Ru’yetullah (Allah’ın görülmesi):

Ehl-i sünnet, âhiret yurdunda Mü’minlerin Allah’u Teâlâ’yı görmelerinin aklen câiz, naklen de vâcip olduğunu kabul etmiştir. Ehl-i hakkın bu konudaki kat’î (kesin) delili Mûsâ Aleyhisselâm’ın, Allah’u Teâlâ’dan, onu görmeyi talep etmesidir.[1]

Bu hususta Kadı İyaz der ki:

Ru’yetullah aklen de câizdir. Mûsâ Aleyhisselâm: Sûre-i A’râf, Âyet 143’te geçtiği üzere, ″Yâ Rabbi! Bana zâtını da göster, Seni göreyim!″ dedi. Peygamberler imkânsız olan şeyi istemezler. Şer’i Şerif’te görmenin câiz olmadığına bir delil yoktur, diyerek ″Gözler O’nu idrak edemez″[2] âyetini delil tutanların hücceti yoktur. Zîrâ Âyet-i Kerîme‘de, değişik görüşler vardır, buyurdu. Ulemâdan rivâyettir ki:

- Allah’u Teâlâ görülür, ama idrak olunmaz. Zîrâ idrak ihatadan ve sonuna kadar bütününün kavranmasından ibârettir. Allah’u Teâlâ ise sondan ve sınırdan münezzeh ve mukaddestir, dediler. Görünmez diyenler, Mûsâ Aleyhisselâm’ın: ″Len Terânî″ yani ″Beni göremezsin″[3] âyetini delil olarak alırlar ise; bu âyet, daha iyi görülmesinin câiz olduğuna apaçık delildir, dediler. Zîrâ Peygamberler câiz olmayan ve olması imkânsız olan şeyi istemezler.

Mûsâ Aleyhisselâm’ın: ″Yâ Rabbi! Bana zâtını da göster, Seni göreyim″ dediği zaman, Allah’u Teâlâ’nın: ″Beni göremezsin″ diye buyurduğu, yalnız Mûsâ Aleyhisselâm’dır. ″Beni göremezler″ dememiştir. Hikmetini kendi bilir ki, ona öyle demiştir: Eğer görmek câiz olmasa idi, görüleceğine itikâd edenler kâfir olurdu. Mûsâ Aleyhisselâm’ı risâlet ve seçilmiş Peygamber ve envâ-i çeşit faziletler, burhanlar ve sözlerini Kelâm-ı Şerif ile nice mûcizeler ile kuvvetlendirip yardım eyleyip de, böyle olan kimse Hakk Teâlâ Hazretlerine câiz olmayanı nasıl câiz itikâd eyler? Mûsâ Aleyhisselâm, hemen o anda görmek istedi. O saatte göremeyeceğini, Hakk Teâlâ ona söyledi.

Kadı Beydâvî dahi tefsirinde demiştir ki:

″Bu âyette ru’yetin yani Allah’ı görmenin câiz olduğuna delil vardır. Zîrâ Enbiyâ’ya câiz olan, helâl şeyleri talep etmektir. Onun için: ″Len Terânî″ yani ″Beni göremezsin″ dedi. ″Len Erâ″ yani ″Ben görülmem″ demedi, demiştir.[4] Biz, ″Len″ kelimesinin ebediyet ifade ettiğini kabul etmiyoruz, bilakis o, sâdece te’kid (pekiştirme) mânâsı taşır. Bunun delili de Allah’u Teâlâ’nın Meryem valideden haber veren şu beyanıdır: ″Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım.″[5] Cenâb-ı Hakk bu âyette geçen ″Len″ kelimesini ″el-yevm (bugün)″ kelimesiyle berâber îrâd buyurmuştur. ″el-yevm″ sınırlı bir zaman ifade ettiğine göre ″ebediyet″ ile ″sınırlı oluş″ birbiriyle tenâkuz hâlinde olan iki şeydir.[6]

Bu hususta İkrime Hazretlerinden nakledildiğine göre, İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ:

قَالَ رَأَى مُحَمَّدٌ رَبَّهُ قُلْتُ أَلَيْسَ اللّٰهُ يَقُولُ {لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ} قَالَ وَيْحَكَ ذَاكَ إِذَا تَجَلَّى بِنُورِهِ الَّذِي هُوَ نُورُهُ وَقَالَ أُرِيَهُ مَرَّتَيْنِ (ت عن ابن عباس)

″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem, Rabbini gördü″ dedi. Allah’u Teâlâ: ″Gözler O’nu idrak edemez. Halbuki O, gözleri idrak eder″[7] diye buyurmuyor mu? dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: ″Vay senin haline! Bu durum, Allah’ın, nuruyla göründüğü zamandır. Görülen onun nûrudur. Allah’u Teâlâ’nın nûru, Muhammed Sallalahu aleyhi ve sellem’e iki kere gösterildi.″[8]

Yine Abdullah b. Şekik Radiyallâhu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

قُلْتُ لِأَبِي ذَرّ لَوْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَسَأَلْتُهُ فَقَالَ عَنْ أَيِّ شَيْءٍ كُنْتَ تَسْأَلُهُ قَالَ كُنْتُ أَسْأَلُهُ هَلْ رَأَيْتَ رَبَّكَ قَالَ أَبُو ذَرٍّ قَدْ سَأَلْتُ فَقَالَ رَأَيْتُ نُورًا (م عن عبد اللّه بن شقيبق)

Ben, Ebû Zerr Radiyallâhu anhu’ya dedim ki: ″Şayet Resûlullah Sallalâhu aleyhi ve sellem’in zamanına yetişmiş olsaydım, ben ona bir şey sorardım. Ebû Zerr Radiyallâhu anhu: ″Ondan neyi sorardın?″ dedi. Abdullah b. Şakik Radiyallâhu anhu da: ″Yâ Resûlallah! Sen Rabbini gördün mü?″ diye sorardım, dedi. Ebû Zerr Radiyallâhu anhu dedi ki: Ben onu Resûlullah Sallalâhu aleyhi ve sellem’e sordum, bana: ″Ben, Rabbimi nur olarak gördüm″ dedi.[9]

Birçok Sahâbî Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mîraçta Allah’u Teâlâ’yı gördüğünü haber vermiştir.

Allah’u Teâlâ Sûre-i Necm, Âyet 10-11’de şöyle buyurmuştur:

″Böylece Allah’u Teâlâ, kuluna vahyettiğini vahyetti.* Gözüyle gördüğünü kalbi yalanlamadı.″

Bu hususta İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ şöyle buyurmuştur:

قَدْ رَأَى مُحَمَّدٌ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَبَّهُ (ك حب عن ابن عباس)

″Yemin ederim ki, Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbini gördü.″[10]

İmam Abdurrezzak’ın naklettiğine göre:

كَانَ الْحَسَنُ يَحْلِفُ بِاللّٰهِ لَقَدْ رَأَى مُحَمَّدٌ رَبَّهُ (عن الحسن)

Hasan-ı Basrî Hazretleri, ″Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem Rabbini gördü″ diye yemin etmiştir.[11]

İbn-i Abbas Radiyallâhu anhumâ’dan nakledilen bir diğer Hadis-i Şerif’te de şöyle buyrulmuştur:

اَتَعْجَبُونَ اَنْ تَكُونَ الْخَلَّةُ لِاِبْرَاهِيمَ وَالْكَلَامُ لِمُوسَى وَلِرُؤْيَةِ لِمُحَمُّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (طب ك عن ابن عباس)

″Halilliğin İbrâhim’e, kelâmın Mûsâ’ya ve görmenin Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem’e olduğuna siz hayret mi edersiniz!″[12]

Ehl-i Sünnet’in dışında olan Mûtezile fırkası, ″Gözler O’nu idrak edemez. Halbuki O, gözleri idrak eder…″[13] diye geçen Âyet-i Kerîme’ye dayanarak, Allah’u Teâlâ’nın, dünyâda görülemediği gibi âhirette de hiç görülemeyeceğini söylemiştir. Onların bu sözü yanlıştır. Âyetin bâtıl bir yorumudur. Allah’u Teâlâ’nın görüleceği, sahih hadis kitaplarında mevcut olan sağlam Nass’lar ile bildirilmiştir.

Şânı yüce Allah’ın: ″O günde birtakım yüzler parıldar;* Rabblerine bakarlar″[14] mealindeki Âyet-i Kerîmesi, Mü’minlerin, mahşer gününde Cennette iken Rablerini göreceklerini göstermektedir. Zîrâ Arap dili mütehassısları ″Nazar (bakmak)″ kökünün, ″İlâ″ edatı ile mef’ûl aldığı takdirde, gözle görme mânâsına geldiği noktasında ittifak etmişlerdir.[15] Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً لَمَنْ يَنْظُرُ إِلَى جِنَانِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَخَدَمِهِ وَسُرُرِهِ مَسِيرَةَ أَلْفِ سَنَةٍ وَأَكْرَمُهُمْ عَلَى اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ مَنْ يَنْظُرُ إِلَى وَجْهِهِ غُدْوَةً وَعَشِيَّةً ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ {وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ} (ت عن ابن عمر)

″Cennet ehlinin en aşağı mertebede olanı şu kişidir ki; bahçelerini, eşlerini, bol nîmetlerini, hizmetçilerini ve tahtlarını bin senelik mesâfeye kadar görecektir. Cennet ehlinin Allah katında en makbul olanı da şu kişidir ki, sabah akşam Allah’ın Cemâlini görecektir.″ Sonra Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″O günde birtakım yüzler parıldar;* Rablerine bakarlar″ mealindeki Sûre-i Kıyâmet, Âyet 22-23’ü okudu.[16]

″Rabbine kavuşmak isteyen, sâlih amelde bulunsun…″[17] mealindeki Âyet-i Kerîme ile diğer bâzı âyetler de birer delil teşkil eder. Bu âyetlerde yer alan ″Likâ (kavuşmak)″ rü’yet (görmek) mânâsına gelir.[18]

Cenâb-ı Hakk’ın: ″Güzel amellerde bulunanlar için, sevap ve fazla mükâfat (Cemâlullah) vardır…″[19] mealindeki Âyet-i Kerîmesi de mevzumuz için bir delil teşkil eder. Müfessirlerin büyük çoğunluğu Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’e kadar ulaştırdıkları bir rivâyette âyetteki ziyâdeden yani fazla mükâfattan maksadın Allah’ı görmek olduğunu zikretmişlerdir.[20] Bu hususta nakledilen Hadis-i Şerif şöyledir:

إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ قَالَ يَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ فَيَقُولُونَ أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ قَالَ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ} (م عن صهيب)

Cennet ehli Cennete girdikten sonra, Allah’u Teâlâ şöyle buyuracak: ″Size daha fazlasını vermemi istediği­niz bir şey var mı?″ Onlar: ″Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi Cennete koymadın mı, Cehennem ateşinden korumadın mı?″ diyecekler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ perdeyi açar. Onlara, Aziz ve Celil olan Rablerine bakmaktan daha çok sevdikleri bir şey verilmiş olmayacaktır. Sonra da Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Güzel amellerde bulunanlar için, sevap ve fazla mükâfat (Cemâlullah) vardır…″ diye devam eden Sûre-i Yûnus, Âyet 26’yı okudu.[21]

Bu konudaki hadisler çoktur. Bunların en meşhuru Cerir İbn-i Abdullah Radiyallâhu anhu’dan nakledilen şu Hadis-i Şerif’tir:

كُنَّا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَظَرَ إِلَى الْقَمَرِ لَيْلَةً يَعْنِي الْبَدْرَ فَقَالَ إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ هَذَا الْقَمَرَ لَا تُضَامُّونَ فِي رُؤْيَتِهِ (خ م عن جرِير بن عبد اللّٰه(

Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanındaydık. Mehtaplı bir gecede aya bir baktı ve ″Siz, Rabbinizi şu ayı perdesiz ve birbirinizi itip kakmadan gördüğünüz gibi açık olarak göreceksiniz.″[22]

Bu Hadis-i Şerif’te Allah’u Teâlâ’nın görülmesi kesinlik ve berraklıkta ayın görülmesine benzetilmiştir. Yoksa görülecek olan Allah, görülen aya benzetilmiş değildir. Rü’yet hadisini nakledenler Ashâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden ve âlimlerinden (Allah hepsinden râzı olsun) yirmi bir kadar zattır. Böylece hadis, inkarı mümkün olmayacak derecede meşhur olur.[23]

Aklî delil olarak diyeceğiz ki, duyular âleminde görme hâdisesinin mümkün oluşu başka bir şeyden değil sâdece ″Var olmak″tan doğmuştur. Yüce Allah da var olduğuna göre görülmesi mümkündür...[24]

Soru: Eğer Allah (Cennette) görülebilecek olsaydı onu şimdide görürdük, çünkü ne bizim gözlerimizde bir bozukluk, ne de onun üzerinde bir perde var?

Cevap: Görülmesi mümkün olan her şeyi, ancak Allah’u Teâlâ’nın, onu görme fiilini gözlerimizde yaratmasıyla görebiliriz; şayet o yaratmazsa biz de göremeyiz, her ne kadar o, haddi zatında görülebilir bir şey de olsa. Bu şuna benzer: Sarâlı bir insan cinni gördüğü halde etrafındakiler göremez. Peygamber Efendimiz de Cebrâil’i (aslî sûretinde) görmüş, fakat ashâbı görememiştir. Bundan daha basiti, kedi geceleyin fareyi gördüğü halde biz görememekteyiz, yukarıda belirttiğimiz sebepten ötürü.[25]

Allah’ın Rüyâda Görülmesi:

Yüce Allah’ın âhirette görüleceğini kabul eden âlimler, onun, (dünyâ hayâtında) rüyâda görülüp görülemeyeceği konusunda ihtilaf etmişlerdir. İçlerinden bir grup bunun muhal (imkansız) olduğunu kabul etmiştir; çünkü uykuda görülen şey bir hayal veya bir misâlden (benzer ve takliten) ibârettir, bunların her ikisi de kadîm olan Allah hakkında muhaldir. Bâzı âlimler de keyfiyet, yön, karşı karşıya geliş, hayal ve misâl olmaksızın bunun mümkün olduğunu söylediler. Nitekim geçmiş bir çok zevâtın bu şartlarda Allah’ı gördükleri rivâyet olunmuştur.[26]

Bu hâdisenin mümkün kabul edilmesinin izahı şudur ki, haddizatında görülmesi mümkün olan bir varlığın uykuda veya uyanıklıkta görülmesi arasında bir fark bulunmaz. İsbatına gelince, hakikat şu ki, uykuda iken görme fiilini işleyen insanın ruhu ve kalbidir. Buna göre rüyâ kul için hâsıl olan bir nevi müşâhededir. Nitekim Hz. Ömer Radiyallâhu anhu:

رَأَى قَلْبِي رَبِّي

″Kalbim Rabbimi gördü″ buyurmuştur.[27]

İmam-ı Âzam Ebû Hanife, kırk sene yatsının abdesti ile sabah namazını kılmış, elli beş defa hacca gitmiş, Rabbini rüyâsında yüz defa görmüştür. Bu rüyâ meselesinin meşhur bir kıssası vardır: Son haccında geceleyin Kâbe’ye girmek için Kâbe’nin bekçilerinden izin almış ve içeri girerek iki direk arasında namaza durmuş. Namazda evvelâ sağ ayağının üzerine basmış, sol ayağını onun üzerine koymuş ve Kur’ân-ı Kerîm’i yarıya kadar okumuş. Sonra rükû ve secdeye vararak ikinci rek’ata kalkmış. Bu sefer sol ayağı üzerine basmış, sağ ayağını onun üstüne koymuş ve Kur’ân-ı Kerîm’i hatmedinceye kadar okumuş. Selâm verince ağlayarak Rabbine münâcatta bulunmuş, ″Ey Allah’ım! Bu zayıf kul sana hakkı ile ibâdet edemedi, ama seni hakkı ile bildi. İmdi hizmetinin noksanını marifetinin kemâline bağışla″ diye niyaz etmiş. Bunun üzerine Beyt-i Şerif’in yan tarafından biri seslenerek: ″Yâ Ebû Hanife! Bizi nasıl lazımsa öyle bildin. Bize hizmet ettin; hizmeti de güzel yaptın, seni ve mezhebine girerek kıyamete kadar sana tâbi olanları affettik″ demiş.

Rüyâ kıssası şöyledir:

أَنَّ الْإِمَامَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: رَأَيْت رَبَّ الْعِزَّةِ فِي الْمَنَامِ تِسْعًا وَتِسْعِينَ مَرَّةً فَقُلْت فِي نَفْسِي إنْ رَأَيْته تَمَامَ الْمِائَةِ لَأَسْأَلَنَّهُ : بِمَ يَنْجُو الْخَلَائِقُ مِنْ عَذَابِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. قَالَ: فَرَأَيْته سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى فَقُلْت: يَا رَبِّ عَزَّ جَارُك وَجَلَّ ثَنَاؤُك وَتَقَدَّسَتْ أَسْمَاؤُك، بِمَ يَنْجُو عِبَادُك يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عَذَابِك؟ فَقَالَ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: مَنْ قَالَ بَعْدَ الْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ: (سُبْحَانَ الْأَبَدِيِّ الْأَبَدِ، سُبْحَانَ الْوَاحِدِ الْأَحَدِ، سُبْحَانَ الْفَرْدِ الصَّمَدِ، سُبْحَانَ رَافِعِ السَّمَاءِ بِلَا عَمَدْ، سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْأَرْضَ عَلَى مَاءٍ جَمَدْ، سُبْحَانَ مَنْ خَلَقَ الْخَلْقَ فَأَحْصَاهُمْ عَدَدْ، سُبْحَانَ مَنْ قَسَمَ الرِّزْقَ وَلَمْ يَنْسَ أَحَدْ، سُبْحَانَ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدْ، سُبْحَانَ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدْ) نَجَا مِنْ عَذَابِي.

İmam-ı Âzam Rahimehullah diyor ki: Rabbimi rüyâmda 99 defa gördüm. Kendi kendime: ″Eğer yüzüncü defa görürsem ona mutlaka soracağım. Mahşer gününde kulların senin azâbından ne ile kurtulacak?″ diyeceğim. Hemen akabinde Rabbimi rüyâmda gördüm ve Yâ Rabbi! Mahşer gününde kulların senin azâbından ne ile kurtulacak?″ dedim. Allah’u Teâlâ Hazretleri şu cevâbı verdi: ″Her kim sabah ve yatsı namazlarından sonra -Sübhâne’l-ebediyyi’l-ebed, Sübhâne’l-vâhidi’l-ahad. Sübhâne’l-ferdi’s-samed. Sübhâne râfi-i’s-semâi bilâ amed. Sübhâne men besata’l-arda alâ mâin cemed. Sübhâne men haleka’l-halka feahsâhüm aded. Sübhâne men kâseme’r-rizka velem yense ehad. Sübhânellezî lem yettehiz sâhibeten velâ veled. Sübhânellezî lem yelid velem yûled, velem yekün lehû küfüven ehad-[28] derse azaptan kurtulur.″[29]


[1] Mâturidiyye Akâidi, s. 97.

[2] Sûre-i En’am, Âyet 103.

[3] Sûre-i A’râf, Âyet 143.

[4] Bu husustaki fetvâlarla ilgili olarak bakınız: İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 425-426; Kadı İyaz, Şifâ-i Şerif, s. 197.

[5] Sûre-i Meryem, Âyet 26.

[6] Mâturidiyye Akâidi, s. 97.

[7] Sûre-i En’âm, Âyet 103.

[8] Sünen-i Tirmizî, Tefsir’ul-Kur’ân 53.

[9] Sahih-i Müslim, İman 78 (292).

[10] Sahih-i İbn-i Hibban, Hadis No: 57; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 204.

[11] İmam Kastalâni, Mevâhib-i Ledünniyye, s. 426.

[12] Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 3069, 3706; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11746.

[13] Sûre-i En’âm, Âyet 103.

[14] Sûre-i Kıyâmet, Âyet 22-23.

[15] Mâturidiyye Akâidi, s. 99.

[16] Sünen-i Tirmizî, Sıfat-ı Cennet 16.

[17] Sûre-i Kehf, Âyet 110.

[18] Mâturidiyye Akâidi, s. 99.

[19] Sûre-i Yunus, Âyet 26.

[20] İbn-i Kesîr de tefsirinde şöyle demiştir: Âyetteki ziyadenin, Allah’ın mübârek yüzüne bakmakla tefsir edildiği şunlardan rivâyet edilmiştir: Ebû Bekir es-Sıddîk, Huzeyfe b. el-Yemân, Abdullah b. Abbas, Saîd b. el-Müseyyeb, Abdurrahman b. Ebî Leylâ, Abdurrahman b. Sâbit, Mücâhid, İkrime, Amr . Sa’d, Atâ, Dahhâk, Hasan, Katâde, Süddî, Muhammed b. İshâk ve Selef ile Halef ulemasından daha başkaları Rü’yet hakkında Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir çok hadis rivâyet etmişlerdir.

[21] Sahih-i Müslim, Îman 80 (297, 298 Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 13.

[22] Sahih-i Buhârî, Mevâkit’üs-Salat 16; Sahih-i Müslim, Mesâcid 37 (211).

[23] Mâturidiyye Akâidi, s. 99-100.

[24] Mâturidiyye Akâidi, s. 100.

[25] Mâturidiyye Akâidi, s. 102.

[26] Ebû Yezîd (el Bistâmî)’den rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir: Rabbimi rüyâda gördüm ve ″Sana nasıl varılır″ diye sordum. Buyurdu ki: ″Nefsini bırak ve gel.″ Ahmed b. Hadrviyye de Rabbini rüyâsında görmüş, Allah ona şöyle buyurmuş: ″Ey Ahmed! İnsanların hepsi benden istiyor, Ebû Yezîd ise beni istiyor″ Yine ümmetin büyüklerinden Hamza ez-Zeyyât, Ebu’l-Fevâris, Şâh b. Şucâ el-Kirmânî, Muhammed b. Ali et-Tirmizî, Şeyh Allâme Şems’ul-Eimme el Kerderî’nin (Allah cümlesine rahmet eylesin) Allah’ı gördükleri rivâyet olunmuştur. Buhâra’da iken yanıma gelip giden zâhid bir talebem Allah’ı gördüğünü şahsen bana anlatmıştır. Yine Buhâra’da ibadetine bağlı, insanların arasına girmeyip sâdece geceleri görülen bir genç gördüm, hâlini soruşturdum, ″Rabbini görmüş″ dediler. (Ebu'l-’erekât en-Nesefî, el-İ’timâd, varak 34b).

[27] Mâturidiyye Akâidi, s. 103.

[28] Mânâsı: ″Ebedî olan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Vâhid-Ehad olan, Allah her türlü noksandan münezzehtir. Ferd ve Samed olan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Gökleri direksiz yüksekte tutan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Yeri donup yoğunlaşmış suyun üzerinde yayan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Bütün mahlukları yaratan ve onları bir bir sayan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Rızkın taksimatını yapan ve hiç birini unutmayan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Ne eş, ne de çocuk edinmeyen Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Doğurmayan, doğmayan ve hiçbir dengi olmayan Allah, her türlü noksandan münezzehtir.″

[29] İbn-i Âbidin (Tercümesi), c. 1, s. 57; Hâşiyetü Redd’ül-Muhtâr, Mukaddime, c. 1, s. 55.