhları için göklerin kapıları açılmaz. Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar onlar Cennete giremezler…″[2] diye devam eden âyeti okudu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne şöyle devam etti:

Aziz ve Celil olan Al­lah: ″Bunun amelini, yerin en alt katında bulunan Siccîn’e ya­zın″ diye buyurur. Bundan sonra onun ruhu aşağıya atılır. Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″… Her kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmış veya rüzgâr onu uzak bir yere atmış gibidir″[3] diye geçen âyeti okudu.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne şöyle devam etti:

Bu ada­mın ruhu vücuduna döndürülür. İki melek gelip yanına oturur. O meleklerden biri: ″Rabbin kim?″ der. O da: ″(Gülerek) hah, hah, bilmiyorum!″ der. Melek: ″Dînin nedir?″ der. O da: ″Hah, hah, bilmiyorum!″ der. Melek: ″Size gönderilen Peygamber kimdir?″ diye sorar. O da: ″Hah, hah, bilmiyorum!″ der.

Bunun üzerine gökten: ″Kulum yalan söyledi. Altına ateşten sergiler se­rin ve kendisine, Cehenneme bakan bir kapı açın″ diye nidâ gelir. Bu kişiye Cehennemin sıcağı ve alevi gelir. Kabri sıkıştırıldıkça sıkıştırılır, kaburgaları birbirine girer. Yanına çirkin yüzlü, pis kokulu bir kişi gelir ve ona: ″Seni, hoşuna gitmeyecek bir şeyle müjdeleyeyim. İşte sana vaad edilen gün bugündür″ der. Ölen kişi de ona:″Sen kimsin? Yüzün bile kötülüğü ifade ediyor″ der. O da: ″Ben senin kötü amelinim″ der. Bunun üzerine ölen kişi: ″Yâ Rabbi! Sen kıyâmeti koparma″ der.[4]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Biz hiçbir kimseyi gücünün üstünde olan bir şeyle mükellef kılmayız″ diye geçtiği üzere, Allah’u Teâlâ hiç kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez. Kişi gücünün yetmediği bir amelden dolayı Cehennemlik olmaz. Eğer kişi Cehennemlik olmuşsa, nefsine hoş gelen kötü amelleri işlediği içindir. Halbuki Cennete giden bir kimsenin yaptığı iyi amelleri kendisi de yapabilirdi.


[1] Bakınız: Sûre-i Tâhâ, Âyet 55.

[2] Sûre-i A’râf, Âyet 40.

[3] Sûre-i Hacc, Âyet 31.

[4] Sünen-i Ebû Dâvud, Sünnet 27; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 17803.


﴿ وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿٤٣﴾

43. Cennet ehlinin kalplerinden kin ve düşmanlığı kaldırırız. Onların altlarından nehirler akar. ″Bizi bu nîmetlere ulaştıran Allah’a hamd olsun. Eğer Allah’u Teâlâ bize hidâyet etmeseydi, biz hidâyete eremezdik. Yemin olsun ki, Rabbimizin peygamberleri hak ile geldiler″ derler. Onlara: ″İşte sâlih amellerinizin karşılığı olarak mîrasçı olduğunuz Cennet budur″ diye nidâ olunur.

İzah: Cennet ehlinin dünyâda iken birbirlerine karşı olan kin ve husumetleri, Allah’u Teâlâ tarafından kalplerinden çıkartılır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

الغِلُّ عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ كمَبارِكِ الإبلِ قَدْ نَزَعَهُ اللّٰهُ مِنْ قُلُوبِ المُؤمِنينَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن)

″Kin, Cennetin kapısında develerin çöküş yeri gibi olacaktır. Allah onu, Mü’minlerin kalplerinden alacaktır.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Bizi bu nîmetlere ulaştıran Allah’a hamd olsun diye geçen ifade ile ilgili olarak Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ أَحَدٍ يُدْخِلُهُ عَمَلُهُ الْجَنَّةَ فَقِيلَ وَلَا أَنْتَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ وَلَا أَنَا إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِي رَبِّي بِرَحْمَةٍ (خ م عن ابى هريرة)

″Bir kimse yaptığı ameliyle Cennete giremez.″ ″Sen de mi Yâ Resûlallah?″ denilince, buyurdu ki: ″Evet, ben de Rabbimin rahmetiyle girerim. Ancak Allah beni rahmetine daldırmıştır.″[2]

Mü’minin yapmış olduğu ibâdetler, Cennetteki nîmetlerin karşılığı değildir. Ancak kul, yapmış olduğu sâlih amellerin karşılığı olarak, Allah’ın rahmetine nâil olur ve Cennetteki nîmetlere kavuşur. İşte Hadis-i Şerif, bu hususa dikkat çekmektedir.

Yine bu Âyet-i Kerîme’nin son kısmı hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ لَكُمْ أَنْ تَصِحُّوا فَلَا تَسْقَمُوا أَبَدًا وَإِنَّ لَكُمْ أَنْ تَحْيَوْا فَلَا تَمُوتُوا أَبَدًا وَإِنَّ لَكُمْ أَنْ تَشِبُّوا فَلَا تَهْرَمُوا أَبَدًا وَإِنَّ لَكُمْ أَنْ تَنْعَمُوا فَلَا تَبْأَسُوا أَبَدًا فَذَلِكَ قَوْلُهُ عَزَّ وَجَلَّ {وَنُودُوا أَنْ تِلْكُمْ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} (م عن ابى هريرة وابى سعيد الخدرى)

Şüphesiz ki Cennet ehline bir münâdi şöyle nidâ eder: ″Sizin için sıhhatli olmak var, ebedî hasta olmayacaksınız, size yaşamak var, ebedî ölmeyeceksiniz, sizin için genç olmak var ebedî ihtiyarlamayacaksınız, sizin için devamlı nîmetlendirilmek var, ebedî sıkıntı çekmeyeceksiniz.″ Onlara: ″İşte sâlih amellerinizin karşılığı olarak mîrasçı olduğunuz Cennet budur″ diye nidâ olunur, diye geçen Sûre-i A’râf, Âyet 43’ten murad budur.″[3]


[1] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 7, s. 208.

[2] Sahih-i Buhârî, Merdâ 19; Sahih-i Müslim, Sıfat-ı Kıyâmet, Cennet ve Cehennem 17 (72).

[3] Sahih-i Müslim, Cennet 8 (22).


﴿ وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّاۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ ﴿٤٤﴾

44. Cennet ehli, Cehennem ehline: ″Rabbimizin bize vaad ettiği şeyleri doğru bulduk. Siz de Rabbinizin vaad ettiği şeyleri doğru buldunuz mu?″ diye nidâ ederler. Cehennem ehli de: ″Evet″ derler. Bu iki fırka arasında bir münâdi de: ″Allah’ın lâneti zâlimler üzerine olsun!″ diye nidâ eder.

İzah: Bu hususta Sûre-i Tûr, Âyet 14-16’da da Cehennem ehli olan kâfirlere hitâben şöyle söyleneceği beyan edilmiştir.

Onlara denir ki: ″Yalanladığınız ateş işte budur!* Bu da sihir midir? Yoksa görmüyor musunuz?* Ateşe girin, onun şiddetine ister sabredin ister etmeyin, sizin için birdir. Siz, ancak yaptıklarınızın cezâsını çekiyorsunuz.″

Enes Radiyallâhu anhu şu hâdiseyi anlatmıştır:

Hz. Ömer ile beraber Mekke ile Medîne arasında bir yerde idik. Bedir’de savaşanları anlatmaya başladı ve şöyle buyurdu:

إِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيُرِينَا مَصَارِعَهُمْ بِالْأَمْسِ قَالَ هَذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ إِنْ شَاءَ اللّٰهُ غَدًا قَالَ عُمَرُ وَالَّذِي بَعَثَهُ بِالْحَقِّ مَا أَخْطَئُوا تِيكَ فَجُعِلُوا فِي بِئْرٍ فَأَتَاهُمْ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَادَى يَا فُلَانُ بْنَ فُلَانٍ يَا فُلَانُ بْنَ فُلَانٍ هَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا فَإِنِّي وَجَدْتُ مَا وَعَدَنِي اللّٰهُ حَقًّا فَقَالَ عُمَرُ تُكَلِّمُ أَجْسَادًا لَا أَرْوَاحَ فِيهَا فَقَالَ مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ. (ن عن انس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem savaştan önce, kâfirlerin öldürülecekleri yerleri bize göstererek: ″Allah’ın izni ile burası, yarın filanın öldürüleceği yer olacaktır″ buyurdu. Hz. Ömer sözüne devamla dedi ki: Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’i hak dîn ile gönderen Allah’a yemin olsun ki kâfirler, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gösterdiği yerlerde öldürüldüler. Onların hepsi bir kuyuya atıldı. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem kuyunun başına gelerek şöyle seslendi: ″Ey filan oğlu filan! Ey filan oğlu filan! Rabbinizin vaad ettiği şeyi buldunuz mu? Ben, Rabbimin bana vaad ettiği şeyi hak olarak buldum.″ Hz. Ömer: ″Yâ Resûlallah! Sen, ruhları olmayan cesetlerle konuşuyorsun″ dedim. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Onlara söylediğimi siz onlardan daha iyi işitemezsiniz″ buyurdu.[1]


[1] Sünen-i Nesâî, Cenâiz 117.


﴿ اَلَّذ۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۚ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ كَافِرُونَۜ ﴿٤٥﴾

45. O zâlimler ki, Allah yolundan menederler ve o yolu eğri göstermeye çalışırlar ve onlar âhireti de inkâr edenlerdir.

İzah: Eğer bir kimse; kâfir, münâfık ve fâsıklarla beraber olur ve onları dost tutarsa, onlar kendini doğru yoldan döndürür ve kendilerinin gittiği dalâlet yoluna sevk ederler. Bu sebeple kişi sâlih kimseleri dost edinmelidir. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلْ (حم هب ك عن ابى هريرة)

″Kişi dostunun dîni üzeredir. Bu nedenle kişi kiminle dost olacağına dikkat etsin.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8065; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7868.


﴿ وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِس۪يمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ ﴿٤٦﴾ وَاِذَا صُرِفَتْ اَبْصَارُهُمْ تِلْقَٓاءَ اَصْحَابِ النَّارِۙ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟ ﴿٤٧﴾

46-47. Cennet ehli ile Cehennem ehli arasında bir sur vardır. A’râf’ın (surun burçları) üzerinde de birtakım insanlar vardır. Onlar Cennet ehlini ve Cehennem ehlini sîmalarından tanırlar. Ve Cennete giremeyip, onu arzu eder oldukları halde Cennet ehline, ″Size selâm olsun″ diye nidâ ederler.* Bakışları, Cehennem ehli tarafına döndüğü vakit de, ″Ey Rabbimiz! Bizi, zâlimler olan şu toplulukla beraber etme″ derler.

İzah: Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, ″A’râf ehlinin kimler olduğu″ sorulduğunda, şöyle buyurmuştur:

قَوْمٌ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَهُمْ عُصَاةٌ لآبَائِهِمْ فَمَنَعَتْهُمُ الشَّهَادَةُ أَنْ يَدْخُلُوا النَّارَ وَمَنَعَتْهُمُ الْمَعْصِيَةُ أَنْ يَدْخُلُوا الْجَنَّةَ فَهُمْ وُقُوفٌ عَلَى سُوَرٍ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ حَتَّى تَذُوبَ شُحُومُهُمْ وتَذْبُلَ لُحُومُهُمْ حَتَّى يَفْرُغَ اللّٰهُ مِنْ حِسَابِ الْخَلائِقِ فَإِذَا فَرَغَ مِنْ حِسَابِ الْخَلائِقِ تَغَمَّدَهُمْ بِرَحْمَةِ مِنْهُ فَأُدْخِلُوا الْجَنَّةَ (طس عن ابى سعيد الخدرى)

″Allah yolunda ölen, ancak babalarına da isyan eden bir topluluk-tur. Şehit olmaları onların Cehenneme girmelerine engel olmuştur. Babalarına karşı geldikleri için de Cennete girememişlerdir. Onlar Cennet ve Cehennem arasında bir surun üzerinde duracaklardır. Allah’u Teâlâ mahlûkâtın hesabını görünceye kadar yağları eriyecek ve etleri kuruyacaktır. Allah’u Teâlâ mahlûkâtın hesabını bitirdikten sonra onlara rahmet edip Cennete koyacaktır.″[1]

Bu Hadis-i Şerif’ten de anlaşılan A’râftakiler yani sûr üzerinde bekletilenler, kesin olarak Cenneti kazanacak ameli işlemiş olan ve kesin olarak Cehennemi kazanacak amel de işlemiş olan ve bu sebepten Cennete de, Cehenneme de giremeyen kişilerdir. Bu Hadis-i Şerif’te geçen örnekte olduğu gibi, kişi şehit olarak Cenneti hak etmiş, babası kendisine şeriata muhalif bir şey emretmediği halde ona karşı gelerek de Cehennemi hak etmiştir.[2] İşte mahşer halkının tamamının hesabı bittikten sonra bunun gibi bekletilen kişilerin, Allah’u Teâlâ’nın rahmetiyle Cennete girecekleri belirtilmektedir. Bunlar, insanlar arasında, haklarında en son hü­küm verilecek olan, sonunda da Allah’ın rahmetiyle Cennete girecek olan kişilerdir.

Amr İbn-i Cerîr Radiyallâhu anhu’dan nakledildiğine göre; Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, ″A’râf ehlinin kimler olduğu″ sorulduğunda, şöyle buyurmuştur:

هُمْ آخِر مَنْ يُفْصَل بَيْنهمْ مِنَ الْعِبَاد وَإِذَا فَرَغَ رَبّ الْعَالَمِينَ مِنْ فَصْله بَيْن الْعِبَاد قَالَ أَنْتُمْ قَوْم أَخْرَجَتْكُمْ حَسَنَاتكُمْ مِنَ النَّار وَلَمْ تُدْخِلكُمْ الْجَنَّة وَأَنْتُمْ عُتَقَائِي فَارْعَوْا مِنَ الْجَنَّة حَيْثُ شِئْتُمْ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن عمرو بن جرير)

Bunlar, kullardan aralarında hüküm verilenlerin sonuncusudur. Âlemlerin Rabbi, kullar arasındaki hükmünü bitirdiğinde, ″Sizler öyle bir kavimsiniz ki, iyilikleriniz sizi Cehennemden çıkarmıştır. Cennete de girmediniz. Sizler, Benim azatlılarımsınız. Cennetten dilediğiniz yere gidin″ buyuracak.[3]

Allah’u Teâlâ’nın rahmetinin genişliğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَمَّا قَضَى اللّٰهُ الْخَلْقَ كَتَبَ فِي كِتَابِهِ فَهُوَ عِنْدَهُ فَوْقَ الْعَرْشِ إِنَّ رَحْمَتِي غَلَبَتْ غَضَبِي (خ م عن ابى هريرة)

″Al­lah’u Teâlâ, mahlûkatı var edince, arşın üzerinde kendi katında bulunan kitabına şöyle yazmıştır: Şüphesiz ki merhametim gazabıma gâlip gelmiştir.″[4]

Yine bu Âyet-i Kerîme’de: ″A’râf’ın (surun burçları) üzerinde de birtakım insanlar vardır. Onlar Cennet ehlini ve Cehennem ehlini sîmalarından tanırlar″ diye geçen ifade hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur: ″Cennet ehlini, yüzlerinin beyazlığı ile; Cehennem ehlini ise yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar.″


[1] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6961.

[2] Anne ve babaya itaat hususunda Sûre-i Ankebût, Âyet 8 ve izahına bakınız.

[3] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 420.

[4] Sahih-i Buhârî, Tevhid 15, 22, 55; Sahih-i Müslim, Tevbe 4 (14).


﴿ وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْاَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْ قَالُوا مَٓا اَغْنٰى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ ﴿٤٨﴾ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمْتُمْ لَا يَنَالُهُمُ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍۜ اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ ﴿٤٩﴾

48-49. A’râftakiler, sîmalarından tanıdıkları (Cehennem ehlinden olan) bir takım insanlara hitâben, ″Dünyâda topluluğunuzun çokluğu, mallarınız ve kibriniz sizi Cehennem azâbından kurtarmadı″ diye nidâ ederler.* A’râftakiler, kâfirlere hitâben (onların hor ve hakir gördüğü Mü’minleri göstererek), ″Allah’ın rahmetine nâil olmazlar? diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıdır?″ dedikleri gibi, Mü’minlere hitâben de, ″Cennete girin. Sizin için hiçbir korku yoktur ve siz mahzun da olmayacaksınız″ derler.

İzah: Kâfirlerin dünyâda iken Mü’minleri hor, hakir ve câhil kimseler olarak gördükleri Sûre-i Şuarâ, Âyet 111-115’te şöyle geçmektedir:

Kavmi: ″Sefil ve câhil insanlar sana tâbi olmuşken, biz sana îman eder miyiz?″ dediler.* Nûh dedi ki: ″Bana tâbi olanların kalplerinin nasıl olduğunu bilmem (ben, ancak zâhire itibar ederim).* Onların hesabı ancak Rabbime aittir, eğer anlarsanız.* Ben, Mü’minleri kovacak değilim.* Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.″[1]

İşte bu şekilde bütün Peygamberlerin ümmetleri, o zamanın kâfirleri ve münâfıkları tarafından hor ve hakir görülmüşlerdir. Sûre-i A’râf, Âyet 49’da geçtiği üzere; aksine hor, hakir, zelil ve Cehennemlik olanların Mü’minler değil, kâfirler ve münâfıklar olduğu ortaya çıkmıştır.


[1] Bu anlamda yine bakınız: Sûre-i A’râf, Âyet 75; Sûre-i Hûd, Âyet 27-31.


﴿ وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ ﴿٥٠﴾ اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ﴿٥١﴾ وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلٰى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿٥٢﴾

50-52. Cehennem ehli, Cennet ehline: ″Suyunuzdan veya Allah’ın size ihsan buyurduğu rızıklardan bize de verin″ diye nidâ ederler. Cennet ehli de: ″Şüphesiz, Allah’u Teâlâ bunları kâfirlere haram kıldı″ derler.* O kâfirler ki, dinlerini oyun ve eğlence edindiler ve dünyâ hayatı onları aldattı. Onlar nasıl bugüne kavuşacaklarını unuttular ve âyetlerimizi inkâr ettilerse, Biz de onları bugün öyle unuturuz (Cehennemde bırakırız).* Şüphesiz ki, onlara bir kitap getirdik. Îman edenlere bir hidâyet ve rahmet olması için tam bir ilim üzere onun hükümlerini genişçe açıkladık.

İzah: Sûre-i A’râf, Âyet 51 ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

قَالَ فَيَلْقَى الْعَبْدَ فَيَقُولُ أَيْ فُلْ أَلَمْ أُكْرِمْكَ وَأُسَوِّدْكَ وَأُزَوِّجْكَ وَأُسَخِّرْ لَكَ الْخَيْلَ وَالْإِبِلَ وَأَذَرْكَ تَرْأَسُ وَتَرْبَعُ فَيَقُولُ بَلَى قَالَ فَيَقُولُ أَفَظَنَنْتَ أَنَّكَ مُلَاقِيَّ فَيَقُولُ لَا فَيَقُولُ فَإِنِّي أَنْسَاكَ كَمَا نَسِيتَنِي (م عن ابى هريرة(

… Allah’u Teâlâ mahşer günü kullarından birini karşısına alıp ona:Ey filan! Sana ikramda bulunmadım mı? Sana zevce yaratmadım mı? Ben seni başkalarına efendi yapmadım mı? Atları ve develeri senin hizmetine vermedim mi? Seni reis olmaya ve rahat içinde yaşamaya bırakmadım mı?″ diye soracak. O kul: ″Evet″ diyecek. Allah’u Teâlâ da: ″Bana kavuşacağını zannettin mi?″ diye soracak. O da: ″Hayır″ deyince, Allah’u Teâlâ: ″Sen Beni nasıl unutmuşsan, bugün de Ben seni unuturum″ diye buyuracak.[1]


[1] Sahih-i Müslim, Zühd 1 (16).


﴿ هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا تَأْو۪يلَهُۜ يَوْمَ يَأْت۪ي تَأْو۪يلُهُ يَقُولُ الَّذ۪ينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۚ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَٓاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَٓا اَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ قَدْ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟ ﴿٥٣﴾

53. Kâfirler, onun (Kur’ân’ın) vaad ettiği akıbetten başka bir şey mi beklerler? O akıbetin geldiği gün, daha önce onu unutanlar, ″Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir. Bugün bize şefaat edecek kimseler var mı? Yahut bizim dünyâya dönüp de evvelce yaptığımız amellerin başkasını (İslâm’ı) seçmemizin imkânı var mı?″ diyecekler. Şüphesiz ki onlar, (hayatlarını küfürle geçirmekle) kendilerini hüsrâna uğrattılar. Uydurdukları putlar da kendilerinden uzak­laşıp kayboldu.


﴿ اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٥٤﴾

54. Şüphesiz Rabbiniz O Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş üzerine istivâ etti. Allah’u Teâlâ, gündüzü gece ile örter ve süratle gece gündüzü, gündüz de geceyi tâkip eder. Güneş, ay ve yıldızlar O’nun emrine boyun eğmiştir. Haberiniz olsun, yaratma ve tasarruf sâdece O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, çok yücedir.

İzah: Allah’u Teâlâ istese gökleri ve yeri altı günde değil de bir anda da yaratırdı. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 117’de şöyle buyurmaktadır:

″Allah’u Teâlâ, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O, bir şeyin olmasını istediği zaman, ona sâdece ″Ol″ der, o da hemen oluverir.″

Fakat Allah’u Teâlâ, kullarının ağır ağır, düşüne düşüne iş yapmaları için böyle altı günde yaratmıştır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

التَّأَنِّي مِنَ اللّٰهِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ (هب عن أنس)

″Yavaşça, ihtiyat ile hareket etmek, Allah’tandır. Acele etmek ise, şeytandandır.″[1]

İbn-i Mes’ud, İbn-i Abbas Hazretleri ve bir kısım Sahâbîler kâinatın yaratılması safhâlarını şöyle beyan etmişlerdir:

- Allah’ın Ar­şı suyun üzerinde bulunmakta idi. Suyu yaratmadan önce, yaratıldığı beyan edi­lenlerden başka bir şey yaratmamıştı. Mahlûkatı var etmeyi dileyince, sudan duman (buhar) çıkarttı. Buhar suyun üzerine yükseldi. Allah’u Teâlâ ona, yükselen anlamına gelen semâ ismini verdi. Sonra suyu kuruttu. Onu bir tek kütle hâline getirdi. Sonra onu parçaladı. Onu, pazar ve pazartesi günlerinde yedi yer hâline getirdi. Yeryüzü sarsıldı. Bunun üzerine dağları yaratarak sarsıntıyı durdur­du. Yeryüzünün dağlarını ve orada yaşayacak olanların rızıklarını salı ve çar­şamba olmak üzere iki günde yarattı. Böylece yeryüzünün yaratılması dört gün­de tamamlanmış oldu.

Allah’u Teâlâ sonra, duman hâlinde bulunan göğe yöneldi. Bu duman, suyun buharlaşmasından meydana gelmişti. Allah’u Teâlâ, onu bir tek semâ yapmıştı. Sonra onu yayarak perşembe ve cuma günlerinde yedi gök hâline getirdi. Birleştirme anlamına gelen cuma gününe bu ismin verilmesi; o günde göklerle yerin yaratılıp birleştirilmesinden ve dumanlanmasındandır. Allah’u Teâlâ, her göğe emrini vahyetti. Yani her gökte melekler ve diğer mahlûkatı var etti. Son­ra yeryüzü semâsını yıldızlarla süsledi. Yıldızları hem bir süs aracı, hem de gök­yüzünü şeytanlardan koruyucular olarak var etti. Allah’u Teâlâ, dilediği şeyleri yarattık­tan sonra, Arş’ına yükseldi.

Bu husus Sûre-i Fussilet, Âyet 9-12’de de şöyle geçmektedir:

Ey Habîbim! De ki: ″Siz, arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.* O, arz üzerinde sâbit dağlar yarattı, yere bereket verdi ve muhtaç olan arz ehlinin yiyeceklerini uygun olarak dört gün içinde takdir etti.* Sonra semâyı yaratmaya yöneldi ki o, duman hâlinde idi. Allah’u Teâlâ, göğe ve yere: ″İsteyerek ya da istemeyerek olun″ dedi. Onlar da: ″İsteyerek ve emrine boyun eğerek olduk″ dediler.* Böylece yedi göğü iki günde yarattı ve her göğe, kendilerine ait olan hususları emretti.″ Dünyâ semâsını da yıldızlarla süsledik ve onu koruduk. Bu, her şeye gâlip ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle buyurmuştur:

خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ ثُمَّ خَلَقَ السَّمَاءَ ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ فِي يَوْمَيْنِ آخَرَيْنِ ثُمَّ دَحَا الْأَرْضَ وَدَحْوُهَا أَنْ أَخْرَجَ مِنْهَا الْمَاءَ وَالْمَرْعَى وَخَلَقَ الْجِبَالَ وَالْجِمَالَ وَالْآكَامَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي يَوْمَيْنِ آخَرَيْنِ فَذَلِكَ قَوْلُهُ {دَحَاهَا} وَقَوْلُهُ {خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ} فَجُعِلَتْ الْأَرْضُ وَمَا فِيهَا مِنْ شَيْءٍ فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ وَخُلِقَتْ السَّمَوَاتُ فِي يَوْمَيْنِ (خ عن ابن عباس(

Allah’u Teâlâ yeri iki günde yarattı, sonra göğe yöneldi, başka iki günde de onu yedi kat olarak tanzim etti. Sonra diğer iki günde arzı düzenledi, yaydı. Arzdan su ve bitkiler çıkardı. Arzda dağlar, ağaçlar, tepeler ve arz ile semâ arasında bulunan şeyleri yarattı. Bunu Allah’u Teâlâ Sûre-i Nâziât, Âyet 30‘da: ″Bundan sonra da yeri döşedi″ kelâmıyla ifade etmiştir. Sûre-i Fussilet, Âyet 9’da: Ey Habîbim! De ki: ″Siz, arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz?…″ diye geçen kelâmına gelince de, arz ve içindekiler dört günde yaratılmış olmaktadır. Semâvat da iki günde yaratılmış olmaktadır.[2]

Yine bu Sûre-i A’râf, Âyet 54’te geçen ″Arş″ sözlükte; köşk, mülk, saltanat gibi anlamlara gelmekte ve ″İstivâ″ da; karar etmek, oturmak, yönelmek gibi anlamlara gelmektedir. Yoksa Allah’u Teâlâ mekândan münezzehtir. Burada kastedilen mânânın ne olduğunu ancak Allah’u Teâlâ bilir. Bu hususu sâdece Allah’ın bildiğine dair Sûre-i Furkân, Âyet 59’da şöyle buyrulmaktadır:

″Gökleri, yeri ve bunların arasında olanları altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Rahmân’dır. Bunu, Habîr olandan sor.″

Bu hususları ancak Allah bilir, demektir. Bu da yaratma ve istivânın müteşabih olduğunu gösterir. Nitekim Allah’u Teâlâ’nın, hem Arş’a istivâ etmesi ve hem de her yerde hazır ve nazır olduğu Sûre-i Hadîd, Âyet 4’te şöyle geçmektedir:

″Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden O’dur. Yere gireni ve ondan çıkanı, semâdan ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah’u Teâlâ, bütün yaptıklarınızı görür.″

Allah’u Teâlâ’nın, gizli âşikâr her şeyden haberdar olduğu birçok Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’te ifade edilmektedir. Ehl-i Sünnet itikâdına göre, bu hususlar müteşabih olarak kabul edilir.

Yine bu anlamda Hadis-i Kudsî’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَا وَسِعَنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ.

″Bana yer ve göklerim geniş gelmedi, Mü’min kulumun kalbi geniş geldi.″[3]

Bu Hadis-i Kudsî’nin, zâhiren hiçbir şekilde izah edilmesinin imkânı yoktur. Bu ve buna benzer çok sayıda mânâsı tam olarak bilinemeyen müteşabih hususlar vardır.

Müteşâbih âyetler hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 7’de şöyle buyurmaktadır:

″O, sana kitabı (Kur’ân’ı) indirdi. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Bu âyetler kitabın esâsıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri gibi mânâ vermek ve fitne çıkarmak maksadıyla müteşâbih âyetlere tâbi olurlar. Halbuki müteşâbih âyetlerin mânâsını, ancak Allah’u Teâlâ bilir. İlimde râsih olanlar ise, ″Âyetlerin cümlesi Rabbimizden nâzil olmuştur, biz onlara îman ettik″ derler. İşte böyle diyenler, hâlis akıl sahipleridir.″

Ayrıca Âyet-i Kerîme’de: ″Allah’u Teâlâ, gündüzü gece ile örter ve süratle gece gündüzü, gündüz de geceyi tâkip eder″ diye geçen ifade de, Kur’ân-ı Kerîm’deki mûcizelerden biridir. O zamanki insanların bilmesine imkân olmayan bir olayı haber vermektedir. Âyette, gece ile gündüzün süratle birbirini tâkip ettiğinin ifade edilmesi, dünyânın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanan hâdiseyi haber vermektedir. Özellikle âyette, ″Süratle″ diye bir ifade kullanılmaktadır. Dünyâ, saatte 1670 km hızla kendi ekseni etrafında dönmektedir. Dünyânın, güneşinetrafındaki dönüş hızı ise, saatte tam 108.000 km’dir. Bilim adamları tarafından en son teknoloji kullanılarak bu dönüş hızı tesbit edilmiştir. Diğer yıldızların durumu ise hâlâ tam olarak bilinememektedir. Bu da Allah’u Teâlâ’nın kudretinin delillerindendir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’deki mûcizelerdendir.[4]


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 4197; Ayrıca bakınız: Sünen-i Tirmizî, Birr 65.

[2] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Fussilet 1.

[3] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 227.

[4] Bu husus Sûre-i En’âm, âyet 96’da da geçmektedir.


﴿ اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَۚ ﴿٥٥﴾

55. Ey îman edenler! Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.

İzah: Duâyı gizli yapmak da, âşikâre yapmak da vardır. Âyette gizli duânın efdal olduğuna işâret vardır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

رَكْعَتَانِ بِسِوَاكٍ أَفْضَلُ مِنْ سَبْعِينَ رَكْعَةً مِنْ غَيْرِ سِوَاكٍ وَدَعْوَةٌ فِي السِّرِّ أَفْضَلُ مِنْ سَبْعِينَ دَعْوَةً فِي الْعَلَانِيَّةِ وَصَدَقَةٌ فِي السِّرِّ أَفْضَلُ مِنْ سَبْعِينَ صَدَقَةً فِي الْعَلَانِيَّةِ (إبن النجار فر عن أبي هريرة)

″Misvak kullanılarak alınan abdest ile kılınan iki rek’at namaz, misvaksız olarak alınan abdestle kılınan yetmiş rek’at namazdan efdaldir. Gizli yapılan duâ, âşikâre olan yetmiş duâdan efdaldir. Gizlide verilen sadaka ise, âşikâre verilen yetmiş sadakadan efdaldir.″[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de: ″Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez″ diye buyrulmaktadır. Yani Allah’u Teâlâ duâda haddi aşanları, riyâ ile bağıra çağıra duâ edenleri sevmez. Her hususta olduğu gibi duâda da ölçülü olmak lâzımdır. Bir kimse kendi hâline lâyık olmayan birşeyi temenni etmemelidir. Meselâ: Peygamberler mertebesine ulaşmak gibi, semâya yükselmek gibi birşey hakkında dua etmemelidir.

Bu hususta nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Abdullah b. Muğfel Radiyallâhu anhu, oğlunun: ″Allah’ım! Bana Cennetin sağında bir beyaz köşk ver″ diye duâ ettiğini işitmiş. Bunun üzerine ona: Oğlum! Allah’tan Cenneti iste ve Cehennemden ona sığın. Ben, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim:

إِنَّهُ سَيَكُونُ فِي هَذِهِ الْأُمَّةِ قَوْمٌ يَعْتَدُونَ فِي الطَّهُورِ وَالدُّعَاءِ (د عن عبد اللّٰه بن مغفل)

″Bu ümmette bir kavim olacak, abdestte[2] ve duâda haddi aşacaklardır.″[3]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/13; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 26180.

[2] Abdestte haddi aşmak, abdest alırken suyu israf etmektir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: Peygamberimiz, abdest almakta olan Sa’d’a rastladığında: ″Bu israfta nedir Yâ Sa’d?″ diye buyurdu. Sa’d da: ″Abdestte israf olur mu Yâ Resûlallah?″ dedi. Resûlullah da: ″Evet, akan bir nehir kenarında bile olsan″ buyurdular. (Sünen-i Ebû Dâvud, Tercüme ve Şerhi, c. 1, s. 183.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 45.


﴿ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًاۜ اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿٥٦﴾

56. Yeryüzü (Allah’u Teâlâ’nın, Peygamber ve ahkâm göndermesiyle) ıslah edildikten sonra, orada (küfür ve mâsiyet ile) fesat çıkarmayın. O’na, korkarak ve ümit ederek duâ edin. Şüphesiz ki, Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.

İzah: Allah’tan ümit kesilerek duâ terk edilmez. Dâimâ hem korku hem de ümitle Allah’u Teâlâ’ya duâ edilmelidir.

Bu husus Sûre-i Zümer, Âyet 53’te de şöyle geçmektedir:

Ey Resûlüm! De ki: ″Ey nefisleri üzerine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah’u Teâlâ günahların hepsini bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَذَهَبَ اللّٰهُ بِكُمْ وَلَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ (م عن ابى هريرة)

″Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve yerinize günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları da affederdi.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

ادْعُوا اللّٰهَ وَأَنْتُمْ مُوقِنُونَ بِالْإِجَابَةِ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَجِيبُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ (ت عن ابى هريرة)

″Allah’a duâyı, size icâbet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki, Allah’u Teâlâ gafletle oyalanan kalbin duâsını kabul etmez.″[2]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ عَبْدٍ يَرْفَعُ يَدَيْهِ حَتَّى يَبْدُوَ إِبِطُهُ يَسْأَلُ اللّٰهَ مَسْأَلَةً إِلَّا آتَاهَا إِيَّاهُ مَا لَمْ يَعْجَلْ قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَكَيْفَ عَجَلَتُهُ قَالَ يَقُولُ قَدْ سَأَلْتُ وَسَأَلْتُ وَلَمْ أُعْطَ شَيْئًا (ت عن ابى هريرة)

″Herhangi bir kul, koltuğunun altı görünecek şekilde ellerini kaldırır ve Allah’tan herhangi bir dilekte bulunursa, acele etmediği takdirde dileği kendisine verilir.″ Bunun üzerine Ashâb: ″Yâ Resûlallah! Acelesi nasıldır?″ deyince, buyurdu ki: ″Diledim, diledim, fakat bana bir şey verilmedi, der.″[3]

Bu Hadis-i Şerif’te: ″Herhangi bir kul, koltuğunun altı görünecek şekilde ellerini kaldırır″ diye geçen ifadeyle, duânın yapılma şekli açıklanmıştır. Bu da kişinin duâ yaparken ellerini semâya açarak koltuk altlarının beyazlığı görününceye kadar yukarı kaldırmasıyla olur. Elbiseli olan bir kimsenin koltuk altı görülmez. Bu ifade duânın yapılma şeklini tarif etmek için söylenmiştir.


[1] Sahih-i Müslim, Tevbe 2 (11).

[2] Sünen-i Tirmizî, Daavât 66.

[3] Sünen-i Tirmizî, Daavât 118.


﴿ وَهُوَ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالًا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ﴿٥٧﴾

57. O, (yağmur) rahmetinin önünde müjdeleyici olarak rüzgârları gönderendir. Nihâyet rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onları ölü (bitkileri kurumuş) olan bir beldeye sevk ederiz. Böylece oraya suyu indirir ve onunla her türlü mahsulü çıkarırız. İşte ölüleri de (kabirlerinden) böyle çıkarırız. Umulur ki, düşünüp ibret alırsınız.

İzah: Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan sûra üfleme, kıyâmetin kopması, yeniden dirilme ve mahşerdeki durum hakkında uzun olarak nakledilen Hadis-i Şerif’te; her şeyin yok olup, ölülerin yeniden dirilmesi hakkında Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا لَمْ يَبْقَ إِلَّا اللّٰه الْوَاحِد الْقَهَّار الْأَحَد الصَّمَد الَّذِي لَمْ يَلِد وَلَمْ يُولَد كَانَ آخِرًا كَمَا كَانَ أَوَّلًا طَوَى السَّمَوَات وَالْأَرْض طَيّ السِّجِلّ لِلْكُتُبِ ثُمَّ دَحَاهُمَا ثُمَّ يُلَقِّفهُمَا ثَلَاث مَرَّات يَقُول أَنَا الْجَبَّار أَنَا الْجَبَّار أَنَا الْجَبَّار ثَلَاثًا ثُمَّ هَتَفَ بِصَوْتِهِ لِمَنْ الْمُلْك الْيَوْم ثَلَاث مَرَّات فَلَا يُجِيبهُ أَحَد ثُمَّ يَقُول لِنَفْسِهِ لِلَّهِ الْوَاحِد الْقَهَّار يَقُول اللّٰه يَوْم تُبَدَّل الْأَرْض غَيْر الْأَرْض وَالسَّمَوَات فَيَبْسُطهُمَا وَيَسْطَحهُمَا ثُمَّ يَمُدّهُمَا مَدّ الْأَدِيم الْعُكَاظِيّ لَا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا ثُمَّ يَزْجُر اللّٰه الْخَلْق زَجْرَة وَاحِدَة فَإِذَا هُمْ فِي هَذِهِ الْأَرْض الْمُبَدَّلَة مِثْل مَا كَانُوا فِيهَا مِنَ الْأُولَى مَنْ كَانَ فِي بَطْنهَا كَانَ فِي بَطْنهَا وَمَنْ كَانَ عَلَى ظَهْرهَا كَانَ عَلَى ظَهْرهَا ثُمَّ يُنَزِّل اللّٰه عَلَيْهِمْ مَاء مِنْ تَحْت الْعَرْش ثُمَّ يَأْمُر اللّٰه السَّمَاء أَنْ تُمْطِر فَتُمْطِر أَرْبَعِينَ يَوْمًا حَتَّى يَكُون الْمَاء فَوْقهمْ اِثْنَيْ عَشَر ذِرَاعًا ثُمَّ يَأْمُر اللّٰه الْأَجْسَاد أَنْ تَنْبُت فَتَنْبُت كَنَبَاتِ الطَّرَاثِيث أَوْ كَنَبَاتِ الْبَقْل حَتَّى إِذَا تَكَامَلَتْ أَجْسَادهمْ فَكَانَتْ كَمَا كَانَتْ ... (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى هريرة)

″… Vâhid, Ahâd, Kahhâr olan, doğmamış ve doğurmamış olan Allah’tan başka, hiçbir şey kalmayınca ilk olduğu gibi Allah’u Teâlâ son da olacak. Gökleri ve yeri yazılan belgelerin dürüldüğü gibi dürecek sonra yayıp düzleyecek ve üç kere onları atacak ve: ″Ben Cebbâr’ım, Ben Cebbâr’ım, Ben Cebbâr’ım″ diye söyleyip üç kere: ″Bugün mülk kimindir?″ diye seslenecek. Ona hiç kimse cevap vermeyecek ve kendi kendine: ″Tek ve kahredici olan Allah’ım″ buyuracak. Allah’u Teâlâ Sûre-i İbrâhîm, Âyet 48’de: ″O gün yer başka yere, gökler de başka göklere çevrilir ve insanlar, bir ve her şeye hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar″ diye buyuruyor ki, Allah’u Teâlâ gökleri ve yeri yayacak. Ukâzî köselesi gibi onları uzatıp yayacak. Sen onlarda hiçbir eğrilik göremeyeceksin.

Sonra Allah’u Teâlâ, mahlûkata öyle bir seslenecek ki, onlar bu değiştirilmiş yeryüzünde bir öncekinde (dünyâdayken) oldukları gibi olacaklar. O’nun vâdisinde olanlar yine vâdisinde, yüksek yerinde olanlar yine yükseklerinde olacaklar (nerede ölmüşse oradan dirilecek). Sonra Allah’u Teâlâ, Arş’ın altından onların üzerine bir su gönderecek ve gökyüzüne yağmur yağdırmasını emredecek. Yeryüzüne kırk gün yağmur yağdıracak. Su onların üzerinde on iki kulaç olacak. Sonra Allah’u Teâlâ cesetlere, kamış veya bakla gibi bitmelerini emredecek de onlar bitecekler. Nihâyet cesetleri, daha önce olduğu gibi tam olarak teşekkül edecek...[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, ″Rüzgâr″ hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

الرِّيحُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ تَأْتِي بِالرَّحْمَةِ وَتَأْتِي بِالْعَذَابِ فَإِذَا رَأَيْتُمُوهَا فَلَا تَسُبُّوهَا وَاسْأَلُوا اللّٰهَ خَيْرَهَا وَاسْتَعِيذُوا بِاللّٰهِ مِنْ شَرِّهَا (د عن ابى هريرة)

″Rüzgâr, Allah’ın rahmetindendir. Rahmete de, azâba da vesîle olur. Onu görünce, sakın ona sövmeyin. Allah’u Teâlâ’dan rüzgârın hayrını dileyin, şerrinden de Allah’a sığının.″[2]


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 283. Bu hadisin geniş hâli için Sûre-i En’âm, âyet 73’ün izahına bakınız.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 113, Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 211/14; Ayrıca bakınız: Sahih-i Buhârî, Bed’ul-Halk 5, Sünen-i Tirmizî, Fiten 64.


﴿ وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۚ وَالَّذ۪ي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ اِلَّا نَكِدًاۜ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ۟ ﴿٥٨﴾

58. Toprağı iyi olan bir beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol çıkar. Toprağı kötü olan bir beldenin bitkisi de, ancak az ve faydasız olarak çıkar. İşte şükredenler için âyetleri, böyle tekrar tekrar beyan ederiz.

İzah: İbn-i Abbas, Mücâhid, Katâde ve Süddî Hazretleri, bu Âyet-i Kerîme’nin, Mü’min ve kâfirlerin hallerini belirten bir misal olduğunu söylemişlerdir.

Mü’min kulun, kendisi güzel olduğu gibi ameli de güzeldir. Tıpkı verimli arâzi gibi. O arâziden, güzel mahsuller elde edilir. Kâfire gelince, onun kendisi pis, ameli de kötüdür. Tıpkı çorak arâzi gibi. O arâziden güzel mahsul elde edile­mez.

Bu husus Ebû Mûsâ Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

مَثَلُ مَا بَعَثَنِي اللّٰهُ بِهِ مِنَ الْهُدَى وَالْعِلْمِ كَمَثَلِ الْغَيْثِ الْكَثِيرِ أَصَابَ أَرْضًا فَكَانَ مِنْهَا نَقِيَّةٌ قَبِلَتْ الْمَاءَ فَأَنْبَتَتْ الْكَلاَ وَالْعُشْبَ الْكَثِيرَ وَكَانَتْ مِنْهَا أَجَادِبُ أَمْسَكَتْ الْمَاءَ فَنَفَعَ اللّٰهُ بِهَا النَّاسَ فَشَرِبُوا وَسَقَوْا وَزَرَعُوا وَأَصَابَتْ مِنْهَا طَائِفَةً أُخْرَى إِنَّمَا هِيَ قِيعَانٌ لاَ تُمْسِكُ مَاءً وَلاَ تُنْبِتُ كَلاَ فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ فَقُهَ فِي دِينِ اللّٰهِ وَنَفَعَهُ مَا بَعَثَنِي اللّٰهُ بِهِ فَعَلِمَ وَعَلَّمَ وَمَثَلُ مَنْ لَمْ يَرْفَعْ بِذَلِكَ رَأْسًا وَلَمْ يَقْبَلْ هُدَى اللّٰهِ الَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ (خ م عن ابى موسى)

Allah’u Teâlâ’nın benim vâsıtamla göndermiş olduğu ilim ve hidâyetin misâli, sağanak halde yağan bir yağmurun misâli gibidir ki, bu yağmurun düştüğü bir kısım arâzi suyu içine alır ve orada, bol miktarda ot ve mahsul yetişir; iyi ve verimli bir arazidir. Bu yağmurun düştüğü diğer bir kısım arâzi ise, sert bir arâzidir ki, suyu üstünde tutar. Allah’u Teâlâ, bu arâzinin suyundan insanları faydalandırır. Zîrâ oranın suyundan içerler, hayvanlarına içirirler ve ekinlerini sularlar. Bu yağmur diğer bir kısım arâziye daha düşer. Bu yer; suyu tutmayan ve ot bitirmeyen kumlu kötü bir arazidir ki, hiç kimseye faydası olmaz. Allah’ın dîninde derin bir anlayış sahibi olan, Allah’ın beni kendisine gönderdiği şeyin kendisine fayda verdiği, öğrendiği ve öğrettiği kimse ile, bu sebeplere aldırış etmeyen ve kendisi için gönderildiği ilâhi hidâyeti kabullenmeyen kimsenin misâli işte budur.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, İlim 20.


﴿ لَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿٥٩﴾ قَالَ الْمَلَ۬أُ مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٦٠﴾

59-60. Yemin olsun ki, Nûh’u kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da: ″Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Şüphesiz ki ben, sizin büyük bir günün azâbına uğramanızdan korkarım″ dedi.* Kavminden ileri gelenler de ona: ″Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz″ dediler.

İzah: Nûh Aleyhisselâm, İdris Aleyhisselâm’ın torunlarındandır. İdris Aleyhisselâm göğe çekildikten sonra insanlar, yine doğru yoldan ayrılmış ve putlara tapar olmuşlardı. Allah’u Teâlâ da onlara Peygamber olarak Nûh Aleyhisselâm’ı gönderdi.

Nûh Aleyhisselâm, dokuz yüz elli sene boyunca kavmini dîne dâvet etmiş, fakat onlar her defasında, kendisine îman etmeyerek, ona eziyet etmişlerdi. Bu husus Sûre-i Ankebût, Âyet 14’te şöyle geçmektedir:

″Yemin olsun ki Biz, Nûh’u kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli sene onların arasında (Peygamber olarak) kaldı. Nihâyet onlar, zâlimler oldukları halde tufan onları helâk etti.″

Nûh Aleyhisselâm, artık onların îman etmelerinden ümit kesince, âyette de geçtiği üzere Allah’a nidâ ederek yardım istemiştir. Allah’u Teâlâ da, tufan ile o kâfirlerin hepsini helâk etmiştir.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir hadiste, şöyle buyrulmaktadır:

بَعَثَ اللّٰهُ نُوحًا لأَرْبَعِينَ سَنَةً وَلَبِثَ فِي قَوْمِهِ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا يَدْعُوهُمْ وَعَاشَ بَعْدَ الطُّوفَانِ سِتِّينَ سَنَةً حَتَّى كَثُرَ النَّاسُ وَفَشَوْا (ك عن ابن عباس)

″Allah’u Teâlâ, Nûh’u kırk yaşında Peygamber kıldı. Dokuz yüz elli sene kavmini dîne dâvet etti. Altmış sene de insanlar çoğalıncaya ve yayılıncaya kadar tufandan sonra yaşadı.″[1]

Nûh Aleyhisselâm hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَكْرَمَ ذَا سِنٍّ فِي الإِسْلَامِ كَأَنَّهُ قَدْ أَكْرَمَ نُوحًا فِي قَوْمِهِ وَمَنْ أَكْرَمَ نُوحًا فِي قَوْمِهِ فَقَدْ أَكْرَمَ اللّٰهَ (خط كر عن أنس)

″Bir kimse Müslümanlıkta ihtiyarlayan bir kimseye ikram ederse, Nûh’a ikram etmiş gibidir. Kavmi içinde Nûh’a ikram eden de Allah’u Teâlâ’ya ikram etmiş olur.″[2]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 244/12; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 3964.

[2] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 408/8.


﴿ قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي ضَلَالَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٦١﴾ اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنْصَحُ لَكُمْ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿٦٢﴾ اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُوا وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٦٣﴾

61-63. Nûh dedi ki: ″Ey kavmim! Bende hiç bir sapıklık yoktur. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir Peygamberim.* Ben size Rabbimin emirlerini tebliğ ediyorum ve size nasihat ediyorum. Allah tarafından gelen vahiy ile sizin bilmediklerinizi bilirim.* Sizi uyarmak ve sizin de uyarı sebebiyle küfür ve mâsiyetten sakınmanız ve rahmete nâil olmanız için içinizden bir adam vâsıtası ile Rabbinizden size bir öğüt gelmesine mi hayret ediyorsunuz?″


﴿ فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَم۪ينَ۟ ﴿٦٤﴾

64. Buna rağmen Nûh’u yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları da tufanda gark ettik. Çünkü onlar, kalpleri (İslâm’a karşı) kör kimselerdi.

İzah: Nûh Aleyhisselâm’a kavminden çok az kimse îman etmişti. Kavmi kendisini yalanlayıp, alay ederlerdi. Nûh Aleyhisselâm onlara dokuz yüz elli sene nasihat etmesine rağmen, onlar yine îmandan yüz çevirince, onlardan ümidini kesti ve onların helâki için duâ etti. Bu duâsı kabul edildi ve Allah’u Teâlâ tarafından bir gemi yapması emredildi.

Nûh Aleyhisselâm’ın kavminden çok az kimse gemiye binmişti. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledildiğine göre, iman ederek gemiye binenler seksen kişi idi ve gark olmaktan sâdece bunlar kurtuldu.


﴿ وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿٦٥﴾ قَالَ الْمَلَ۬أُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي سَفَاهَةٍ وَاِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿٦٦﴾

65-66. Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u Peygamber olarak gönderdik. O da: ″Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Allah’tan korkmaz mısınız?″ dedi.* Kavminden ileri gelen kâfirler de ona: ″Muhakkak biz seni aklı eksik görüyoruz ve biz zannediyoruz ki, sen elbette yalancılardansın″ dediler.

İzah: Hûd Aleyhisselâm, Âd kavminden ve Nûh Aleyhisselâm’ın zürriyetindendir. Âd kavmi, bir Arap kabilesi olup Yemen bölgesinde ikâmet ederlerdi.


﴿ قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي سَفَاهَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٦٧﴾ اُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَاَنَا۬ لَكُمْ نَاصِحٌ اَم۪ينٌ ﴿٦٨﴾ اَوَعَجِبْتُمْ اَنْ جَٓاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْۜ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَصْۣطَةًۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿٦٩﴾

67-69. Hûd onlara dedi ki: ″Ey kavmim! Bende akıl eksikliği yoktur. Aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir Peygamberim.* Ben size Rabbimin emirlerini tebliğ ediyorum. Ben sizin için emin bir nasihatçıyım.* Sizi uyarmak için, içinizden bir adam vâsıtası ile Rabbinizden size bir öğüt gelmesine mi hayret ediyorsunuz? Allah’u Teâlâ’nın, Nûh kavminden sonra sizi yeryüzünün halifeleri kıldığı ve size daha ziyâde kuvvet ve irilik verdiği vakti zikredin. Artık Allah’ın nîmetlerini yâd edin ki, kurtuluşa eresiniz.″


﴿ قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّٰهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿٧٠﴾

70. Kavmi, Hûd’a: ″Babalarımızın ibâdet ettiği şeyi terk edip de, yalnız bir Allah’a ibâdet etmemiz için mi bize geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize vaad ettiğin azâbı getir″ dediler.


﴿ قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ ﴿٧١﴾ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَمَا كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿٧٢﴾

71-72. Hûd da: ″Rabbinizin azap ve gazabı sizin üzerinize hak oldu. Sizin ve babalarınızın ilah diye isimlendirdikleri şeyler ki, onlara ibâdet olunması için Allah tarafından hiçbir şey nâzil olmamıştır. Onlar hakkında benimle mücâdele mi ediyorsunuz? Öyleyse vaad edilen azâbı siz de bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim″ dedi.* Bunun üzerine Hûd’u ve onunla beraber olanları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayıp îman etmeyenlerin ise kökünü kestik.

İzah: İbrâhim Aleyhisselâm‘dan evvel, Nûh Aleyhisselâm‘dan sonra Âd kavmi geldi. Bunlar çok iri ve kuvvetli adamlardı. Peygamberleri Hûd Aleyhisselâm, her ne kadar Allah’ın emirlerini söyleyerek bunları uyarmışsa da, söz dinletemedi. Bunlar tam azgınlaşınca, Allah‘u Teâlâ bunlara belâ vereceğini, Hûd Aleyhisselâm‘a haber verdi. Bu kavmin padişahı şeddad idi. O, kendi kendini tanrı ilan etmişti. Şeddad ölmüş, yerine başka birisi geçmişti. Bu azgın kavim, onun yerine geçmiş olan padişahlarına: ″Allah ile harbedelim″ dediler. Allah‘u Teâlâ bunlara kavurucu Cehennem sıcaklığı verdi. Sıcaktan mağaralar kazıp içine girdiler. Sıcak daha da ziyâdeleşti. Yine kazdılar, daha ileri girdiler. En son belâ kararlaştırılmıştı. Allah‘u Teâlâ belâlarını vermek diledi. Hava bulutlandı, hafiften az az yağmur yağmaya başladı. Birden hava serinledi. Bunlar sevindiler. Hepsi o bulutun altına toplandı. Allah‘u Teâlâ bunlara uğultulu, şiddetli bir rüzgâr gönderdi. Bu rüzgârla tamamı helâk oldu. Âd kavmi de yaptıkları büyük ve muazzam eserleri de kendileri ile birlikte helâk oldu.

Bu husus Sûre-i Fussilet, Âyet 15-16’da şöyle geçmektedir:

″Âd kavmine gelince, onlar da yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve ″Bizden daha kuvvetli kim var?″ dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allah’u Teâlâ’nın onlardan daha kuvvetli olduğunu düşünmediler mi? Onlar, Bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.* Biz de onlara, dünyâ hayatında zelil edici azâbı tattırmak için belânın geldiği günlerde uğultulu rüzgâr gönderdik. Âhiretin azâbı ise daha şiddetlidir ve onlara yardım da edilmez.″

Bu hususta Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

مَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُسْتَجْمِعًا ضَاحِكًا حَتَّى أَرَى مِنْهُ لَهَوَاتِهِ إِنَّمَا كَانَ يَتَبَسَّمُ قَالَتْ وَكَانَ إِذَا رَأَى غَيْمًا أَوْ رِيحًا عُرِفَ ذَلِكَ فِي وَجْهِهِ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَرَى النَّاسَ إِذَا رَأَوْا الْغَيْمَ فَرِحُوا رَجَاءَ أَنْ يَكُونَ فِيهِ الْمَطَرُ وَأَرَاكَ إِذَا رَأَيْتَهُ عَرَفْتُ فِي وَجْهِكَ الْكَرَاهِيَةَ قَالَتْ فَقَالَ يَا عَائِشَةُ مَا يُؤَمِّنُنِي أَنْ يَكُونَ فِيهِ عَذَابٌ قَدْ عُذِّبَ قَوْمٌ بِالرِّيحِ وَقَدْ رَأَى قَوْمٌ الْعَذَابَ فَقَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا (خ م عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ciddi bir şekilde küçük dili görünecek derecede güldüğünü görmedim. O, sâdece tebessüm ederdi, bir bulut görecek olsa bu yüzünden bilinirdi. ″Yâ Resûlallah! Halk bir bulut görecek olsa, yağmur getirebilir ümidiyle sevinir, halbuki sen bir bulut gördüğünde üzüldüğünü yüzünden okuyorum, sebebi nedir?″ diye sordum. Şöyle buyurdu: Yâ Âişe! Bunda bir azap bulunmadığı hususunda bana kim teminat verebilir? Nitekim geçmişte bir kavim rüzgârla azâba uğratılmıştır. O kavim azâbı gördükleri vakit, ″Buluttan bize yağmur yağacak″[1] demişlerdi.[2]

Hz. Âişe: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, ancak yağmur yağınca rahatlardı ve ben bunu yüzünden anlardım″[3] diye buyurmuştur.


[1] Sûre-i Ahkaf, Âyet 24.

[2] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Ahkaf 2; Sahih-i Müslim, İstiskâ 3 (16).

[3] Bakınız: Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 47.


﴿ وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۜ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٧٣﴾ وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّاَكُمْ فِي الْاَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًاۚ فَاذْكُرُٓوا اٰلَٓاءَ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ﴿٧٤﴾

73-74. Semud kavmine de kardeşleri Sâlih’i Peygamber olarak gönderdik. O da, dedi ki: ″Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Muhakkak ki, Rabbinizden size (dâvâmın doğru olduğuna dair) apaçık bir delil de geldi. İşte Allah’ın dişi devesi sizin için bir mûcizedir. Onu bırakın, Allah’ın arzında otlasın. Sakın ona bir kötülükle dokunmayın. Sonra elim bir azâba uğrarsınız.* Ve Allah’u Teâlâ’nın, Âd kavminden sonra sizi halifeler kıldığı ve yeryüzünde yerleştirdiği vakti yâd edin. Düz yerlerde köşkler ve dağları delerek evler yapardınız. Artık Allah’ın nîmetlerini hatırlayın, yeryüzünde küfürde yarışmayın ve fesat çıkarmayın.″


﴿ قَالَ الْمَلَ۬أُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحًا مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلَ بِه۪ مُؤْمِنُونَ ﴿٧٥﴾

75. Sâlih’in kavminden ileri gelen kibirliler, aralarında küçümsedikleri îman edenlere (alay yoluyla): ″Siz, Sâlih’in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunu biliyor musunuz?″ dediler. Îman edenler de: ″Şüphesiz biz, onunla gönderilenlere îman ediyoruz″ cevabını verdiler.


﴿ قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا بِالَّذ۪ٓي اٰمَنْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ﴿٧٦﴾ فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿٧٧﴾ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَ ﴿٧٨﴾ فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُحِبُّونَ النَّاصِح۪ينَ ﴿٧٩﴾

76-79. Kibirlenenler de onlara: ″Biz sizin îman ettiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz″ dediler.* Sonra o dişi deveyi kestiler. Rablerinin emrinden çıkıp isyan ettiler ve ″Yâ Sâlih! Eğer gerçekten Peygamber-lerden isen, haydi bize vaad ettiğin azâbı getir″ dediler.* Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı ve sabahleyin yurtlarında diz üstü çökmüş (ölmüş) olarak bulundular.* Sâlih ise onlardan yüz çevirdi ve ″Ey kavmim! Yemin olsun ki, ben size Rabbimin emirlerini tebliğ ettim ve size nasihatta bulundum. Lâkin siz nasihat edenleri sevmezsiniz″ dedi.

İzah: Sâlih Aleyhisselâm ile Semûd kavmi arasında geçen bu hâdise, birçok âyette[1] anlatılmaktadır.

Sâlih Aleyhisselâm kavmine, her ne kadar: ″Ben Peygamberim bana îman edin″ dediyse de, onlar inanmadılar. ″Sen Peygambersen, bize mûcize göster, Peygamberde mûcize olur ve o da âşikâr olur″ dediler.

Bu husus Sûre-i Şuarâ, Âyet 153-154’te şöyle geçmektedir:

Onlar, dediler ki: ″Sen ancak büyülenmişlerden birisin.* Sen, bizim gibi beşerden başka bir şey değilsin. Dâvânda doğru isen, bize bir mûcize getir.″

Sâlih Aleyhisselâm: ″Benim Rabbim yapar. Ne istiyorsunuz? Sizin istediğiniz gibi olsun. Ben kendiliğimden göstersem sihirdir dersiniz″ dedi. Onlar toplandılar, kendi aralarında konuştular ve bunlar:

- Düz bir ovanın ortasında ″Kâibe″ isimli büyük bir kaya var, sen duâ et, bu kaya yarılsın, içinden büyük bir deve hâmile olarak çıksın, gelsin. Hepimizin gözü önünde doğursun. Deve de yavrusu da ölmeyip, içimizde yaşasın, her yerden kumandanlar, beyler, aşiret reisleri, bütün halk ve krallar gelsin. Bunların hepsinin gözünün önünde olsun. Sihir geçersiz olur, kaybolur. Mûcize kaybolmaz, dediler. Deve kaybolmasın içimizde yaşasın; her zaman görelim. Diğer develerden ayırt edilmesi için daha büyük ve iri olsun. O zaman senin Peygamberliğine inanırız, demeleri üzerine Allah’u Teâlâ:

- O deve içlerinde yaşayacak, deveyi öldürmesinler, deveyi öldürür-lerse kendilerini helâk ederim. Mâdemki yaşamasını istiyorlar. Onlar öldürmedikçe, deve içlerinde yaşayacak, buyurdu. Sâlih Aleyhisselâm:

- Benim Rabbim yapar, dedi. Felan ayın, felan günü diye gün tayin ettiler. Haftalarca, aylarca o düzlüğe millet, beyler, reisler, kumandanlar ve adamları toplandılar. O gün Sâlih Aleyhisselâm da geldi. Bunların hepsinin gözünün önünde duâ etti. Ovadaki o büyük kaya yarıldı. İçinden iri cüsseli bir deve çıktı. Yürüdü, bu kalabalığın ortasına geldi. Hemen doğuracak şekilde hâmileydi. Herkesin gözünün önünde yavruladı. Yavrusu ile beraber içlerinde yaşadı. Yavrusu da büyüdü. O da annesi gibi iri oldu. Bunların vücutları, normal develerden çok büyüktü. Yirmi beş sene içlerinde yaşadılar.

Bir sürü sahibinin develeri çoktu. O beldede su az olduğundan su çok kıymetli idi. Suyu kuyudan çekip su oluklarına dolduruyorlardı. Hayvanlar oluktan içer, giderdi. O develer çok su içtiklerinden, diğer hayvanlara su kalmıyordu.

Bu husus Sûre-i Şuarâ, Âyet 155’te şöyle geçmektedir: ″… Onun sudan nasibi vardır, mâlum olan günün nasibi de sizindir.″ Bu Âyet-i Kerîme’de, Mâlum olan gün diye geçen ifadeden maksat, iki gün halkın mallarını sulaması, bir gün de deveye tahsis etmeleridir.

Develer çok iri olduğundan, su oluklarının içindeki suyun hepsini içip gidiyorlardı. Onların gelmesini çobanlar engelleyemiyordu. Bunların elinden sürü sahibi bezmişti.

- Develeri öldürürseniz, Allah’u Teâlâ belâ verir, sözü herkesi korkutuyordu. Onun için develeri öldürmüyorlardı. Sürü sahibi, azgın bir eşkiya ile görüştü.

- Siz develeri öldürürseniz, size çok altın vereceğim, dedi. Onların atları güçlü, kendileri azgın, kâfir kimselerdi. Bu eşkiyalar:

- Biz öldürürüz, dediler. Yalnız, develerin ikisini de öldürünce, altını ondan sonra alacaklardı. Önce, ana devenin arka ayaklarının sinirlerini kestiler. O deve bağırıp yere çökünce, yavru deve kaçtı. Düşen deveyi boğazladılar.

Bu husus Abdullah İbn-i Zem‘a Radiyallâhu anhu‘dan nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

خَطَبَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرَ النَّاقَةَ وَذَكَرَ الَّذِي عَقَرَهَا فَقَالَ ‏إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا انْبَعَثَ بِهَا رَجُلٌ عَزِيزٌ عَارِمٌ مَنِيعٌ فِي رَهْطِهِ مِثْلُ أَبِي زَمْعَةَ ... (م عن عبد اللّٰه بن زمعة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe okudu ve Sâlih Aleyhisselâm‘ın dişi devesini ve onun ayak sinirlerini kesip öldüren kimseyi zikrederek: ″Onların en şâkisi, (mûcize olarak çıkan devesinin ayaklarını kesmek için) süratle fırladığı zaman″ diye geçen Sûre-i Şems, Âyet 12’yi okudu ve dişi deveye karşı kalkıp fırlayan o kimse; kendi kavmi içinde arkalı, kuvvetli, şerli ve çok menedici bir adamdı. Tıpkı Mekke‘deki Ebû Zem‘a gibi″ buyurdu.[2]

Bunlar daha sonra yavru deveyi öldürmek için atla peşine düştüler. Atlar deveye yetişemiyordu. Sâlih Aleyhisselâm‘a îman edenler: ″Yapmayın, bu deveyi öldürmeyin, Allah bize belâ verecek″ dedilerse de bunlar söz dinlemedi. Allah‘u Teâlâ, öldürmesinler ve mânî olsunlar diye o deveyi ibret için beldelere uğratıyordu. Fakat bunlara mâni olan çıkmıyordu. En son deve kaçtı ve çıktığı büyük kayanın dibine gelerek bağırdı. Yine kaya yarıldı, deve içine girdi ve kaya kapandı. Allah‘u Teâlâ:

- Ya Sâlih! Onlara söyle, üç gün yaşasınlar. Üç gün sonra onlara belâ vereceğim buyurdu. Üç gün yaşadılar. Nihâyet üçüncü gün, Sûre-i Hûd, Âyet 67‘de: Nihâyet o zâlimleri, korkunç bir ses yakaladı ve sabahleyin yurtlarında diz üstü çökmüş (ölmüş) olarak bulundular″ diye geçtiği üzere, Allah‘u Teâlâ bu kavmin hepsini helâk etti.

Sâlih Aleyhisselâm‘ın kayayı yarıp içinden deve çıkarması, Mûsâ Aleyhisselâm‘ın Kızıldeniz’i yararak yol açması, Yunus Aleyhisselâm‘ın balığın karnında altı ay gibi uzun süre kalması, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in ayı ikiye bölmesi ve Mîraç hâdisesi, Süleyman Aleyhisselâm‘ın ümmetinden olan Âsaf b. Berhaya’nın, Belkıs’ın köşkünü Yemen’den Kudüs’e getirmesi, Üzeyr Aleyhisselâm’ın yatıp yüz yıl sonra kalkması, Ashâb-ı Kehf’in üç yüz dokuz yıl uyuması ve buna benzer Kur’ân-ı Kerîm’de çok sayıda aklın ve mantığın alamayacağı olağanüstü hâdiseler anlatılmaktadır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’deki bâzı hâdiseler, akla ve mantığa sığmaz, ancak îmana sığar.


[1] Bu deve olayı, ayrıca Sûre-i Şuarâ, Âyet 141-159; Sûre-i Neml, Âyet 45-53; Sûre-i Kamer, Âyet 27-31‘de de tafsilatlı olarak anlatılmış ve Sûre-i Şems, Âyet 12-15’te de kısaca dişi deveyi kesme olayına yer verilmiştir.

[2] Sahih-i Müslim, Cennet 13 (49).


﴿ وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ ﴿٨٠﴾ اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ ﴿٨١﴾ وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ ﴿٨٢﴾

80-82. Lût’u da Peygamber olarak gönderdik. O da kavmine dedi ki: ″Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı fuhşiyatı mı yapıyorsunuz?* Şüphesiz siz, kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Hakikaten siz, haddi aşan bir kavimsiniz.″* Kavminin cevabı ise, ″Onları beldenizden çıkarın. Çünkü onlar, yaptıklarımızdan temiz kalmak isteyen kimselerdir!″ demekten ibâret oldu.


﴿ فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ ﴿٨٣﴾ وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟ ﴿٨٤﴾

83-84. Biz de Lût’u ve ehlini kurtardık. Ancak zevcesi müstesnâ. O, geride kalıp helâk olanlardan oldu.* Zâlimler üzerine yağmur gibi taş yağdırdık. Ey Resûlüm! Bak, mücrimlerin âkıbeti nasıl oldu?

İzah: Lût Aleyhisselâm, İbrâhim Aleyhisselâm‘ın kardeşinin torunudur. Humus’ta bulunan Sedum beldesi ahâlisine Peygamber olarak gönderilmiştir. O kavim o zamana kadar kimsenin yapmadığı fuhşiyatı yapıyor, yani; kadınları bırakıp, erkeklere yanaşıyorlardı. Bunlar söz tutmayıp iyice azgınlaşınca, Allah’ın emriyle Lût Aleyhisselâm, karısı hâriç, ev halkıyla ve kendisine îman edenlerle birlikte bir gece onların içinden çıkıp gitti. O kavim, başlarına yağmur gibi taş yağıp beldelerinin de altı üstüne çevrilerek helâk oldular. Kâfirlerle iş birliği yaptığı için Lût Aleyhisselâm‘ın zevcesi de helâk edilmiştir.

Bu husus Sûre-i Hûd, Âyet 82-83’te de şöyle geçmektedir:

Lût kavminin helâki hakkındaki emrimiz gelince, beldelerinin altını üstüne çevirdik ve üzerlerine arka arkaya ateşte pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık.* O taşlar (her birinin üzerinde kime isâbet edeceği), Rabbin tarafından işâretlenmiş idi. Bu azap, zâlimlerden hiçbir zaman uzak değildir.″

Lût Aleyhisselâm‘ın kavminin yaptığı bu fuhşiyat hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا كَثُرَ اللُّوطِيَّةُ رَفَعَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ يَدَهُ عَنِ الْخَلْقِ فَلا يُبَالِي فِي أَيِّ وَادٍ هَلَكُوا (طب عن جابر)

″Lûtîlik (Lût Aleyhisselâm‘ın kavminin yaptığı erkeklerle ilişki fuhşiyatı) çoğaldığında, Allah’u Teâlâ onların üzerinden rahmet elini kaldırır ve hangi vâdide helâk olduklarına bakmaz.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

سَيَكُونُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ أَقْوَامٌ يُقَالُ لَهُمُ اللُّوطِيَّةُ عَلَى ثَلاثَةِ أَصْنَافٍ فَصِنْفٌ يَنْظُرُونَ وَيَتَكَلَّمُونَ وَصِنْفٌ يُصَافِحُونَ وَيُعَانِقُونَ وَصِنْفٌ يَعْمَلُونَ ذَلِكَ الْعَمَلَ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِمْ اِلَّا أَنْ يَتُوبُوا فَمَنْ تَابَ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِ (الديلمي عن أبي سعيد)

″Âhir zamanda lûtî denilen bir taife çıkar ve bunlar üç sınıf olurlar: Biri yüze bakmak ve konuşmakla, diğeri el ve kucaklaşma ile yetinir ve diğer bir sınıfta bu işi bilfiil yaparlar. Allah’ın lâneti bunların üzerine olsun. Eğer tevbe ederlerse başka. Tevbe edenin tevbesini Allah’u Teâlâ kabul eder.″[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, bu fiili işleyen kimselerin cezâsı hakkında da şöyle buyurmuştur:

مَنْ وَجَدْتُمُوهُ يَعْمَلُ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ فَاقْتُلُوا الْفَاعِلَ وَالْمَفْعُولَ (د ه عن ابن عباس)

Kimi Lût kavminin fuhşiyatını işlerken görecek olursanız, yapanı da yapılanı da öldürünüz.″[3] Fakat bu çirkin fiil, birine zorla yapılmışsa, o yapılan bu cezâdan muaftır.

Yine bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اقْتُلُوا الْفَاعِلَ وَالْمَفْعُولَ بِهِ فِي عَمَلِ قَوْمِ لُوطٍ وَالْبَهِيمَةَ وَالْوَاقِعَ عَلَى الْبَهِيمَةِ وَمَنْ وَقَعَ عَلَى ذَاتِ مَحْرَمٍ فَاقْتُلُوهُ (حم عن ابن عباس)

″Lût kavminin yaptığı çirkin fuhşiyatını yapanı veya hayvana cinsi temasta bulunanı ve o çirkin fiil kendisine yapılanı öldürün. Kendisine haram olan yakını ile cinsi temasta bulunan kimseyi de öldürün.″[4]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya: ″Hayvanın öldürülmesinin nedeni nedir?″ diye sorulunca, buyurdu ki: ″Böyle demiş olmasının sebebi, zannederim o hayvana bu iş yapılmış olduktan sonra, etinin yenilmesini hoş görmediğinden dolayıdır.″[5]


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1731; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 53/14.

[2] Râmûz’ul Ehâdîs, s. 303/11.

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Hudûd 28; Sünne-i İbn Mâce, Hudûd 12.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2591; Râmûz’ul Ehâdîs, s. 446/3.

[5] Sünen-i Ebû Dâvud, Hudûd 29.


﴿ وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ ﴿٨٥﴾ وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًاۚ وَاذْكُرُٓوا اِذْ كُنْتُمْ قَل۪يلًا فَكَثَّرَكُمْۖ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿٨٦﴾ وَاِنْ كَانَ طَٓائِفَةٌ مِنْكُمْ اٰمَنُوا بِالَّذ۪ٓي اُرْسِلْتُ بِه۪ وَطَٓائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ بَيْنَنَاۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿٨٧﴾

85-87. Medyen kavmine de kardeşleri Şuayb’i Peygamber olarak gönderdik. O, dedi ki: ″Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Muhakkak ki, Rabbinizden size (dâvamın doğru olduğuna dair) apaçık bir delil de geldi. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünün ıslahından sonra orada fesat çıkarmayın. Bu hâl, Mü’min iseniz sizin için daha hayırlıdır.* Allah’a îman edenleri korkutarak, Allah yolundan menederek ve o yolu eğri göstermeye çalışarak her yolun başında oturmayın. Hatırlayın ki, vaktiyle siz pek az idiniz. Sonra Allah’u Teâlâ sizi çoğalttı. Bakın, fesat çıkaranların âkibeti nasıl oldu?* Sizden bir taife benimle gönderilene îman eder, diğer taife de îman etmezse, artık Allah’u Teâlâ, aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.″

İzah: Medyen halkının yaşadığı belde, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sahilinde bir mevkii idi. Şuayb Aleyhisselâm da, bu kavimden olup, İbrâhim Aleyhisselâm‘ın neslindendi. Büyük vâlidesi, Lût Aleyhis-selâm‘ın kızıydı. Şuayb Aleyhisselâm Medyen şehrinde iken, kızını Mûsâ Aleyhisselâm‘a vermiştir.

İbn-i İshâk’tan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

Şuayb Aleyhisselâm’dan konuşulduğu zaman, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu:

ذَاكَ خَطِيب الْأَنْبِيَاء (ك عن محمد بن اسحاق)

″İşte o, Peygamberlerin hâtibidir.″[1]


[1] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4034.


﴿ قَالَ الْمَلَ۬أُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ ﴿٨٨﴾ قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ ﴿٨٩﴾

88-89. Şuayb’ın kavminden ileri gelen kibirliler: ″Ey Şuayb! Seni ve sana îman edenleri beldemizden mutlaka çıkarırız yahut kesinlikle bizim dînimize dönersiniz″ dediler. Şuayb dedi ki: ″Dînini­ze dönmek istemesek de mi?* Allah’u Teâlâ bizi sizin dîninizden kurtardıktan sonra, tekar sizin dîninize dönersek, muhakkak Allah’a yalan isnat etmiş oluruz. Rabbimiz olan Allah dilemedikçe, sizin dîninize dönmemiz mümkün değildir. Rabbimiz, her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz, Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Sen, hükmedenlerin en hayırlısısın.″


﴿ وَقَالَ الْمَلَ۬أُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْبًا اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ ﴿٩٠﴾ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۚ ۛ ﴿٩١﴾ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۚ ۛ اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِر۪ينَ ﴿٩٢﴾ فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَاتِ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْۚ فَكَيْفَ اٰسٰى عَلٰى قَوْمٍ كَافِر۪ينَ۟ ﴿٩٣﴾

90-93. Onun kavminden ileri gelen kâfirler, diğerlerine: ″Yemin olsun ki, eğer Şuayb’e tâbi olursanız, o zaman mutlaka hüsrâna uğrarsınız″ dediler.* Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı ve sabahleyin yurtlarında diz üstü çökmüş (ölmüş) olarak bulundular.* Şuayb’i yalanlayanlar, orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’i yalanlayanlar var ya, asıl hüsrâna uğrayanlar onlar oldu.* Bunun üzerine Şuayb, onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ″Ey kavmim! Yemin olsun ki, ben size Rabbimin emirlerini tebliğ ettim ve size nasihatta bulundum. Şimdi kâfir olan bir kavmin hâline nasıl mahzun olurum?″

İzah: Medyen kavmi, Şuayb Aleyhisselâm’ı yalanlayıp küfürde ısrar edince, deprem ve korkunç bir sesle beraber helâk olmuşlardır.


﴿ وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ ﴿٩٤﴾

94. Biz hangi beldeye bir Resûl gönderdiysek, oranın halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yokluk ve sıkıntıya uğratmışızdır.

İzah: Allah’u Teâlâ’nın gönderdiği Peygamberler, insanların îman etmeleri için önce mûcizeler gösterirler. Buna rağmen îman etmezlerse, Allah’u Teâlâ ayıkmaları için onlara belâlar verir. Meselâ: Sûre-i Â’raf, Âyet 132-133’te Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

″Firavun ile kavmi, Mûsâ’ya: ″Bize sihir etmek için her ne mûcize göstersen biz sana îman etmeyiz″ dediler.* Biz de, onlara ayrı ayrı tufan, çekirge, büyük keneler, kurbağalar ve kan alâmetlerini gönderdik…″


﴿ ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿٩٥﴾

95. Sonra onların kötü hâlini güzel hâle (zenginliğe ve sıhhate) çevirdik. Nihâyet çoğalınca, ″Babalarımıza da darlık ve genişlik isâbet etmişti″ dediler. Biz de onları, haberleri olmadığı halde ansızın helâk ettik.

İzah: Âyet-i Kerîme’de helâk olma sebebi olarak gösterilen, çoğalınca, diye geçen ifade; onların evlatlarının çoğalması ve mal, mülk, güç ve refah düzeylerinin yükselmesi anlamına gelmektedir. Buradan uzun bir süre geçtiği anlaşılmaktadır. Bunların, babalarının yaptığı hatâları tekrar-lamaları üzerine Allah’u Teâlâ’nın, babalarını ayıktırmak için verdiği ibtilâları kendilerine de verdi. Bunlar ise bunu bir ikaz olarak değil, kibirlerinden dolayı ″Babalarımız zamanında da böyle darlık ve bolluk dönemleri oldu″ diyerek hafife aldılar. Halbuki babaları o belâları görünce, hemen tevbe istiğfar ederek helâk olmaktan kurtulmuşlar ve kötü halleri güzel hâle dönmüştü. Oysa bunlar ayıkmaları için başlarına gelen belâları hafife aldılar ve ansızın helâk oldular.

Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

سَأَلْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ مَوْتِ الْفَجْأَةِ فَقَالَ رَاحَةٌ لِلْمُؤْمِنِ وَأَخْذَةُ أَسَفٍ لِفَاجِرٍ (حم عن عائشة)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e ansızın gelen ölümden sordum. Buyurdu ki: ″Mü’min için rahmet, fâcir için ise üzüntü ile yakalanmadır.″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 23891.


﴿ وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴿٩٦﴾ اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَٓائِمُونَۜ ﴿٩٧﴾ اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ ﴿٩٨﴾ اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِۚ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ۟ ﴿٩٩﴾

96-99. Peygamberler gönderdiğimiz beldeler ahâlisi, îman etseler ve (küfür ve mâsiyetten) sakınsalardı, elbette onlara göklerin ve yerin bereket kapılarını açardık. Lâkin Peygamberlerimizi yalanladılar. Biz de onları, kazandıkları (küfür ve isyan) sebebiyle helâk ettik.* O belde ahâlisi azâbımızın, gece onlar uykuda iken gelmeyeceğinden emin mi oldular?* O belde ahâlisi azâbımızın, gündüz onlar eğlenirlerken gelmeyeceğinden emin mi oldular?* Yoksa o belde ahâlisi, Allah’ın tuzağından emin mi oldular? Allah’ın tuzağından, ancak hüsrâna uğrayan bir kavim emin olur.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Yoksa o belde ahâlisi Allah’ın tuzağından emin mi oldular?″ diye buyrulmaktadır. Bu ifadeden maksat, yoksa onlar Allah’ın, kendilerine bolluk ve sıhhat ihsan ederek fır­sat vermesinden dolayı Allah’u Teâlâ’nın azâbından emin mi oldular? demektir. Âyetin devamında, ″Allah’ın tuzağından, ancak hüsrâna uğrayan bir kavim emin olur″ diye geçen ifadeden maksat da, peygamberleri yalanlayarak Allah’ın emrine karşı gelen azgın kavmi, Allah’u Teâlâ’nın dünyâ hayatında iken onları helâk etmesidir. Böylece kendilerinden sonra gelen ve aynı durumda olan azgın kavimleri, Allah aynı şekilde helâk ettiğinde, bunlar o azaptan emin olurlar. Çünkü onlar, o azâbı hayatta iken görüp helâk oldular. Ancak kabirde ve Cehennemde onlar için çok daha elim azaplar vardır.


﴿ اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ ﴿١٠٠﴾

100. Onların helâkinden sonra, yeryüzüne vâris olanlara, şu gerçek belli olmadı mı ki, isteseydik kendilerini de öncekiler gibi, günahları sebebiyle musîbetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürlerdik de, onlar hakkı işitemezlerdi.


﴿ تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَاۚ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِر۪ينَ ﴿١٠١﴾

101. Ey Resûlüm! Bu beldelerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Yemin olsun ki onlara, Peygamberleri apaçık mûcizeler ile geldi. Evvelce yalanladıkları şeylere yine îman etmediler. Allah’u Teâlâ, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.


﴿ وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍۚ وَاِنْ وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ ﴿١٠٢﴾

102. Önceki ümmetlerin çoğunu ahde bağlı bulmadık. Ve şüphesiz ki, onların çoğunu fâsıklar olarak bulduk.

İzah: Bu âyet, Ey Resûlüm! Kendilerini helak ettiğimiz ve kıssalarını sana anlattığı­mız bu beldeler ahâlisinin çoğunu, kendilerine emrettiğimiz, Allah’ı bir bilme, Peygamberlerine tâbi olma, Allah’a itaatte bulunma ve putlardan kaçınma gibi esaslara bağlı kimseler bulmadık. Aksine bunların çoğunu, Rablerine itaatten ay­rılan, O’nun emirlerini terk eden kimseler olarak bulduk, anlamındadır.


﴿ ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَ۬ائِه۪ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿١٠٣﴾

103. Bu sayılan Peygamberlerden sonra Mûsâ’yı da apaçık mûcizelerimizle Firavun’a ve kavminin ileri gelenlerine Peygamber olarak gönderdik. Onlar, mûcizeleri inkâr ettiler. Ey Resûlüm! Bak, yeryüzünde fesat çıkaranların âkıbeti nasıl oldu?

İzah: Firavunlar, Mısır’da uzun zamandan beri sülale tâkip ederek krallık yapıyorlardı. Bu kralların hepsine, ″Firavun″ denirdi. Âyette geçen Firavun ise, Mûsâ Aleyhisselâm zamanında tanrı olduğunu iddia eden son Firavun’dur.

Mûsâ Aleyhisselâm ile Firavun’un kıssası detaylı olarak Tâ-hâ ve Kasas Sûrelerinde beyan edilmiştir.


﴿ وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ ﴿١٠٤﴾ حَقِيقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَۜ ﴿١٠٥﴾

104-105. Mûsâ dedi ki: ″Ey Firavun! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir Peygamberim.* Bana düşen, Allah hakkında haktan başka bir şey söylememektir. Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden apaçık mûcize ile geldim. Artık İsrailoğullarını benimle beraber gönder.″


﴿ قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿١٠٦﴾ فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ ﴿١٠٧﴾ وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ﴿١٠٨﴾

106-108. Firavun da: ″Eğer mûcize ile geldin ve sözünde doğru isen, getirdiğin mûcizeyi göster″ dedi.* Bunun üzerine Mûsâ, âsâsını bıraktı. Âsâ hemen, açık bir şekilde büyük ve korkunç bir yılan oluverdi.* Ve elini koynundan çıkardı. Bir de ne görsünler o, bakanlara bembeyaz ışık saçan bir el oluvermiş.


﴿ قَالَ الْمَلَ۬أُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ ﴿١٠٩﴾

109. Firavun’un kavminden ileri gelenler: ″Bu, şüphesiz çok bilgili bir sihirbazdır″ dediler.

İzah: Peygamberler, hiç kimsenin yapmasına imkân olmayan mûcizeler gösterince, küfründe inâdi olanlar, bu mûcizeler karşısında bir çıkış yolu bulamadıkları zaman ″Bu, sihirden başka bir şey değildir″ diyerek hakikati inkâr etmişlerdir.


﴿ يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ﴿١١٠﴾ قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ ﴿١١١﴾ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ ﴿١١٢﴾

110-112. Firavun da: ″Bu adam, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde görüşünüz nedir?″ dedi.* Onlar da dediler ki: ″Onu ve kardeşini beklet ve beldelere sihirbazları toplayacak adamlar gönder.* Ne kadar bilgili sihirbaz varsa hepsini sana getirsinler.″


﴿ وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ ﴿١١٣﴾ قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ ﴿١١٤﴾

113-114. Sihirbazlar Firavun’a geldiler ve ona: ″Gâlip olursak, bizim için mükâfat var değil mi?″ dediler.* Firavun da: ″Evet, hem de bana en yakın kimselerden olacaksınız″ dedi.


﴿ قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْق۪ينَ ﴿١١٥﴾ قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ ﴿١١٦﴾

115-116. Sihirbazlar: ″Yâ Mûsâ! İlk sen mi atarsın, yoksa biz mi?″ dediler.* Mûsâ da: ″Siz atın″ dedi. Sihirbazlar attıkları vakit, insanların gözlerini büyülediler, halkı korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler.


﴿ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ ﴿١١٧﴾ فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ ﴿١١٨﴾ فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ ﴿١١٩﴾

117-119. Biz, ″Mûsâ’ya âsânı bırak″ diye vahyettik. Bıraktı, âsâ da hemen onların bütün uydurduklarını yutuverdi.* Böylece hak ortaya çıktı ve onların yaptıkları yok olup gitti.* Artık orada sihirbazlar mağlup ve Firavun ile kavmi zelil oldular.

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm ilk olarak Firavun’a Peygamberliğini ilan ettiğinde, Firavun ondan mûcize istemişti. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm âsâsını yere attı ve âsâ büyük ve korkunç bir yılan oldu. Bunu gören Firavun, kavmine: ″Mûsâ, büyük sihirbazdır; bu değnek yılan olmaz″ dedi. Firavun’un adamları da: ″Biz de çevremizdeki beldelerde ne kadar bilgili sihirbaz varsa çağıralım, onlar da buna karşılık sihir yapsın″ dediler. Sonuçta sihirbazları getirdiler. O sihirbazlar, kendirleri kalın ipleri uc uca bağlayıp sihirle yüzlerce metre uzunluğunda, ağzından ateş saçan çok sayıda yılan yaptılar. Bu sihirler, Mûsâ Aleyhisselâm’ın ve ona tâbi olanların üzerine doğru geliyordu. Artık hiç kurtuluş yoktu. O tâbi olanlar, Mûsâ Aleyhisselâm’a yalvardılar. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Mûsâ! Âsâyı yere bırak″ deyince Mûsâ Aleyhisselâm âsâyı yere bıraktı. Âsâ yine bir mil uzunluğunda büyük ve korkunç bir yılan oldu. Onların sihirle ağızlarından ateş saçarak gelen yılanlarının hepsini yuttu. Bu şekilde Firavun ve sihirbazları mağlup ve zelil oldular.


﴿ وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۚ ﴿١٢٠﴾ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿١٢١﴾ رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿١٢٢﴾

120-122. Sihirbazlar ise, yere kapanarak secde ettiler* ve dediler ki: ″Biz âlemlerin Rabbine îman ettik,* Mûsâ ve Hârun’un Rabbine!″


﴿ قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِه۪ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَد۪ينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ﴿١٢٣﴾ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿١٢٤﴾

123-124. Firavun dedi ki: ″Ben size izin vermeden evvel mi îman ettiniz? Şüphesiz ki bu, halkı oradan çıkarmak için Mısır’da (sizinle Mûsâ’nın) kurduğunuz bir tuzaktır. Bu fiilinizin âkıbetini göreceksiniz.* Elbette sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim. Sonra da hepinizi elbette asacağım.″

İzah: Sihirbazlar, sihir yaparak küfürde çok ileri gitmelerine rağmen, bu mûcize karşısında, Allah’ın kudretini görüp îman ettiler. Firavun’un, ellerini ve ayaklarını çapraz keserek asacağını söylemesine rağmen, onlar îmanlarından dönmediler. Hakkıyla tevbe edip Mü’min oldular. Sonuçta Firavun, küfründe inat ederek îman etmedi ve söylediği gibi, îman eden sihirbazların ellerini ve ayaklarını çapraz keserek astı.

Bu hususta Abdullah İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ buyurdu ki: Firavun’un, el ve ayaklarını çaprazlama kesip sonra da astığı bu insanlar, günün başlangıcında sihirbaz iken günün sonunda şehit olmuşlardır.


﴿ قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ ﴿١٢٥﴾ وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِم۪ينَ۟ ﴿١٢٦﴾

125-126. Sihirbazlar dediler ki: ″Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz.* Sen, ancak Rabbimizin mûcizelerini gördüğümüz vakit, ona îman ettiğimiz için intikam almak istersin. Ey Rabbimiz! Bize bol sabır ver ve Müslüman olarak ölmemizi nasip eyle.″

İzah: Bu olaylardan sonra halktan bâzıları kendi nefislerine uyup, Firavun’u haklı gördüler. Bir kısmı da Firavun’dan korktu. Bâzıları da: Mûsâ Aleyhisselâm Peygamberdir, ona îman edeceğiz, dediler ve Mûsâ Aleyhisselâm’ın yanına geldiler. Mısır’da; Firavun’a haklı diyenlere ″Firavniler″, Mûsâ Aleyhisselâm’a haklı diyenlere de ″Mûseviler″ diye söylenirdi. Halk bu şekilde ikiye ayrılmıştı.

Mûsâ Aleyhisselâm, bu olaydan sonra da birçok mûcizeler gösterdi. Fakat Firavun ve kavmi, buna rağmen yine îman etmediler.


﴿ وَقَالَ الْمَلَ۬أُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ ﴿١٢٧﴾

127. Firavun’un kavminden ileri gelenler, ona: ″Mûsâ ve kavmini, böyle yeryüzünde fesat çıkardıkları, seni ve ilahlarını terk ettikleri halde bırakacak mısın?″ dediler. Firavun da: ″Biz onların oğullarını öldürürüz, kızlarını da sağ bırakırız. Elbette biz, onların üstünde kahredici bir güce sahibiz″ dedi.

İzah: Firavun, ilah olduğunu iddia eden bir kimse idi. Sûre-i Nâziât, Âyet 24’te geçtiği üzere; ″Ben sizin en yüce rabbinizim″ diyordu. Bu Âyet-i Kerîme’de ise Firavun’un da ilahları bulunduğu ve Hz. Mûsâ’nın da bu ilahları reddettiği zikredilmektedir. İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ, Firavun’un ilahları hususunda şöyle buyurmuştur:

- Firavu­n’un kavmi güzel bir inek gördüklerinde Firavun onlara, ineğe tapmalarını emre­derdi. Böylece inekler onların ilahları sayılırdı.

Bu şekilde Firavun, neye tapmalarını isterse ona taparlardı.


﴿ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ۠ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿١٢٨﴾ قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟ ﴿١٢٩﴾

128-129. Mûsâ, kavmine: ″Allah’a sığının ve sabredin. Şüphesiz ki, yeryüzü Allah’ındır. Onu kullarından dilediğine mîras olarak verir. Güzel âkıbet, Allah’tan korkanlar içindir″ dedi.* Onlar da: ″Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da biz, Firavun’dan eziyet gördük ″ dediler. Mûsâ da: ″Umulur ki Rabbiniz, düşmanlarınızı helâk eder ve sizi yeryüzünde (Mısır’da) onların yerine geçirir. Sonra da ne yapacağınıza bakar″ dedi.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere îman edenler, Hz. Mûsâ’ya: ″Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da biz, Firavun’dan eziyet gördük″ diye söylediler. Yani onların Mûsâ Aleyhisselâm’a söylemek istedikleri, biz senden önce de Firavundan zulüm görüyorduk, şimdi de görüyoruz; bizi onun zulmünden kurtar, diye yardım istemeleridir. Bunun üzerine Hz. Mûsâ da: ″Umulur ki Rabbiniz, düşmanlarınızı helâk eder ve sizi yeryüzünde (Mısır’da) onların yerine geçirir″ diye onların, o eziyetten kurtulmaları için bu şekilde duâ etmiştir.


﴿ وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿١٣٠﴾

130. Yemin olsun ki, düşünüp öğüt alsınlar diye Âl-i Firavun’u (Firavun ve ona tâbi olanları) yıllarca kıtlık ve ürün azlığı ile cezâlandırdık.


﴿ فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿١٣١﴾

131. Onlara genişlik gelince, ″İşte bu bizim hakkımızdır″ dediler. Onlara bir kıtlık ve belâ isâbet ederse, Mûsâ ile onunla beraber olanların uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuz saydıkları şey, Allah katındandır. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

İzah: Âl-i Firavun’un başına gelen kıtlık ve belâlar, ayıkmaları için Allah’u Teâlâ tarafından kendilerine verilmiştir. Yoksa onların iddia ettiği gibi, kesinlikle Mûsâ Aleyhisselâm ile ona îman edenlerin uğursuzluğu değildir. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Ancak kulun niyetine, ameline göre yaratmaktadır ki; çok kimseler bundan gâfildir, demektir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْعِلْمُ بِالتَّعَلُّمِ وَإِنَّمَا الْحِلْمُ بِالتَّحَلُّمِ مَنْ يَتَحَرَّى الْخَيْرَ يُعْطَهُ، وَمَنْ يَتَّقِ الشَّرَّ يُوقَهُ (حل قط خط عن ابي هريرة)

″İlim çalışmakla, hilm (yumşak huyluluk, alçak gönüllülük) de gayretle olur. Hayır isteyene hayır verilir. Kim de şerden uzak durursa, o da korunur.″[1]


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 137/3.


﴿ وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٢﴾ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ ﴿١٣٣﴾ وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَۚ ﴿١٣٤﴾ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿١٣٥﴾ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿١٣٦﴾

132-136. Firavun ile kavmi, Mûsâ’ya: ″Bize sihir etmek için her ne mûcize göstersen biz sana îman etmeyiz″ dediler.* Biz de onlara ayrı ayrı tufan, çekirge, büyük keneler, kurbağalar ve kan alâmetlerini gönderdik. Yine onlar îmandan yüz çevirip kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular.* Onlara azap gelince, ″Yâ Mûsâ! Bizim için Rabbine duâ et, sana olan ahdi hürmetine eğer bu azâbı üzerimizden kaldırırsan, elbette sana îman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle beraber elbette göndereceğiz″ dediler.* Erişecekleri belirli bir süreye kadar azâbı kendilerinden kaldırdığımız zaman, hemen ahidlerini bozdular.* Bu yüzden onlardan intikam aldık. Âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil oldukları için onları denizde gark ettik.

İzah: Âyet-i Kerîme’de geçen tufan, gökten yağan yağmur sularıdır. Rivâyete göre, sekiz gün sekiz gece yağmur yağmış ve kimse evinden çıkamamıştı. Bütün evleri su basmış, boğazlarına kadar su içinde kalmışlardı. Fakat Mûsâ Aleyhisselâm’a îman edenlere bir şey olmamıştı. Sonunda Mûsâ Aleyhisselâm’a gelip yalvardılar ve ″Yâ Mûsâ! Rabbine duâ et, bizi bu felâketten kurtarsın, sana îman edelim″ dediler. Mûsâ Aleyhisselâm’ın duâsıyla sular çekildi. Toprakta çok bereket meydana geldi ve her taraf yeşerip sebze ve meyvelerde bolluk oldu. Bunun üzerine onlar: ″Bu bir felâket değil, hakkımızda bir hayırmış″ demeye başladılar ve verdikleri sözü unutup küfür ve şirkte ısrar ettiler.

Bunun üzerine Allah’u Teâlâ üzerlerine çekirge gönderdi. Bu çekirgeler, bütün mahsullerini, hattâ evlerinin tavanlarına, döşemelerine, elbiselerine kadar her şeylerini yedi. Ellerinde çok az mahsulleri kalmıştı. Yine Mûsâ Aleyhisselâm’a geldiler ve duâ etmesi için yalvardılar. Mûsâ Aleyhisselâm’ın duâsıyla kuvvetli bir rüzgâr, çekirgeleri dağıtarak denize döktü. Fakat yine îman etmeyerek, ″Elimizde kalan mahsül bize yeter dediler. Allah’u Teâlâ bu defa üzerlerine büyük keneleri musallat etti. Bu haşereler ellerinde kalan mahsulleri de yedi, evlerine hattâ vücutlarına kadar istila etti. Çâresiz kalarak yine Mûsâ Aleyhisselâm’a geldiler. Onun duâsıyla bu belâ da üzerlerinden kalkınca yine îman etmediler ve ″Yâ Mûsâ! Senin çok büyük sihirbaz olduğun hususunda artık hiç şüphemiz kalmadı″ dediler.

Daha sonra Allah’u Teâlâ gökten üzerlerine kurbağa yağdırdı. Öyle ki kurbağadan yürüyemez, bir şey yiyip içemez oldular. Böylece dördüncü defa Mûsâ Aleyhisselâm’a müracaat ettiler. Mûsâ Aleyhisselâm kendilerinden kuvvetli bir söz aldıktan sonra duâ etti ve böylece yağan bir yağmurla bu felâketten de kurtuldular. Fakat yine sözlerinden dönerek îman etmediler.

Bunun üzerine Allah’u Teâlâ kan gönderdi ve içecekleri bütün sular kan oldu. Nil Nehri’nden günlerce kan aktı. Bu belâ da sâdece Kıptilere mahsustu. Bunlar ne zaman su içecek olsa kan oluyordu. Bu sefer de Mûsâ Aleyhisselâm’a yalvardılar ve artık küfre dönmeyeceklerine dair yemin ettiler. Mûsâ Aleyhisselâm’ı, İsrailoğulları ile birlikte mukaddes beldeye göndereceklerini vaad ettiler. Fakat Mûsâ Aleyhisselâm’ın duâsıyla musîbet üzerlerinden kalkınca, yine îman etmemekte ısrar ettiler.

Firavun ve adamlarının Kızıldeniz’de boğulmaları hakkında geniş bilgi için de Sûre-i Şuarâ, Âyet 63-66’nın izahına bakınız:


﴿ وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ ﴿١٣٧﴾

137. Kendisine bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına, o zayıf ve hakir görülen kavmi mîrasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğulları hakkındaki vaadi, sabırları sebebiyle yerini buldu. Firavun ve kavminin yaptıkları köşkleri, binaları ve bahçeleri de harap ettik.

İzah: Müfessirlerin çoğunluğuna göre, İsrailoğullarına mîras kalan mübârak yer, Şam diyârıdır. Allah’u Teâlâ İbrâhim Aleyhisselâm’ı da Nemrut’tan kurtardığında, Şam diyârında bulunun Kuds-i Şerif’in bulunduğu mevkiiye gitmesini emretmiştir.[1]

Şam diyârının önemi hakkında nakledilen bir Hadis-i Kudsî’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا شَامُ، أَنْتَ خِيرَتِي مِنْ بَلَدِي، أُسْكِنُكِ خِيرَتِي مِنْ عِبَادِي (ابن عساكر عن ثابت بن معبد)

″Ey Şam! Sen, memleketlerin en hayırlılarındansın ve sende kullarımın hayırlılarını ikâmet ettiririm.″[2]


[1] Sûre-i Enbiyâ, Âyet 71 ve izahına bakınız.

[2] Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül Mensûr, c. 6, s. 495.


﴿ وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓا ئ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ﴿١٣٨﴾ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ ف۪يهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٣٩﴾ قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪يكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ﴿١٤٠﴾

138-140. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Onların yolu, putlara tapan bir kavme uğradı. Onları görünce, ″Yâ Mûsâ! Bunların nasıl putları varsa, bize de öyle put yap″ dediler. Mûsâ da dedi ki: ″Muhakkak siz câhil bir kavimsiniz.* Şüphesiz ki, bunların içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yaptıkları da bâtıldır.* Size Allah’tan başka ilah mı arayayım? Halbuki O, sizi âlemlere üstün kıldı.″

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm kavmi ile birlikte Kızıldeniz’i Aşûre günü geçmişlerdir. Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ فَرَأَى الْيَهُودَ تَصُومُ يَوْمَ عَاشُورَاءَ فَقَالَ مَا هَذَا قَالُوا هَذَا يَوْمٌ صَالِحٌ هَذَا يَوْمٌ نَجَّى اللّٰهُ بَنِي اِسْرَائِيلَ مِنْ عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى قَالَ فَأَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ (خ م عن ابن عباس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye ulaştığında, Yahudileri Aşûre Günü oruç tutuyor buldu. Bunun sebebi sorulunca, Yahudiler: ″Bugün Allah’u Teâlâ’nın, Firavun’a karşı Mûsâ’ya yardım ettiği gündür. Biz onu tâzim için bugün oruç tutuyoruz″ dediler. Bunun üze­rine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Biz, Mûsâ’ya sizden daha yakınız″ buyurdu ve Aşûre orucunu emretti.[1]

Yine Âyet-i Kerîme’de geçtiği üzere Mûsâ Aleyhisselâm kavmine hitâben dedi ki: ″Halbuki O, sizi âlemlere üstün kıldı.″ Bu ifadeden maksat şudur: Allah’u Teâlâ İsrailoğullarını, Firavun’un zulmünden kurtarmış, denizi yarıp onları karşıya geçirmiş, çöllerde onlar için bir taştan on iki çeşme akıtmış, gökten bıldırcın eti ve helva indirmiş, soylarından birçok Peygamber göndermiştir. Alah’u Teâlâ böylece onla­rı, kendi zamanlarında yaşayan kişilere üstün kılmıştır.

Bu kadar mûcizeden sonra, o Yahudilerin, putları ilah edinmek istemeleri onların ne kadar azgın bir millet olduklarını göstermektedir.


[1] Sahih-i Buhârî, Menâkib’ül-Ensâr, 52; Sahih-i Müslim, Sıyâm 19 (127).


﴿ وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ ﴿١٤١﴾

141. Sizi Âl-i Firavun’dan (Firavun ve adamlarından) kurtardığımız vakti düşünün. Onlar size şiddetli azap ile kötülük ediyorlardı. Oğullarınızı öldürüyor, kızlarınızı da hayatta bırakıyorlardı. Bunda si­zin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

İzah: Firavun, İsrailoğullarından doğacak bir erkek çocuğun, büyüyüp saltanatını elinden alacağı korkusuyla, onların oğullarını öldürüyor, kızlarını da hayatta bırakıyordu. İsrailoğullarına daha başka türlü işkenceler de yapıyordu.

Allah’u Teâlâ, onların gördükleri bu zulme son verdi. Hz. Mûsâ’yı onlara Peygamber olarak gönderip, İsrailoğullarını onun vâsıtasıyla Mısır’dan çıkararak Firavun’un zulmünden kur­tardı. Allah’u Teâlâ, İsrailoğullarına bu nîmeti hatırlatmakta ve bütün bunların bir imtihan olduğunu beyan etmektedir.


﴿ وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ٓ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿١٤٢﴾

142. Mûsâ ile otuz gece için vaadleştik ve on gece daha ilave ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk geceye tamamlanmış oldu. Mûsâ, kardeşi Hârun’a: ″Ben gelinceye kadar İsrailoğulları için bana halife ol. Onları ıslah et. Fesat çıkaranların gittikleri yola gitme″ dedi.


﴿ وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٤٣﴾

143. Mûsâ, (kırk geceyi tamamlamak için) mîkatımıza geldiği zaman, Rabbi onunla (vâsıtasız) konuşunca, ″Yâ Rabbi! Bana zâtını da göster, Seni göreyim!″ dedi. Allah’u Teâlâ da, ″Beni göremezsin. Lâkin şu dağa bak. Eğer yerinde durabilirse, sen de Beni görürsün″ dedi. Rabbi Teâlâ, o dağa tecellî edince, dağı parça parça etti. Mûsâ da düşüp bayıldı. Ayılınca, ″Yâ Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana tevbe ettim. Ben, îman edenlerin (bu ümmetten İslâm’ı kabul edenlerin) ilkiyim″ dedi.

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Allah’u Teâlâ ile vaadleştiği üzere kırk geceliğine gitmesi olayı, kavmiyle beraber Kızıldeniz’i geçtikten sonra olmuştur. Bu kırk günlüğüne vaadleşilen yer, müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre Tûr Dağı’dır. Çünkü âyetlerde de geçtiği üzere Allah’u Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm ile Tûr Dağı’nda konuşmuştur.

Bâzı ulemâya göre ise bu vaadleşilen yer, hac görevi için gittiği Mekke’dir. Mekke’ye hac için gittiğini söyleyenlerin delilleri ise şöyledir:

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَمَّا تَجَلَّى اللّٰه لِلْجِبَالِ طَارَتْ لِعَظَمَتِهِ سِتَّة أَجْبُل فَوَقَعَتْ ثَلَاثَة بِالْمَدِينَةِ وَثَلَاثَة بِمَكَّة بِالْمَدِينَةِ أُحُد وَوَرْقَان وَرَضْوَى وَوَقَعَ بِمَكَّة حِرَاء وَثَبِير وَثَوْر (ابن النجار عن انس)

″Allah’u Teâlâ, dağa tecellî ettiğinde, azametinden o dağ parçalanarak altı dağın üzerine düştü. Bunların üçü Medîne’ye, üçü de Mekke’ye düştü. Medîne’de olanlar Uhud, Verikân, Radvâ’dır. Mekke’de olanlar ise Hira, Sebîr ve Sevr’dir.″[1]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

لَمَّا تَجَلَّى اللّٰهُ لِمُوسَى عَلَيْهِ السَّلامُ كَانَ يُبْصِرُ النَّمْلَةَ عَلَى الصَّفَا فِي اللَّيْلَةِ الظَّلْمَاءِ مَسِيرَةَ عَشْرَةِ فَرَاسِخَ (الشفا عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm’a tecellî ettiğinde, Safâ Tepesi üzerinde karanlık gecede on fersahlık yoldan karınca görünürdü.″[2]

İmam Taberî gibi birçok müfessir tarafından nakledildiğine göre, İbn-i Abbas, Mücâhid, Hadramî ve Mersuk Hazretleri; Allah’u Teâlâ ile Mûsâ Aleyhisselâm arasında olan vaadleşmenin, Zilkâde ayının tamamı ve Zilhicce’nin ilk on günü olarak toplam kırk gün olduğunu beyan etmişlerdir. Bu aylar da hac ayları olduğu için burada hac zamanına işâret vardır. Çünkü hac ayları, Sûre-i Bakara, Âyet 197’de geçtiği üzere, bilinen aylar olup, bunlar; Şevval, Zilkâde ve Zilhicce ayının ilk on günüdür.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın hac yaptığına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

صَلَّى فِى مَسْجِدِ الْخَيْفِ سَبْعُونَ نَبِيًّا مِنْهُمْ مُوسَى فَكَأَنِّى أَنْظُرُ اِلَيْهِ وَعَلَيْهِ عَبَائِيَّتَانِ قُطْوَانِيَّتانِ وَهُوَ مُحْرِمٌ عَلَى بَعِيرٍ مِنْ اِبِلِ شَنُؤَةٍ مَخْطُومِ الخِطَامِ لِيفٍ وَلَهُ ضَفِيرَتَانِ (طب كر عن ابن عباس)

″Mescid-i Havf’ta[3] namaz kıl. Zîrâ orada yetmiş Peygamber namaz kılmıştır. İçlerinde ihramlı olduğu halde Mûsâ da vardı. Sanki kendisini şu an, üzerinde iki pamuk abası ihram olduğu ve Şenua Kabilesi’nin, ağzına liften yular vurulmuş develerinden bir devenin üstünde saçları örgülü bir halde görüyorum.″[4]

Vallâhu a’lem bi’s-savâb (doğruyu en iyi bilen Allah’tır).


[1] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 4377; Tefsir-i İbn-i Ebî Hatim, Hadis No: 8978; Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 6, s. 526.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 473.

[3] Mescid-i Havf: Mina’nın Şam tarafında Cemre-i Ûlâ’nın güneyindedir. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem hac yaptığında buraya çadır kurmuş idi.

[4] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12116; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 307/12.


﴿ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ﴿١٤٤﴾

144. Allah’u Teâlâ: ″Yâ Mûsâ! Şüphesiz Ben, sana vahyettiğim şeylerle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerine tercih ettim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol″ buyurdu.


﴿ وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ ﴿١٤٥﴾

145. Ve Mûsâ için, Tevrat’ın levhâlarında her şeyden bir öğüt yazdık ve her bir şeyi ayrıntılı olarak açıkladık ve ona şöyle dedik: ″Bunlara sıkıca sarıl, kavmine de emret, ellerinden gelen en güzel bir biçimde onlar da sıkıca sarılsınlar. Yakında size, o fâsıkların yurdunu göstereceğim.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de geçen ve Hz. Mûsâ’ya gösterileceği vaadedilen fâsıklar yurdunun, bâzılarına göre, Şam toprakları olduğu zikredilmekte, bâ­zılarına göre ise bu toprakların, Mısır diyârı olduğu ve Firavunun helâk olmasından sonra oranın nasıl harap olduğunun gösterileceği beyan edilmiştir.


﴿ سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلًاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلًاۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿١٤٦﴾

146. Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, âyetlerimi anlamaktan uzaklaştıracağım. Onlar, âyetlerimizi görseler yine ona îman etmezler. Hidâyet yolunu görseler, o yola girmezler. Dalâlet yolunu görseler, onu seçip, o dalâlet yolunda devamlı olurlar. Bunun sebebi ise, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmalarıdır.


﴿ وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ ﴿١٤٧﴾

147. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşacaklarını yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar, ancak yaptıklarının (küfür ve isyanlarının) cezâsını görürler.


﴿ وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌۜ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلًاۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ ﴿١٤٨﴾

148. Mûsâ, tâyin olunan vakitte vaadleşilen yere gittiğinde, kavmi ziynet eşyalarından yaptıkları bir buzağı heykelini ilah edindiler. Ondan buzağı böğürmesi gibi bir ses işitirlerdi. Görmezler mi ki, o buzağı kendilerine söz söylemez ve kendilerini doğru yola sevk etmez. Böyle iken o buzağıyı ilah edindiler de zâlim kimseler oldular.

İzah: Samîrî’nin altını eritip, sihirle ses çıkaran buzağı şeklinde bir heykel yapması ve İsrailoğullarının da ona tapması hakkında geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 51’in izahına bakınız.


﴿ وَلَمَّا سُقِطَ ف۪ٓي اَيْد۪يهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿١٤٩﴾

149. İsrailoğulları, yaptıklarına pişman olup dalâlete düştüklerini anladıkları vakit, ″Eğer Rabbimiz, bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, şüphesiz hüsrâna uğrayanlardan oluruz″ dediler.


﴿ وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفًاۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُون۪ي مِنْ بَعْد۪يۚ اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخ۪يهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُون۪ي وَكَادُوا يَقْتُلُونَن۪يۘ فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ﴿١٥٠﴾

150. Mûsâ, vaadleşilen yerden döndüğü zaman, kavminin yaptığına gadap ve üzüntü ile, ″Benden sonra arkamdan ne kötü bir şey yaptınız. Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?″ dedi. Elindeki levhâları yere attı ve kardeşinin saçından tutup kendine doğru sürükledi. Kardeşi Hârun: ″Ey annemin oğlu! Bu kavim, beni zayıf gördü ve neredeyse beni öldürüyorlardı. Bana, düşmanları memnun edecek muâmele yapma ve beni, (buzağıya tapan) o zâlimler topluluğuyla bir tutma″ dedi.

İzah: Hz. Mûsâ, kırk günlüğüne vaadleşilen yere gitmiş ve kardeşi Hz. Hârun’u yerine vekil tayin etmişti. Hz. Mûsâ gelinceye kadar, herkes Sâmirî’nin altından yaptığı buzağıya tapıyordu. Hz. Mûsâ gelip bunları görünce bunun, kardeşi Hz. Hârun’un ihmalliğinden kaynaklandığını ve gereken mücâdeleyi yapmadığını zannedip sinirlendi ve kardeşini sakalından ve saçından tutup sürüklemeye başladı. Bunun üzerine kardeşi Hz. Hârun da, âyette geçtiği üzere; ″Bana, düşmanları memnun edecek muâmele yapma″ diye söylemiştir.

Bu husus Sûre-i Tâhâ, Âyet 94’te de şöyle geçmektedir:

Hârun da: ″Ey anamın oğlu! Benim sakalımı ve saçımı çekme. İsrailoğullarının arasını açtın ve sözüme riâyet etmedin demenden korktum″ dedi.

Bu âyetlerde, Hz. Mûsâ, kardeşi Hz. Hârun’u saçından tutarak yerde sürüklediğinden bahsedilmektedir. Buradan da, Hz. Hârun’un saçının uzun olduğu anlaşılmaktadır.

Aynı şekilde Mûsâ Aleyhisselâm ve diğer Peygamberlerin de saçlarının uzun olduğuna dair çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Bunlardan bâzıları şöyledir:

إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ آدَمَ رَجُلا طُوَالا كَثِيرَ شَعْرِ الرَّأْسِ كَأَنَّهُ نَخْلَةٌ سَحُوقٌ فَلَمَّا ذَاقَ الشَّجَرَةَ سَقَطَ عَنْهُ لِبَاسُهُ فَأَوَّلُ مَا بَدَا مِنْهُ عَوْرَتُهُ فَلَمَّا نَظَرَ إِلَى عَوْرَتِهِ جَعَلَ يَشْتَدُّ فِي الْجَنَّةِ فَأَخَذَتْ شَعْرَهُ شَجَرَةٌ فَنَازَعَهَا فَنَادَاهُ الرَّحْمَنُ: يَا آدَمُ مِنِّي تَفِرُّ ؟ فَلَمَّا سَمِعَ كَلامَ الرَّحْمَنِ قَالَ: يَا رَبِّ لا وَلَكِنِ اسْتِحْيَاءً (تفسير ابن ابى حاتم عن ابى بن كعب)

″Al­lah’u Teâlâ, Âdem’i uzun boylu, uzun dallı bir hurma gibi başında uzun saçları olarak yaratmıştı. Âyet-i Kerîme’de zikredilen ağaçtan tadınca, üze­rinden elbisesi düştü ve ilkin ayıp yerleri ortaya çıktı. Âdem, ayıp yerlerini görünce Cennette koşuşmaya başladı, koşarken saçı bir ağaca takıldı, çekiştirmeye başladı. Bunun üzerine Rahmân ona ses­lendi: ″Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?″ dedi. Âdem, Rahmân’ın sö­zünü işitince: ″Hayır, Yâ Rabbi! Sâdece utancımdan kaçıyorum″ dedi.″[1]

صَلَّى فِى مَسْجِدِ الْخَيْفِ سَبْعُونَ نَبِيًّا مِنْهُمْ مُوسَى فَكَأَنِّى أَنْظُرُ اِلَيْهِ وَعَلَيْهِ عَبَائِيَّتَانِ قُطْوَانِيَّتانِ وَهُوَ مُحْرِمٌ عَلَى بَعِيرٍ مِنْ اِبِلِ شَنُؤَةٍ مَخْطُومِ الخِطَامِ لِيفٍ وَلَهُ ضَفِيرَتَانِ (طب كر عن ابن عباس)

″Mescid-i Havf’ta[2] namaz kıl. Zîrâ orada yetmiş Peygamber namaz kılmıştır. İçlerinde ihramlı olduğu halde Mûsâ da vardı. Sanki kendisini şu an, üzerinde iki pamuk abası ihram olduğu ve Şenua Kabilesi’nin, ağzına liften yular vurulmuş develerinden bir devenin üstünde saçları örgülü bir halde görüyorum.″[3]

أَرَانِي اللَّيْلَةَ عِنْدَ الْكَعْبَةِ فِي الْمَنَامِ فَإِذَا رَجُلٌ آدَمُ كَأَحْسَنِ مَا يُرَى مِنْ أُدْمِ الرِّجَالِ تَضْرِبُ لِمَّتُهُ بَيْنَ مَنْكِبَيْهِ رَجِلُ الشَّعَرِ يَقْطُرُ رَأْسُهُ مَاءً وَاضِعًا يَدَيْهِ عَلَى مَنْكِبَيْ رَجُلَيْنِ وَهُوَ يَطُوفُ بِالْبَيْتِ فَقُلْتُ مَنْ هَذَا فَقَالُوا هَذَا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ (خ عن ابن عمر)

″Ben bu gece kendimi rüyâmda Kâbe’de buldum. Ansızın al yüzlü bir kişi gördüm. Sanki o, al yüzlü olan insanların en güzeliydi ve başının saçı iki omuzu arasında sarkıyordu. Saçı yeni taranmış ve arınmıştı da saçı su damlatıyordu. İki elini iki kişinin iki omuzuna koyarak Beyti tavaf ediyordu. Orada bulunanlara: ″Bu kimdir?″ diye sordum. Onlar: ″Bu Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir″ dediler…″[4]

Meryem oğlu Îsâ Aleyhisselâm‘ın saçı iki omuzundan sarkacak kadar uzundu. İşte Peygamberler saçlıdır ve saç uzatmak da onlardan kalan bir sünnettir. Nitekim saç uzatmanın sünnet olduğuna dair nakledilen Hadis-i Şerifler’den bâzıları şöyledir.

Mücâhid Hazretleri, Hz. Ali Efendimizin kız kardeşi Ümmü Hâni Radiyallâhu anhâ’dan şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

دَخَلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَكَّةَ وَلَهُ أَرْبَعُ غَدَائِرَ تَعْنِي ضَفَائِرَ (ه عن مجاهد)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’ye dört gadire (belik örgüsü) olduğu halde girdi.″ Ümmü Hâni; gadire ile, saç örgüsünü kast eder.″[5]

Bera İbn-i Azib Radiyallâhu anhu, Resulullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle vasfetmiştir:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَرْبُوعًا بَعِيدَ مَا بَيْنَ الْمَنْكِبَيْنِ لَهُ شَعَرٌ يَبْلُغُ شَحْمَةَ أُذُنِهِ رَأَيْتُهُ فِي حُلَّةٍ حَمْرَاءَ لَمْ أَرَ شَيْئًا قَطُّ أَحْسَنَ مِنْهُ (خ عن البراء بن عازب)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, uzunla kısa boy arası mu’tedil bir endamla yaratılmıştı, onun iki omuz arası genişti. İki kulağı yumuşağına kadar inen gür saçı vardı. Ben, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i kırmızı bir elbise için de görmüştüm. Kesin olarak derim ki; ben güzellikte ona denk olabilecek hiçbir şey görmedim.″[6]

Yine uzun saç hakkında İbn-i Husayn Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

لَمَّا قَدِمَ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمَدِينَةِ فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ادْنُ مِنِّي فَدَنَا مِنْهُ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَى ذُؤَابَتِهِ ثُمَّ أَجْرَى يَدَهُ وَسَمَّتَ عَلَيْهِ وَدَعَا لَهُ (ن عن بن حصين)

Medîne’de Resulullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına gittiğimde, bana: ″Yanıma yaklaş″ buyurdu. Yanına yaklaşınca, elini saçımın örgüsünün üzerine koydu, saçımı okşadı ve bana duâ etti.″[7]

Yahyâ b. Said Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

أَنَّ أَبَا قَتَادَةَ الْأَنْصَارِيَّ قَالَ لِرَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ لِي جُمَّةً أَفَأُرَجِّلُهَا فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَمْ وَأَكْرِمْهَا فَكَانَ أَبُو قَتَادَةَ رُبَّمَا دَهَنَهَا فِي الْيَوْمِ مَرَّتَيْنِ لِمَا قَالَ لَهُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَمْ وَأَكْرِمْهَا (موطأ عن يحيى بن سعيد)

″Ebû Katâde el-Ensârî, Resulullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e: ″Yâ Resûlallah! Benim omuzlarıma kadar dökülen gür saçlarım var, tarayıp tanzim edeyim mi?″ diye sorunca, Resulullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet, ona ikramda bulun″ buyurdu. Râvi der ki: Resulullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in: ″Evet, ona ikramda bulun″ sözü sebebiyle Ebû Katâde, günde iki sefer (bakım yapar ve) saçlarını yağlardı.[8]


[1] Tefsir-i İbn-i Ebî Hatim, Hadis No: 384.

[2] Mescid-i Havf: Mina’nın Şam tarafında Cemre-i Ûlâ’nın güneyindedir. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem hac yaptığında buraya çadır kurmuş idi.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12116; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 307/12.

[4] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sari0h, Hadis No: 1400; Yine bu hususta bakınız: Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 14; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 9966

[5] Sünen-i İbn-i Mâce, Libas 36.

[6] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1451.

[7] Sünen-i Nesâî, Ziynet 10.

[8] Kütüb-i Sitte, Hadis No: 2122; İmam Mâlik, Muvatta, el-Câmi 54.


﴿ قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِاَخ۪ي وَاَدْخِلْنَا ف۪ي رَحْمَتِكَۘ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ۟ ﴿١٥١﴾

151. Mûsâ: ″Yâ Rabbi! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetine dâhil et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin″ dedi.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ ﴿١٥٢﴾

152. Şüphesiz ki, buzağıyı ilah edinenlere, elbette Rablerinden bir gazap ve dün­yâ hayatında da bir zillet erişecektir. İşte (şirk ile) iftira edenleri böyle cezâlandırı­rız.

İzah: İsrailoğullarının zillete düşürülmesi ise, onların yurtlarından kovulmaları ve yabancı diyarlarda dolaşıp durmalarıdır. Rivâyete göre, Buzağı heykelini yapan Samîrî’yi, Mûsâ Aleyhisselâm öldürmek istedi. Fakat Allah’u Teâlâ: ″Onu öldürme, çünkü o cömert birisidir″ dedi. Mûsâ Aleyhisselâm da Samîrî’yi kovdu. Bundan sonra Samîri, çölde dolaşmaya başladı ve birini gördüğü zaman, ″Bana dokunma″ diye bağırmaya başlardı. Çünkü bir kimse ona dokunursa, ikisi birden hasta olurdu.

Bu husus Sûre-i Tâhâ, Âyet 97’de de şöyle geçmektedir:

Mûsâ, Sâmirî’ye dedi ki: ″Aramızdan çık. Hayatın boyunca her tesadüf ettiğin kimseye, ″Bana dokunma″ demen cezân olsun. Âhirette de sana, kaçıp kurtulamayaca­ğın, vaad edilmiş bir azap vardır. Bütün gün ibâdet ettiğin ilâhına bak! Biz onu nasıl yakacağız ve sonra külünü denize savuracağız.″


﴿ وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١٥٣﴾

153. Kötü ameller işleyip de sonra arkasından tevbe edip îman edenlere, şüphesiz ki Rabbin, tevbeden sonra elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.


﴿ وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ ﴿١٥٤﴾

154. Mûsâ’nın öfkesi geçince, attığı levhâları yerden kaldırdı. Onlardaki yazıda, Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve rahmet vardı.

İzah: Mûsâ Aleyhisselâm, kavminin Samîrî’nin yaptı buzağıya taptıklarını görünce, öfkesinden elindeki levhâları yere atmıştı. Öfkesi geçince de tekrar o levhâları yerden kaldırdı.


﴿ وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلًا لِم۪يقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ ﴿١٥٥﴾ وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَاب۪ٓي اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ ﴿١٥٦﴾

155-156. (Buzağıya taptıklarından dolayı günahlarının affını dilemek üzere) Mûsâ, mîkatımıza getirmek için kavminden yetmiş kişiyi seçti. Onları orada şiddetli bir sarsıntı yakalayınca, Mûsâ dedi ki: ″Yâ Rabbi! Eğer dileseydin, onları ve beni önceden helâk ederdin. Bizden akılsız ve câhil olanların yaptıkları yüzünden, şimdi bizi helâk mı edeceksin? Bu, Senin imtihanından başka bir şey değildir. Bununla dilediğini dalâlette bırakırsın, dilediğine de hidâyet edersin. Sen bizim velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize rahmet et. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın.* Bize, dünyâda da âhirette de güzellik ver. Biz Sana yöneldik.″ Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu: ″Benim azâbım dilediğime isâbet eder, rahmetim ise her şeyi kuşatır. Rahmetimi, küfür ve mâsiyetten sakınanlara, zekât verenlere ve âyetlerimize îman edenlere vereceğim.″

İzah: Hasan-ı Basrî Hazretleri, Allah’u Teâlâ’nın, ″Rahmetim ise her şeyi kuşatır″ diye buyurmasından maksadın; rahmetim, dünyâda Mü’min, kâfir, günahkâr veya sâlih olan herkesi kaplamıştır. Fakat âhirette onu özellikle küfür ve mâsiyetten sakınan, zekâtını veren, âyetlerime îman eden ve Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e isyan etmeyen kullarıma tahsis edeceğim anlamında olduğunu beyan etmiştir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ لِلّٰهِ مِائَةَ رَحْمَةٍ أَنْزَلَ مِنْهَا رَحْمَةً وَاحِدَةً بَيْنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالْبَهَائِمِ وَالْهَوَامِّ فَبِهَا يَتَعَاطَفُونَ وَبِهَا يَتَرَاحَمُونَ وَبِهَا تَعْطِفُ الْوَحْشُ عَلَى وَلَدِهَا وَأَخَّرَ اللّٰهُ تِسْعًا وَتِسْعِينَ رَحْمَةً يَرْحَمُ بِهَا عِبَادَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (م عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ’nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan bir rahmetini cinlerin, insanların, hayvanların ve haşeratın arasında taksim etti. Tâ ki onunla birbirlerine şef­kat ve merhamet etsinler. Hattâ vahşi hayvanlar bile onunla yavrula­rına şefkat gösterirler. Doksan dokuz rahmetini ise, kullarına rahmet etmek için mahşer gününe bırakmıştır.″[1]


[1] Sahih-i Müslim, Tevbe, 4 (19).


﴿ اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟ ﴿١٥٧﴾

157. Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî Peygambere tâbi olan kimselerdir. O Peygam­ber ki, onlara iyiliği emreder ve kötülükten nehyeder. Temiz olan şeyleri onlar için helâl, pis olan şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağları kaldırır. O Resûle îman edenler, ona tâzim gösterenler, ona yardım edenler ve kendisine indirilen nûr’a (Kur’ân’a) tâbi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

İzah: Âyet-i Kerîme’de: ″Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağları kaldırır″ diye geçen ifadeyi İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle açıklamıştır: Yahudiler, Tevrat’la amel edeceklerine dair Allah’a söz vermişlerdi. Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem geldikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’in, Tevrat’ı neshetmesi üzerine, artık Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e îman eden Yahudilerin, bu sözle­rine bağlı kalma yükümlülükleri kalkmıştır.

Peygamber Efendimizin birçok ismi vardır. Bunlardan en fazla zikredilenler; Muhammed, Ahmed, Mahmud ve Mustafa’dır. Allah’u Teâlâ, Tevrat’ta ve İncil’de Ahmed ismi ile övmüştür. Zebur’da Mahmud diye övmüş[1] ve Kuran’da da Muhammed[2] ismi ile övmektedir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Saff, Âyet 6’da şöyle buyurmuştur:

Hani bir zaman Meryem oğlu Îsâ da, ″Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, size Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra Ahmed isminde bir Peygamberin geleceğini müjdeleyici olarak gelen Allah’ın Resûlüyüm″ demişti. Ne zaman ki o Peygamber (Muhammed Aleyhisselâm), apaçık mûcizelerle onlara geldi. Dediler ki: ″Bu, âşikâr bir sihirdir.″

Ebû Mûsâ el-Eş’arî Radiyallâhu anhu şöyle buyurmaktadır:

أَمَرَنَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ نَنْطَلِقَ إِلَى أَرْضِ النَّجَاشِيِّ فَذَكَرَ حَدِيثَهُ قَالَ النَّجَاشِيُّ أَشْهَدُ أَنَّهُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَّهُ الَّذِي بَشَّرَ بِهِ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَلَوْلَا مَا أَنَا فِيهِ مِنَ الْمُلْكِ لَأَتَيْتُهُ حَتَّى أَحْمِلَ نَعْلَيْهِ (د عن ابى الدرداء عن أبيه)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bize Necâşi’nin ülkesine gitmemizi emretti. Râvi, Necâşi’nin Müslümanlığı kabul edişi ile ilgili hâdiseyi şöyle anlattı: Necâşi: ″Ben, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet ederim. O, Meryem oğlu Îsâ’nın, müjdelediği kimsedir. Eğer üzerimde meliklik görevi olmasaydı, kendisine varır, ayakkabı­larını taşırdım″ dedi.[3]

Atâ b. Yesar Hazretlerinden de şu hâdise nakledilmiştir:

Abdullah b. Amr b. As ile karşılaştım. Ona: ″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Tevrat’ta zikredilen sıfatlarını bana bildir″ dedim. O da tamam bildireyim; Allah’a yemin olsun ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Tevrat’ta, Kur’ân’da zikredilen sıfatlarının bir kısmı ile zikredilmiştir″ dedi ve Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Tevrat’ta geçen sıfatını şöy­le anlattı:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَحِرْزًا لِلْأُمِّيِّينَ أَنْتَ عَبْدِي وَرَسُولِي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَلِيظٍ وَلَا سَخَّابٍ بِالْأَسْوَاقِ وَلَا يَدْفَعُ السَّيِّئَةَ بِالسَّيِّئَةِ وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَصْفَحُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتَّى يُقِيمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِأَنْ يَقُولُوا لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ فَيَفْتَحَ بِهَا أَعْيُنًا عُمْيًا وَآذَانًا صُمًّا وَقُلُوبًا غُلْفًا (خ حم عن عبد اللّٰه بن عمرو بن العاص)

″Ey Peygamber! Biz seni şâhit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmilere koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve Resûlümsün. Ben sana ″Mütevekkil″ adını verdim. Sen, sert ve katı kalpli biri değilsin. Çarşıda pazarda bağırıp çağıran da değilsin. Sen, kötülüğü kötü­lükle gideren değilsin. Fakat sen, affeden ve bağışlayansın. Allah’u Teâlâ onunla, eğrilen dîni doğrultup, insanlar ″Lâ ilâhe illallâh″ demedikçe ve bu sözle kör gözleri, sağır kulakları ve perdeli kalpleri açmadıkça onun ruhunu almayacaktır.″[4]

Görüldüğü üzere, hem önceki kitaplarda ve suhuflarda, hem de Kur’ân’da Allah’u Teâlâ Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i methetmektedir. Böylece Peygamberimizi ilk övmeyi bu kitaplarda ve suhuflarda Allah’u Teâlâ yapmıştır. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem üzerine mevlid okunması ve salât-u selâm getirilmesi de bu sebeplerden dolayıdır. Allah’u Teâlâ Sûre-i Ahzâb, Âyet 56’da: ″Şüphesiz ki, Allah’u Teâlâ ve melekleri Peygamber üzerine salavat getirirler. Ey îman edenler! Siz de ona salât-u selâm getirin″ diye buyurmuştur.

Namaz kılarken tahiyyatta, salli ve bârik duâlarında okunan salavatlarla da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem övülmektedir.

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında Allah’u Teâlâ Sûre-i İnşirâh, Âyet 4’te: ″Ey Habîbim! Biz senin zikrini yücelttik″ diye buyurarak Habîbinin ismini, Kelime-i Şahadet’te, ezanda ve teşehhütte kendi adıyla beraber zikrederek şânını yüceltmiştir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

أتَانِي جِبْرِيلُ فَقَالَ إنَّ رَبِّي وَرَبُّكَ يَقُولُ: كَيْفَ رَفَعْتُ لَكَ ذِكْرَكَ؟ قَالَ: اللّٰهُ أعْلَمُ، قَالَ: إذَا ذُكِرْتُ ذُكِرْتَ مَعِي (ع عن أبي سعيد الخدرى(

Cebrâil bana gelip dedi ki: ″Benim ve senin Rabbin, şânını nasıl yücelttiğime bir baksın diyor″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Allah en iyi bilendir″ dedi. Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Benim adım zikredilince, Benimle beraber sen de zikredilirsin.″[5]

Zîrâ Sûre-i A’râf, Âyet 157’de: ″… O Resûle îman edenler, ona tâzim gösterenler, ona yardım edenler ve kendisine indirilen nûr’a (Kur’ân’a) tâbi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir″ diye buyrulmakta ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i tâzim edip, onu övmeyenlerin felaha nâil olamayacaklarına vurgu yapılmaktadır.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in altı şâiri vardı. Bunlar, gittikleri her yerde Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i, kâfirlere karşı kasideler söyleyip methederlerdi. ″Hassan İbn-i Sabit,Ka’b İbn-i Mâlik ve Abdullah İbn-i Revaha bunlardandır.″[6]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e olan sevgi ve muhabbetten dolayı, Ashâb-ı Kirâm’dan bu zamana kadar bütün Müslümanlar, her dilde Mevlid-i Şerif’ler ve kasideler yazarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i övmüşlerdir.

İmam-ı Âzam Efendimiz de, ″ed-Dürr’ül-Meknûn″ isminde, elli üç beyitten oluşan ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’i metheden kasidesini, Peygamber Efendimizin ravzasına yüz sürdüğünde yazmıştır.[7]

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’i, önce Allah’u Teâlâ en güzel şekilde Kur’ân’da ve önceki kitaplarda övmüştür. Yine önceki peygamberler kendi ümmetlerine, Peygamberimizin vasıflarını methederek haber vermişlerdir. Aynı şekilde Ashâb-ı Güzîn ve bütün Mü’minler de, Resûlü Ekrem’in üzerine salât-u selâm getirmişler ve onun üstün vasıflarını anlatan kasideler yazmışlardır. Böylece âyette geçtiği gibi ona tâzim ve hürmet etmişlerdir. Allah’u Teâlâ onun şefaatinden bizleri mahrum etmesin, Âmin!


[1] İmam Kastâlani, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 160.

[2] Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 144; Sûre-i Ahzâb, Âyet 40; Sûre-i Fetih, Âyet 29; Sûre-i Muhammed, Âyet 2

[3] Sünen-i Ebû Dâvud, Cenaiz 56-58.

[4] Sahih-i Buhârî, Buyû 50; Tefsir-i Fetih 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6333.

[5] Ebû Ya’lâ, Müsned, Hadis No: 1349; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 31891.

[6] Sahih-i Buhârî, Magâzi 30, Edeb 91; Sahih-i Müslim, Fedâil’üs-Sahâbe 34 (153, 157 Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 8190, 8191, 8192.

[7] Bakınız: el-Mecme’at’ül-Kübrâ, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul, Tirnovalı; No: 1510; el-Mecme’at’ül-Kübrâ Min’el-Kasâidi’l-Fuhrâ Fî Hakk-ı Nebiyyinâ Muhammedin’il-Büşrâ Aleyh-i Salâtüllâhi ve Selâmüh’ül uzmâ, s. 58-65.


﴿ قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿١٥٨﴾

158. Ey Habîbim! De ki: ″Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin sahibi olan, O’ndan başka hiçbir ilah olmayan, hayat veren ve öldüren Allah’u Teâlâ’nın hepinize gönderdiği Resûlüyüm. O halde Allah’a ve ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir Peygamber olup Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne îman edin ve ona tâbi olun ki, hidâyete nâil olasınız.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Ebû Derdâ Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer arasında bir konuşma olmuştu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’e kızmış ve Hz. Ömer de kızarak onun yanından ayrılmıştı. Kendisini bağışlamasını dilemek üzere Hz. Ebû Bekir, peşinden koşmuş ancak bunu yapamadan Hz. Ömer kapıyı onun yüzüne kapatmıştı. Hz. Ebû Bekir, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi.

Ebû Derdâ Radiyallâhu anhu der ki:

- Biz de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanındaydık Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Arkadaşınız öfkelenmiş ve kızmıştır″ buyurdular. Hz. Ömer, yaptığına pişman olup geldi, selâm verdi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına oturup, olayı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e anlattı.

Ebû Derdâ Radiyallâhu anhu der ki:

- Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kızınca, Hz. Ebû Bekir şöyle demeye başladı: ″Yâ Resûlallah! Allah’a yemin olsun ki, ben haksızdım.″ Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

… هَلْ أَنْتُمْ تَارِكُونَ لِي صَاحِبِي هَلْ أَنْتُمْ تَارِكُونَ لِي صَاحِبِي إِنِّي قُلْتُ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّٰهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا فَقُلْتُمْ كَذَبْتَ وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ صَدَقْتَ (خ عم ابى الدرداء)

- Arkadaşımı bana bırakır mısınız? Ben, ″Ey insanlar! Allah’u Teâlâ’nın size, hepinize gönderdiği Resûlüyüm″ dedim. Siz: ″Yalan söyledin″ dediniz. Ebû Bekir ise: ″Doğru söyledin″ dedi.[1]

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer arasında geçen bu hâdisede, Hz. Ebû Bekir haksız olduğu halde ve bunu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bizzat söylenmesine rağmen, Resûlü Ekrem Efendimiz, kendisine hiç kimsenin îman etmediği bir zamanda, Hz. Ebû Bekir’in îman ettiğini söylemiş ve böylece bütün insanların îmanına bedel olan bir îmana sahip olmuştur. Bundan dolayı, Ashâbın da ona saygı ve hürmet göstermelerini istemiştir.


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir’ul-Kur’ân 134.


﴿ وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ ﴿١٥٩﴾

159. Mûsâ’nın kavminden bir taife var ki, halkı hakka irşad ederler ve hak ile adâlette bulunurlar.


﴿ وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًاۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿١٦٠﴾

160. Biz, İsrailoğullarını ayrı ayrı topluluk hâlinde on iki kabileye ayırdık. (Tih çölünde) kavmi Mûsâ’dan su istediğinde, Biz ona, ″Âsânı taşa vur″ diye vahyettik. Vurdu, taştan on iki çeşme aktı ve her kabile kendine mahsus olan çeşmeyi bildi. Onları (güneşin sıcağından muhafaza etmesi için) bulutla da gölgelendirdik. Onlara kudret helvası ile bıldırcın eti de indirdik. ″Size verdiğimiz güzel rızıklardan yiyin″ dedik. Onlar (bu nîmetlerin kıymetini bilmemekle) Bize zulmetmediler, lâkin kendi nefislerine zulmettiler.

İzah: Burada bahsi geçen taş ile ilgili geniş bilgi için Sûre-i Bakara, Âyet 60’ın izahına bakınız.


﴿ وَاِذْ ق۪يلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَط۪ٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٦١﴾ فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟ ﴿١٦٢﴾

161-162. Ey Resûlüm! Onlara: ″Şu beldeye (Eriha’ya) girin ve yiyeceklerden dilediğinizi yiyin ve ″Hıtta! (Yâ Rabbi, günahlarımızı bağışla!)″ deyin ve kapıdan girerken şükür secdesi edin ki, sizin hatâlarınızı bağışlayalım. Biz, muhsinlere mükâfatı daha da artıracağız″ denildiği vakti zikret.* Fakat onlardan zâlim olanlar, kendilerine denilen sözü başka bir söze çevirdiler. Biz de onların üzerine zulümleri (emre muhalefetleri) sebebiyle gökten bir azap gönderdik.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

Yahudiler, secde ederek girmeleri emredilen kapıdan, kıç­ları üzerine gerisin geri sürünerek girdiler. Bunlar: ″Yâ Rabbi, günahlarımızı bağışla!″ anlamına gelen ″Hıtta″ kelimesi yerine; ″Hınta fî şaîrah″ diğer bir rivâyet­te de, ″Habbe fi Şaîrah″ diyorlardı. Bu sözlerinin ne mânâya geldiği bilinmiyor­du.

Bir kısım âlimler, onlar bu anlamsız sözleri söyleyerek, Allah’tan af dilemeyi reddetmişlerdir. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ onlardan yetmiş bin kişiyi tâun (vebâ) hastalığından helak etti, demişlerdir.

Bu hususta Üsâme b. Zeyd Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَكَرَ الطَّاعُونَ فَقَالَ بَقِيَّةُ رِجْزٍ أَوْ عَذَابٍ أُرْسِلَ عَلَى طَائِفَةٍ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَلَسْتُمْ بِهَا فَلَا تَهْبِطُوا عَلَيْهَا (خ ت عن اسامة بن زيد)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem, tâun hastalığından bahsederek buyurdu ki: ″Tâun, İsrailoğullarından bir taifeye gönderilen bir pislik veya azap artığıdır. Tâun, bir yerde baş gösterir ve siz orada bulunursanız, oradan çıkmayın! Şâyet bir yerde baş gösterir ve siz de orada olmazsanız, o yere girmeyin!″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 54; Sünen-i Tirmizî, Cenâiz 65.


﴿ وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿١٦٣﴾

163. Ey Habîbim! O Yahudilere, deniz kenarındaki şehir halkının başına gelenleri sor. Onlar, cumartesi günü balık avlamaktan menedilmişlerdi. Balıklar başka günler gelmeyip cumartesi günü su yüzüne geldiği vakit, cumartesi gününün hürmetini ihlal edip, Allah’ın hudûdunu çiğnediler. İşte yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.

İzah: Yahudiler, Allah’ın emrine muhalefet ederek cumartesi avlanma yasağını çiğnedikleri için Allah’u Teâlâ, o belde halkını maymuna dönüştürmüştür. Bu husus hemen aşağıda gelecek olan Sûre-i A’râf, Âyet 166’da açıkça geçmektedir.

O Yahudiler hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لا تَرْتَكِبُوا مَا ارْتَكَبَتِ الْيَهُودُ فَتَسْتَحِلُّوا مَحَارِمَ اللّٰهِ بِأَدْنَى الْحِيَلِ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى هريرة)

″Yahudilerin işlediklerini siz işlemeyin. Onlar, Allah’u Teâlâ’nın haramlarını, hilelerin en basiti ve aşağılığı ile helâl kılmak istediler.″[1]


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 493.


﴿ وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًاۨ ۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًاۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ﴿١٦٤﴾ فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿١٦٥﴾ فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَ ﴿١٦٦﴾

164-166. Onlardan bir topluluk: ″Allah’u Teâlâ’nın kendilerini helâk edeceği yahut şiddetli azapla cezâlandıracağı kimselere niçin nasihatte bulunuyorsunuz?″ demişlerdi. Onlar da: ″Rabbinize bir mâzeret beyan etmek için ve bir de Allah’a karşı gelmekten sakınırlar ümidiyle nasihat ediyoruz″ demişlerdi.* Artık onlar kendilerine edilen nasihatleri unutunca, Biz de kötülükten nehyedenleri kurtardık. Zulmedenleri ise, yoldan çıkmaları sebebiyle şiddetli bir azap ile cezâlandırdık.* İşte nehyolundukları şeyleri terk etmemekte ısrar edince, onlara: ″Zelil ve hakir maymunlar olun″ dedik.

İzah: Bu âyetlerle ilgili olarak İkrime Hazretleri, şu hâdiseyi anlatmıştır:

جِئْت اِبْن عَبَّاس يَوْمًا وَهُوَ يَبْكِي وَإِذَا الْمُصْحَف فِي حِجْره فَأَعْظَمْت أَنْ أَدْنُو مِنْهُ ثُمَّ لَمْ أَزَلْ عَلَى ذَلِكَ حَتَّى تَقَدَّمْت فَجَلَسْت فَقُلْت مَا يُبْكِيك يَا اِبْن عَبَّاس جَعَلَنِي اللّٰه فِدَاك؟ قَالَ : هَؤُلاءِ الْوَرَقَاتُ وَإِذَا هُوَ فِي سُورَةِ الأَعْرَافِ ثُمَّ قَالَ: هَلْ تَعْرِفُ أَيْلَةَ؟ … (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن ابى عكرمة)

Bir gün İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’ya vardım. Ağlıyordu. Baktım Mushaf da odasında idi; Kur’ân okuyordu. Yaklaşmaktan sakındım. Bir müddet tereddütten sonra ilerledim, oturdum. ″Allah’u Teâlâ beni sana fedâ etsin. Ey İbn-i Abbas! Seni ağlatan nedir?″ dedim. ″Şu yapraklar″ dedi. Bir de baktım ki o, A’râf Sûresi’ni okuyor. ″Eyle’yi biliyor musun?″ diye sordu. ″Evet″ deyince, şöyle anlattı:

Orada Yahudilerden bir şehir ahâlisi vardı. Cumartesi günü onlara balıklar gönderilir, sonra kaybolurdu. Ancak suya dalmak sûretiyle, zorluk ve şiddetli zahmetten sonra balık bulabiliyorlardı. Cumartesi günü balıklar onlara beyaz, etli ve şişman olarak sürüyle gelir, yanlarında birbirlerinin sırtları karınlarına dokunurdu. Onlar bir süre böyle devam ettiler. Sonra şeytan gelip onlara şöyle fısıldadı: ″Siz sâdece cumartesi günü onları yemekten men olundunuz. Cumartesi günleri onları alın ve başka günlerde yiyin″ Onlardan bir topluluk bunu yaptı. Bir topluluk ise: ″Siz cumartesi günü hem onu yemekten, hem almaktan ve hem de avlamaktan men olundunuz″ dediler.

Onlar bu halde iken bir sonraki cumartesi geldi. Bir topluluk, çocukları ve kadınlarıyla birlikte gitti. Bir topluluk sağ tarafa ayrılıp uzaklaştı. Diğer bir topluluk da sol tarafa ayrılıp sustu. Sağdakiler: ″Allah’u Teâlâ’nın, helâk yahut şiddetli azap edeceği kavme niçin vaaz ediyorsunuz?″ dediler. Soldakiler de: ″Bizim vaazımız, kötülükten nehiyde bulunup Allah katında uyarmak içindir. Belki onlar da avlanmaktan sakınırlar″ dediler. ″Onların bu işi bırakmaları musîbete uğramalarından ve helâk olmalarından bize daha sevimlidir. Eğer vazgeçmezlerse, bu Rabbinize karşı bir mâzeret olur″ dediler. Onlar ise, günah işlemeye devam ettiler. Sağdakiler: ″Ey Allah’ın düşmanları! Bu gece biz şehrinizde sizinle birlikte gecelemeyeceğiz. Allah’a yemin olsun ki, sabaha çıktığınızda Allah’u Teâlâ, ya sizi yere batıracak, ya sizi yurdunuzdan atacak veya katından bir azapla cezâlandıracak″ dediler. Sabah olunca, kapılarını çalıp seslendiler. Kendilerine cevap verilmedi. Bir merdiven koyup şehrin duvarlarına bir adam çıkardılar. Bu adam onlara dönüp, ″Ey Allah’ın kulları! Bunlar maymunlar. Allah’a yemin olsun ki kıvrım kıvrım kuyrukları var″ dedi. Açıp girdiler. Maymunlar; insanlardan olan yakınlarını ve akrabalarını tanıdılar, insanlar ise maymun olan yakınlarını tanımadılar. Maymunlar, insanlardan olan yakınlarına gelip elbiselerini koklamaya ve ağlamaya başladılar. Onlar, ″Sizi bundan menetmedik mi?″ diyorlardı, maymunlar da başlarıyla ″Evet″ işâreti yapıyorlardı.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ: ″Artık onlar kendilerine edilen nasihatleri unutunca, Biz de kötülükten nehyedenleri kurtardık. Zulmedenleri ise, yoldan çıkmaları sebebiyle şiddetli bir azap ile cezâlandırdık″ diye geçen Sûre-i A’râf, Âyet 165’i okudu ve sözüne şöyle devam etti: ″Görüyorum ki, onları menedenler kurtuldular. Diğerleri ise zikredilmemiş. Biz hoşlanmadığımız şeyleri görüyoruz da, onlar hakkında bir şey söylemiyoruz. Bunun üzerine İkrime Hazretleri dedi ki: ″Allah’u Teâlâ, beni sana fedâ etsin. Görmüyor musun? Onlar, diğerlerinin içinde bulunduğu durumu hoş görmemiş, onlara muhalefet etmiş ve: ″Allah’u Teâlâ’nın, helâk yahut şiddetli azap edeceği kavme niçin vaaz ediyorsunuz?″ demişler″ deyince, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ: ″Emretti de, bana iki takım elbise giydirildi.″[1]

Yahudilerin maymuna döndürüldüklerine dair nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

قَامَ النَّبِىُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ قُرَيْظَةَ تَحْتَ حُصَونِهِمْ فَقَالَ: يَا اِخْوَانَ القِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرَ فَقَالُوا: مَنْ أَخْبَرَ بِهَذَا الْأَمْرِ مُحَمَّدًا؟ مَا خَرَجَ هَذَا الْقَوْلُ اِلَّا مِنْكُمْ (ابن كثير، التفسير القران العظيم)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Kureyza Yahudilerini muhâsara ettiğinde, kalelerinin altında durdu ve buyurdu ki: ″Ey maymun ve domuzların kardeşleri! Kalenizden inin.″ Onlar birbirlerine: ″Bunu Muhammed’e kim haber verdi? Bu söz sizden çıkmış olmalıdır″ dediler.[2]

Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu da, bu hususta şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

سَأَلْنَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ أَهِيَ مِنْ نَسْلِ الْيَهُودِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ اللّٰهَ لَمْ يَلْعَنْ قَوْمًا قَطُّ فَمَسَخَهُمْ فَكَانَ لَهُمْ نَسْلٌ حِينَ يُهْلِكُهُمْ وَلَكِنْ هَذَا خَلْقٌ كَانَ فَلَمَّا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَى الْيَهُودِ مَسَخَهُمْ فَجَعَلَهُمْ مِثْلَهُمْ (م حم عبد اللّٰه بن مسعود)

Bir gün Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den maymun ve domuzlar hakkında: ″Acaba bu hayvanlar, bunların şekline giren Yahudilerin soyundan mı gel­medir?″ diye sorduk. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Allah’u Teâlâ’nın lânetine uğratarak başka yaratıklar şekline döndürdüğü her topluluk yok olup gitmiştir, soyları kalmamıştır. Bu maymun ve domuzlar ise, daha önce var olan soylarının devamıdır. Allah’u Teâlâ, Yahudilere gadap edince onları, may­munlar ve domuzlar şekline çevirmiştir.″[3]


[1] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 495.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 1, s. 309.

[3] Sahih-i Müslim Kader 7 (33 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 3560.


﴿ وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۜ اِنَّ رَبَّكَ لَسَر۪يعُ الْعِقَابِۚ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١٦٧﴾

167. Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki, senin Rabbin, kıyâmet gününe kadar Yahudilere şiddetli azap edecek kimseler göndereceğini yeminle bildirdi. Şüphesiz senin Rabbin, elbette cezâyı çabuk görendir. Şüphesiz O, elbette (tevbe ve îman edenler hakkında) çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Ey Resûlüm! Zikret o vakti ki, senin Rabbin, kıyâmet gününe kadar Yahudilere şiddetli azap edecek kimseler göndereceğini yeminle bildirdi″ diye buyrulmaktadır. Tarihe bakıldığında da, Yahudilerin farklı zamanlarda diğer insanlar tarafından devamlı cezâlandırıldıkları ve böylece zelil duruma düştükleri görülmektedir.

Yahudiler hakkında Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 112’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

″Onlar her nerede olsalar, zillet içinde olmaya mahkûmdurlar…″

Allah’u Teâlâ Yahudilere, Câlut’u ve Roma Krallarını musallat etmiş, daha sonra da Hristiyanların eliyle onları ezmiş ve perişan etmiştir. Sonra İslâm Dini gelmiş, Müslümanların dâvetlerini kabul etmemeleri sebebiyle yine o perişanlıkları devam etmiş, bir kısmı öldürülmüş ve bir kısmı da sürgün edilmiştir.

Ayrıca yakın tarihte de, İspanyollar ve Almanlar tarafından elim bir şekilde öldürülmüşlerdir.

Son olarak Yahudilerin, Deccalın yardımcıları olacağı ve bu nedenle gökten inecek olan Hz. Îsâ ile beraber olan Müslümanların eliyle öldürülecekleri hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللّٰهِ هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ (م عن ابى هريرة)

Müslümanlar, Yahudilerle savaşmadıkça kıyâmet kopmayacaktır. Müslümanlar onları öldüreceklerdir. Öyle ki Yahudiler, taşların ve ağaçların arkasın­da saklanacaklar. Fakat o taş veya ağaç, o zaman, ″Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! Bu Ya­hudi benim arkamda, gel onu öldür″ diyecek. Ancak garkat ağacı hâriç. Çünkü bu, Yahudi ağacıdır.[1]

Yine bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ يَا مُسْلِمُ هَذَا يَهُودِيٌّ فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ (خ عن بن عمر )

Siz, muhakkak Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki o zaman bir taş: ″Ey Müslüman! Bu Yahudi arkama saklandı, gel ve onu öldür″ der.[2]

Yine bu hususta Sûre-i İsrâ, Âyet 4-8 ve izahlarına bakınız.


[1] Sahih-i Müslim, Fiten 18 (83).

[2] Sahih-i Buhârî, Cihat 94, Sahih-i Müslim, Fiten 18 (83 Sünen-i Tirmizî, Fiten 56.


﴿ وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْاَرْضِ اُمَمًاۚ مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذٰلِكَۘ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿١٦٨﴾

168. Ve onları ayrı ayrı topluluklar hâlinde yeryüzüne dağıttık. Onlardan sâlih kimseler vardı ve onlardan böyle olmayanlar da vardı. Biz onları, hakka dönsünler diye nîmetlerle ve musîbetlerle imtihan ettik.


﴿ فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُۜ اَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ م۪يثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا ف۪يهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿١٦٩﴾

169. Onların ardından yerlerine, kitaba (Tevrat’a) mîrasçı olan bozuk bir toplum geçti. Fakat onlar, (hükümlerini değiştirme karşılığında) şu değersiz dünyâ menfaatlerini alırlar ve ″Elbette biz bağışlanacağız″ derler. Ve onlara aldıklarının bir misli dünyâ menfaatleri gelse, onu da alırlar. Onlardan Allah’a karşı, haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair, kitapta (Tevrat’ta) ahid alınmamış mıydı? Halbuki onlar, o kitaptakini okumuşlardı. Allah’tan korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç aklınızı kul­lanmaz mısınız?


﴿ وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُصْلِح۪ينَ ﴿١٧٠﴾

170. Kitabın ahkâmına sımsıkı sarılanlara ve namazı kılanlara gelince, şüphesiz Biz, sâlihlerin mükâfatını zâyi etmeyiz.

İzah: Böyle mükâfatlara nail olacak zatlar, Mücâhid Hazretlerine göre Abdullah İbn-i Selâm Radiyallâhu anhu ile arkadaşları gibi Tevrat’ın hükümlerini değiştirmeyen, onu geçim vâsıtası yapmayan, İslâmiyet’i kabul etmiş bulunan zatlardır.

Bu Âyet-i Kerîme‘de, Allah’tan korkarak, Tevrat’ın hükümlerini değiştirmeyen, hak olan İslâm Dîni geldiğinde de ona îman ederek Müslüman olan kişilerin sâlihlerden olduğu bildirilmektedir. Sûre-i Cuma, Âyet 5’te de Tevrat’ın hükmüyle amel etmeyen Yahudilerin hâli, şöyle geçmektedir:

″Kendilerine Tevrat verildikten sonra, onunla amel etmeyenlerin hâli, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin hâli gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun hâli ne kötüdür. Allah’u Teâlâ, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.″


﴿ وَاِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَاَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّٓوا اَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْۚ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ۟ ﴿١٧١﴾

171. Bir vakit, Tûr Dağı’nı gölgelik gibi üzerlerine kaldırmıştık da, üzerlerine düşecek sanmışlardı. Onlara: ″Size verdiğimiz kitabı sıkıca tutun ve ondaki hükümlerle gereğince amel edin ki, (kötü amellerden) sakınasınız″ dedik.

İzah: İsrailoğulları Tevrat’la amel etmeyi terk edince, Allah’u Teâlâ Cebrâil Aleyhisselâm’a emretmiş ve Cebrâil Aleyhisselâm da, Tûr Dağı’nı yerinden koparıp onların üzerine kaldırmıştır. Onlar bu haldeyken Allah’u Teâlâ onlara: ″Ya Tevrat’taki hükümlerle amel etmeyi kabul edersiniz ya da bu dağı başınıza indiririm″ diye buyurmuştur.

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

″Yahudiler, dağı üzerlerine kalkmış görünce, onun düşeceğinden korkarak, sol kaşlarının üzerine secdeye kapanmış ve sağ gözleriyle de dağa bakıp duruyorlardı. Yahudiler bugün de hâlâ sol kaşlarının üzerine secde etmektedirler.″


﴿ وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚ ۛ شَهِدْنَاۚ ۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ ﴿١٧٢﴾ اَوْ تَقُولُٓوا اِنَّمَٓا اَشْرَكَ اٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْۚ اَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ ﴿١٧٣﴾ وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿١٧٤﴾

172-174. Hani, senin Rabbin, Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkardı ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutarak, ″Ben sizin Rabbiniz değil miyim?″ buyurdu. Onlar da, ″Evet Rabbimizsin, şâhit olduk″ dediler. Böyle yaptık ki mahşer günü, ″Biz bundan habersizdik″ demeyesiniz.* Yahut, ″Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, onların evlâdı olan biz de onların eserine tâbi olduk. Şimdi babalarımızın bâtıl fiilleri yüzünden bize azap mı edeceksin?″ demeyesiniz.* Hakka dönsünler diye işte âyetleri böyle genişçe açıkla­rız.

İzah: Bu âyetler hakkında Übeyy b. Kâ’b Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

جَمَعَهُمْ فَجَعَلَهُمْ أَرْوَاحًا ثُمَّ صَوَّرَهُمْ فَاسْتَنْطَقَهُمْ فَتَكَلَّمُوا ثُمَّ أَخَذَ عَلَيْهِمْ الْعَهْدَ وَالْمِيثَاقَ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالَ فَإِنِّي أُشْهِدُ عَلَيْكُمْ السَّمَوَاتِ السَّبْعَ وَالْأَرَضِينَ السَّبْعَ وَأُشْهِدُ عَلَيْكُمْ أَبَاكُمْ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَام أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَمْ نَعْلَمْ بِهَذَا اعْلَمُوا أَنَّهُ لَا إِلَهَ غَيْرِي وَلَا رَبَّ غَيْرِي فَلَا تُشْرِكُوا بِي شَيْئًا وَإِنِّي سَأُرْسِلُ إِلَيْكُمْ رُسُلِي يُذَكِّرُونَكُمْ عَهْدِي وَمِيثَاقِي وَأُنْزِلُ عَلَيْكُمْ كُتُبِي قَالُوا شَهِدْنَا بِأَنَّكَ رَبُّنَا وَإِلَهُنَا لَا رَبَّ لَنَا غَيْرُكَ ... (حم عن ابى بن كعب)

Allah’u Teâlâ, Âdem’in soyundan gelecek olan insanları onun sulbünde topla­mış, onlara can vermiş ve onları şekillendirmiştir. Sonra onların konuşmalarını istemiş onlar da konuşmuşlardır. Daha sonra bunlardan ahid almış ve bunları, kendi nefislerine şâhit tutarak:

- Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demiş, onlar da:

- Evet, şâhidiz, Sen bizim Rabbimizsin, diye cevap vermişlerdir. Bunun üze­rine Allah’u Teâlâ:

- Ben de yedi kat göğü ve yedi kat yeri ve atanız Âdem’i, mahşer gününde; biz bunu bilmiyorduk, dememeniz için size karşı şâhit tutuyorum. Bi­lin ki Benden başka ne bir ilah, ne de bir Rabb vardır. Hiçbir şeyi Bana ortak koş­mayın. Ben sizlere, sizden aldığım ahdi size hatırlatacak Peygamberlerimi gön­dereceğim ve sizlere kitaplarımı indireceğim, dedi. Onlar da:

- Senin, bizim Rabbimiz ve ilahımız olduğuna, bizim Senden başka hiçbir Rabbimiz olmadığına şâhitlik ederiz, diyerek bu ahidlerini onayladılar. Allah’u Teâlâ, Âdem’i onları görsün diye yükseltti. Âdem de onları gördü. İçlerinde zengini, fakiri, güzeli ve çirkini gördü de:

- Ey Rabbim! Neden hepsini eşit kılmadın? dedi. Allah’u Teâlâ:

- Bana şükredilmesini istedim, buyurdu. Âdem, onların içinde Peygamberleri gördü. Üzerlerinde kandillere benzeyen bir nûr vardı. Risâlet ve Peygamberlik konusunda onlardan da farklı bir söz ve ahid alınmıştı. İşte Allah’u Teâlâ’nın: ″Ey Resûlüm! Yâd et ki, Biz (emirlerimi tebliğ ve hak dîne dâvet için) Peygamberlerden mîsâk (sağlam ahid) almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ ve Meryem oğlu Îsâ’dan da mîsâk aldık. Biz onlardan büyük mîsâk aldık″[1] mealindeki buyruğu bu anlamdadır.

- Îsâ Aleyhisselâm da, bu ruhlar arasındaydı ve onu da Hz. Meryem’e gönderdi. Übeyy b. Ka’b Radiyallâhu anhu’dan nakledil-diğine göre; Îsâ Aleyhisselâm, Hz. Meryem’e ağzından girmiştir.[2]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ يَقُولُ لِأَهْوَنِ أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا لَوْ أَنَّ لَكَ مَا فِي الْأَرْضِ مِنْ شَيْءٍ كُنْتَ تَفْتَدِي بِهِ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَقَدْ سَأَلْتُكَ مَا هُوَ أَهْوَنُ مِنْ هَذَا وَأَنْتَ فِي صُلْبِ آدَمَ أَنْ لَا تُشْرِكَ بِي فَأَبَيْتَ إِلَّا الشِّرْكَ (خ عن انس)

″Allah’u Teâlâ Cehennemliklerden azâbı en hafif olana şöyle diyecektir: ″Yeryüzünde ne varsa hepsi senin olsaydı, şimdi onları verip kendini kurtarmak ister miydin?″ O kişi ise: ″Evet″ diyecektir. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ ona: ″Sen, Âdem’in sulbünde iken Ben senden, bundan daha kolayını istemiştim. Bana or­tak koşmamanı istemiştim, fakat sen, ortak koşmakta direttin″ buyuracaktır.″[3]

Bu Ahd-i Mîsâk’ın Hacer’ül-Esved’in içine konduğuna dair de Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

أَنَّ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ لَمَّا أَتَى الْحَجَرَ الْأَسْوَدَ وَقَفَ فَقَالَ: أَمَا إنِّي أَعْلَمُ إنَّك حَجَرٌ لَا تَضُرُّ وَلَا تَنْفَعُ، وَلَوْلَا أَنِّي رَأَيْت رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اسْتَلَمَك مَا اسْتَلَمْتُك فَبَلَغَتْ مَقَالَتُهُ عَلِيًّا رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ فَقَالَ: أَمَا إنَّ الْحَجَرَ يَنْفَعُ ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ وَمَا مَنْفَعَتُهُ يَا خَتْنَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: إنَّ اللّٰهَ تَعَالَى لَمَّا أَخَذَ الذُّرِّيَّةَ مِنْ ظَهْرِ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ وَقَرَّرَهُمْ بِقَوْلِهِ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا: بَلَى، أَوْدَعَ إقْرَارَهُمْ الْحَجَرَ فَمَنْ يَسْتَلِمْ الْحَجَرَ فَهُوَ يُجَدِّدُ الْعَهْدَ بِذَلِكَ الْإِقْرَارِ، وَالْحَجَرُ يَشْهَدُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. (ك عن أبي سعيد الخدري)

Hz. Ömer, tavafta Hacer’ül-Esved’e geldiğinde, orada durdu ve dedi ki: ″Ey Taş! Ben biliyorum ki, sen sâdece bir taşsın. Ne bir faydan ne de bir zararın vardır. Eğer Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in seni öpüp, elini yüzünü sürdüğünü görmeseydim, sana elimi yüzümü sürmezdim.″ [4] Bu sözü Hz. Ali duyunca, ″Yâ Ömer! Öyle söyleme, o taşın faydası var″ dedi. Hz. Ömer: ″Ey Resûlullah’ın amcasının oğlu! Onun faydası nedir?″ deyince, buyurdu ki: ″Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu duydum: Allah’u Teâlâ, bir zaman Âdem evlatlarının arkasından zürriyetlerini çıkarıp, yani ruhlarımızı yaratıp, Onlara: ″Ben sizin Rabbiniz değil miyim?″ diye hitap etti. Bu hitâba, ruhlarımız: ″Evet Rabbimizsin″ demişlerdi. Allah’u Teâlâ, bu şekilde onlardan Ahd-i Mîsâk almıştı. İşte o mîsâktaki ahdi, Hacer’ül-Esved taşının içine koymuştur. Bir kimse Hacer’ül-Esved’i isti’lam ettiğinde[5], o ahdi yenilemiş olur. İşte o taş, mahşer gününde o kimseye şâhitlik yapar.″[6] Bu söz üzerine Hz. Ömer’in: ″Allah senden râzı olsun Yâ Ali! Ben bunları bilmezdim, diye buyurduğu rivâyet edilmiştir.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْحَجَرِ وَاللّٰهِ لَيَبْعَثَنَّهُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَهُ عَيْنَانِ يُبْصِرُ بِهِمَا وَلِسَانٌ يَنْطِقُ بِهِ يَشْهَدُ عَلَى مَنْ اسْتَلَمَهُ بِحَقٍّ (ت عن ابن عباس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hacer’ül-Esved hakkında buyurdu ki: ″Vallâhi! Mahşer gününde Allah’u Teâlâ Hacer’ül-Esved’i haşredecektir. İki gözü vardır. Onlarla görecek. Ve birde dili vardır onunla konuşacak ve kendisini hak ile isti’lam edenlere şâhitlik yapacaktır.″[7]

Hacer’ül-Esved hakkında İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ da, şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَبَّلَ الْحَجَرَ، وَوَضَعَ شَفَتَيْهِ عَلَيْهِ وَبَكَى طَوِيلًا ثُمَّ نَظَرَ فَإِذَا هُوَ بِعُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ فَقَالَ يَا عُمَرُ هُنَا تُسْكَبُ الْعَبَرَاتُ. (ه عن ابن عمر)

″Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hacer’ül-Esved’e geldi. Yüzlerini ona sürdü, bu halde uzun süre ağladı. Sonra Hz. Ömer’e baktı ve buyurdu ki: ″Yâ Ömer! Burası gözyaşı döküp ibret alınacak yerdir.″[8]


[1] Sûre-i Ahzâb, Âyet 7.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20283; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6968.

[3] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 1.

[4] Sünen-i İbn-i Mâce, Menâsik 27.

[5] İsti’lam: Tavafta Hacer’ül-Esved’in hizâsına gelindiğinde, Hacer’ül-Esved’e elini yüzünü sürüp öpmek, yaklaşamaz ise, uzaktan elini kaldırarak tekbir ile selam vermektir.

[6] Şemseddin Serahsî, el-Mebsut, c. 4, s. 434-435; Envâr’ül-Âşıkîn, s. 36; Hâkim, Müstedrek, Hadis No:1635 (benzeri).

[7] Sünen-i Tirmizî, Hac 111; Ayrıca bakınız: Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 361/2.

[8] Sünen-i İbn-i Mâce, Menâsik 27.


﴿ وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ ﴿١٧٥﴾ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰيهُۚ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ﴿١٧٦﴾

175-176. Ey Resûlüm! Kendine âyetlerimizi verdiğimiz halde, onlardan sıyrılıp, şeytanın da onu kendine tâbi kıldığı azgınlardan olan kimsenin kıssasını Yahudilere oku.* Eğer dileseydik, onu o âyetler ile yükseltirdik. Lâkin o, dünyâya itimat etti ve hevâsına tâbi oldu. Onun hâli, üzerine hücum etsen de kendi hâline bıraksan da, dilini çıkarıp soluyan köpeğin hâli gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayanların hâli budur. Ey Habîbim! Âyetlerimizi yalanlayanlara bu kıssayı anlat. Umulur ki düşünürler.

İzah: Bu iki Âyet-i Kerîme, Benî İsrail ulemâsından Mûsâ Aleyhis-selâm’a bedduâ eden ve yaptığı bu bedduâdan sonra Allah’u Teâlâ’nın kendisine belâ verdiği Belam b. Bâura hakkında nâzil olmuştur.

Bu hususta Abdullah b. Mes’ud Radiyallâhu anhu da:

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا قَالَ:هُوَ بَلْعَمُ وَيُقَالَ بَلْعَامُ (طب عن عبد اللّٰه)

″Sûre-i A’râf, Âyet 175-176’da bahsedilen kişi, Belam’dır″[1] diye buyurmuştur.

Mûsâ Aleyhisselâm büyük bir ordu ile kenânilerin ülkesine geldiği vakit o bölge halkı, Belam’dan Mûsâ Aleyhisselâm’ın geri dönmesi için bedduâ etmesini istemişlerdi. Belam: ″Bu olacak bir şey değildir. Çünkü gelen Allah’ın Peygamberidir. Askerleri melekler ve Mü’minlerdir. Eğer onlara bedduâ edecek olursam, dünyâ ve âhiretimi kaybetmiş olurum″ dedi. Fakat kavmi ısrar etti. Bunun üzerine: ″O halde sabredin. Rüyâmda Rabbim bana emreder, size ona göre bir cevap veririm″ dedi. Belam’ın bir hacet için duâ etmeden önce istihare etmek âdeti idi. Göreceği rüyâya göre hareket ederdi. Rüyâsında: ″Mûsâ Aleyhisselâm için bedduâ etme″ diye net bir şekilde tembih edilmişken, kavminin ısrarı ve özellikle de kendisine verdikleri hediyelere dayanamadı ve Mûsâ Aleyhisselâm için bedduâ etti. Bunun üzerine dili göğsüne kadar sarktı. Bu Âyet-i Kerîme’de bahsedilen benzetme bundan dolayıdır.


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 8966; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6971.


﴿ سَٓاءَ مَثَلًاۨ الْقَوْمُ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ ﴿١٧٧﴾ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَد۪يۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿١٧٨﴾ وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ ﴿١٧٩﴾

177-179. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendi nefislerine zulmeden bir kavmin hâli ne kötüdür.* Allah’u Teâlâ kime hidâyet ederse, hak yola ulaşan odur. Kimi de dalâlet üzere bırakırsa, işte hüsrâna uğrayanlar onlardır.* Yemin olsun ki Biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, ama onunla gerçeği anlamazlar. Göz­leri vardır, ama onunla hakkı görmezler. Kulakları vardır, ama onunla hakkı işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha da azgındırlar. İşte gâfil olanlar onlardır.

İzah: Allah’u Teâlâ Sûre-i Zâriyât, Âyet 56’da da: ″Ben, cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım″ diye buyurmuştur.

Yine Ebu’d-Derdâ Radiyallâhu anhu‘dan nakledilen bir Hadis-i Kudsî’de şöyle buyrulmuştur:

قَالَ اللّٰهُ إِنِّي وَالإِنْسُ وَالْجِنُّ فِي نَبَإٍ عَظِيمٍ أَخْلُقُ وَيُعْبَدُ غَيْرِي وَأَرْزُقُ وَيُشْكَرُ غَيْرِي (هب كر ك عن ابى الدرداء(

Allah’u Teâlâ buyurdu ki: ″Cinler ve insanlar büyük ziyan içindedir. Ben yaratıyorum. Benden başkasına tapılıyor, rızık veren Benim, Benden başkasına şükrediliyor.″[1]

Allah’u Teâlâ iyi veya kötü amel işlemeyi kulun kendi irâdesine vermiştir. İnsan ve cinden her kim Allah’u Teâlâ’nın emirlerine uyarak sâlih amel işlerse Cennete girecektir. Nefsine ve şeytana uyarak Allah’u Teâlâ’ın emrine karşı gelirse de Cehenneme girecektir. Allah’u Teâlâ, İlm-i Ezeliyyesiyle daha olmadan önce olacağı bildiği için, ″Yemin olsun ki Biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık″ diye buyurmuştur.[2]


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 4387; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 326/13.

[2] Kader konusunda geniş bilgi için Sûre-i Enfâl, Âyet 51’in izahına bakınız.


﴿ وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٨٠﴾

180. En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleri ile çağırın (ibâdet ve duâ edin). O’nun isimleri hakkında çekiştirenleri bırakın. Onlar, yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak şu hâdise nakledilmiştir:

Ebû Cehil, Müslümanların; Cenâb-ı Hakk’ın, Allah, Rahmân gibi çeşitli isimlerini zikrettiklerini duymuş ve ″Muhammed, ilahın tek bir ilah olduğunu iddia ediyor, halbuki o da birçok ilaha tapıyor″ demiş. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuş ve bu isimlerin hepsinin tek bir ilah olan Allah’a ait olduğu beyan edilmiştir.

Allah’a ait olan en güzel isimlerin (Esmâ’ül-Hüsnâ’nın) sayısı 99’dur. Bu isimlerden başka, Allah’u Teâlâ’nın ″Hû, Rabb″ gibi birçok başka isimleri de vardır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ لِلّٰهِ تَعَالَى تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْمًا مِائَةً غَيْرَ وَاحِدٍ مَنْ أَحْصَاهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ هُوَ اللّٰهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الْغَفَّارُ الْقَهَّارُ الْوَهَّابُ الرَّزَّاقُ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْمُعِزُّ الْمُذِلُّ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْحَكَمُ الْعَدْلُ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ الْحَلِيمُ الْعَظِيمُ الْغَفُورُ الشَّكُورُ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ الْحَفِيظُ الْمُقِيتُ الْحَسِيبُ الْجَلِيلُ الْكَرِيمُ الرَّقِيبُ الْمُجِيبُ الْوَاسِعُ الْحَكِيمُ الْوَدُودُ الْمَجِيدُ الْبَاعِثُ الشَّهِيدُ الْحَقُّ الْوَكِيلُ الْقَوِيُّ الْمَتِينُ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ الْمُحْصِي الْمُبْدِئُ الْمُعِيدُ الْمُحْيِي الْمُمِيتُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ الْوَاجِدُ الْمَاجِدُ الْوَاحِدُ الصَّمَدُ الْقَادِرُ الْمُقْتَدِرُ الْمُقَدِّمُ الْمُؤَخِّرُ الْأَوَّلُ الْآخِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْوَالِيَ الْمُتَعَالِي الْبَرُّ التَّوَّابُ الْمُنْتَقِمُ الْعَفُوُّ الرَّؤُفُ مَالِكُ الْمُلْكِ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ الْمُقْسِطُ الْجَامِعُ الْغَنِيُّ الْمُغْنِي الْمَانِعُ الضَّارُّ النَّافِعُ النُّورُ الْهَادِي الْبَدِيعُ الْبَاقِي الْوَارِثُ الرَّشِيدُ الصَّبُورُ (ت ه عن ابى هريرة)

″Allah’u Teâlâ’nın, doksan dokuz güzel ismi vardır. Her kim bunları öğrenir ve hayatı boyunca Allah’u Teâlâ’yı bu şekilde tanıyarak yaşar ve hayatını bu îman ile yaşayarak bitirirse Cennete girer. O kendisinden başka ilah olmayan Allah, Rahmân, Rahîm, Me­lik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hâlik, Bârî, Musavvir, Gaffâr, Kahhâr, Vehhâb, Rezzâk, Fettâh, Âlim, Kâbıd, Bâsıt, Hâfid, Râfi’, Muizz, Müzil, Sem’i, Basîr, Hakem, Adl, Latîf, Habîr, Hâlim, Azîm, Gafûr, Şekûr, Aliyy, Kebîr, Hafîz, Mukît, Hasîb, Celil, Kerîm, Rakîb, Mucîb, Vasi’, Hakîm, Vedûd, Mecîd, Bâis, Şehîd, Hakk, Vekîl, Kaviy, Metîn, Veliyy, Hamîd, Muhsî, Mübdî, Muîd, Muhyî, Mümîd, Hayy, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Samed, Kâdir, Muktedir, Mukaddim, Muahhir, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Berr, Tevvab, Muntakim, Afuvv, Raûf, Mâlik’ül-Mülk, Zülcelâl-i ve’l-İkram, Muksit, Câmi, Ganî, Muğnî, Mâni, Dârr, Nâfi, Nûr, Hâdî, Bedi, Bakî, Vâris, Reşîd, Sabûr’dur.[1]


[1] Sünen-i Tirmizî, Daavât 83; Sünen-i İbn-i Mâce, Duâ 10.


﴿ وَمِمَّنْ خَلَقْنَٓا اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِه۪ يَعْدِلُونَ۟ ﴿١٨١﴾

181. Yarattıklarımızın içinde bir taife var ki, halkı hakka irşad ederler ve hak ile adâlette bulunurlar.

İzah: Rivâyet edildiğine göre; Sûre-i A’râf, Âyet 159’da: ″Mûsâ’nın kavminden bir taife var ki, halkı hakka irşad ederler ve hak ile adâlette bulunurlar″ diye geçtiği üzere, Mûsâ Aleyhisselâm’ın ümmetinde irşad sahipleri olunca, Resûlü Ekrem Sallallâhu aleyhi ve sellem, ″Acaba benim ümmetimde yok mu?″ diye müteessir olmuştu. Bunun üzerine Sûre-i A’râf, Âyet 181 nâzil olunca, Resûlü Ekrem Efendimiz; ″Elhamdulillâh! Mûsâ Aleyhisselâm’ın ümmetinde bir taife nasıl halkı, irşad ve hakka hidâyet etti ise, benim ümmetimde de öyle irşad sahibleri olur″ diye çok sevinmiştir.[1]

Zîrâ bu âyette anlatılan irşad sahipleri hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Ashâbına hitâben:

هَذِهِ لَكُمْ وَقَدْ أَعْطَى اللّٰهُ قَوْمَ مُوسَى مِثْلَهَا وَقَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ وَقَالَ إِنَّ مِنْ أُمَّتِي قَوْمًا عَلَى الْحَقِّ حَتَّى يَنْزِلَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ (القرطبى, الجامع لأحكام القرآن)

″Bu sizdendir. Allah’u Teâlâ Mûsâ’nın kavmine onun benzerini vermiştir″ dedi ve Sûre-i A’râf, Âyet 181’i okudu ve sözüne devamla buyurdu ki: ″Meryem oğlu Îsâ ininceye kadar şüphesiz be­nim ümmetimden dâimâ hak üzere olan bir topluluk bulunacaktır.″[2]

Ali b. el Medînî Radiyallâhu anhu, şöyle buyurmuştur:

وَذَكَرَ هَذَا الْحَدِيثَ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ فَقَالَ عَلِيٌّ هُمْ أَهْلُ الْحَدِيثِ (ت عن علي بن المديني)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in: ″Ümmetimden bir taife hak üzere olmaya devam edecektir″ Hadis-i Şerif’i Hz. Ali’ye hatırlatılınca, buyurdu ki: ″Onlar hadisle uğraşan ve ona göre yaşayan kimselerdir.″[3]

İşte halkı hakka irşad eden bu zâtlar, Kur’ân’ın hükmü ve Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in sünnet ile amel eden ve insanlara da öğreten kimselerdir.

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, halifelerinin kimler olduğunu şöyle haber vermiştir:

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَى خُلَفَائِى قِيلَ وَمَا خُلَفَائِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالَى قَالَ الَّذِينَ يُحْيُونَ سُنَّتِى وَيُعَلِّمُونَهَا النَّاسَ (ابى نصر و ابن عساكر عن الحسن)

″Allah‘ın rahmeti benim halifelerime olsun.″ ″Yâ Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir?″ dediler. Buyurdu ki: ″Sünnetimi ihyâ eden ve insanlara da öğretendir.″[4]

Kur’ân’ın hükmü ve Resûlullah’ın sünnet ile amel edip insanlara da öğreten kimseler, Âyet-i Kerîme’de beyan edildiği gibi halkı hakka irşad eden zâtlardır. Bu vasıflar da hakiki Mürşid-i Kâmil’lerde vardır.

Allah’u Teâlâ bu zâtlarla beraber olmamız gerektiğine dair Sûre-i Tevbe, Âyet 119’da şöyle buyurmaktadır:

″Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.″


[1] Bu hususta yine Sûre-i Secde, Âyet 23-24 ve izahına bakınız.

[2] İmam Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkam’il-Kur’ân, c. 7, s. 329; Ayrıca bakınız: Sahih-i Buhârî, Tevhid 29; Sahih-i Müslim, Îman 71 (247 Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 4382.

[3] Sünen-i Tirmizî, Fiten 51.

[4] Muhtâr’ül-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 250; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 291/1.


﴿ وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۚ ﴿١٨٢﴾ وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ ﴿١٨٣﴾

182-183. Âyetlerimizi yalanlayanları da, bilmedikleri bir taraftan yavaş yavaş helâke yaklaştırırız.* Ve onlara mühlet veririm. Şüphesiz Benim tuzağım çok sağlamdır (ondan kimse kurtulamaz).

İzah: Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar azdıkça, Hakk Teâlâ istidrâcen türlü türlü dünyâlık nîmetler verir ve küfürlerini artırır. Böylece onlara dünyâda mühlet verir. Sonra da helâke uğratır.


﴿ اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ﴿١٨٤﴾

184. Onlar, arkadaşlarında (Muhammed Aleyhisselam’da) cinnetten bir eser bulunmadığını ve onun ancak apaçık bir uyarıcı olduğunu düşünmüyorlar mı?

İzah: Katâde‘den nakledildiğine göre, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir gece Safâ Tepesi’ne çıkarak, Kureyş’i Allah’ın azâbından sakınmaları hususunda uyarmıştı. İçlerinden biri: ″Sizin şu dostunuzda cinnet olmalı, delirmiş, bütün gece feryat etti″ deyince bu âyet nâzil olmuştur.


﴿ اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ ﴿١٨٥﴾

185. Onlar, Allah’u Teâlâ’nın göklerdeki ve yerdeki büyük mülküne ve orada yarattığı her şeye, kendi ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Artık bu Kur’ân’dan sonra hangi kelâma inanacaklar?


﴿ مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِيَ لَهُۜ وَيَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿١٨٦﴾

186. Allah’ın dalâlette bıraktığına hidâyet edecek kimse yoktur. Allah’u Teâlâ, onları şaşırmış ve kararsız olarak azgınlıklarında bırakır.


﴿ يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿١٨٧﴾

187. Ey Resûlüm! Senden kıyâmetin ne zaman kopacağını sorarlar. De ki: ″Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Kıyâmet hâdisesi göklerde ve yerde bulunanlara ağır gelen bir hâdisedir. Kıyâmet sizlere ansızın geliverir.″ Onlar, kıyâmetin ne zaman kopacağını biliyormuşsun gibi, senden sorarlar. De ki: ″Onun ilmi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.″

İzah: Kıyâmetin ne zaman kopacağını Peygamberler de dâhil, hiç kimse bilemez. Ancak Allah’u Teâlâ bilir. Peygamberler, Allah’ın bildirdiği ölçüde, ancak alâmetleri hakkında bilgi verirler.

Huzeyfe Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e kıyâmet hakkında soruldu. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي لَا يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلَّا هُوَ وَلَكِنْ أُخْبِرُكُمْ بِمَشَارِيطِهَا وَمَا يَكُونُ بَيْنَ يَدَيْهَا إِنَّ بَيْنَ يَدَيْهَا فِتْنَةً وَهَرْجًا قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ الْفِتْنَةُ قَدْ عَرَفْنَاهَا فَالْهَرْجُ مَا هُوَ قَالَ بِلِسَانِ الْحَبَشَةِ الْقَتْلُ وَيُلْقَى بَيْنَ النَّاسِ التَّنَاكُرُ فَلَا يَكَادُ أَحَدٌ أَنْ يَعْرِفَ أَحَدًا (حم عن حذيفة)

″Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz…″ diye geçen Sûre-i A’râf, Âyet 187’yi okudu ve fakat size onun alâmetlerini ve hemen önce olacak şeyleri haber vereceğim: ″Kıyâmetin hemen öncesinde fitne ve herc olacaktır″ buyurdu. ″Yâ Resûlallah! Fitneyi anladık. Fakat herc nedir?″ diye sordular. Buyurdu ki: ″Habeş dilinde öldürmedir. İnsanlar arasına birbirlerini bilmemezlik konulacak da neredeyse kimse kimseyi tanımayacak.″[1]

Kıyâmetin ansızın kopacağına dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا فَإِذَا طَلَعَتْ فَرَآهَا النَّاسُ آمَنُوا أَجْمَعُونَ فَذَلِكَ حِينَ {لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا} وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ نَشَرَ الرَّجُلَانِ ثَوْبَهُمَا بَيْنَهُمَا فَلَا يَتَبَايَعَانِهِ وَلَا يَطْوِيَانِهِ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ انْصَرَفَ الرَّجُلُ بِلَبَنِ لِقْحَتِهِ فَلَا يَطْعَمُهُ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَهُوَ يَلِيطُ حَوْضَهُ فَلَا يَسْقِي فِيهِ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ رَفَعَ أَحَدُكُمْ أُكْلَتَهُ إِلَى فِيهِ فَلَا يَطْعَمُهَا (خ عن ابى هريرة)

″Güneş batıdan doğmadıkça kıyâmet kopmaz. Güneş batıdan doğup da insanlar onu gördüklerinde, hepsi îman ederler. İşte o zaman, ″Rabbinin bâzı alâmetlerinin geldiği gün, daha önce îman etmemiş veya îmanıyla bir hayır kazanmamış olan bir kişiye, o zaman ki îmanı fayda vermeyecektir″[2] diye buyrulan zamandır. İki kişi elbiselerini aralarında açmışlar henüz satamamışlar ve dürememişlerken kıyâmet kopacaktır. Kişi, devesinin sütünü sağıp ayrılmışken onu içemeden kıyâmet kopacaktır. Kişi, yiyeceğini ağzına almış fakat henüz yutamamışken kıyâmet kopacaktır.″[3]

Birçok Hadis-i Şerif’te belirtildiği üzere; kıyâmetten evvel esen bir rüzgâr ile zerre kadar îmanı olanlar dahi ölecek, kıyâmet sâdece kâfirler ve münâfıklar üzerine kopacaktır.

Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün: ″Lât ve Uzza’ya tapılmadıkça, gece ile gündüz gitmeyecektir″ buyurdu. Bunun üzerine Hz. Âişe: ″Müşrikler istemeseler de, dînini bütün dinlere üstün kılmak için, Resûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur″[4] buyruğunu indirdiği zaman, ben bunun tamam olduğunu zannetmiştim!″ deyince, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

إِنَّهُ سَيَكُونُ مِنْ ذَلِكَ مَا شَاءَ اللّٰهُ ثُمَّ يَبْعَثُ اللّٰهُ رِيحًا طَيِّبَةً فَتَوَفَّى كُلَّ مَنْ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ فَيَبْقَى مَنْ لَا خَيْرَ فِيهِ فَيَرْجِعُونَ إِلَى دِينِ آبَائِهِمْ (م عن عائشة)

″Bu hususta Allah’ın dediği olacak. Sonra Allah’u Teâlâ hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar îmanı olanın ruhu alınacak. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kâfir ve münâfıklar dünyâda bâki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!″[5] Yani bunlar bu hâle gelince, kıyâmet bunların üzerine kopacaktır, demektir.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22217.

[2] Sûre-i En’âm, Âyet 158.

[3] Sahih-i Buhârî, Rakâik 39.

[4] Sûre-i Saff, Âyet 9.

[5] Sahih-i Müslim, Fiten 17 (52).


﴿ قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ ﴿١٨٨﴾

188. Ey Resûlüm! De ki: ″Allah’u Teâlâ’nın dilediğinden başka, kendim için ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahip değilim. Ben gaybı bilseydim, elbette kendim için daha çok hayır elde ederdim ve bana hiçbir zarar isâbet etmezdi. Ben, ancak uyarıcıyım ve îman eden bir topluluk için müjdeleyiciyim.″

İzah: Allah’u Teâlâ bildirmediği zaman, kimse gaybı bilemez. Ancak Allah’u Teâlâ bildirirse, bildirdiği kadar bilirler. Birçok Hadis-i Şerif’te geçtiği üzere Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’u Teâlâ’nın kendisine bildirmesi ile; kıyâmet alâmetleri, kabir ve âhiret ahvâli gibi gaybî olan birçok konu hakkında bilgiler vermektedir. Bu hususta Sûre-i Cin, Âyet 26-27’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

″Gaybı bilen O’dur. Gaybını kimseye bildirmez.* Ancak rızâsına nâil olan Resuller müstesnâ. Allah’u Teâlâ, onların önleri ve arkaları sıra muhafız melekler yürütür.″

Yine Âyet-i Kerîme’de: Ben gaybı bilseydim, elbette kendim için daha çok hayır elde ederdim ve bana hiçbir zarar isâbet etmezdi″ diye geçen ifade, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in istediği dünyevî olan maddi bir menfaat değildir. Çünkü Peygamber Efendimize Hatice annemizden büyük bir servet kalmıştı. Hz. Hatice annemiz, Mekke’nin en zenginlerinden biriydi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bu malın tamamını fakir olan Ashâbını kölelikten kurtarmak ve onları yedirip içirip bakımlarını yapmak için harcadı. Eğer dünyâlık bir arzusu olsaydı, zâten bu servetini bu yolda harcamazdı.

Buradan da, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in dünyâ malına hiç önem vermediği, malını, canını ve her şeyini Allah için fedâ ettiği görülmektedir. Bu hususta Enes Radiyallâhu anhu şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

مَا سُئِلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْإِسْلَامِ شَيْئًا إِلَّا أَعْطَاهُ قَالَ فَجَاءَهُ رَجُلٌ فَأَعْطَاهُ غَنَمًا بَيْنَ جَبَلَيْنِ فَرَجَعَ إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ أَسْلِمُوا فَإِنَّ مُحَمَّدًا يُعْطِي عَطَاءً لَا يَخْشَى الْفَاقَةَ (م عن انس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, İslâm adına ne istenirse muhakkak verirdi. Bir defasında kendisine (bir savaştan ganîmetlerle dönerken) bir adam gelmişti. Ona iki dağ arasını kaplayan koyun sürüsünü vermişti. Bu adam kavmine döndüğü zaman dedi ki: ″Ey kavmim! Müslüman olunuz. Çünkü fakirlikten korkmayan bir Peygamber gördüm.[1]

Yine bu Âyet-i Kerîme’de: ″Elbette kendim için daha çok hayır elde ederdim ve bana hiçbir zarar isâbet etmezdi″ diye geçen ifade; Uhud ile Hendek Savaşı ve münâfıkların, Âişe annemize yaptıkları iftira gibi bunlara benzer hâdiselerde, kâfirlerin ve münâfıkların, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘e ve Ashâbına verdikleri zararları anlatmaktadır. Eğer bunları defetmek benim elimde olsaydı, bu zararlar bana isâbet etmezdi, demektir. Bunlar ise Allah’ın takdiri olan birer imtihandır. Bu sebeple bu âyette bahsedilen dünyevî bir menfaat değildir. Çünkü Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, hiçbir zaman dünyâ malına önem vermemiştir.


[1] Sahih-i Müslim, Fedâil 14 (57-58 Riyaz’üs-Sâlihin, Hadis No: 555.


﴿ هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَاۚ فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَف۪يفًا فَمَرَّتْ بِه۪ۚ فَلَمَّٓا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ﴿١٨٩﴾

189. O, sizi bir nefisten (Hz. Âdem’den) yarattı ve zevcesini (Hz. Havva’yı) dahi onunla gönlü huzura kavuşması için ondan yarattı. Âdem, zevcesi ile cimâ ettiği vakit, zevcesi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı) ve bu halde bir müddet onu taşıdı. Hâmileliği ağırlaşınca, her ikisi de Rableri olan Allah’a duâ ettiler ve dediler ki: ″Yâ Rabbi! Bize sâlih bir evlat ihsan buyurursan, elbette Sana şükredenlerden oluruz.″

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de, Hz. Havva’nın, Âdem Aleyhisselâm’dan yaratılması ve onun ilk hâmile olması, anlatılmaktadır.

Havva annemizin yaratılması ile ilgili olarak Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ فَإِنَّ الْمَرْأَةَ خُلِقَتْ مِنْ ضِلَعٍ وَإِنَّ أَعْوَجَ شَيْءٍ فِي الضِّلَعِ أَعْلَاهُ فَإِنْ ذَهَبْتَ تُقِيمُهُ كَسَرْتَهُ وَإِنْ تَرَكْتَهُ لَمْ يَزَلْ أَعْوَجَ فَاسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ (خ م عن ابى هريرة)

″Size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kendi hâline bırakırsan da sürekli olarak eğri kalır. Onun için kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80; Sahih-i Müslim, Radâ 18 (60).


﴿ فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿١٩٠﴾

190. Fakat Allah’u Teâlâ onlara sâlih bir evlat verince, kendilerine verdiği bu evlat hakkında (sonradan insanlar) O’na ortaklar koşmağa başladılar. Allah’u Teâlâ, onların ortak koştuğu şeylerden çok yücedir.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’de: ″Kendilerine verdiği bu evlat hakkında (sonradan insanlar) O’na ortaklar koşmağa başladılar″ diye geçen ifade ile; Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın zürriyetinden daha sonra gelen evlatlarından bâzıları, kendi çocuklarına; müşriklerde olduğu gibi, Uzza’nın kulu, Menat’ın kulu gibi isimler vererek, bu şekilde putlara taptıkları ve Allah’a ortak koştukları beyan edilmiştir.

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

صَارَتْ الْأَوْثَانُ الَّتِي كَانَتْ فِي قَوْمِ نُوحٍ فِي الْعَرَبِ بَعْدُ أَمَّا وَدٌّ كَانَتْ لِكَلْبٍ بِدَوْمَةِ الْجَنْدَلِ وَأَمَّا سُوَاعٌ كَانَتْ لِهُذَيْلٍ وَأَمَّا يَغُوثُ فَكَانَتْ لِمُرَادٍ ثُمَّ لِبَنِي غُطَيْفٍ بِالْجَوْفِ عِنْدَ سَبَإٍ وَأَمَّا يَعُوقُ فَكَانَتْ لِهَمْدَانَ وَأَمَّا نَسْرٌ فَكَانَتْ لِحِمْيَرَ لِآلِ ذِي الْكَلَاعِ أَسْمَاءُ رِجَالٍ صَالِحِينَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ فَلَمَّا هَلَكُوا أَوْحَى الشَّيْطَانُ إِلَى قَوْمِهِمْ أَنْ انْصِبُوا إِلَى مَجَالِسِهِمْ الَّتِي كَانُوا يَجْلِسُونَ أَنْصَابًا وَسَمُّوهَا بِأَسْمَائِهِمْ فَفَعَلُوا فَلَمْ تُعْبَدْ حَتَّى إِذَا هَلَكَ أُولَئِكَ وَتَنَسَّخَ الْعِلْمُ عُبِدَتْ (خ عن ابن عباس(

″Nûh’un kavminde mevcut olan putlar daha sonra Araplara da intikal etmiştir. Vedd adlı put, Devmetü’l-Cendel’de Kelb kabilesinin putudur. Süvâ ise Hüzeyl kabilesinin pu­tu, Yeğûs ise Murâd kabilesinin putudur ki, daha sonra o, Curf mevkiindeki Sebe’in ya­nında bulunan Gutayfoğullarının putu oldu. Yeûk’a gelince, o da Hemedan kavminin putudur. Nesr ise, Zilkelâ ailesi olan Himyer kabilesinin putudur. Aslında bunlar, Nûh’un kavminden sâlih kişilerin isimleridir. Onlar öldükleri zaman, şey­tan bunların kavmine gelip onların hatıralarına putlarının, oturdukları yerlerde dikilmesini ve bu putlara da onların isimlerinin verilmesini iğva etti, şeytanın bu isteğini yerine getirdiler. Onlar ölünceye dek bu putlara tapılmadı. Son­ra halkın bu hususta bildikleri unutulunca, onlara tapmaya başladılar.″[1]


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Nûh 1; Rudâni, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 7296.


﴿ اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۘ ﴿١٩١﴾ وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ﴿١٩٢﴾ وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ ﴿١٩٣﴾ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٩٤﴾

191-194. Onlar, yaratılmış olan ve hiçbir şeyi yaratmaya muktedir olmayan putları mı Allah’a ortak koşuyorlar?* Halbuki o putların, kendilerine tapanlara yardım etmeye güçleri yet­mez. Hattâ kendilerine bile yardım edemezler.* Eğer onları doğru yola dâvet etseniz, size tâbi olmazlar. Onları dâvet etseniz de, sussanız da sizin için birdir.* Ey müşrikler! Allah’ı bırakıp da taptığınız putlar, sizin gibi mahlûklardır. Eğer siz iddianızda doğru iseniz, haydi onları çağırın da size cevap versinler!


﴿ اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ ﴿١٩٥﴾ اِنَّ وَلِيِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ ﴿١٩٦﴾ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَٓا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ﴿١٩٧﴾

195-197. O putların, yürüyecek ayakları mı var? Yahut yakalayacak elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Ya da işitecek kulakları mı var? Ey Resûlüm! De ki: ″Haydi, çağırın putlarınızı, sonra bana istediğiniz tuzağı kurun, bana mühlet de vermeyin.* Şüphesiz ki, benim yardımcım ve koruyucum, kitabı (Kur’ân’ı) indiren Allah’tır. Sâlihlerin yardımcısı ve koruyucusu O’dur.* Sizin Allah’tan başka taptığınız putların, size yardım etmeye güçleri yet­mez. Hattâ kendilerine bile yardım edemezler.″


﴿ وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ ﴿١٩٨﴾

198. Ve onları doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, halbuki onlar görmezler.

İzah: Ey Resûlüm! Eğer o müşrikleri doğru yola dâvet etseniz, hakkı duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, fakat onlar hakkı görmezler, demektir.

Bu Âyet-i Kerîme’ye müfessirler tarafından şu şekilde farklı bir mânâ da verilmiştir:

Ey putperest câhiller! O taptığınız putları size doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız, onlar bunu duymazlar. Size rehberlik edemezler. Ve onları bakar gibi görürsün, halbuki onlar göremezler. Onların gözleri birer şekilden ibarettir. Görmek yeteneğine sahip değildir.


﴿ خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ ﴿١٩٩﴾

199. Ey Habîbim! Affı kendine âdet et. İyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.

İzah: Bu âyet hakkında Abdullah İbn-i Zübeyr Radiyallâhu anhu şöyle buyurmuştur:

{خُذْ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ} قَالَ مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ إِلَّا فِي أَخْلَاقِ النَّاسِ (خ د عن عبد اللّٰه بن زبير)

″Sûre-i A’râf, Âyet 199, ancak insanların ahlâkı hususunda nâzil oldu.″[1]

Ümeyy Radiyallâhu anhu da şu Hadis-i Şerif’i nakletmiştir:

″Allah’u Teâlâ Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e, Sûre-i A’râf, Âyet 199’u indirdiğinde, Resûlü Ekrem Efendimiz:

مَا هَذَا يَا جِبْرِيلُ؟ قَالَ إِنَّ اللّٰهَ أَمَرَكَ أَنْ تَعْفُوَ عَمَّنْ ظَلَمَكَ وَتُعْطِيَ مَنْ حَرَمَكَ وَتَصِلَ مَنْ قَطَعَكَ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن امى)

″Ey Cebrâil! Bu ne demektir?″ diye sordu. O da şöyle dedi: ″Allah’u Teâlâ, sana haksızlık edeni affetmeni, seni mahrum edene vermeni ve sana gelip gitmeyi kesenlere gitmeni emretmektedir.″[2]

Câfer-i Sâdık Radiyallâhu anhu, bu Âyet-i Kerîme hakkında şöyle buyurmuştur: ″Kur’ân-ı Kerîm’de, güzel ahlâkı bu âyetten daha fazla içinde toplayan başka bir âyet yoktur.″


[1] Sahih-i Buhârî, Tefsir-i Âraf 7; Sünen-i Ebû Dâvud, Edep 5.

[2] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 531.


﴿ وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ﴿٢٠٠﴾

200. Eğer şeytandan sana bir vesvese gelir ve seni öfkelendirirse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, her şeyi işiten ve bilendir.

İzah: Şeytan, insana vesvese verir ve onu öfkelendirir. Böyle olduğunda kulun, Allah’a sığınarak o öfkeyi yenmesi gerekir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem‘in, nakledilen çok sayıda Hadis-i Şerif’i vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:

اِنَّ الْغَضَبَ مِنَ الشَّيْطَانِ وَاِنَّ الشَّيْطَانَ خُلِقَ مِنَ النَّارِ وَاِنَّمَا تُطْفَئُ النَّارُ بِالْمَاءِ فَاِذَا غَضِبَ اَحَدُكُمْ فَلْيَتَوَضَّأْ (حم د عن عروة بن محمد بن عطية السعدى عن ابيه عن جده)

″Öfke şeytandandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürülür. Şu halde biriniz öfkelendiği zaman hemen abdest alsın.″[1]

إِذَا غَضِبَ أَحَدُكُمْ وَهُوَ قَائِمٌ فَلْيَجْلِسْ فَإِنْ ذَهَبَ عَنْهُ الْغَضَبُ وَإِلَّا فَلْيَضْطَجِعْ (د عن ابى ذر)

″Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise hemen otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, eğer geçmezse yatsın.″[2]

لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ (خ م عن ابى هريرة)

″Kuvvetli pehlivan, birçok güreşçileri yere serip gâlip olan değildir. Asıl kuvvetli pehlivan, öfkelendiği sırada nefsine hâkim olan kim­sedir.″[3]

أَشَدُّكُمْ مَنْ غَلَبَ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ وَأَحْلَمُكُمْ مَنْ عَفَا عِنْدَ الْقُدْرَةِ (ابن أبي الدنبا عن علي)

″Sizin en kuvvetliniz, gadap hâlinde öfkesini yenen, en hâliminiz de intikam alma imkânına sahip iken almayanınızdır.″[4]


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 4; Râmûz’ul-Ehâdis, s. 105/4.

[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Edeb 4 (4782 Râmûz’ul-Ehâdis, s. 55/11.

[3] Sahih-i Buhârî, Edeb 76; Sahih-i Müslim, Birr 30 (107).

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 71/15.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ ﴿٢٠١﴾

201. Şüphesiz takvâ sahipleri, şeytandan kendilerine bir vesvese isâbet ettiği vakit, güzelce düşünürler ve bu sebeple hatâyı görüp ondan sakınırlar.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme ile ilgili olarak Yahya b. Eyyüb el-Huzâî’den şu hâdise nakledilmiştir:

أَنَّ شَابًّا كَانَ يَتَعَبَّدُ فِي الْمَسْجِدِ فَهَوِيَتْهُ امْرَأَةٌ فَدَعَتْهُ إِلَى نَفْسِهَا وَمَا زَالَتْ بِهِ حَتَّى كَادَ يَدْخُلُ مَعَهَا الْمَنْزِلَ، فَذَكَرَ هَذِهِ الْآيَةَ إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ فَخَرَّ مَغْشِيًّا عَلَيْهِ ثُمَّ أَفَاقَ فَأَعَادَهَا فَمَاتَ. فَجَاءَ عُمَرُ فَعَزَّى فِيهِ أَبَاهُ وَكَانَ قَدْ دُفِنَ لَيْلًا فَذَهَبَ فَصَلَّى عَلَى قَبْرِهِ بِمَنْ مَعَهُ ثُمَّ نَادَاهُ عُمَرُ فَقَالَ: يَا فَتَى وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ وَأَجَابَهُ الْفَتَى مِنْ دَاخِلِ الْقَبْرِ: يَا عُمَرُ قَدْ أَعْطَانِيهِمَا رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ فِي الْجَنَّةِ مَرَّتَيْنِ (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن يحيى بن أيوب الخزاعي)

Bir genç, mescitte çok ibâdet ederdi. Bir kadın ona âşık olup kendine dâvet etti. Kadın ısrar edince sonunda genç, onunla birlikte eve girmek üzereyken, ″Şüphesiz takvâ sahipleri, şeytandan kendilerine bir vesvese isâbet ettiği vakit, güzelce düşünürler ve bu sebeple hatâyı görüp ondan sakınırlar″[1] diye geçen âyeti zikretti ve bayılıp düştü. Sonra ayıldı ve tekrar bayılarak öldü. Hz. Ömer gelip babasına taziyede bulundu. O genç, gece defnedilmişti. Hz. Ömer gidip yanındakilerle birlikte kabri başında namaz kıldı sonra ona: ″Ey genç! Rabbinin makâmından (huzuruna çıkıp hesap vermekten) korkan kimse için iki Cennet vardır[2] diye nidâ etti. Genç, kabrinden ona: ″Yâ Ömer! Rabbim Cennette o ikisini bana iki kere verdi″ diye cevap verdi.[3]

Takvâ ile amel hususunda Ebû Said el-Hudrî Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

جَاءَ رَجُلٌ اِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَوْصِنِى قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ عَلَيْكَ بِتَقْوَى اللّٰهِ تَعَالَى! فَاِنَّهَا جِمَاعِ كُلُّ خَيْرٍ (ع خط عق صف طح غ عن أبى سعيد الخدرى)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e bir adam gelerek: ″Yâ Resûlallah! Bana vasiyet eyle″ dedi. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: ″Takvâ ile amel edesin. Çünkü hayrın hepsi ondadır...″[4]

Takvâ sahiplerini avlamak için şeytanın kurduğu tuzakları da, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle haber vermektedir:

اِتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ فَاِنَّ اِبْل۪يسَ طَلَّاعٌ رَصَّادٌ حَصَّادٌ وَمَا هُوَ بِشَيْئِ مِنْ فُخُوخِهِ بِاَوْثَقَ لِصَيْدِهِ فِى الْاَتْقِيَاءِ فِى النِّسَاءِ (الديلمى عن معاذ بن جبل)

″Dünyâdan sakının; kadınlardan sakının. Çünkü iblis ziyâdesi ile bakıcı, gözetleyici ve ürün elde edicidir. Takvâya ermiş kimseleri avlamak için kadınlardan kurduğu tuzaktan daha sağlam bir tuzağa sahip değildir.″[5]


[1] Sûre-i A’râf, Âyet 201.

[2] Sûre-i Rahmân, Âyet 46.

[3] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 534; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 4634.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs, 317/8.

[5] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 14/3.


﴿ وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ ﴿٢٠٢﴾

202. Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da onları azdırmaktan hiç geri kalmazlar.

İzah: Şeytanın insanlara günahları güzel gösterdiğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

بُعِثْتُ دَاعِيًا وَمُبَلِّغًا وَلَيْسَ إِلَيَّ مِنَ الْهُدَى شَيْءٌ وَخُلِقَ إِبْلِيسُ مُزَيِّنًا وَلَيْسَ إِلَيْهِ مِنَ الضَّلالَةِ شَيْءٌ (عق كر عد وابن النجار والديلمى عن عمر)

″Ben, Allah’a dâvet edici ve tebliğ edici olarak gönderildim. Hidâyet etme yetkisi bana verilmemiştir, ancak Allah’a aittir. Şeytan da sâdece günahları ziynetleyici olarak yaratıldı. Dalâlet ile onun bir ilgisi yoktur.″[1]

Allah’u Teâlâ, irâde-i cüz’iyye’yi kulun eline vermiştir. Onun yönelmesine göre; ona hidâyet eder veya o kimseyi dalâlette bırakır. Eğer kişi nefsine ve şeytanın iğvasına uyarsa, işte o zaman dalâlete düşmüş olur ki, bu da kendi eliyle kazandığıdır.


[1] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 245/4.


﴿ وَاِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَاۜ قُلْ اِنَّمَٓا اَتَّبِعُ مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ مِنْ رَبّ۪يۚ هٰذَا بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿٢٠٣﴾

203. Ey Resûlüm! Müşriklere (vahyin gecikmesi sebebiyle) bir âyet getirmediğin zaman, ″Ken­din bir âyet yapsaydın ya!″ dediler. Sen onlara de ki: ″Ben, ancak Rabbimden vahyolunan şeye tâbi olurum. Bu Kur’ân, Rabbinizden kalp gözünüzü açan bir nûrdur ve îman eden bir topluluk için bir hidâyet ve rahmettir.″


﴿ وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿٢٠٤﴾

204. Ey îman edenler! Kur’ân okunduğu vakit, dinleyin ve sukût edin ki, Allah’ın rahmetine nâil olasınız.

İzah: Bu Âyet-i Kerîme’ye göre, Kur’ân okunduğu zaman, onu duyar duymaz; hemen sesi kesip dinlemek bütün Mü’minler üzerine farzdır. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân’ı okumak sünnet, dinlemek ise farzdır.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ اسْتَمَعَ إِلَى آيَةٍ مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ تَعَالَى كُتِبَ لَهُ حَسَنَةٌ مُضَاعَفَةٌ وَمَنْ تَلَاهَا كَانَتْ لَهُ نُورًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ (حم عن ابى هريرة)

″Her kim, Allah’ın kitabından bir âyet dinlerse, onun için kat kat sevap yazılır. Her kim onu okursa, mahşer günü kendisi için bir nûr olur.″[1]

Yine bu hususta Abdullah İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu, şu hâdiseyi anlatmaktadır:

قَالَ لِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اقْرَأْ عَلَيَّ الْقُرْآنَ قَالَ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَقْرَأُ عَلَيْكَ وَعَلَيْكَ أُنْزِلَ قَالَ إِنِّي أَشْتَهِي أَنْ أَسْمَعَهُ مِنْ غَيْرِي فَقَرَأْتُ النِّسَاءَ حَتَّى إِذَا بَلَغْتُ {فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا} رَفَعْتُ رَأْسِي أَوْ غَمَزَنِي رَجُلٌ إِلَى جَنْبِي فَرَفَعْتُ رَأْسِي فَرَأَيْتُ دُمُوعَهُ تَسِيلُ (م عن عبد اللّٰه)

Bir defasında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bana: ″Kur’ân oku″ diye buyurdu. Ben de: ″Yâ Resûlallah! Kur’ân, sana indirildiği halde, ben onu sana nasıl okurum?″ deyince, buyurdu ki: ″Ben, Kur’ân’ı başkasından işitmeyi çok severim.″ Bunun üzerine ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Nihâyet: ″Ey Habîbim! Her ümmetten (Peygamber-lerini) bir şâhit olarak getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şâhid olarak getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olacaktır?″ mealindeki Sûre-i Nisâ, Âyet 41’e ulaşınca, başımı kaldırdım yahut birisi yanımı dürttü de başımı kaldırdım. Gördüm ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gözyaşları akıyordu.[2]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 8138.

[2] Sahih-i Müslim, Salat’ul-Musafirin 40 (247 Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No 1693.


﴿ وَاذْكُرْ رَبَّكَ ف۪ي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ ﴿٢٠٥﴾

205. Ve Rabbini, sabah akşam yalvararak ve korkarak ve yüksek olmayan bir sesle içinden zikret, gâfillerden olma!

İzah: Kur’ân’da zikrullah hakkında çok sayıda Âyet-i Kerîme vardır. Bu âyetlere bakıldığında ortamın şartlarına göre, yapabildiği kadar yürürken, otururken ve yan üstü yatarken zikrullahtan gâfil olunmaması, sesli veya sessiz Allah’u Teâlâ’nın zikredilmesi gerektiği beyan edilmiştir. Bu âyette de sessiz olarak Allah’u Teâlâ’nın zikredilmesi gerektiği anlatılmaktadır.

Zikrullah hakkında nakledilen bir Hadis-i Kudsî’de, Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي فَإِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي وَإِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرٍ مِنْهُمْ وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً (خ عن ابى هريرة)

″Ben, kulumun zannındayım. Kulum Beni zikrederken Ben muhakkak onunla beraber bulunurum. Eğer o Beni kendi nefsinde gizli olarak zikrederse, Ben de onu öyle zikrederim. Eğer o Beni bir cemaat içinde âşikâr olarak zikrederse, Ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak varırım.″[1]

Yine zikrullah hakkında Sûre-i Nisâ, Âyet 103’te şöyle buyrulmuştur:

Namazı kıldıktan sonra da ayaktayken, otururken ve yanüstü yatarken Allah’u Teâlâ’yı zikredin...

Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 191’de de şöyle buyrulmuştur:

″O hâlis akıl sahipleri ki, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’u Teâlâ’yı zikrederler...″

Hz. Âişe Radiyallâhu anhâ şöyle buyurmaktadır:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَذْكُرُ اللّٰهَ جَمِيعَ اَحْيَانِهِ (خ م د ت حم حب ه عن عائشة)

″Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, her vakit zikrullah ederdi.″[2]

İbn-i Mes’ud Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:

كَانَ لَا يَكُونُ فِى الْمُصَلِّينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ صَلَاةً وَلَا يَكُونُ فِى الذَّاكِرِينَ اِلَّا كَانَ اَكْثَرُهُمْ ذِكْرًا (ابو نعيم خط عن ابن مسعود)

″Namaz kılanlar içinde herkesten fazla namazı Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem kılardı. Allah’u Teâlâ’yı zikredenler içinde de herkesten fazla zikri o yapardı.″[3] Namazda da zikirde de hepimizden ileriydi, demektir.

Zikrullah hakkında İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ da şöyle buyurmuştur:

لَا يَفْرِضُ اللّٰهُ عَلَى عِبَادِهِ فَرِيضَةً إِلَّا جَعَلَ لَهَا حَدًّا مَعْلُومًا ثُمَّ عَذَرَ أَهْلَهَا فِي حَالِ عُذْرٍ غَيْرَ الذِّكْرِ فَإِنَّ اللّٰهَ لَمْ يَجْعَلْ لَهُ حَدًّا يَنْتَهِي إِلَيْهِ، وَلَمْ يَعْذُرْ أَحَدًا فِي تَرْكِهِ إِلَّا مَغْلُوبًا عَلَى عَقْلِهِ فَقَالَ (فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ) بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَفِي السَّفَرِ وَالْحَضَرِ وَالْغِنَى وَالْفَقْرِ وَالسُّقْمِ وَالصِّحَّةِ وَالسِّرِّ وَالْعَلَانِيَةِ ، وَعَلَى كُلِّ حَالٍ وَقَالَ: (وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلا) فَإِذَا فَعَلْتُمْ ذَلِكَ صَلَّى عَلَيْكُمْ هُوَ وَمَلَائِكَته قَالَ اللّٰه عَزَّ وَجَلَّ: (هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ). (ابن جرير الطبرى، جامع البيان عن ابن عباس(

″Allah’u Teâlâ kullarına farz kıldığı her ibâde­te belli bir sınır koymuştur. Kulların özürlerine göre de onları bu ibâdetlerden muaf kılmıştır. Ancak zikrullahı bunların dışında tutmuştur. Zîrâ zikrullaha bir sınır koymamış ve zikrullah hususunda delilerden baş­ka hiçbir kimsenin özrünü kabul etmemiştir. Allah’u Teâlâ kulların; ayakta iken, otururken, yatarken,[4] gece ve gündüz, karada ve denizde, yolcu iken, mukim iken kendisini zikretmelerini istemiş; zengin olanın, fakir olanın, hasta olanın, sağlıklı olanın da, hâfî (gizli) veya cehrî (açıktan) zikrullah etmesini emretmiştir. Sûre-i Ahzâb, Âyet 42’de geçtiği üzere sabah akşam kendisinin tesbih edilmesini istemiş, bunu yapan kullarına ise, bu âyetlerin devamında gelen Sûre-i Ahzâb, Âyet 43’te de kendisinin, onlara merhametli davranacağını ve meleklerin de onlar için bağışlanma dileyeceğini ve onları, zulumâttan nûra çıkaracağını beyan etmiştir. Zîrâ Allah’u Teâlâ, Mü’minlere karşı çok merhametlidir.″[5]

Bu sebeple bir Mü’min, yapabildiği kadar; ″Lâ ilâhe illallâh, Allah, Allah″ gibi Allah’u Teâlâ’nın isimlerinden herhangi birini sesli veya sessiz olarak zikretmeye çalışması gerekir. Sesli zikrullahı hakkında da Sûre-i Bakara, Âyet 200 ve izahına bakınız.


[1] Sahih-i Buhârî, Tevhid 15; Sahih-i Müslim, Zikir 1 (2).

[2] Sahih-i Müslim, Hayz 30 (117 Sünen-i Ebû Dâvud, Tahâre 9; Sünen-i Tirmizî, Daavât 7.

[3] Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 547/15; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 17931.

[4] Sûre-i Al-i İmran, Âyet 191; Sûre-i Nisâ, Âyet 103.

[5] İbn-i Cerir et-Taberî, Câmi’ul-Beyan, c. 20, s. 280.


﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ (سَجْدَه) ﴿٢٠٦﴾

206. Şüphesiz ki Rabbinin katında olanlar (melekler), O’na ibâdet etmekten kibirlenmezler. O’nu tesbih ederler ve sâdece O’na secde ederler. (Secde âyetidir)

İzah: Bu Âyet-i Kerîme, Kur’ân’da geçen ilk secde âyetidir. Kur’ân-ı Kerîm’de toplam on dört secde âyeti vardır. Bu secde âyetlerinden her birini okuyan veya dinleyen her mükellef olan Müslümanın hemen Tilâvet Secdesi yapması Hanefi Mezhebi’ne göre vâciptir. Diğer üç mezhebe göre ise sünnettir.

Eğer kişi hatim indirirken hangi âyetin secde âyeti olduğunu anlamaz ise, secde âyetinin belirtildiği sayfayı okur okumaz, hemen bu Tilâvet Secdesi’ni yapması gerekir. Hatmi tamamladıktan sonra, bu on dört secde âyetini birden toptan yapmak doğru değildir.

″Tilâvet Secdesi″ şöyle yapılır: Ayakta olunduğu halde, tilavet secdesi niyetiyle elleri kaldırmaksızın ″Allah’u Ekber″ denilerek doğrudan secdeye gidilir ve secdede de en az üç kere ″Subhâne rabbiye’l a’lâ″ denilir, sonra ″Allah’u Ekber″ denilerek secdeden ağaya kalkılır ve ayağa kalkarken de, ″Gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr″ denilmesi müstehaptır. Böylece tilavet secdesi tamamlanmış olur.

Tilâvet secdesini yapacak kimsenin hadesten ve necasetten temiz, avret yerleri örtülü, kıbleye yönelmiş olması şarttır.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

إِذَا قَرَأَ ابْنُ آدَمَ السَّجْدَةَ اعْتَزَلَ الشَّيْطَانُ يَبْكِي يَقُولُ يَا وَيْلَهُ أُمِرَ بِالسُّجُودِ فَسَجَدَ فَلَهُ الْجَنَّةُ وَأُمِرْتُ بِالسُّجُودِ فَعَصَيْتُ فَلِي النَّارُ (حم م ه عن ابن هريرة)

Âdemoğlu secde âyetini okuyup Tilâvet Secdesi yaptığı zaman, şeytan ağlayarak çekilir ve ″Eyvahlar olsun! Bu, secde ile emrolundu da secde etti. Onun için Cennet var. Ben de secde ile emredildim, fakat isyan ettim. Bana da Cehennem var″ der.[1]

مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْجُدُ لِلَّهِ سَجْدَةً إِلَّا رَفَعَهُ اللّٰهُ بِهَا دَرَجَةً وَحَطَّ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةً (ت عن معدان بن طلحة اليعمريّ)

″Allah’u Teâlâ, secde eden kulunu, bu secdesi sebebiyle, bir derece yükseltir ve bir günahını da bağışlar.″[2]

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنَ اللّٰهِ إِذَا كَانَ سَاجِدًا. (طب عن ابى هريرة(

″Kulun Rabbine en yakın olduğu hâl, secde ettiği zamandır.″[3]


[1] Sahih-i Müslim Îman 35 (133 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9336.

[2] Sünen-i Tirmizî, Salât 173; Sünen-i Nesâî, Tâbi 76; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 19016.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 9871; Sahih-i Müslim, Salât 42 (215 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 9083; Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 92.