Peygamberlere İnanmak:

İnsanları doğru yola sevk etmek üzere Cenâb-ı Hakk Peygamberler göndermiştir. Onların kimi Resûl, kimi Nebî’dir. Peygamberlerin sayısı hakkında Ebû Zerr Radiyallâhu anhu, şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ كَمِ النَّبِيُّونَ قَالَ مِائَةُ أَلْفِ نَبِيٍّ وَأَرْبَعَةٌ وَعِشْرُونَ أَلْفَ نَبِيٍّ قَالَ قُلْتُ كَمِ الْمُرْسَلُونَ مِنْهُمْ قَالَ ثَلاثُمِائَةٍ وَثَلاثَةَ عَشَرَ (ك هب عن أبي ذر)

″Yâ Resûlallah! Nebîlerin sayıları ne kadardır?″ diye sordum: Buyurdu ki: ″Nebîlerin adedi yüz yirmi dört bindir.″ Yâ Resûlallah! ″Onlardan kaçı Resûldür?″ deyince de, buyurdu ki: ″Onlardan üç yüz on üçü Resûldür.″[1]

Peygamberlerin içerisindeki Resûl ve Nebî ayrımı şöyle ifade edilmiştir: ″Nebî″; kendisinden önce gelen Peygamberin şeriatını ihyâya memur Peygamberdir. ″Resûl″ ise; kendisinden önce gelen Peygamberin şeriatını değiştirerek, yeni emirlerle farklı bir şeriat getiren Peygamberdir. Böylece önceki Peygamberlerin şeriatında değişiklik yapanlara hem Nebî, hem de Resûl denir.

Allah’u Teâlâ, insanların mahşer gününde: ″Yâ Rabbi! Emir ve nehiylerini bize tebliğ edip anlatacak Peygamberler gönderseydin, Sana îman ederdik″ demelerine imkan bırakmamak için Peygamberleri, müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermiştir.


[1] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 124; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 4131.


Peygamberlerin Özellikleri:

Peygamberler, in­sanlara örnek olacak sûrette faziletli ve akıllı, güvenilir, doğru söyleyen, ilâhi emirleri tebliğ eden, seçkin insanlardır. Peygamberlerde ismet sıfatı vardır.[1] İsmet;günahtan korunmuş olmak, demektir. Peygamberler de beşerdir. Bu sebeple onlar da yanılabilirler. Fakat bunlar o yanılgı ve hatâ üzerinde kalmazlar. Allah’u Teâlâ onları derhal ikaz edip uyarır. Aksi halde Peygamberler hiç yanılmasaydı, beşer olmaz, melek olurlardı. Ancak Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir.

Her bir Peygamber, bir Esmâ’nın mazharıdır. Esmâ’ul-Hüsnâ ne kadar ise, o kadar Peygamber meşrebi vardır. Her bir Peygamber meşrebinde evliyâ vardır. Bu evliyâlar da kıyâmete kadar gelecektir. Mü’minler, gönderilen bütün Peygamberlere aralarında ayrım yapmaksızın aynı şekilde îman etmek zorundadırlar.


[1] Bu özellikler şu kavramlar ile ifade edilmiştir: Sıdk (doğru), Emânet (güvenilir), İsmet (günahtan korunmuş), Fetânet (akıllı, zekî) ve Tebliğ (Allah’tan aldıkları emir ve nehyi ulaştırmak).


Kur’ân-ı Kerîm’de İsimleri Geçen Peygamberler:

Âdem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İshâk, İsmâil, Yâkub, Yusuf, Yunus, Şuayb, Lût, Yahyâ, Zekeriyya, Mûsâ, Hârun, Dâvud, Süleyman, İlyas, Eyyüb, Zülkifl, Îsâ, Elyesa, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Muhammed Aleyhimüsselâm’dır.[1]


[1] Ancak Hz. Zülkarneyn, Hz. Lokman ve Hz. Üzeyr’in Peygamber olmadığını söyleyen âlimler de vardır.


Ulu’l-Azim Peygamberler:

Peygamberlerin büyükleri; Âdem, Nûh,İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Aleyhimüsselâm’dır. Bunlara Ulu’l-Azim Peygamberler denir.

Bu husus Sûre-i Ahkâf, Âyet 35’te şöyle geçmektedir:

″Ey Habîbim! O halde, (kâfirlerin eziyetlerine) Peygamberlerden Ulu’l-Azim olanların sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar hakkında (azâbın inmesi için) acele etme…″

Îman bakımından Peygamberler arasında ayrım yapmak câiz değildir. Ancak fazilet ve derece bakımından üstün olanlar vardır. Bu husus Sûre-i Bakara, Âyet 253’te: O Resullerin bâzısını bâzısı üzerine üstün kıldık…diye geçmektedir.[1]

İlk Peygamber Âdem Aleyhisselâm’dır. Peygam­berlerin derece bakımından en büyüğü ve sonuncusu da Muhammed Mustafa Sallallâhu aleyhi ve sellem’dir; bütün insanlığa ve cinlere gönderilmiştir. Allah’u Teâlâ onun hürmetine ümmetini diğer ümmetlerden üstün kılmıştır. Bu husus Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 110’da: ″Ey Mü’minler! Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…″[2] diye geçmektedir. Bu hususta İmam Mâturidî, ″Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne″ adlı eserinde, Muhammed Mustafa Sallallâhu aleyhi ve sellem’in diğer Peygamberlerden üstün olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Yine bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 81-82’de şöyle buyurmuştur:

Ey Habîbim! Hatırlat o vakti ki, Allah’u Teâlâ Peygamberlerden: ″Size verilen kitap ve hikmetten sonra, size verilenleri tasdik edici olarak gelecek olan Peygambere (Muhammed Aleyhisselâm’a) îman ve yardım edeceksiniz″ diye ahid almıştı. Onlara: ″Bu ahdimi ikrar ve kabul ettiniz mi?″ diye buyurdu. Onlar da: ″Kabul ettik″ dediler. Allah’u Teâlâ da: ″Birbirinizin üzerine şâhit olun ve Ben de sizinle beraber şâhidim″ buyurdu.* Artık bu ahidden sonra, kim hakkı kabulden yüz çevirirse, işte onlar (dinden çıkmış) fâsıklardır.

Bu âyetler ile ilgili olarak İmam Ali ve İbn-i Abbas Radiyallâhu anhum şöyle buyurmuşlardır:

مَا بَعَثَ اللّٰه نَبِيًّا مِنْ الْأَنْبِيَاء إِلَّا أَخَذَ عَلَيْهِ الْمِيثَاق لَئِنْ بَعَثَ اللّٰه مُحَمَّدًا وَهُوَ حَيّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ وَلَيَنْصُرَنَّهُ وَأَمَرَهُ أَنْ يَأْخُذ الْمِيثَاق عَلَى أُمَّته لَئِنْ بُعِثَ مُحَمَّد وَهُمْ أَحْيَاء لَيُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَيَنْصُرَنّه (ابن كثير، التفسير القران العظيم عن على وبن عباس)

″Allah’u Teâlâ, gönderdiği Peygamberlerin hepsinden ahid almıştır ki, onlar hayatta iken Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilirse, ona îman edip yardım etsinler. Ümmetlerinden de, onlar hayatta iken Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilirse, ona îman edip yardım edeceklerine dair ahid alsınlar.″[3]

Yine Alu’l-Azim Peygamberler içerisinden Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in üstünlüğüne dair İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir.

جَلَسَ نَاسٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَنْتَظِرُونَهُ فَخَرَجَ حَتَّى إِذَا دَنَا مِنْهُمْ سَمِعَهُمْ يَتَذَاكَرُونَ فَتَسَمَّعَ حَدِيثَهُمْ فَإِذَا بَعْضُهُمْ يَقُولُ: عَجَباً إِنَّ اللّٰهَ اتَّخَذَ مِنْ خَلْقِهِ خَلِيلاً فَإِبْرَاهِيمُ خَلِيلُهُ. وَقَالَ آخَرُ: مَاذَا بِأَعْجَبَ مِنْ (وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسَى تَكْلِيماً) وَقَالَ آخَرُ: فَعِيسَى كَلِمَةُ اللّٰهِ وَرُوْحُهُ. وَقَالَ آخَرُ: وَآدَمُ اصْطَفَاهُ اللّٰهُ. فَخَرَجَ عَلَيْهِمْ فَسَلَّمَ وَقَالَ: قَدْ سَمِعْتُ كَلاَمَكُمْ وَعَجَبَكُمْ أَنَّ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلُ اللّٰهِ وَهُوَ كَذَلِكَ وَمُوسَى نَجِيُّهُ وَهُوَ كَذَلِكَ وَعِيسَى رُوْحُهُ وَكَلِمَتُهُ وَهُوَ كَذَلِكَ وَآدَمُ اصْطَفَاهُ اللّٰهُ تَعَالَى وَهُوَ كَذَلِكَ أَلاَ وَأَنَا حَبِيبُ اللّٰهِ وَلاَ فَخْرَ وَأَنَا حَامِلُ لِوَاءِ الْحَمْدِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تَحْتَهُ آدَمُ فَمَنْ دُونَهُ وَلاَ فَخْرَ وَأَنَا أَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ فَخْرَ وَأَنَا أَوَّلُ مَنْ يُحَرِّكُ غَلَقَ الْجَنَّةِ وَلاَ فَخْرَ فَيَفْتَحُ اللّٰهُ فَيُدْخِلُنِيهَا وَمَعِى فُقَرَاءُ الْمُؤْمِنِينَ وَلاَ فَخْرَ وَأَنَا أَكْرَمُ الأَوَّلِينَ وَالآخِرِينَ عَلَى اللّٰهِ وَلاَ فَخْرَ (ت الدارمى عن ابن عباس)

Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından bâzı insanlar oturmuş, onu bekliyorlardı. Sonra Peygamberimiz Sallallâhua leyhi ve sellem dışarı çıktı. Onlara yaklaşınca, aralarında bir meseleyi görüştüklerini işitti. Onların sözüne kulak verdi. Bir de ne görsün! Bâzısı şöyle diyor: ″Şaşılacak şey! Allah’u Teâlâ mahlûkatından dost edinmiş. İbrâhim Aleyhisselâm onun dostudur.″ Diğeri şöyle dedi: ″Allah’u Teâlâ Mûsâ Aleyhisselâm’a da hitap ile konuştu. Bundan daha hayret verici ne vardır.″ Bir diğeri: ″Îsâ Aleyhisselâm da Allah’ın kelimesi ve ruhudur″ dedi. Bir diğeri de: ″Allah’u Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı da seçmiştir (seçkin kılmıştır). Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve selllem onların yanına çıkagelip selâm verdi ve şöyle buyurdu: ″İbrâhim Allah’ın dostudur ki, o böyledir. Mûsâ, Allah’ın konuştuğu kişidir ki, o böyledir. Îsâ ruhudur ki, o böyledir. Allah’u Teâlâ Âdem’i de seçmiştir (seçkin kılmıştır) ki, o böyledir″ şeklindeki sözlerinizi ve hayretinizi işittim. İyi bilin ki, ben de Allah’ın Habîbiyim. Bunu övünmek için söylemiyorum. Mahşer gününde, altında Âdem ve ondan sonrakilerin bulunacağı Hamd Sancağı’nı ben taşıyacağım. Bunu övünmek için söylemiyorum, hakikat budur. Mahşer gününde ilk şefaat eden ve şefaati ilk kabul edilen benim. Bunu övünmek için söylemiyorum, hakikat budur. Cennetin kapı halkalarını ilk hareket ettirecek olan benim. Bunu övünmek için söylemiyorum, hakikat budur. Bunun sonucu Allah’u Teâlâ kapıyı açacak ve beni içeri girdirecektir. Beraberimde de Mü’minlerin fakirleri bulunacaktır. Bunu övünmek için söylemiyorum. Allah katında öncekilerin ve sonrakilerin en kıymetli olanı benim. Bunu da övünmek için söylemiyorum, hakikat budur.[4]

Yine Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اتَّخَذَ اللّٰهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا وَمُوسَى نَجِيًّا وَاتَّخَذَنِي حَبِيبًا ثُمَّ قَالَ: وَعِزَّتِي وَجَلَالِي لَأُوثِرَنَّ حَبِيبِي عَلَى خَلِيلِي وَنَجِيِّي (هب عن ابى هربرة)

Allah’u Teâlâ İbrâhim’i Halîl (dost), Mûsâ’yı Kelîmullah ve beni de Habîb (sevgili) edindi ve sonra: ″İzzetim ve Celâlim’e yemin olsun ki sevgilimi, dostuma ve sırdaşıma elbette tercih ederim, üstün tutarım″ buyurdu.[5]

Bundan dolayı Peygamber Efendimize, ″Habîbullah″ diye söylenir ki, ″Allah’u Teâlâ’nın sevgilisi″ demektir. Bu da bizim Peygamberimizin diğer Peygamberlerden Allah katında daha sevgili ve derece bakımından daha üstün olduğunu gösterir.


[1] Yine bu hususta bakınız: Sûre-i İsrâ, Âyet 55.

[2] Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 110.

[3] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 7; İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim, c. 3, s. 81; Celâleddin es-Suyûti, ed-Dürr’ül-Mensûr, c. 3. s. 566-567.

[4] Sünen-i Tirmizî, Menâkib 1; Sünen-i Dârimî, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’e verilen üstünlükler 8 (48)

[5] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 1468; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 31893.


Mûcize:

Bir Peygamberin doğruluğuna şehâdet için onun tarafından Allah’u Teâlâ’nın kudretiyle meydana getirilen harikulade hâdiselerdir. Kur’ân’da Peygamberlerin mûcizelerine dair çok sayıda Âyet-i Kerîme vardır. Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallâhu aleyhi ve sellem’in de sayılamayacak kadar çok mûcizesi vardır. Ayı ikiye bölmesi[1] ve Mîraç mûcizesi[2] Kur’ân’da anlatılmaktadır. Ehl-i Sünnet itikâdına göre; Mirâç, hem ruh hem de beden ile gerçekleşmiştir.

İmam Mâturidî, ″Kitâbu’t-Tevhid″ adlı eserinde; Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’in gösterdiği mûcizelerden bâzılarını özetle şu şekilde kaydetmektedir: ″Kütüğün inlemesi, Ayın ikiye bölünmesi, taşın kendisine selam vermesi, devenin huzuruna gelip selâm vermesi, ağacın huzuruna gelip şehadette bulunması, birçok insanın az bir sudan içip kanması, az bir yemekle birçok insanın doyması, hicret esnâsında kendisini takip eden kişinin atının toprağa gömülmesi, Sevr mağarasına kadar gelen düşmanların Allah tarafından basiretlerinin bağlanması.″

İmam-ı Âzam Ebû Hanife de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in burada sayılan mûcizelerini,″ ed-Dürrü’l-Meknûn″1[3] adlı eserinde yer yer vermekte ve daha bir çok mûcizelerini anlatmaktadır.


[1] Sûre-i Kamer, âyet 1.

[2] Sûre-i İsrâ, Âyet 1.

[3] Bu kaside hakkında geniş bilgi için bakınız: “el-Mecme’atü’l-Kübra” Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul, Tirnovalı; No: 1510.


Kerâmet:

Peygamberlerden başka Allah dostlarından Allah’u Teâlâ’nın kudretiyle zuhur eden harikulâde hâdiselerdir. Bunlar da o velîlerin tâbi oldukları Peygamber için birer mûcize sayılır. Çünkü o Peygamber hakikaten Peygamber olmasaydı, kendisine tâbi olanlardan böyle kerâmetler zuhur edemezdi.

Hanefi Mezhebi’nin itikâdda imamı olan İmam Mâturudî’nin görüşlerinin yazıldığı ″Mâturidiyye Akâidi″ adlı kitapta, ″Velîlerin Kerâmetleri″ başlığı altında bu konu şöyle geçmektedir:

[Velîlerin kerâmetleri bize göre câizdir. Mûtezile buna muhaliftir. Yine sihir ile göz değmesi bize göre olağan olup onlara göre mümkün değildir.

Bu konudaki delilimiz, hem naklî hem de aklî yöndendir.

a. Nakli delil: Süleyman Aleyhisselâm’ın vezirine dair gelen ilâhi haberdir. Şöyle ki o, (Sebe Melikesi) Belkıs’ın köşkünü uzak mesâfeden kısa bir zaman içinde getirmiştir. Nitekim Allah’u Teâlâ (Sûre-i Neml, Âyet 40’ta) şöyle buyurmuştur: ″Ben onu sana gözünü kapayıp açıncaya kadar getiririm″ dedi…

Yine Nihavend’de bulunan Hz. Sâriye, Medîne’de halife Ömer Radiyallâhu anhu’nun:

يَا سَارِيَةُ الْجَبَلُ اَلْجَبَلُ

″Ey Sâriye dağa dikkat et dağa!″ sözünü işitmiştir. Halbuki ikisi arasında beş yüz fersahtan (2778 km’den) fazla bir mesafe bulunuyordu. Hz. Ömer’in mektubu (atılmak sûreti) ile Nil Nehri’nin taşması, Hz. Halid’in zehir içmesi ve bundan zarar görmemesi de meşhurdur. Tabiine ve Ümmet-i Muhammed’in sâlihlerine ait nakloluna gelen kerâmetler o dereceye ulaşmıştır ki, ahad yoluyla gelen bu rivâyetler bir araya getirildiği takdirde, kerâmetin mümkün olduğu noktasında tevâtür mertebesine varır.

(Tevâtür: Bir Hadis-i Şerif’i veya bir olayı, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan büyük bir topluluğun nesilden nesile başka topluluklara aktarmasıdır. Örneğin Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri tarafından fethedilen İstanbul’un alınması hâdisesinde olduğu gibi. Nesilden nesile söylenilerek günümüze kadar bu bilgi gelmiştir. Bunun aksini iddia etmek imkânsızdır.)

b. Akli delil: Kerâmet, tabiatta câri kanuna aykırı olarak vukû bulan ilâhi bir fiildir (olağanüstü bir haldir). Tâ ki kul, itaatkârlığın meyvesini tanısın ve dînin hak olduğuna dair basiret ve inancı artsın.

Soru: Kerâmet, bu tarzda vuku bulacak olsaydı, mucizeye benzer, Nebî ile velî birbirinden ayırt edilemezdi.

Cevap: Öyle değildir. Çünkü mûcize nübüvvet iddiasıyla beraber bulunur. Halbuki velî bunu iddia edecek olsa, anında kâfir olur ve kerâmete lâyık olma vasfından sıyrılır. Bilakis velî, Peygamber Aleyhisselâm’a bağlı olduğunu ikrar eder. Şüphe yok ki, velîye ait her bir kerâmet, tâbi olduğunu ikrar ettiği Peygamber hakkında bir mûcize sayılır. Böyle olunca da velî ile Nebî arasında benzerlik doğmaz.][1]

İşte yukarıda geçtiği gibi, Ehl-i Sünnet’e göre, evliyâ kerâmeti haktır ve bu hususta çok delil nakledilmiştir. Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 37’de geçtiği üzere Hz. Meryem’e Cennet meyvelerinin gelmesi, Sûre-i Kehf, Âyet 25’te geçtiği üzere Ashâb-ı Kehf’in 309 sene uyuması ve Sûre-i Neml, Âyet 40’da geçtiği üzere; Süleyman Aleyhisselâm’ın yanındaki baş veziri olan Âsaf b. Berhaya’nın Belkıs’ın sarayını Yemen’den Kudüs’e göz açıp kapayıncaya kadar getirmesi bunlardandır.[2]

Kerâmete dair Enes Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَا مِنْ عِنْدِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِى لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ وَمَعَهُمَا مِثْلُ الْمِصْبَاحَيْنِ يُضِيئَانِ بَيْنَ أَيْدِيهِمَا فَلَمَّا افْتَرَقَا صَارَ مَعَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا وَاحِدٌ حَتَّى أَتَى أَهْلَهُ (خ عن انس بن مالك)

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından iki kişi karanlık bir gece de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından çıktılar. Önlerinde meşâle gibi iki ışık belirdi. Birbirlerinden ayrılınca da, evlerine varıncaya kadar her birinin yolunu bir ışık aydınlattı.″[3]

Allah’u Teâlâ’nın, evliyâları vâsıtasıyla darda kalanlara yardım ettiğine dair de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِذَا انْفَلَتَتْ دَابَّةُ أَحَدِكُمْ بِأَرْضِ فَلاةٍ فَلْيُنَادِ: يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا عَلَيَّ يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا عَلَيَّ فَاِنَّ لِلّٰهِ فِى الأَرْضِ حَاضِرًا سَيَحْبِسُهُ عَلَيْكُمْ. (طب عن ابن مسعود)

″Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa, ″Ey Allah’ın has kulları! hapsedin. Ey Allah’ın has kulları! durdurun″ diye seslensin. Çünkü Allah’ın yeryüzünde hazır bulunan öyle kulları vardır ki, onu tutarlar.″[4]

Yine kerâmete dair Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

لَقَدْ كَانَ فِيمَا قَبْلَكُمْ مِنَ الْأُمَمِ مُحَدَّثُونَ فَاِنْ يَكُونُ فِى أُمَّتِى أَحَدٌ فَاِنَّهُ عُمَرُ (خ ت عن ابى هريرة)

″Yemin olsun ki, sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine ilham olunan kimseler vardı. Ümmetim içinde onlardan biri de şüphesiz Ömer’dir″[5] diye buyurmuştur.

Kuraklık olduğunda, Ashâb’ın önerisiyle Hz. Ömer, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in amcası Hz. Abbas’ı minber üzerine oturtup, kendisi de yanına oturur ve onu vesîle ederek yağmur duâsı yapardı. Bu husus Hz. Enes’den nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ كَانَ اِذَا قَحَطُوا اسْتَسْقَى بِالْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَقَالَ اللّٰهُمَّ اِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا فَتَسْقِينَا وَاِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا قَالَ فَيُسْقَوْنَ (خ طب عن انس)

Kuraklık olduğunda, Ömer b. el-Hattab, (Peygamberimizin amcası) Abbas İbn-i Abdulmuttalib’i vesîle ederek, ″Yâ Rabbi! Bizler, Peygamberimiz (hayatta iken) vesîlesiyle senden yağmur isterdik de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Peygamberimizin amcasının vesîlesiyle bize yağmur ihsan et″ diye duâ ederdi. Enes Radiyallâhu anhu der ki: ″Bu duâyı edince hemen yağmur yağardı.″[6]

İşte bu türden görülen kerâmetler o kadar çok nakledilmiştir ki, tevatür derecesine ulaşmıştır, yani inkârı mümkün değildir. Bir Hadis-i Kudsî’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ وَمَا تَقَرَّبَ اِلَيَّ عَبْدِى بِشَيْءٍ أَحَبَّ اِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ وَمَا يَزَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ اِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى اُحِبَّهُ فَاِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ لَهُ سَمْعُهُ الَّذِى يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِى يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِى يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِى يَمْشِى بِهَا وَاِنْ سَأَلَنِى أَعْطَيْتُهُ وَلَوِ اسْتَعَاذَنِى لَأُعِيذُنِيهِ (خ حب ق عن ابى هريرة)

Her kim Benim evliyâmdan birine düşmanlık ederse, Bana karşı harp ilan eyledi. Kulum Bana farz namazı kılarken yakın olduğu gibi başka bir şey ile yakın olamaz. O kulum, nâfilelere devam ettiği sürece, bu yakınlığı devam eder. Hattâ o kulumu severim. Bir kulumu seversem; onun işiten kulağı Ben olurum, Benim ile işitir. Gören gözü Ben olurum, Benim ile görür. Tutan eli Ben olurum, Benim ile tutar ve yürüyen ayağı Ben olurum, Benim ile yürür. Benden ne isterse istediğini veririm. Bana sığınır ise Ben de onu muhafazama alırım.[7]

Bu Hadis-i Kudsî’de de belirtildiği üzere, Allah’u Teâlâ diğer kullarına vermediği birçok özellikleri velî kullarına vermiştir. İşte kerâmet de, bu özellikte olan kişilerde zuhur eder.


[1] Nureddin es-Sabuni, Maturidiyye Akâidi, s. 123-124.

[2] Bakınız: Hamâil’ül-Vesâil Alâ Delâil’ül-Mesâil, s. 233-235.

[3] Sahih-i Buhârî, Salât 79, Menâkıb’ul–Ensâr 13.

[4] Ebû Yala Mevsili, Müsned, Hadis No: 5269; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10520, 13737; Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, Hadis No: 17105; İbn-i Hacer el-Askalani, el-Metâlib’ul-Âliye Fî Zevâid’il Mesanid’is-Semâniye, Duâlar ve Zikirler 25, Hadis No: 3382.

[5] Sahih-i Buhârî, Fedâil’ul-Ashâb 6, Enbiyâ 54; Sünen-i Tirmizî, Menâkıb 17.

[6] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 537; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 82.

[7] Sahih-i Buhârî, Rikâk 38; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 330/3.


İstidraç:

Küfrü açıkça görülen kimsenin, isteğine uygun olarak onda zuhur eden şeylere istidraç denir. Bu hususta Ukbe b. Âmir Radiyallâhu anhu’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

إِذَا رَأَيْتَ اللّٰهَ يُعْطِي الْعَبْدَ مِنَ الدُّنْيَا عَلَى مَعَاصِيهِ مَا يُحِبُّ فَإِنَّمَا هُوَ اسْتِدْرَاجٌ ثُمَّ تَلَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ {فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} (حم عن عقبة بن عامر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Eğer Allah’u Teâlâ’nın bir kula günahlarına karşılık hâlâ sevdiği şeyleri verdiğini görürsen, bil ki bu istidraçtır″ buyurdu ve Sûre-i En’âm, Âyet 44 ve 45’i okudu: ″Kendilerine söylenilen öğüt ve tehditleri unuttukları vakit, Biz de onlara (istidrâcen dünyâ nîmetlerinden) her şeyin kapılarını açtık. Nihâyet kendilerine verilen şeyler ile mesrur oldukları vakit, onları ansızın yakaladık. Artık o anda, bütün ümitlerini yitirdiler.* İşte böyle o zulmeden topluluğun kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun!″[1]


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16673; Rudânî, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 6944.


Peygamberlerin, Şehitlerin Diri Olup Cesetlerinin Çürümemesi:

Ehl-i Sünnet itikâdına göre; Allah’u Teâlâ Peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kılmıştır, onlar diridirler ve rızıklanmaktadırlar. Bu husus Evs İbn-i Evs Radiyallâhu anhu’dan nakledilen Hadis-i Şerif’te şöyle geçmektedir:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ مِنْ أَفْضَلِ أَيَّامِكُمْ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فِيهِ خُلِقَ آدَمُ وَفِيهِ قُبِضَ وَفِيهِ النَّفْخَةُ وَفِيهِ الصَّعْقَةُ فَأَكْثِرُوا عَلَيَّ مِنْ الصَّلَاةِ فِيهِ فَإِنَّ صَلَاتَكُمْ مَعْرُوضَةٌ عَلَيَّ قَالَ قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَكَيْفَ تُعْرَضُ صَلَاتُنَا عَلَيْكَ وَقَدْ أَرِمْتَ يَقُولُونَ بَلِيتَ فَقَالَ إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ حَرَّمَ عَلَى الْأَرْضِ أَجْسَادَ الْأَنْبِيَاءِ (د ن عن اوس بن اوس)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Günlerinizin en faziletlisi Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı ve o gün vefât etti. Sûra o gün üflenecek ve mahlûkat o gün ölecektir. Bu sebeple Cuma günü, bana çokça salât-u selâm getirin. Zîrâ sizin salât-u selâmlarınız bana arz edilir″ diye buyurunca, Ashâb-ı Kirâm: ″Yâ Resûlallah! Vefât ettiğin ve senden hiçbir eser kalmadığı zaman salât-u selâmlarımız sana nasıl arz edilir?″ diye sordular. Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:Allah’u Teâlâ, Peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kıldı″ diye buyurdu.[1]

Ebu’d-Derdâ Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

أَكْثِرُوا الصَّلَاةَ عَلَيَّ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فَإِنَّهُ مَشْهُودٌ تَشْهَدُهُ الْمَلَائِكَةُ وَإِنَّ أَحَدًا لَنْ يُصَلِّيَ عَلَيَّ إِلَّا عُرِضَتْ عَلَيَّ صَلَاتُهُ حَتَّى يَفْرُغَ مِنْهَا قَالَ قُلْتُ وَبَعْدَ الْمَوْتِ قَالَ وَبَعْدَ الْمَوْتِ إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ عَلَى الْأَرْضِ أَنْ تَأْكُلَ أَجْسَادَ الْأَنْبِيَاءِ فَنَبِيُّ اللَّهِ حَيٌّ يُرْزَقُ (ه عن أبى الدرداء)

Cuma günü benim üzerime bol salavât getirin. Çünkü o salavatta melekler hazır bulunur ve şüphesiz herhangi bir kimse benim üzerime salavât getireceği zaman, onun salavâtı bitinceye kadar aynı anda bana sunulur. Ebü’d-Derdâ Radiyallâhu anhu: ″Vefâtınızdan sonra da böyle mi″ deyince, Resûlallah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Evet, vefâtımdan sonra da salât-u selâmlarınız bana sunulur. Şüphesiz Allah’u Teâlâ Peygamberlerin cesetlerini yemeyi yere haram kılmıştır.Allah’ın Peygamberi diridir ve rızıklandırılır.″[2]

Yine Sûre-i Sebe, Âyet 14’te Süleyman Aleyhisselâm’ın cesedinin çürmediği şöyle anlatılmaktadır:

″Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz vakit, onun ölümünü, cinlere ancak dayandığı âsâyı yiyen ağaç kurdu gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca, cinler öldüğünü anladı ki, eğer cinler gaybı (onun öldüğünü) bilselerdi, o aşağılayıcı azap içinde (ağır işler yaparak) yaşamaya devam etmezlerdi.″

Bu âyette açıkça geçtiği üzere, Süleyman Aleyhisselâm’ın öldüğünü cinler, onun âsâsını bir ağaç kurdu yiyip de kırılıncaya kadar anlamamışlardır. Nakledildiğine göre; Süleyman Aleyhisselâm, bu halde yedi yıl ölmüş olarak âsâsına dayalı kaldı.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 154’te şöyle buyurmuştur:

″Allah yolunda öldürülenlere ″Ölüler″ demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lâkin siz idrak etmezsiniz.″

Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 157’de de şöyle buyurmuştur:

Yemin olsun ki, Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti, kâfirlerin dünyâda topladıkları şeylerin tamamından hayırlıdır.″

Yine Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 169’da şöyle buyurmuştur:

″Allah yolunda öldürülenleri, ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar.″

Yine bu hususta İbn-i Ömer Radiyallâhu anhumâ‘dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

مَرَّ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى مُصْعَبِ بْنِ عُمَيْرٍ حِينَ رَجَعَ مِنْ أُحُدٍ فَوَقَفَ عَلَيْهِ وَعَلَى أَصْحَابِهِ فَقَالَ: أَشْهَدُ أَنَّكُمْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ اللّٰهِ فَزُورُوهُمْ وَسَلِّمُوا عَلَيْهِمْ، فَوَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لا يُسَلِّمُ عَلَيْهِمْ أَحَدٌ اِلَّا رَدُّوا اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (طب عن ابن عمر)

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem, Mus’ab ibn-i Ümeyr‘in kabrine uğradı ve onun üzerinde dikilerek Uhud şehitleri hakkında şöyle buyurdu:Ben şâhitlik ederim ki, sizler Allah katında dirilersiniz.″ Sonra Ashâbına hitâben: ″Onları ziyaret edin ve kendilerine selâm verin. Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kimse onlara selâm vermeye dursun, onun selâmına karşılık verirler. Tâ kıyâmete kadar bu böyle devam eder.″[3]

Yine bu hususta Abdurrahman b. Ebî Sasaa Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

أَنَّ عَمْرَو بْنَ الْجَمُوحِ وَعَبْدَ اللّٰهِ بْنَ عَمْرٍو الْأَنْصَارِيَّيْنِ ثُمَّ السَّلَمِيَّيْنِ كَانَا قَدْ حَفَرَ السَّيْلُ قَبْرَهُمَا وَكَانَ قَبْرُهُمَا مِمَّا يَلِي السَّيْلَ وَكَانَا فِي قَبْرٍ وَاحِدٍ وَهُمَا مِمَّنْ اسْتُشْهِدَ يَوْمَ أُحُدٍ فَحُفِرَ عَنْهُمَا لِيُغَيَّرَا مِنْ مَكَانِهِمَا فَوُجِدَا لَمْ يَتَغَيَّرَا كَأَنَّهُمَا مَاتَا بِالْأَمْسِ وَكَانَ أَحَدُهُمَا قَدْ جُرِحَ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَى جُرْحِهِ فَدُفِنَ وَهُوَ كَذَلِكَ فَأُمِيطَتْ يَدُهُ عَنْ جُرْحِهِ ثُمَّ أُرْسِلَتْ فَرَجَعَتْ كَمَا كَانَتْ وَكَانَ بَيْنَ أُحُدٍ وَبَيْنَ يَوْمَ حُفِرَ عَنْهُمَا سِتٌّ وَأَرْبَعُونَ سَنَةً (موطأ عن عبد الرحمن بن أبي صعصعة)

″Ensardan olup sonradan Selemiyyeyn kabilesine mensup olan Amr b. Cemuh ve Abdullah b. Amr’ın mezarını sel götürmüştü. Çünkü onların kabirleri sel ağzına geliyordu. İkisi de aynı mezarda medfun bulunuyorlar ve ikisi de Uhud şehitlerindendi. Derhal onlar için başka mezar kazıldı. Bulundukları mezar açılınca görüldü ki, sanki henüz daha akşamleyin vefat etmişler gibi cesetleri hiç bozulmamış biri yaralanmış, elini yarasının üzerine koymuştu, böylece defnedilmiş. Mezar açılınca elini yaranın üzerinden aldılar. Sonra el tekrar yaranın üzerine geldi. Aynı eskisi gibi kondu. Mezarın açılışı ile Uhud Harbi arasında tam kırk altı sene geçmişti.″[4]

İşte bu Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şerif’lerden anlaşıldığı üzere, Allah yolunda ölen veya öldürülen kişilerin ölmeyip diri olduğu, cesetlerinin çürümeyeceği bildirilmektedir. Bunlar; Peygamberler, şehitler, Allah yolunda malıyla canıyla Din-i Mübîn’i yüceltmek için mücâdele eden sâlih zâtlardır.


[1] Sünen-i Ebû Dâvud, Salât 201, Vitir 26; Sünen-i Nesâî, Cuma 5; Sahih-i Müslim, Cuma 5 (18).

[2] Sünen-i İbn-i Mâce, Cenâiz 65.

[3] Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 17239; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 184/3.

[4] İmam Mâlik, Muvatta, Cihad 21; Yine benzer biro lay için bakınız: Sahih-I Buhârî, Cenâiz 78.