Kadere; Hayır ve Şerrin Allah’u Teâlâ’dan Olduğuna İnanmak:

Cenâb-ı Hakk, hayır ve şerri, kulun iyi yahut kötü niyetine göre yaratır. Hepsi O’nun takdiri ile olur. Kul, hayra lâyık olur ise hayır,şerre lâyık olur iseşer verir.


Kader ve Kazâ:

Cenâb-ı Hakk her şeyi ezelden bilir. Hayır ve şer her ne olursa, onun takdir etmesi, dilemesi ve ya­ratmasıyla meydana gelir. Hayır ve şer, rızık ve nîmet, her şeyin olacağı zamanı Allah’ın takdir etmesine ″Kader″, böylece o hükmün yerine ge­lmesine de ″Kazâ″denir.

Cenâb-ı Hakk işlediğimiz iyi, kötü, işleri yapmak ve yapmamak hususunda bize irâde-i cüz’iyye ve kud­ret vermiştir. Bir kul, bu irâde-i cüz’iyyeyi iyiye kullanırsa, ar­kasından Allah’u Teâlâ iyilik takdir eder. Kötüye kullanırsa, Allah’u Teâlâ onun niyeti, fikri, irâde-i cüz’iyyesini kullanmasına göre kötülük takdir eder.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Enfal, Âyet 51’de: İşte bu, sizin kendi ellerinizle önceden yaptıklarınızın karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, kullarına aslâ haksızlık yapmaz″ diye buyurmaktadır. Bu ifadeden maksat da, ″Ey kâfirler! Bu darp ve azap, sizin önceden yaptığınız küfür ve isyânınızın cezâsıdır. Yoksa Allah’u Teâlâ, sebepsiz yere hiçbir kuluna cezâ vermez, siz kendi nefsinize zulmettiniz″ demektir. Bu anlamda çok sayıda Âyet-i Kerîme vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir.

Sûre-i Hacc, Âyet 10:

Onlara: ″Bu zillet ve azap, senin kendi ellerinle önceden yaptığından dolayıdır″ denilir. Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, kullarına aslâ haksızlık yapmaz.

Sûre-i Necm, Âyet 39:

″Şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.″

Bir kimse kendi kazandığının karşılığını yarın mahşerde görecektir. Allah’u Teâlâ irâde-i cüz’iyyeyi kulun kendi eline vermiştir. Kul, îmanı seçip amel-i sâlihte bulunursa Cennete; şeytana ve nefsin hevâsına uyup küfrü seçer ve kötü amellerde bulunursa da Cehenneme girer.

Sûre-i Secde, Âyet 14’te de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Onlara şöyle denir: ″Bugüne kavuşmayı unutmanız sebebiyle tadın azâbı. Biz de bugün sizi unuttuk (Cehennemde bıraktık). Amellerinizin gereği olan dâimî azâbı tadın.″

Cenâb-ı Hakk‘ın bildiğini Hakka bırakıp Kur’ân-ı Kerîm’de Hakk‘ın bize olan vaadlerine bakmalıyız. Kur’ân bize diyor ki; gece ve gündüz Hakk‘ı zikir, tesbih, tehlil, secde ile vs. ibâdet ederseniz, felah bulursunuz. Zerre kadar ameliniz zâyi olmaz. Hayır ve şer ne işlediyseniz, onu bulursunuz. Cennete, îman ve sâlih amelle girilir. Cehenneme girmek ise, küfür ve âsilikledir.

Şu halde anlaşıldı ki, Cenâb-ı Hak Teâlâ kulun isteğine göre yaratır. Ancak kaderin iki yönü vardır:

Birincisi İlm-i Ezelî’dir (Kader-i Mutlak‘tır). Bu ilimden konuşulmaz. Bu ilim, Hakkın bildiğidir. Bundan bahsetmek insanın hem dînine, hem aklına, hem dünyâsına, hem de âhiretine büyük zarar verir. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bunun bahsinden bizi men eylemiştir.

Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا ذُكِرَ أَصْحَابِي فَأَمْسِكُوا وَإِذَا ذُكِرَتِ النُّجُومُ فَأَمْسِكُوا وَإِذَا ذُكِرَ الْقَدَرُ فَأَمْسِكُوا. (طب حل عم ثوبان عد عن عمر)

″Üç şeyden bahsetmeyin: Yıldızların ilminden, kaderden ve Ashâbım hakkında aralarında olan ihtilafları kötü görerek onların aleyhlerinde söz söylemekten.″[1] Yani bunlara aklınız yetmez, demektir.

Ebû Hüreyre Radiyallâhu anhu‘dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de, şöyle buyrulmuştur:

Kader hususunda birbirimizle çekişmekte iken Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem üzerimize çıka geldi. O kadar kızdı ki, yüzü kızarmıştı; hattâ yanaklarına sanki nar sıkılmıştı. Sonra şöyle buyurdu:

أَبِهَذَا أُمِرْتُمْ أَمْ بِهَذَا أُرْسِلْتُ إِلَيْكُمْ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حِينَ تَنَازَعُوا فِي هَذَا الْأَمْرِ عَزَمْتُ عَلَيْكُمْ أَلَّا تَتَنَازَعُوا فِيهِ (ت عن ابى هريرة)

″Size bu kader mevzuunda tartışmak mı emredildi? Yoksa ben size bununla mı gönderildim. Sizden öncekiler bu meselede çekiştikleri için helâk oldular. Artık bu hususta tartışmamanızı sizden ciddi olarak istiyorum.″[2]

İkincisi Levh-i Mahfuz’dur (Kader-i Muallak‘tır). Bu, Allah katında olan bir kitaptır. Bu kitapta, olacak her hâdise yazılmıştır. Bir kişi her ne amelde bulunacak ise, ana rahminde iken kayıt olunmuştur. Fakat Allah’u Teâlâ kulun yönelmesine göre, bu Levh-i Mahfuz’da olan kaderi dilerse değiştirir. Allah’u Teâlâ Sûre-i Ra’d, Âyet 38-39’da şöyle buyurmaktadır:

″… Her şeyin vâdesi, bir kitapta kayıtlıdır.* Allah’u Teâlâ, dilediği hükmü siler ve dilediğini sâbit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.″

Levh-i Mahfuz hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ لَوْحًا مَحْفُوظًا مِنْ دُرَّةٍ بَيْضَاءَ صَفَحَاتُهَا مِنْ يَاقُوتَةٍ حَمْرَاءَ قَلَمُهُ نُورٌ لِلّٰهِ فِيهِ فِي كُلِّ يَوْمٍ سِتُّونَ وَثَلاثُمائَةِ لَحْظَةٍ يَخْلُقُ وَيَرْزُقُ وَيُمِيتُ وَيُحْيِي وَيُعِزُّ وَيُذِلُّ وَيَفْعَلُ مَا يَشَاءُ. (طب عن ابن عباس)

″Allah’u Teâlâ beyaz inciden bir Levh-i Mahfuz yarattı ki, onun sayfaları kırmızı yakuttan olup kalemi de nûrdur. Allah’u Teâlâ için her gün üç yüz altmış lâhza vardır (her gün üç yüz altmış defa nazar eder). Yaratır, rızık verir, öldürür, yaşatır, aziz kılar, zelil eder ve dilediğini yapar.″[3]

Bu bahiste Kur’ân-ı Kerîm‘de çok sıkı tembih vardır ki, siz isteyin vereceğim, denmiştir. Biz her ne istersek Hakk‘ın rızâsına (şeriata) uygun olan isteklerimizin hepsini Allah’ın vereceğine inanmalıyız. Kaderimde var ise zâten istesem de istemesem de olur demek, büyük günahtır; hattâ belki de küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hakk bu kadar vaadler ediyor ki, siz çalışırsanız, isterseniz; Cenneti, Cemâli, rızâyı vereceğini söylüyor.

Bu hususta Cenâb-ı Hakk Teâlâ Sûre-i Yûnus, Âyet 4’te şöyle buyurmaktadır:

″Hepiniz O‘na dönersiniz. Bu, Allah’u Teâlâ’nın hak olan vaadidir. Şüphesiz O, mahlûkları yoktan var etmiştir. Sonra îman edip sâlih amellerde bulunanların mükâfatını adâletle vermek için, onları geri iâde eder. Kâfir olanlar için de küfürleri sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve elim bir azap vardır.

Cebriyye, Mürcie ve Kaderiyye gibi bâtıl mezhepler, İlm-i Ezeliyye‘ye karıştıkları için dalâlete düşüp kâfir olmuşlardır.

Mürcie ve Cebriyye Mezhebi: Ezelde ne var, ne yok hepsi tayin edilmiş, iyi ve kötü ne ise olacak olmuş, bu değişmez. Hem de kulun elinde bir şey yoktur. Hepsini yapan Allah‘tır. O takdir etmese kim yapabilir, derler. Ve Cennetlik, Cehennemlik ezelde olmuştur. Kulun çalışması fayda vermez, derler. Kur’ân-ı Kerîm’e ve Hadis-i Şerif’lere muhâlif sözler ile kâfir, zındık olurlar. Bunlar, bu sözleri ile Allah’a iftira etmektedirler.

Kaderiyye Mezhebi: İnsan ne isterse yapar, Allah ne karışır. Kul fiilinin yaratıcısıdır, derler. Bunlar Allah‘ın yaratmasını yani kula kudret ve kuvvet vermesini inkâr ederler. Kâfir, zındık olurlar. Bunlar da Allah’a iftira etmektedirler.

Bunlar hakkında Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

صِنْفَانِ مِنْ اُمَّتِى لَعَنَهُمُ اللّٰهُ الْقَدَرِيَّةُ وَالْمُرْجِئَةُ الَّذِينَ يَقُولُونَ الْاِيمَانُ اِقْرَارٌ لَيْسَ فِيهِ عَمَلٌ (الديلمى عن حذيفة)

Ümmetimden iki sınıf var ki, Allah’ın lâneti onlara olsun. Biri kaderiyye, biri mürciedir. Bunlar ″Îman yalnız dil ile tasdikten ibârettir, onda amel yoktur″ derler.[4]

Hak olan Ehl-i Sünnet Mezhebi ise: Allah‘u Teâlâ yaratıcıdır. Kul fâili muhtardır. Yani kul, hayır veya şer kendi fiilini seçmekte serbesttir. Kul evvelâ işe niyetle teşebbüs eder, o işe karar verir. Allah’u Teâlâ da ondan sonra o işi yaratır; kula kuvvet, kudret verir. Kul bir şeye yönelip istemeden Allah‘u Teâlâ onu yaratmaz; kuvvet, kudret vermez. Hayrı rızâsı olarak verir. Şerri ise rızâsı olmayarak verir, der. İşte bu görüşten başkası reddedilmiştir.

Yukarıda zikredilen Mürcie ve Cebriyye gibi bâtıl mezhepler ise, ezelde bizim başımıza her ne gelecekse, Allah yazmıştır. Şimdi biz ne yapsak faydasızdır; öyle dilemiş, derler. İşte bu söz Allah’a karşı büyük iftirâdır, şeytan mezhebidir. Bu fâsıklar: ″Allah‘ın kazasından, kaderinden kurtulamazsın″ derler de böylece kaygısız olurlar, def‘i için Allah‘a yalvarıp çâresine bakmazlar.

Bu hususta Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَنْ يَنْفَعَ حَذَرٌ مِنْ قَدَرٍ وَلَكِنَّ الدُّعَاءَ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ فَعَلَيْكُمْ بِالدُّعَاءِ عِبَادَ اللّٰهِ. (حم طب ع والحكيم عن معاذ بن جبل)

″Kaderden sakınmak fayda vermez. Velâkin duâ etmek fayda verir; ister inmiş olsun, isterse inmemiş olsun. Ey Allah’ın kulları! Size (kader meselesinde def’ine çalışmanız için) Allah’a duâ edip yalvarmanızı tavsiye ederim.″[5]

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem bir diğer Hadis-i Şerif’inde de şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَلَسْتُمْ بِهَا فَلَا تَهْبِطُوا عَلَيْهَا (خ ت عن اسامة بن زيد)

″Tâun (veba), bir yerde baş gösterir ve siz de orada bulunursanız, oradan çıkmayın! Şâyet bir yerde baş gösterir ve siz de orada olmazsanız, o yere girmeyin!″[6]

Yine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ أَوْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ (خ عن انس وعن ابى هريرة)

″Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını arzu ederse, sıla-i rahim yapsın.″[7]

اَلصَّدَقَةُ الْمَرْءِ الْمُسْلِمِ تَزِيدُ فِي الْعُمْرِ وَتَمْنَعُ مِيتَةَ السُّوءِ.

″Müslüman kimsenin sadakası, ömrü artırır ve kötü ölümü önler.″ [8]

إِنَّ الرَّجُلَ لَيُحْرَمُ الرِّزْقَ بِالذَّنْبِ يُصِيبُهُ وَلَا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلَّا الدُّعَاءُ وَلَا يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ إِلَّا الْبِرُّ (حم عن ثوبان)

″Muhakkak kişi işlediği günahla rızıktan mahrum kalır. Kaderi ancak duâ geri çevirir. Ömür de ancak iyilikle artar.″[9]

Nitekim Yunus Aleyhisselâm’ın kavmine belâ geldiği halde yaptıkları duâ ile o belâ üzerlerinden kalktı ve ömürleri de uzadı. Bu husus Sûre-i Yûnus, Âyet 96-98’de açık bir şekilde geçmektedir.

Bu konu hakkında daha nice Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif vardır. Allah’u Teâlâ kimseyi kâfir, Cehennemlik ve azap vermek için yaratmamıştır. Nitekim Allah’u Teâlâ Sûre-i Kehf, Âyet 55’te:

″Kendilerine hidâyet (Kur’ân ve Peygamber) geldiği zaman, insanları îman etmekten ve Rablerinden bağışlanma dilemekten meneden olmadı, ancak geçmiş ümmetlerin başlarına gelen felâketlerin gelmesini veya kendilerine azâbın ayânen gelmesini istemeleri oldudiye buyurmuştur. Allah’a ve âhirete îman etmekten meneden ne vardır? Bakınız, eğer Allah’u Teâlâ Cehennemlik yaratmış olsaydı, size îmandan meneden şey nedir? diye sormazdı.

Nitekim Sûre-i Nisâ, Âyet 147’de: Siz şükreder ve îman ederseniz, Allah’u Teâlâ size ne diye azap etsin? Allah’u Teâlâ Şâkir’dir (az ibâdete çok mükâfat verendir), her şeyi bilendirdiye buyrulmuştur. Yani, siz îman edip amel-i sâlih işlerseniz, size azap da yoktur, diye buyurmuşken, bâzıları bu delilleri yok sayıp Allah’a iftirâ ederler.

Eğer Allah‘u Teâlâ, kulun dilediğini vermeyip, zâten mukadder ne ise olur, dedikleri doğru olsa idi, namazın her rek‘atında okuduğumuz Sûre-i Fâtiha, Âyet 5-7’de: ″Allah’ım! Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Sana sığınırız.* Bizi doğru yola hidâyet et,* o doğru yol ki, kendilerine in’am (ihsan) ettiklerinin, gazaba uğramayanların ve dalâlete düşmeyenlerin yoludur″ diye bu kadar duâ etmek, ne lâzım idi.

Bir kişi, zâten İlm-i Ezelî‘de her ne olacaksa olmuş; Cennetlik, Cehennemlik her ne ise zâten olacak olmuş der de kaygısız olursa, yukarıda Kur’ân’da geçen Allah’ın bütün vaadlerini ve bu delilleri hiçe saymış olur. Eğer ne olacak, ne bitecek onu Allah‘u Teâlâ bilmez dese, o da İlm-i Ezeliyye‘yi inkâr olur. Bunun içindir ki, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem yukarıda geçen Hadis-i Şerif‘lerinde İlm-i Ezelî hakkında konuşmaktan menetmiştir.

Sonuç olarak Ehl-i Sünnet’e göre; Allah’u Teâlâ’nın İlm-i Ezeliyesi bakımından kader tektir. Çünkü Allah’u Teâlâ, yerde ve gökte, gizli ve âşikâr olmuş ve olacağı, gelmiş ve geleceği dil ile söyleneni hattâ hatıra geleni dahi ilm-i ezeliyesiyle bilir. Şu halde bilmediği bir şey yoktur. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Talâk, Âyet 12’de şöyle buyurmaktadır: ″… Muhakkak Allah’u Teâlâ’nın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.″


[1] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 1411, 10296; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 45/18.

[2] Sünen-i Tirmizî, Kader 2; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 6003.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12348.

[4] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 636.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 21033; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 16627; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 3123; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 354/3.

[6] Sahih-i Buhârî, Enbiya 54; Sünen-i Tirmizî, Cenâiz 65.

[7] Sahih-i Buhârî, Buyû 13, Edeb 12.

[8] Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 355.

[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 21352.


Ecel:

Ecelin iki yönü vardır. Ecel-i Müsemmâ ve Ecel-i Muallak‘tır.

Ecel-i Müsemmâ: Vakti geldiğinde; günü, saati, dakikası, saniyesi bile şaşmayan eceldir. Görünüşte bir şey bir şeye sebep olur, eceli gelen kişi sapasağlam dahi olsa ölür. Bu şekilde ecelin vakti gelince, ne bir an ileri alınır, ne de bir an geri bırakılır. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Münâfikûn, Âyet 11’de: ″Halbuki Allah’u Teâlâ, hiçbir şahsı eceli geldiği vakit sonraya bırakmaz″ diye buyurmuştur. Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى إِذَا أَرَادَ قَبْضَ رُوحِ عَبْدٍ بِأَرْضٍ جَعَلَ لَهُ فِيهَا أَوْ قَالَ بِهَا حَاجَةً (حم عن ابى عزة)

″Allah’u Teâlâ bir kulun ruhunu bir yerde almayı dilediğinde, onun için orada bir ihtiyaç yaratır.″[1]

Ecel-i Muallak (Ecel-i Kazâ): Bir sebebe bağlı olarak değiştirilmesi takdir edilmiş eceldir. Her nefsin eceli, Levh-i Mahfuz’da belirlenmiştir. Kulların dünyâda yaptıkları amelerine göre, ömürlerinin uzayıp kısalması Allah’ın takdirindedir. Bu husus Sûre-i Ra’d, Âyet 39’da şöyle geçmektedir:

Allah’u Teâlâ, dilediği hükmü siler ve dilediğini sâbit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.″

Meselâ: Allah’u Teâlâ, Yunus Aleyhisselâm’ın kavmini helâk etmek üzere belâ gönderince, onlar belânın ilk alâmetlerini gördüğünde hemen îman edip tevbe etmeleri neticesinde, üzerlerindeki belâ kalkmış ve ömürleri de uzamıştır. Bu husus Sûre-i Yûnus, Âyet 96-98’de şöyle geçmektedir:

″Şüphesiz ki, aleyhlerinde Rabbinin kelimesi (hükmü) hak olanlar, îman etmezler.* Onlar, elim azâbı görünceye kadar delillerin hepsini görseler de yine îman etmezler.* Helâk olan bir belde ahâlisi, onlara azap inmeden önce îman etselerdi de bu îmanları kendilerine fayda verseydi ya! Ancak Yunus’un kavmi, azap işâretlerini görür görmez îman ettiler. Biz de onlardan, dünyâ hayatında zelil olacakları azâbı kaldırdık ve onları bir müddete kadar faydalandırdık.″

Ömrün uzayabileceğine dair Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

بِرُّ الْوَالِدَيْنِ يَزِيدُ فِي الْعُمُرِ وَالدُّعَاءُ يَرُدُّ الْقَضَاءَ وَالْكَذِبُ يَنْقُصُ الرِّزْقَ (عد والديلمي عن أبي هريرة)

″Anne ve babaya yapılan iyilik ömrü uzatır. Duâ kazâyı önler. Yalan da rızkı eksiltir.″[2]

إِنَّ صَدَقَةَ الْمُسْلِمِ تَزِيدُ فِي الْعُمُرِ، وَتَمْنَعُ مِيتَةَ السُّوءِ، وَيُذْهِبُ اللّٰهُ بِهَا الْكِبْرَ وَالْفَخْرَ (طب عن كثير بن عبد اللّٰه المزنيّ)

″Müslüman bir kimsenin verdiği sadaka, ömrünü artırır ve kötü sondan muhafaza eder ve Allah’u Teâlâ ondan kibir ve gururu giderir.″[3]

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ أَوْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ (خ عن انس وعن ابى هريرة)

″Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını arzu ederse, sıla-i rahim yapsın.″[4]

Yine kulların yaptıkları kötü ameller sebebiyle ömürlerinin kısalacağına dair Allah’u Teâlâ Sûre-i Enfâl, Âyet 54’te şöyle buyurmuştur: ″Onların bu hâli, Âl-i Firavun (Firavun ve adamları) ile onlardan öncekilerin hâli gibidir. Onlar, Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı. Biz de onları günahları sebebiyle helâk ettik ve Âl-i Firavun’u da denizde gark ettik. Bunların hepsi zâlim idiler.″

Bu husus İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ‘dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te de şöyle geçmektedir:

مَا ظَهَرَ الْغُلُولُ فِي قَوْمٍ قَطُّ إِلَّا أُلْقِيَ فِي قُلُوبِهِمْ الرُّعْبُ وَلَا فَشَا الزِّنَا فِي قَوْمٍ قَطُّ إِلَّا كَثُرَ فِيهِمْ الْمَوْتُ وَلَا نَقَصَ قَوْمٌ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلَّا قُطِعَ عَنْهُمْ الرِّزْقُ وَلَا حَكَمَ قَوْمٌ بِغَيْرِ الْحَقِّ إِلَّا فَشَا فِيهِمْ الدَّمُ وَلَا خَتَرَ قَوْمٌ بِالْعَهْدِ إِلَّا سَلَّطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ الْعَدُوَّ (موطأ عن ابن عباس)

″Bir kavimde devlet malından hırsızlık zuhur ederse, Allah’u Teâlâ o kavmin kalplerine korku koyar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa, orada ölümler artar. Bir kavim ölçü ve tartıyı noksan ederse, Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin mahkemelerinde haksız yere hüküm verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönerse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.″[5]

Ayrıca tedbir almayarak tehlikeden sakınmayan kimselerin de ömürleri kısalabilir. Bir kimse sürekli tehlikeli işler yaparsa, meselâ: Devamlı frensiz arabaya binerse, tedbirini almadığı için muhakkak kazâ yapar, bu şekilde erken ölebilir. Çünkü tedbir almak dinimizin bir emridir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Enfâl, Âyet 60’ta şöyle buyurmaktadır: ″Ey Mü’minler! Onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten ve atlardan hazırlayın...″

Yine bu hususta Enes b. Mâlik Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

″Yâ Resûlallah! devemi bağlayıp da mı, yoksa salıverip de mi Allah’a tevekkül edeyim?″ diye soran bir adama, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ (ت عن انس)

Deveni bağla ve sonra tevekkül et.″[6]

Kader mevzuunda olduğu gibi ecelin de böyle iki yönü vardır. Sonuç olarak Allah’u Teâlâ’nın İlm-i Ezeliyesi bakımından kader de ecel de tektir.

Soru: Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz;

صِلَةُ الرَّحِمِ تَزِيدُ فِى الْعُمْرِ.

″Hısım ve akrabayı ziyâret ömrü uzatır″[7] buyurmuştur. Eğer insanın tek eceli olsaydı, onun uzaması düşünülmezdi?

Cevap: Bu Hadis-i Şerif’te yer alan ″Ziyâde″nin izahı şöyledir: Hısım ve akrabayı ziyâret etmeseydi, o kimsenin ömrünün meselâ; elli yıl olacağı Allah’u Teâlâ’nın ilminde mevcuttu. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk onun hısım ve akrabayı ziyâret edeceğini ve bu sebeple ömrünün yetmiş yıl olacağını da biliyordu. Binâenaleyh burada yüce Allah’ın hüküm ve irâde ettiği, onun hısım ve akrabasını ziyâret ederek yetmiş yıl yaşayacağı şıkkıdır. İşte aradaki yirmi yıl bu meziyeti sebebiyle –sılai rahim yapmamış olsaydı ömrünün elli yıl olacağına dair ilmi ilâhiye nazaran- bir ziyâde (ömrün uzaması) sayılmıştır. Bu izah tarzı şu temele istinâd ediyor ki Allah’u Teâlâ, icat edilecek ma’dûmun (mevcut olmayanın) nasıl icat edileceğini bildiği gibi icat edilmeyecek ma’dûmun, şayet icat edilecek olsaydı nasıl icat edilebileceğini de bilir. Tıpkı Cehennemliklerin, dünyaya döndürülmeyeceklerini bildiği halde şayet dünyaya iade edilecek olsalardı eski küfürlerine döneceklerini şu Âyet-i Kerîmesiyle haber verdiği gibi: ″… Eğer tekrar dünyâya dönseler, yine nehyedildikleri fenâlıklara dönerlerdi. Şüphesiz ki onlar, yalancıdırlar.″[8]

Ehl-i Sünnete göre; öldürülen bir şahıs da Allah’u Teâlâ’nın kendisine takdir etmiş olduğu ecelin gelmesi sebebiyle ölmüştür. Bir kazâ sonucu ölen de böyledir. Çünkü Allah’u Teâlâ, yerde ve gökte, gizli ve âşikâr olmuş ve olacağı, gelmiş ve geleceği dil ile söyleneni hattâ hatıra geleni dahi ilm-i ezeliyesiyle bilir. Şu halde bilmediği bir şey yoktur. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Talâk, Âyet 12’de şöyle buyurmaktadır: ″… Muhakkak Allah’u Teâlâ’nın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.″


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14990, 20980.

[2] Kenz’ul-Ummal 45520; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 244/3.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 13508; Kenz’ül-İrfan, Hadis No: 355.

[4] Sahih-i Buhârî, Buyû 13, Edeb 12.

[5] İmam Mâlik, Muvatta, Cihat 13.

[6] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Kıyâmet 60; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 336/13.

[7] Mâturidiyye Akâidi, s. 159; Sahih-i Buhârî, Buyû 13, Edeb 12.

[8] Sûre-i En’am, Âyet 28.


Rızık:

Rızık, helal olanları kapsadığı gibi, haram olanları da kapsar. Ehl-i Sünnet’e göre; ″İnsanın yediği şey, ister helal ister haram olsun, onun rızkıdır.″ (Bâtıl fırka) Mutezile ise, ″Haram rızık değildir″ demiştir. Bu ihtilaf şundan oluşmuştur ki, ″Rızık″ kelimesi bize göre canlının kendisiyle beslendiği şeyin adı olmuştur. Onlara göre ise, sadece meşru olarak canlının mülkiyetine giren şeydir. Onların görüşü yanlıştır. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk’ın , şu Âyet-i Kerîmesi ile bütün canlıların rızkını vereceğine dair olan vaadinden cayması neticesini doğurur: ″Yeryüzünde hiçbir canlı varlık yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.″[1] Halbuki hayvanlar için mülkiyet düşünülemez. Bâzen insan, ömrü boyunca haram yer, herhalde böylesi için, ″Allah’u Teâlâ’nın rızkını yememiştir″ denilemez.

Soru: Haram, Allah’ın rızkı ise niçin onun yenilmesinden ötürü cezâ veriyor?

Cevap: Kulun, onun çaresine başvurması, ona yönelmesi ve onu tercih etmesinden ötürü. Zîrâ Allah’u Teâlâ mutlak olarak rızık vereceğini vaad etmiş ve şu Âyet-i Kerîmesinde de belirttiği üzere onun helal yoldan aranmasını kuluna emretmiştir: ″Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin.″[2] Kul, hırsı ve nefsânî arzusu sebebiyle rızkı helal olmayan yoldan arayınca, Yüce Allah da onu kendisine o yoldan verir, fakat yanlış tercihi ve emr-i ilâhiye muhalefeti yüzünden onu cezalandırır. Tıpkı daha önce söylediğimiz gibi; ölüm, öldürülen kimse de Allah’u Teâlâ’nın yaratmasıyla hâsıl olur, fakat Cenâb-ı Hakk ölümün sebebine başvurması ve onu kasdetmesi yüzünden kâtili cezalandırır.[3]

Her canlının rızkını Allah’u Teâlâ verdiğinden dolayı bir kulun, ″Nasıl olsa rızkım gelir, beni bulur″ diyerek boş boş beklememesi gerekir. Kul elinden geleni yapmak zorundadır. Allah’u Teâlâ’nın da takdiri ne ise, o rızıkta gelir kendini bulur. O kulun ilim ve makam sahibi olması ya da câhil olması Allah’u Teâlâ’nın vereceği rızkı etkilemez. Nice ilim sahibi olan kişiler vardır ki, maddi durumları zayıftır, nice câhil gibi gözüken kişiler de vardır ki, maddi durumları çok iyidir. Allah’ın takdiri neyse o olur. Her şey O’nun dilemesiyledir. Dilediğinin rızkını artırır, dilediğinin de rızkını azaltır.[4] Allah’u Teâlâ rızkı dilediğine, ilmi de çalışana verir.


[1] Sûre-i Hûd, Âyet 6.

[2] Sûre-i Bakara, Âyet 168.

[3] Mâturidiyye Akâidi, s. 158.

[4] Bakınız: Sûre-i İsrâ, Âyet 30, Sûre-i Sebe, Âyet 36.