Kerâmet:

Peygamberlerden başka Allah dostlarından Allah’u Teâlâ’nın kudretiyle zuhur eden harikulâde hâdiselerdir. Bunlar da o velîlerin tâbi oldukları Peygamber için birer mûcize sayılır. Çünkü o Peygamber hakikaten Peygamber olmasaydı, kendisine tâbi olanlardan böyle kerâmetler zuhur edemezdi.

Hanefi Mezhebi’nin itikâdda imamı olan İmam Mâturudî’nin görüşlerinin yazıldığı ″Mâturidiyye Akâidi″ adlı kitapta, ″Velîlerin Kerâmetleri″ başlığı altında bu konu şöyle geçmektedir:

[Velîlerin kerâmetleri bize göre câizdir. Mûtezile buna muhaliftir. Yine sihir ile göz değmesi bize göre olağan olup onlara göre mümkün değildir.

Bu konudaki delilimiz, hem naklî hem de aklî yöndendir.

a. Nakli delil: Süleyman Aleyhisselâm’ın vezirine dair gelen ilâhi haberdir. Şöyle ki o, (Sebe Melikesi) Belkıs’ın köşkünü uzak mesâfeden kısa bir zaman içinde getirmiştir. Nitekim Allah’u Teâlâ (Sûre-i Neml, Âyet 40’ta) şöyle buyurmuştur: ″Ben onu sana gözünü kapayıp açıncaya kadar getiririm″ dedi…

Yine Nihavend’de bulunan Hz. Sâriye, Medîne’de halife Ömer Radiyallâhu anhu’nun:

يَا سَارِيَةُ الْجَبَلُ اَلْجَبَلُ

″Ey Sâriye dağa dikkat et dağa!″ sözünü işitmiştir. Halbuki ikisi arasında beş yüz fersahtan (2778 km’den) fazla bir mesafe bulunuyordu. Hz. Ömer’in mektubu (atılmak sûreti) ile Nil Nehri’nin taşması, Hz. Halid’in zehir içmesi ve bundan zarar görmemesi de meşhurdur. Tabiine ve Ümmet-i Muhammed’in sâlihlerine ait nakloluna gelen kerâmetler o dereceye ulaşmıştır ki, ahad yoluyla gelen bu rivâyetler bir araya getirildiği takdirde, kerâmetin mümkün olduğu noktasında tevâtür mertebesine varır.

(Tevâtür: Bir Hadis-i Şerif’i veya bir olayı, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan büyük bir topluluğun nesilden nesile başka topluluklara aktarmasıdır. Örneğin Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri tarafından fethedilen İstanbul’un alınması hâdisesinde olduğu gibi. Nesilden nesile söylenilerek günümüze kadar bu bilgi gelmiştir. Bunun aksini iddia etmek imkânsızdır.)

b. Akli delil: Kerâmet, tabiatta câri kanuna aykırı olarak vukû bulan ilâhi bir fiildir (olağanüstü bir haldir). Tâ ki kul, itaatkârlığın meyvesini tanısın ve dînin hak olduğuna dair basiret ve inancı artsın.

Soru: Kerâmet, bu tarzda vuku bulacak olsaydı, mucizeye benzer, Nebî ile velî birbirinden ayırt edilemezdi.

Cevap: Öyle değildir. Çünkü mûcize nübüvvet iddiasıyla beraber bulunur. Halbuki velî bunu iddia edecek olsa, anında kâfir olur ve kerâmete lâyık olma vasfından sıyrılır. Bilakis velî, Peygamber Aleyhisselâm’a bağlı olduğunu ikrar eder. Şüphe yok ki, velîye ait her bir kerâmet, tâbi olduğunu ikrar ettiği Peygamber hakkında bir mûcize sayılır. Böyle olunca da velî ile Nebî arasında benzerlik doğmaz.][1]

İşte yukarıda geçtiği gibi, Ehl-i Sünnet’e göre, evliyâ kerâmeti haktır ve bu hususta çok delil nakledilmiştir. Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 37’de geçtiği üzere Hz. Meryem’e Cennet meyvelerinin gelmesi, Sûre-i Kehf, Âyet 25’te geçtiği üzere Ashâb-ı Kehf’in 309 sene uyuması ve Sûre-i Neml, Âyet 40’da geçtiği üzere; Süleyman Aleyhisselâm’ın yanındaki baş veziri olan Âsaf b. Berhaya’nın Belkıs’ın sarayını Yemen’den Kudüs’e göz açıp kapayıncaya kadar getirmesi bunlardandır.[2]

Kerâmete dair Enes Radiyallâhu anhu’dan şu hâdise nakledilmiştir:

أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَا مِنْ عِنْدِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِى لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ وَمَعَهُمَا مِثْلُ الْمِصْبَاحَيْنِ يُضِيئَانِ بَيْنَ أَيْدِيهِمَا فَلَمَّا افْتَرَقَا صَارَ مَعَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا وَاحِدٌ حَتَّى أَتَى أَهْلَهُ (خ عن انس بن مالك)

″Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbından iki kişi karanlık bir gece de Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından çıktılar. Önlerinde meşâle gibi iki ışık belirdi. Birbirlerinden ayrılınca da, evlerine varıncaya kadar her birinin yolunu bir ışık aydınlattı.″[3]

Allah’u Teâlâ’nın, evliyâları vâsıtasıyla darda kalanlara yardım ettiğine dair de Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اِذَا انْفَلَتَتْ دَابَّةُ أَحَدِكُمْ بِأَرْضِ فَلاةٍ فَلْيُنَادِ: يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا عَلَيَّ يَا عِبَادَ اللّٰهِ احْبِسُوا عَلَيَّ فَاِنَّ لِلّٰهِ فِى الأَرْضِ حَاضِرًا سَيَحْبِسُهُ عَلَيْكُمْ. (طب عن ابن مسعود)

″Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa, ″Ey Allah’ın has kulları! hapsedin. Ey Allah’ın has kulları! durdurun″ diye seslensin. Çünkü Allah’ın yeryüzünde hazır bulunan öyle kulları vardır ki, onu tutarlar.″[4]

Yine kerâmete dair Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem:

لَقَدْ كَانَ فِيمَا قَبْلَكُمْ مِنَ الْأُمَمِ مُحَدَّثُونَ فَاِنْ يَكُونُ فِى أُمَّتِى أَحَدٌ فَاِنَّهُ عُمَرُ (خ ت عن ابى هريرة)

″Yemin olsun ki, sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine ilham olunan kimseler vardı. Ümmetim içinde onlardan biri de şüphesiz Ömer’dir″[5] diye buyurmuştur.

Kuraklık olduğunda, Ashâb’ın önerisiyle Hz. Ömer, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in amcası Hz. Abbas’ı minber üzerine oturtup, kendisi de yanına oturur ve onu vesîle ederek yağmur duâsı yapardı. Bu husus Hz. Enes’den nakledilen Hadis-i Şerif’te, şöyle geçmektedir:

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ كَانَ اِذَا قَحَطُوا اسْتَسْقَى بِالْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَقَالَ اللّٰهُمَّ اِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا فَتَسْقِينَا وَاِنَّا نَتَوَسَّلُ اِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا قَالَ فَيُسْقَوْنَ (خ طب عن انس)

Kuraklık olduğunda, Ömer b. el-Hattab, (Peygamberimizin amcası) Abbas İbn-i Abdulmuttalib’i vesîle ederek, ″Yâ Rabbi! Bizler, Peygamberimiz (hayatta iken) vesîlesiyle senden yağmur isterdik de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Peygamberimizin amcasının vesîlesiyle bize yağmur ihsan et″ diye duâ ederdi. Enes Radiyallâhu anhu der ki: ″Bu duâyı edince hemen yağmur yağardı.″[6]

İşte bu türden görülen kerâmetler o kadar çok nakledilmiştir ki, tevatür derecesine ulaşmıştır, yani inkârı mümkün değildir. Bir Hadis-i Kudsî’de Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ وَمَا تَقَرَّبَ اِلَيَّ عَبْدِى بِشَيْءٍ أَحَبَّ اِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ وَمَا يَزَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ اِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى اُحِبَّهُ فَاِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ لَهُ سَمْعُهُ الَّذِى يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِى يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِى يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِى يَمْشِى بِهَا وَاِنْ سَأَلَنِى أَعْطَيْتُهُ وَلَوِ اسْتَعَاذَنِى لَأُعِيذُنِيهِ (خ حب ق عن ابى هريرة)

Her kim Benim evliyâmdan birine düşmanlık ederse, Bana karşı harp ilan eyledi. Kulum Bana farz namazı kılarken yakın olduğu gibi başka bir şey ile yakın olamaz. O kulum, nâfilelere devam ettiği sürece, bu yakınlığı devam eder. Hattâ o kulumu severim. Bir kulumu seversem; onun işiten kulağı Ben olurum, Benim ile işitir. Gören gözü Ben olurum, Benim ile görür. Tutan eli Ben olurum, Benim ile tutar ve yürüyen ayağı Ben olurum, Benim ile yürür. Benden ne isterse istediğini veririm. Bana sığınır ise Ben de onu muhafazama alırım.[7]

Bu Hadis-i Kudsî’de de belirtildiği üzere, Allah’u Teâlâ diğer kullarına vermediği birçok özellikleri velî kullarına vermiştir. İşte kerâmet de, bu özellikte olan kişilerde zuhur eder.


[1] Nureddin es-Sabuni, Maturidiyye Akâidi, s. 123-124.

[2] Bakınız: Hamâil’ül-Vesâil Alâ Delâil’ül-Mesâil, s. 233-235.

[3] Sahih-i Buhârî, Salât 79, Menâkıb’ul–Ensâr 13.

[4] Ebû Yala Mevsili, Müsned, Hadis No: 5269; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 10520, 13737; Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, Hadis No: 17105; İbn-i Hacer el-Askalani, el-Metâlib’ul-Âliye Fî Zevâid’il Mesanid’is-Semâniye, Duâlar ve Zikirler 25, Hadis No: 3382.

[5] Sahih-i Buhârî, Fedâil’ul-Ashâb 6, Enbiyâ 54; Sünen-i Tirmizî, Menâkıb 17.

[6] Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 537; Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 82.

[7] Sahih-i Buhârî, Rikâk 38; Râmûz’ul-Ehâdîs, s. 330/3.